|

Tenkid
Arapçada ‘ne-qa-de’ (kaf harfi ile) fiili para v.b. şeylerin iyisini
kötüsünden bilip ayırt/temyiz etmeye denir. İn-te-qa-de fiili bir şeyin
kusurunu göstermek, ayıbını ortaya koymak demektir. Bir kelâmı tenkid
etmek, içindeki kusurları ayıklayarak, sözdeki güzellikleri ortaya
çıkartmak demektir. Tenkid edene münekkid denir. Türkçe’de tenkid yerine
kullanılan ‘eleştiri’, bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış
yanlarını bulup göstermek maksadıyla incelemek şeklinde
tanımlanmaktadır.
Görüldüğü gibi tenkid, kusurlu (ayıplı) olan bir şeye müdâhale edip,
doğrusunun ve hatasız olanın ortaya çıkması yönünde bir düzeltme
(tashih) çabasıdır. Tenkid deyince akla Kur’an’ın gelmemesi imkansızdır.
Kur’an mükemmel bir tenkid kitabıdır. O, yanlış olan her şeyi tenkid
eder. Hatır gönül adına hiçbir yanlışa göz yummaz, savsaklamaz. Çünkü
yanlış karşısında sessiz kalmak, yanlışa ortak olmak anlamına gelir. En
azından yanlışın devam etmesine sebep olur. Hatta Peygamber (a.s) bu
durumu ‘dilsiz şeytan’ olmak şeklinde tanımlamıştır.
Kur’an’ın yanlış bulduğu ve tenkid ettiği ilk ve en önemli şey,
insanların, sonuçta kendi elleriyle yaptıkları, ürettikleri,
kendilerinin eseri olan birtakım nesnelere (putlara) tapmalarıdır.
Kur’an bunların kendilerinin hiçbir şey yaratamayan, bilakis yaratılmış
varlıklar olduğunu hatırlatarak, bunlara tapmanın akıl dışılığını ortaya
koyarak, putperestliği tenkid eder. (37/Saffât,95;16/Nahl,20; 25/Furkan,
3).
Tenkid her zaman ‘kavli leyyin’ ile olmayabilir. Bazen şok edici bir
eylemle tenkid etmek gerekebilir. İbrâhîm Peygamber’in, elindeki balta
ile puthâneye girmesi bunun tipik bir örneğidir. Putları kırdıktan sonra
baltayı en büyüğünün boynuna asan İbrâhîm, bu hareketiyle kavminin, “bir
heykel yerinden kalkıp da nasıl diğer heykelleri elindeki baltayı
kullanarak kırar?” demesini hedeflemiştir. İbrâhîm’in beklediğini
söyleyen kavim, kendi eliyle/diliyle kendini çürütmüş, yerinden
kımıldaması söz konusu olmayan bu taş kütlelere tanrısal payenin
verilmesindeki akıl dı-şılığı anlamış olmasına rağmen, iman etmemekte
diretmişti. Bu da kuşkusuz İbrâhîm’in (münekkid’in) görev alanı dışında
kalmaktadır.
İbrâhîm Peygamber, toplumun önderi Nemrut’la tartışırken bu sefer balta
almamıştır. Onun yerine, tabiat kitabını (kevnî ayetleri) okuyarak
Nemrut’un iddialarını çürütmek istemektedir. İbrâhîm’in, Allah’ın
yaşatan (yaratan) ve öldüren olduğunu söylemesi üzerine, inkarcı,
kendisinin de dirilten (yaratan) ve öldüren olduğunu ileri sürmüştür.
Bunun üzerine İbrâhîm, “Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan
getir” demiş ve münkir, verecek bir cevap bulamamıştır. (2/Bakara, 258).
Kur’an, hem tenkid yapar, hem de, imansızlarla giriştiği tartışmada
onlara, eğer Kur’an’ın ihtiva ettiği imanî gerçekleri eleştirmek
istiyorlarsa bu konuda kendilerine yardımcı bile olabileceğini telkin
ederek, nasıl eleştirebilecekleri konusunda kendilerine taktik öğretir.
Yani Kur’an, kendi tezlerinden yüzde yüz emîn bir kelam sahibi rolüyle,
îmandan kuşku du-yanlara, kendisini eleştirmenin yollarını
öğretmektedir. Böyle bir metodu ancak, kendisine güveni tam olan birisi
kullanabilir. Çünkü, istediği tartışma yapıldığı taktirde, onun tezi
üzerinde ittifak etmek-ten başka bir sonuç ortaya çıkmayacaktır. Doğru
düşünme yöntemi doğru bir sonuca götürür.
Buna bir örnek vermek gerekirse, Kur’an’ın Allah katından Muhammed
(a.s)a inzal edilmiş bir vahiy değil de, Muhammed’in kendisinin
uydurduğu bir kitap olduğu iddiasını çürütmesi üzerinde durulabilir.
Kur’an basitçe diyor ki: “Eğer kulumuza indirdi-ğimizden bir şüphe
içindeyseniz, haydi onun benzeri bir sure de siz getirin. Eğer
iddianızda samimi iseniz Allah’dan başka şahitlerinizi de çağırın!”
(2/Bakara, 23). “… Eğer doğru söylüyorsanız Allah’dan başka
çağırabildiklerinizi çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre
getirin!” (11/Hûd, 13).
Kur’an’ın bu çağrısı, bir doğrunun teslim edilmesi amacına yönelik,
gayet gerçekçi bir çağrıdır; bir iddiada bulunandan, iddiasını ispatlama
çağrısıdır. İddia edildiği gibi Kur’an Muhammed’in bir uydurması ise,
bunu iddia edenler de birer insan olduklarına göre, Kur’an benzeri, en
azından onun bir suresi kadar bir kitap yazmalarından daha doğal ne
olabilir! Üstelik de Muhammed bir tek kişi iken, müşriklerden, bu işte
yardımına baş vurabilecekleri bütün adamlarını da çağırmaları salık
verilmektedir. Bu yapılamadığına göre, Kur’an’ın ilahî kaynaklı olduğunu
kabul etmekten başka çıkar yol bulunmamaktadır. Kabul etmemek ise, bile
bile bir gerçeğin inkarından başka bir şey değildir.
Kur’an tenkid usulü kabilinden son derece önemli ilkeler belirlemiştir.
Kur’an’ın riayet edilmesini istediği bu ilkelere, başka herhangi bir
ideolojinin ulaşmışlığı vâkî değildir. İlk olarak Kur’an, tenkidde
bulunacak kimseye, haber kaynağını kontrol etmesini salık verir. Haber
kaynağı sağlam olmayan kişinin tenkidi, hedefine ulaşmamaya mahkumdur.
Kur’an şöyle der: “Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber
getirirse onu iyice araştırın. Aksi taktirde bilmeden bir topluluğa
zarar verirsiniz de yaptığınıza pişman olursunuz.” (49/Hucurât, 6).
Bir şeyi tenkid etmek için öncelikle o şeyi iyi anlamak gerekir. Tenkid
ettiğimiz kişiye iftira atılmış, sözleri çarpıtılmış veya en azından,
yanlış anlaşılmış olabilir. Dolayısıyla fâsık ve münâfık haber
kaynaklarının haberlerine karşı son derece titiz olmalı, verdikleri
haberlerde çarpıtmanın olabileceğini mutlaka hatırda tutmalıdır.
Uluslararası büyük medya kanallarının haberleri nasıl da çarpıttıkları
göz önüne alınırsa, Kur’an’ın bu ikazı daha iyi anlaşılır.
Öte yandan Kur’an, bir topluluğa duyduğumuz kin ve öfkenin, o topluma
adaletli, insaflı ve ölçülü davranmamıza engel olmaması gerektiğini
hatırlatır. (5/Mâide, 8). Belli ki kin ve öfke duymak, bir düşmanlığın,
aradaki bir çekişmenin belirtisidir. Kur’an bunu mümkün görüyor ve fakat
böyle bir toplumu eleştirirken adaleti elden bırakmamayı bize emrediyor.
Şu halde eleştirirken haklı yere eleştirmeli, bir hakkın ortaya çıkması
için eleştirmeli, eleştiri, haksızlığa ve kişisel çıkarlar üzerine bina
edilmemelidir. Bu demektir ki, bir topluluğa öfke duyuyor olmamız, ona
yönelttiğimiz her eleştiride mutlak surette haklı olmamız anlamına
gelmemektedir. Türkçe’de bu İslamî ölçü, “yiğidi öldür hakkını inkar
etme!” özdeyişi ile ifade edilmiştir. Bu cümledeki ‘yiğit’ yerine
‘gâvur’ sözcüğünü koysak, maksadımızı daha iyi anlatmış oluruz. Gâvur da
olsa, doğrusuna doğru demek dürüstlüktür. Hakkın ve adaletin ikame
edilmesi için böyle bir dürüstlük gereklidir. Kaldı ki, düşmanımız,
bizdeki hak ve adalet duygusunu, insaf ölçüsünü görmeli ve Müslümanın
amacının ‘adam karalamak’ değil, gerçeğin ortaya çıkartılması olduğunu
iyice anlamalıdır.
Günlük dilde “Tenkid yapıcı olmalıdır” temennisini hemen herkes
kullanmaktadır. Aslında tenkid zaten yapıcıdır, öyle olmak zorundadır.
Yapıcı olmayan tenkid ya sövgüdür, ya da cidaldir. Eğer tenkid kırıcı,
insanları küstürücü ise, o artık cidale dönüşmüş demektir. Cidal
(cedelleşme), hakkın ortaya çıkması için değil de, cephede düşmanına
teslim olmamak için canını dişine takan asker psikolojisiyle, her iki
tarafın da, rakibi karşısında mağlup olmamak için tamamen nefsânî bir
taarruza girişmesi demektir. Cedelleşen insanlar her yolu deneyerek,
muhatabına cevap yetiştirmeye çalışır. Kur’an cidalci insanların
vasıflarını sayarken, bir konu hakkında bilgisi, yol gösterici bir
rehberliği ya da aydınlatıcı bir yazılı belgesi olmaksızın tartışmanın
ne kadar anlamsız olduğuna dikkat çeker. (22/Hac, 3,8). Ayrıca insanın,
bilgisi olduğu konuda tartışmasının haydi normal kabul edilebileceğini
ama ya, hiç bilgi sahibi olma-dığı konuda ne diye tartışıp durduğunu
sorgular. (3/Âl-i İmran, 66). İnsanoğlu herhangi bir delile dayanmadığı
halde tartışmaya (cidale) pek düşkündür. (18/Kehf, 54). Tenkid edilen
insan, izzeti nefsine kapılır da bir kez olsun inatlaşırsa, artık onunla
müzakere etmek fayda değil zarar getirir ve amaç hasıl olmaz.
Tenkid yapan kişi, muhatabın olayı kişiselleştirdiği ve nefis
müdâfaasına başladığı anda, bu işten vazgeçip, tenkidi orada bitirmesi
uygundur.
İnsan psikolojisi göz önüne alınarak, yerine göre tenkidi, isim vermeden
yapıp, muhatabın, eleştiriden kendine düşen payı almasını ve durumunu
düzeltmesini tasarlamak nebevî ahlâka uygundur. Peygam-berimiz de bu
metodu çok zaman takip etmiştir. Hatta Kur’an’ın metodu da ağırlıklı
olarak bu şekildedir. Tenkidin amacına ulaşması ve istenenin hasıl
olması için bu metod daha muvafıktır. İnsanların dalalette bulunmaları
kendisini üzen ve hidayete ermelerinden sevinç duyan mü’minler bu metodu
takip etmelidirler. ‘Yapıcı tenkid’ denilen de bundan başka bir şey
değildir. Bununla beraber, orta yere yapılan eleştiriden muhatap, alması
gereken payı almıyorsa, kişileri bizzat tenkid etmekten de
kaçınmamalıdır. Bu durumda hatır gönül endişesi taşımak, o kişiye iyilik
değil, kötülük olarak düşünülmelidir.
Konuyla ilgili olarak Kur’an Peygamber’e hitaben, “İyilikle kötülük bir
olmaz. Sen, (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle; o zaman görürsün ki,
seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki en yakın bir dost
oluverir.” (41/Fussilet, 34) buyururken, insan psi-kolojisine nasıl da
önem verdiğini göstermektedir.
Peygamber’e düşen, inanmayan insanları Allah’ın yoluna hikmetle ve güzel
öğütle davet etmesi ve insanlarla en güzel bir biçimde tartışması
(mücadele etmesi)dir. (16/Nahl, 125). Davet etmek aynı zamanda o insanı
tenkid etmek demektir. Çünkü kişi, içinde bulunduğu dinî/akidevî durum
İslam olmadığı için, İslam olmaya davet edilmektedir. Dolayısıyla davet
ederken, amaç, nasıl ederim de o insana mesajımı anlatabilirim kaygısına
müstenid olmalıdır. Bu anlamda muhatabın, bizim sözlerimizden ne
anladığı önemsenmeli, bizim ona ne dediğimiz değil.
İşte Kur’an’ın bu genel ilkeleri doğrultusunda Pey-gamberimizin, tenkid
ederken yapıcı bir üslup kullandığı, etrafından insanları boşaltıcı ve
itici değil, kazanıcı ve çekici bir dille yaklaştığı bilinmektedir.
Anlatmaya çalıştığımız bu ‘dil’, beden, kelam ve kalp dilinin birlikte
işe koyulduğu bir dildir. Peygamber’in Mü’minleri tenkid sadedinde
onlara yumuşak davrandığına Kur’an tanıklık etmektedir. (3/Âl-i İmran,
159). Rivayete göre bu ayet, Uhud savaşında Rasu-lullah’ın Ayneyn
geçidine yerleştirdiği okçular hakkında nazil olmuştur. Bu okçular, sıkı
sıkıya tembih etmesine rağmen, komutan Peygamber’in sözünü
dinlememişler, yerlerinden erken ayrılmışlar ve Uhud savaşının neredeyse
büyük bir felakete dönüşmesine sebep olmuşlardı. Bu şekildeki bir görevi
ihmal, Peygamber’in dışında bütün askerî sistemlerde ölüm cezasını
gerektiren bir suç olarak algılanmaya elverişlidir. Peygamber’in ise bu
okçuları azarladığı bile bilinmemektedir.
Rasulullah’ın Tebük savaşına katılmayanlardan üç Müslümanı tenkidi ise,
sonuç itibariyle oldukça sert ve dokunaklıdır fakat asla şahısları
kırmamış, tahkir etmemiş, alay etmemiştir. Zaten sert muameleyi o üç
kişi de hak ettiklerinin bilincindedirler.
Peygamberimiz, hizmetlisi Enes’i bir işe gönderdiği halde saatler
geçmesine rağmen gelmemiş, onu aramaya çıktığında sokakta arkadaşlarıyla
oynarken bulmuştu. Yavaşça yanına sokulup, müşfik bir gülümsemeyle,
gönderdiği işe niçin gitmediğini sorduğunda Enes’in, unuttuğunu
söylemesi üzerine, “haydi git o işi yap” demiştir. Öte yandan, her aile
gibi onun evinde de bazı tatsız tartışmaların oldu-ğu bilinen bir
gerçektir. Hanımlarının, onu rahatsız eden bazı tutumlarına karşı
Rasulullah Muham-med’in tenkidi, “eğer dünya metaını istiyorsanız, gelin
size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim”
(33/Ahzap, 28) demekten ibaret olmuştur.
Tenkidle sövgü, tenkidle alay, küçümseme ve kişiliğe saldırı birbirine
karıştırılmamalıdır. Tenkid ne kadar içten ve samimi olursa, başka bir
anlatımla, ne kadar Allah rızasına yönelik olursa, o kadar verimli
olacaktır. Tenkid edilen şahıs, tenkid edenin iyi niyetini anlamalı,
samimiyetini görmelidir. Aksi taktirde muhatabın, savunma pozisyonuna
geçmesi beklenir bir durumdur. Bilindiği gibi Kur’an, müşriklerin tanrı
edindikleri şeriklerini hiçbir şekilde tasvip etmemekte, hiçbir doğruluk
payı tanımamaktadır. Her fırsatta, Allah’ın dışında tanrı edinilen
varlıkların anlamsızlığını dile getirmektedir. Fakat Kur’an asla onlara
sövmemekte ve sövmeyi de yasaklamaktadır. (6/En’am, 108). Bunu şöyle
anlamak gerekmektedir: Etki-tepki prensibi gereği, muhatabın savunma
pozis-yonuna geçmesine ortam hazırlanmamalıdır.
Fikir tartışmalarında daha çok fikirler üzerinde durulmalı, fikirler
tenkid edilmeli, insanların şahısları hedef seçilmemelidir. Her ne kadar
şirke istinâd eden bütün dinler, düşünceler ve ideolojiler hakîr ise ve
Kur’an da şirki mütemadiyen tahkîr ediyorsa da, şirk içinde olduğuna
inandığımız insanların doğrudan kişiliklerine hakaret ettiğimizde artık
‘yapıcı tenkid’ orada bitmiş, nefis müdâfaası başlamış demektir.
Arzulanan sonuç ise bu değildir. Bu anlamda, insanların ayıp ve
kusurlarını deşifre etmek de tenkid zannedilmemelidir. Hele de, mü’min
birini tenkid ederken, birbirlerimizin kusurlarını sayıp dökmeyi Kur’an
bilhassa yasaklamıştır. (49/Hucurât, 12). Bir hayrın ortaya çıkmasını
hedefleyen bir Müslüman, ucuz saldırı yollarına baş vurarak, kestirmeden
ra-kibini alt etme düşüncesine kapılmamalıdır.
Bu arada, hemen her devirde bulunagelen, kendilerini İslam’a nisbet eden
fakat icraatlarıyla, amel ve düşünceleriyle İslam inancına zarar veren,
Müslümanları zaafa uğratan, müslümanca düşünüşü, İslam dışı düşünce ve
söylemlerle sabote eden kişi ya da kuruluşlara yönelik eleştiriler,
Kur’an’ın fâsıkları ve nifak ehlini tenkid ederken kullandığı hadler
çerçevesinde kalmak koşuluyla mutlaka yapılmalıdır. Bu zümreleri tenkid
etmekten hatır gönül adına imtina edilmemeli, kınayıcının kınamasından
korkmamalı, bunu, müslümanın müslümanı eleştirmesi olarak da
algılamamalıdır. Kaldı ki eğer eleştirilenler ‘müslüman’ olarak
görülüyorsa, müslümanın müslümanı -kardeşlik ölçüleri içerisinde-
eleştirmesi bir ibadet bilinmelidir. Böyleyken, fâsıkları, nifak ehlini
ve hain kimseleri eleştirmek, “o da müslümandır” gerekçesiyle kerih
görülüyorsa bu, iman, fısk ve nifak kavramlarının yeterince
anlaşılmadığının bir kanıtı sayılmalıdır.
Geleneksel anlayışa göre, birisini tenkid eden bir kişinin, en az tenkid
ettiği kimse seviyesinde biri olması gerekir. Bu demektir ki, mesela
sahabe sonrası bir Müslüman, bir sahabeyi tenkid edemez. Bir öğrencinin
öğretmenini tenkid etmesi de bu anlayışta abes karşılanır. Bu ilkeye
ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Bunu, “bir ast bir üstünü tenkid edemez”
biçiminde bir kurala dönüştürmek, dokunulmazlık zırhına bürünen bir
zümrenin ihdasını ve sonuçta, seçkinci bir anlayışı doğurur. Sahabe bile
olsa, bir Müslüman tarafından eleştirilmesi neden sakıncalı olsun?
Önemli olan, eleştirinin haklı ve yerinde olup olmamasıdır. Eğer mesele
‘edep’, haddi aşma kaygısı ise, bu, sadece sahabe için değil, her
eleştirilen için terk edilmemesi gereken bir erdemdir. Müslümanlar,
Peygamber (a.s)ın verdiği kararları bile dikkatle takip etmişler, eğer
Muhammed (a.s) onlara vahiy gereği değil de, kendi kişisel kararı olarak
bir direktif vermişse, bunun üzerinde görüş belirtmişler, hiç değilse,
“öyle değil de şöyle olsa daha iyi olmaz mı ya Rasûlellah?!” diye bir
görüş ileri sürmüşlerdir. Allah’ın Rasulü’nün de bundan rahatsız
olduğuna ilişkin bir bilgi mev-cut değildir. Bir Peygamber’e yakışan da
bu tavırdır. Hatta bu görüş belirtme tavrı Hudeybiye antlaş-masında Ömer
İbnül Hattap tarafından daha da ileriye götürülmüştür.
Sahabenin eleştirilmemesi yönündeki skolastik zihniyet, sahabenin
kendisinin değil, sonraki devirlerin taklitçi anlayışlarının bir
neticesidir. Daha halife seçilir seçilmez, “eğer yanlış yaparsam beni
düzeltin” diyen bir sahabe (r.a), nasıl olur da kendilerinin tenkid
edilmesinden rahatsız olurlar?
Bununla beraber, genel olarak, sonraki nesilden birileri, öncekileri
veya bir ast bir üstünü veya bir öğrenci, hocasını tenkid edeceği zaman
mutlaka bir bilgiye/karîneye dayanmalı, keyfî hareket etmemeli, bir
hakkın ortaya çıkmasının peşinde olmalıdır. Sırf tenkid etmiş olmak için
tenkid etmek gibi bir hastalığa da tutulmamalı, yerine göre küçük bir
hata, hayatını İslam’a adamış bir Müslüman’ı tamamen sıfırlayıcı bir
küçümsemeye dönüşmemelidir.
Tenkid edilen zaviyesinden baktığımızda ise, tenkidden rahatsız olmamak
gerekir. Kendine güvenen kişiler tenkidden rahatsızlık değil, memnuniyet
duyarlar. Tenkidde sayısız hayırlar vardır. Çok zaman, nice yanlış
anlamalar, tenkid sayesinde açığa kavuşur ve yeni dostlukların
oluşmasına sebep olabilir. Nitekim yukarıda değindiğimiz 41/Fussilet,
34. ayeti de böyle bir gerçeğe işaret etmektedir. Kaldı ki, tenkid
İslamî şûrânın bir gereğidir. Kolektif şuurun tezahür etmesi için tenkid
gereklidir. Hatır gönül adına birbirlerini sadece evetleyen, yanlışları
hep görmezden gelen, maslahat gereği eleştirmeyen cemaatler doğruya
nasıl isabet edecekler? Şu halde, iyi bir tenkid mekanizması, İslamî
hareketin en önemli güvenlik unsurudur diyebiliriz.
Rasulullah’ın dizinin dibinde bu terbiyeyi gayet iyi almış bulunan
Ebubekir (r.a), Halîfe seçildiğinde mescide Müslümanlara hitap ederken,
“iyilik yaparsam bana yardımcı olunuz, kötülük yaparsam beni îkaz
ediniz” diyerek, bu erdemi göstermişti.
Tenkid sadece başkalarına yönelik olmaz. Kişinin kendi kendini tenkid
etmesi de gereklidir ve buna öz eleştiri (oto kritik) denmektedir.
Geleneksel düşüncede buna nefis muhasebesi adı verilmektedir. Öz
eleştiri, cemaatler ve cemiyetler için de kullanılabilir ve bu durumda,
refiklerine karşı kendilerini gözden geçiren, kusurlarını tespit edip
giderme yo-lunu seçen cemaat ve cemiyetlere işaret eder. Öz eleştiri çok
önemlidir. Hz. Ömer’e atfedilen ve her gün yatağına uzandığında kendi
kendine sorduğu rivayet edilen, “bugün Allah için ne yaptım?” sorusu
Müslüman bir zihin inşası için çok önemlidir. Bu soruyu her gün kendine
soran bir Müslüman, önce kendini tenkid eder ve sadece başkalarını
tenkid edip, kendini unutan bir bahtsız konumuna düşmekten kurtulur.
Kur’an bu konuda harikulade bir uyarı yapmakta, insanlara iyiliği
emrederken kendi nefsimizi unutmamamız hususunda bizi ikaz etmektedir
(2/Bakara, 44).
Müslümanların en büyük hususiyeti, diğer insanların aksine, önce kenedi
nefislerini ıslah etmeleri, sonra da mârûfu emredip münkerden men etme
siyaseti gütmeleridir. Bu cümleden olarak, Müslümanın kendi nefsini
tenkid etmesi daha verimli olur. Nefsini yüceltmeyen, hevasını ilah
edinmeyen bir Müslüman, başkalarının tenkidine de açık olur, tenkidden
kaybedecek bir şeyi olmadığına inanır.
Müslümanların birbirlerine hayrı ve sabrı tavsiye etmeleri, ancak
tenkidle en iyi hedefine ulaşabilir.
|