|

M. BOZACIOĞLU / Zonguldak
SORU 1: İslam’ın devlet öngörüsü nedir? Bunun Müslümanlara teklif,
görev boyutu nedir? Mükellefiyetimiz içinde bunun yeri, hükmü ve
sıralaması nedir?
CEVAP 1: Malum, İslam’a atılan ilk adım da bütün ilahlar
reddedilerek, Allah’ın tek bir ilah olduğu kabul edilir. Bunun anlamı:
Yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlık iddiasında bulunanlara hayatı
düzenleme, otorite olma yetkisi tanımamaktır. Bu yetkinin sadece
kendisinde olduğunu inananlarına telkin eden Allah, hayatı düzenlemek,
davranışlara hüküm koymak, sorumluluklar vermek, sorumlu tutmak ve
hesaba çekmek benim hakkımdır buyurmasıdır. “La ilahe illallah”
cümlesinde bunca anlamı mündemiç kılan Allah, Kur’an’ın her ayetine aynı
anlamı nakış nakış dokumuştur.
Mülkünde ortağı bulunmadığını, itaatin sadece kendisine yapılacağını,
hükümranlığının yeri ve göğü kapsadığını, sadece kendisine ibadet
edileceğini, sadece kendisinden yardım isteneceğini, sadece kendisinin
hesap sorucu olduğunu, Yaratan, yaşatan, öldüren, dirilten, var eden,
yok eden, şekil verenin kendisi olduğunu, dilediğini dilediği gibi
yarattığını, yaratmada ortağı olmadığını, yarattıklarını gözetmede acze
düşmediğini, onların üzerinde her an gözetici ve gözetleyici olduğunu,
yarattıklarının neler yapıp-yapmadıklarından bir an bile gaflette
olmadığını ve sadece kulluğun kendisine yapılması gerektiğini, kulların
hayatını düzenleme ve hüküm koyma işinin Allah’ın hakkı olduğunu,
kendisinden başkasına itaatin şirk olduğunu ve bunu da asla
affetmeyeceğini tekrar tekrar vurgulamaktadır.
Bu vurgu, yerde ve gökte, dünyada ve ahirette, fert ve toplum hayatında,
zahirde ve batında, ezelden ebede kadar tüm zamanlarda ilahlığın ve
rabliğin sadece Allah’a mahsus olduğunu da göstermektedir.
İnsanlar içerisinden ilahlık iddiasında bulunanları reddeden bir
düşüncenin elbette bu makamı kendisi dolduracaktır. Toplumların
içlerinden birilerini ilah edinmelerine asla razı olamadığını ve buna
haklarının olmadığını şöyle dile getirmektedir:
“Onlar(ehli kitap) Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, Meryem
oğlu Mesih’i rabler edindiler. Halbuki onlara da ancak bir olan Allah’a
kulluk etmeleri emrolunmuştu. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O
müşriklerin ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (9/31)
Burada insanların hahamlarını ve rahiplerini nasıl Rabler edindikleri
noktasında peygamberimizin şöyle bir açıklaması vardır:
“Onlar, Allah’ın emrettiklerini halka yasaklıyorlar, yasakladıklarını da
emrediyorlardı. Halk da buna itaat ediyordu. Böylece onlara tapmış,
onları ilah edinmiş oluyorlardı.”
İlahlığın doğru anlaşılması, insanımızın birçok hayati problemlerini
çözecektir. İlah denince insanların anladığı: yaratıcı, yaşatıcı, rızk
verici, öldüren, dirilten ve benzeri yüce kudrete sahip bir varlık
geliyor akla. Bu anlayış gerçek ilah olan Allah için doğrudur. Ancak
Allah’ın bu sıfatına öykünen sahte ilahlar için durum böyle değildir.
Böyle olmadığını Tevbe 31. ayetinin açıklamasını okuduktan sonra
görüyoruz. Allah’a rağmen ister kendisi için isterse toplum için
kurallar koymaya, toplum hayatına hükmetmeye kalkan kimsenin yaptığı
ilahlık olarak nitelendirilmektedir.
İslam’ın fert ve toplum hayatını düzenleyen boyutlarına baktığımızda,
günlük hayatın her konusuyla akalı düzenlemeler yaptığını görüyoruz.
Yapılan bu düzenlemeler ile, kendisini bu makamda görenlerin yaptığı
düzenlemeler aynı hayatta aynı insan ile buluşuyor. İnsan iki otorite
arasında kalıyor. İşte yeryüzünde Allah’a ilahlık hakkı vermeyenler
kendilerine ve fikirlerine yer açmak için yeni bir garabet uydurarak
“İslam’ın Devlet talebi yoktur” iddiasını ortaya atarak, medyanın ve
medyatik işbirlikçilerinin yardımıyla halka bu zokayı yutturmaya
çalışıyorlar. Sağır sultan da biliyor ki, bu iş, dün İngiliz bugün de
Amerika destekli olarak yürütülmektedir. ABD’nin bir dışişleri
yetkilisinin İslam’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu
konuda çok manidar görünmektedir: “İslam’da reform olmayacak ancak
insanların İslam dininden anladıkları değişecek.” Bu açıklama bu konuda
alınan bir dizi kararlardan sadece birisidir. Yıllardır Abant
toplantılarıyla, diyalog çağrılarıyla, ılımlı İslam tezleriyle gelinmek
istenen adres işte burası idi.
Dün, İslam’ın devlet önerisinin olduğunu, devlet olmak için her türlü
hükmün Kur’an’da mevcut olduğunu ve bin yılı aşkın bir zaman da devlet
olarak yaşadığını, bu halkın da bunu bildiğini, halkı müslüman olan
ülkelerdeki din hizmetlerinin laik devletler tarafından yürütülmesinin
ve din hizmeti için yapılan harcamaların bir sus payı olduğunu; bunları
kendi haline bırakmanın tehlikeli sonuçlarını prof. Ahmet Mumcu “Türk
devriminin Temelleri ve Değişimi” isimli kitabında açıklıyordu. Ama
şimdi durum değişti..! “Biz yeterince güçlendik sizi de yeterince
değiştirdik. Yeni kararımızı açıklıyoruz: İslam’da devlet diye bir şey
yoktur..! Peygamberin yaptığına da devlet denmez; kabile asabiyetinin
sonucuydu. Peygamber bunu hazır bulmuştu itiraz da etmedi..!” Bunlar
asla gerçeği yansıtmamaktadır. Bizim için gerçek olan Allah’ın
kitabındadır. Bu kitap kıyamete kadar kendisinin ne olduğunu anlatacak
niteliktedir.
“Bir vacibin vücubu için gerekenler de vaciptir” kuralı gereğince
Kur’an’a baktığımızda; devlet için gereken şartların eksiksiz olarak
verildiğini görüyoruz. Kur’an’ı hayata geçiren Peygamber(a.s) için
Allah’ın bu hükümlerini göz ardı etmesi düşünülemez. Bu nedenle
Peygamberin kurduğu devlet, Kur’an-kaynaklıdır; Arap asabiyeti ile
ilgisi yoktur.
Devleti oluşturan ana unsurlar şunlardır:
Vatan, millet, ideoloji ve lider. Bunların tamamı bir araya geldiğinde
ortaya çıkan kurumun adı devlettir. Hz. Muhammed ve arkadaşları bunu
başarmıştır. Bunu kimse görmezden gelemez. Ordular kurup, fetihler
yapmak bir peygamber için Allah’tan izinsiz yapılacak işler değildir. O,
Allah izin verinceye kadar bulunduğu yeri dahi değiştirmemiştir.
Kur’an’ın, toplum hayatını düzenlemek için koyduğu hükümlerin
niteliklerine baktığımızda ferdin uygulama sınırlarını aşan hükümler
bulunmaktadır. Bunlar: adaletle hükmetmek (4/58), had ve cezaların
uygulanması (24/2,4, 2/178-179), iyiliğin emredilip kötülüğün
yasaklanması (3/104), Allah yolunda topluca savaşmak (9/14), yeryüzünde
fitneden eser kalmayıp din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar cihada
devam etmek (2/193) Müminlerden olan emir sahiplerine itaat etmek
(4/59), kafirleri veli (emir ve yönetici) edinmemek (4/144), Allah’ın
indirdiği yasa-larla hükmetmek (5/44-48) ve benzeri hükümlerin
uygulanması bireysel inisiyatiflerle yapılması mümkün değildir. Bu
hükümlerin yerine getirilmesi için gerekli organizasyonun adı devlettir.
Ümmet, içinden çıkartacağı işinin ehli insanlara gereken desteği vererek
halkın umurunu yürütmek, hukukun işlerliğini sağlamak, insanlar üzerine
adaleti hakim kılmak için çalışmalarını sağlamakla mümkündür.
Bunlar vahyi okuyan herkesin malumu olmakla birlikte yeniden düşünülsün
istedik. Kafirun suresini okuyanlar bilirler ki İslam ile küfür arasında
hiçbir ortak nokta yoktur. Allah kullarını firavunların merhametine de
bırakmamıştır. Her Firavun’a bir Musa göndererek müstezafları ilahi
adaletin gölgesine sığındırmıştır. İnsanoğlu bu mücadeleleri insanlık
tarihi boyunca hep göre gelmesine rağmen gözünü kapatıyorsa, onlara
kimse gerçeği gösteremez. Nuh’un (as) kavmi gibi kulaklarını
parmaklarıyla tıkayanlara da kimse duyuramaz. Onların duyacağı ancak tek
bir Sayhadır.
Akleden herkesin malumudur ki, her fikir kendisine iktidar ister. Hak
batıl, doğru yanlış, olmasının farkı yoktur. Bu gerçek Muhammed (as)’ın
vahiy-kaynaklı fikri için de böyle; Marx’ın kendinden menkul fikri
içinde böyle; Rousseau’nun fikri içinde böyledir. Vakıa da bu değil
midir? Fikrin insan ile, hayat ile olan bağı bunu gerektirmektedir.
Hayatla ilgisi olmayan bir fikrin ise anmaya değer bir kıymeti yoktur.
Fikir insanın kafasına girdiği andan itibaren kemale doğru yani nihai
hedefine doğru serüvenine başlar. İnsan bulunduğu konumda fikrin
kendisine yükledi-ği günlük ve kişisel sorumluluklarını yerine
getir-mekle mükelleftir. Bunları asla tehir ve tebdil ede-mez. Günlük
sorumluluklarını yerine getirirken ni-hai hedefe doğru yolculuğun
gereklerini de gözetmek zorundadır. Peygamberimizin bu konuyla alakalı
şöyle bir ikazından bahsedilir:
“Allah’ın dinini yüceltmek için cihad etmeyi düşün-meden akşamlayan veya
sabahlayan kimse, bu hal üzere ölüm ona gelirse cahiliye ölümü ile ölür.”
Bu nedenle ferdi sorumlulukları yaşarken toplumsal görev ve
sorumlulukları da göz ardı etmeden göğüslemeye çalışacağız. Merhum
Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde Ali imran’ suresinin 104. ayetinin
altına “men raa münkeren... -kim bir kötülük görürse onu eliyle
değiştirsin…- hadisini yazarak : “Bu ayet ve bu hadisi şerife göre bir
müslümana imandan hemen sonra inancının devletini kurmak için çalışmak
üzerine farz olur.” ibaresini eklemiş. Böyle bir şey çarşıdan almakla
olacak bir şey olmadığına göre bir ömre yayılacak bir iştir. Bu işimiz
başka işlerimizin tehir ve tebdilini asla gerektirmemeli. Bugünü doğru
yaşamaya çalışmalıyız. Yarın henüz gelmemiştir; belki de bizim için
yarın hiç olmayacaktır. Gelmedik yarın için, bugünden yapılan hatanın
izahı mümkün değildir.
Bu görevin hayatımız için sıralaması; çekirdekteki gizlenen fidanın
durumu gibidir. Kuru bir çekirdeği toprakla buluşturduğunuzda, canlanır
filiz verir, fidan olur, olgunlaşıp meyveye döner. İşte insanla iman,
insanla İslam da böyledir. İslam’la insan buluştuktan sonra aynı
serüveni bir ömür boyu birlikte merhale merhale yaşarlar. Her merhalenin
hakkını vererek...
SORU 2: İslami bir ortamda özgürlüklerin boyutu nedir? Bir
sınırsızlıktan, denetimsizlikten söz edilemez değil mi? Kuralların ve
yaptırımların boyutu nedir?
CEVAP 2: Özgürlük kavramı, İslam’a ait bir kav-ram değildir. Ait
olduğu yer Batı’dır. Batının hayat anlayışından doğmuştur. Bu nedenle
özgürlüğün içinin doldurulması da bu anlayışa göredir.
Felsefe sözlüğü, özgürlük kavramını şöyle tanımlamaktadır: kişinin kendi
dışında herhangi bir şahıs, kurum, gelenek ve dinin etkisinde kalmadan
kendi arzu ve isteklerine göre kendini belirleme halidir.
Pozitif özgürlük ise: dıştan ahlak, toplum baskısı veya herhangi bir
etkenle olmayıp kişinin kendi iradesiyle kendi kendini belirlemesidir.
Tanımlanan bu anlamdaki bir özgürlük İslam da olmadığı gibi tasvip de
edilmez. Bu anlayış, İslam’ın bakışaçısına göre, insanın kendi hevasını
ilah edinmesi olarak görülür. Bu anlayış ile islami bir şahsiyetin
uzaktan yakından ilgisi olamaz. İslam, bu anlayışın tam zıddı olarak
insana ‘kul’ sıfatını verir. Kulun yemesinden, giymesinden, ibadetinden,
ti-caretinden, insanlara olan ilgi ve sevgisine kadar ilkeler koyar,
hudutlar çizer. Helal ve haram sınırları koyar. Kul bu anlamda özgür
değildir. Yaratanın emirlerine tâbi olan bir kimsedir. Allah’ın
emirlerine itaati en büyük bahtiyarlık olarak nitelendirir. İnsan,
Allah’ın belirlediği meşruiyet sınırları içinde kalmak kaydıyla
dilediğini yapmakta muhayyerdir. Ancak meşru bir yemeği yerken bile
kendini sınırlayan bir takım ahlakî kuralların denetimindedir. Batının
tanımladığı manada bir özgürlük her kurala isyan kokan tam bir tuğyan
halidir. Kulluk anlayışıyla bağdaşması mümkün değildir. Kul olmak
kendisini yaratana karşı sorumluluklarının olmasını berabe-rinde
getirdiğinden Batılı insan tanrıyı hayattan uzaklaştırarak tam anlamıyla
özgür kalmaya çalışmıştır. Ancak özgürlük sarhoşluğu öylesine başını
döndürmüştür ki özgür insan, bu defa da başka ilahların pençesine düşmüş,
insanlık onurunu başkalarının çıkarlarına feda ederek berbat bir hayatın
içine itilmiştir. Bu hayattaki özgürlüğü, Allah’a kulluk ile kıyaslamak
bile mümkün değildir. Bir gram uyuşturucu için insanlık onurunu ayaklar
altına alanlar, başkalarını eğlendirmek için bütün değerlerinden
soyutlanıp maymun maskara olanlar, kapitalist anlayışın reklam
panolarında afişe edilenlerin sergilediği görüntüler... özgürlük
anlayışının insanlığı nereden nereye taşıdığının en güzel kanıtıdır.
İslam ilk günden beri Allah’tan başka ilahların pençesinde onlara kul
olmuş olan müstezaf kitleleri kullara kul olmaktan kurtarıp, onuruyla,
gururuyla, şahsiyetiyle Allah’a kul olmalarının mücadelesini vermiştir.
İnsanlık bunun faturasını çok ağır ödemiştir. Bunca mücadelenin üzerine
yeniden başa dönme çabalarını anlamak mümkün değildir.
Her dünya görüşü kendi kavramlarıyla gündeme gelir ve bu kavramlarla
hayata tutunur. Kavramlarını kaybeden bir fikrin hayatta kalması mümkün
değildir.
Bizde bir deyim vardır: “Her şey aslına döner” diye. Demokratik ortamda
sahiplenilen bu kavramlar da aslına dönüp gerçek yüzünü ortaya koyduğu
zaman ona tutunanların ufkunda şafak atacak ama atı alan üsküdarı geçmiş
olacak. Bu memlekette istibdat var diye sokaklara dökülenler, kişisel
hak ve özgürlükler için mücadele verdiklerini söylüyorlardı. Aradan
geçen bunca zamana ve onca değişime rağmen gelinen noktada işler tersine
dönmüş, şimdi de öz-gürlük isteyen zihniyetten özgürlük istenmeye
başlanmıştır.
Bunun sonu gelmeli, insanlık kimin gerçek kurtarıcı olduğunu artık
görmelidir. Kimin kapısına nasıl gideceğini ve ne isteyeceğinin
yöntemini Allah kullarına göstermiştir. İnsanlık bu hakikatlere gözünü
kapattıkça hırsızlar! daha bu milletten nice değerlerini çalmaya devam
edecektir. İnsanlık Allah’ın, “insanı biz yarattık sinelerin ne
gizlediğini ve gözlerin hain bakışlarını biliriz.” buyuran Rabbine
dönmedikçe bu fasit dairede daha nice zamanlar dönülmeye, tarih tekerrür
etmeye devam edecektir .
İnsan hakları ve özgürlükler konusunda dünyayı ayağa kaldıran özgürlük
havarisi ABD’nin, girdiği ülkelere ne menem özgürlük ve insan hakları
getirdiğini tüm dünya görüp dururken; hala bu anlayıştan kurtuluş
bekleyenlere en yeni eserleri olan Afganistan ve Irak örneğini
görmelerini hatırlatırız. Fransa’nın Cezayir halkını kavuşturduğu insan
hak ve özgürlüklerini hatırlatırız.
Duvarlara vurularak öldürülen çocukların, baltalarla doğradıkları
cesetlerin de insan olduklarını hatırlatırız.
İşte bunların hepsi özgürlük ve insan hakları havarisi medeni batının
insanlığa verdiği özgürlük dersi idi. Bunlar kendileri gibi inanmayan ve
kendilerinden olmayanları insan olarak görmeyecek kadar özgür bir
toplumdur.
Sorunuzun ikinci boyutu olan yaptırımlar konusuna gelince, İslam da
hiçbir iş yapanın yanına kalmaz. Mutlaka bir müeyyidesi vardır. “Din de
zorlama yoktur” ayeti İslam’da hiçbir yaptırım yoktur anlamında değildir.
Dini kabul etme konusunda zor kullanılmaz, kendi özgün iradesiyle
tercihini yapar demektir. Tercihini İslam’dan yana yapan kimse tercih
ettiği dinin kurallarıyla hem savaşta hem de barışta mukayyettir,
kayıtlanmıştır. Asrı saadette Zeyd bin Üsâme’nin savaşta müslüman
olduğunu açıklayan birine “sen korkudan müslüman oluyorsun” diyerek
öldürdüğünü duyan Peygamberimiz (as) “Ya Rabbi ben Üsâme’nin yaptığından
beriyim. Ey Üsâme ben kalpleri yarmaya memur değilim, sen onun kalbini
yarıp ta baktın mı ki ?” Seni la ilahe illallah kelimesine karşı kıyamet
günü kim koruyacak?’ buyurur. Mü’min, düşman karşısında savaşta bile
kurallara uymak zorundadır.
Lokman (as)ın oğluna öğüdünü hatırlatmak isteriz: “Yavrucuğum yaptığın
iş bir hardal tanesinin ağırlığında olsa da, bir kaya içinde veya
göklerde veya yerin dibinde gizlense, Allah onu yine de karşına getirir.
Çünkü Allah’ın bilgisi her gizli şeye ulaşmaktadır.
Yavrucuğum namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülüğü yasakla. Başına
gelenlere sabret. Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdendir.”
(31/16-17)
Bu nedenle yapılan iş büyük küçük ne olursa olsun, mutlaka hesabı
sorulacaktır. Yapılanın niteliğine, içinde bulunulan şartlara göre
kınamadan ölüme kadar ceza ve müeyyide uygulanır. Peygambe-rimiz(as),
hırsızı korumaya kalkanlara karşı: “Kızım Fatıma da yapsaydı onun da
elini keserdim” ifadesiyle konuyu sonuçlandırmıştır. Bu müeyyideler
ancak İslami bir ortam da uygulanır. İslam’ın hakim olmadığı yerlerde
zaten İslam’ın ceza yasalarının uygulanması mümkün değildir.
Bununla birlikte bu müeyyide uygulaması sadece müminler için değil, aynı
zamanda devletin tebaası olan gayri müslim kimseler için de söz
konusudur. Onlarla birlikte yaşadığımız bir coğrafyada, Müslümanların
huzurunu bozucu, genel ahlak kurallarını ihlal edici, fitne ve fesada
sebebiyet verecek hareketlerde bulunmaları, umuma açık yerlerde içki
içmeleri gibi durumlarda gerekli müeyyideler uygulanarak huzur ve
sükunet korunmaya çalışılır. Kısaca İslam’ın hakim olduğu coğrafyada
kimsenin sınırsız hak ve imtiyaz sahibi olması söz konusu değildir. Bu
kural hukukun olduğu her yer ve rejim için geçerlidir. Ancak kişiler
ihmal eder, ihlal eder, hukuku siyasallaştırır, kötüye kullanmaya kalkar,
bu ayrı... Hukuk hakkın çoğulu olması hasebiyle herkesin ne yapmaya ne
yapmamaya hakkı varsa onu belirleyen demek olduğundan en kötüsünde bile
bir sınır vardır. İslam’da bu sınırlar Allah tarafından belirlenmiş
olduğundan; bu dinin peygamberi bile istediğini yapma hakkına sahip
değildir. Peygamber de bir kuldur, kul olmak kulluk yaptığına karşı
sorumlu olmak demektir.
“Ey Peygamber! Allah’tan kork, kafirlere ve münafıklara itaat etme.
Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.
Rabbinden sana ne vahyedilirse ona uy. Muhakkak ki Allah bütün
yaptıklarınızdan haberdardır.”(33/1-2) Hal böyle olunca kimsenin
sınırsız bir özgürlükten, imtiyazdan, kendine göre sahte merhamet
şovları yapmadan söz etmesi mümkün değildir.
Ancak hakim hukuk her zaman belirleyicidir. Ait olduğu dünya görüşünün
meşru dediği meşrudur, demediği değildir. Yaşadığımız bugünkü hukukta da
böyle değil mi? Senin ne dediğin, nasıl inandığın, ne yapmak istediğin
değil, onun seni nasıl gördüğü ve tanımladığı önemlidir. Ne olursa olsun
o uygulanır. Bu kural tüm dünya görüşleri için geçerlidir.
“Allah Kur’an’la emrettiğini Emir’le yaptırır.”
SORU3:Bugün İslam ile ilgili istemlere özgürlük boyutu ile
yaklaşanlar, bir arada özgürce yaşamadan dem vuranlar (HAK) terimini,
sözlük anlamıyla alıp ayrım yapmayanlar, iş tersine döndüğünde ne
yapa-caklar? Yalancı pozisyonuna düşmeyecekler mi? Herkese istediklerini
sınırsızca verecekler mi? Müslümanlar haklarını bu boyutta arayabilirler
mi? Doğru yöntem nasıl olmalıdır?
CEVAP 3: Özgürlük konusuna nasıl baktığımızı ikinci sorunuzda
ifade etmiştik. Özgürlüğe yüklenilen anlam noktasından konuya girersek,
sizin sorunuzdaki ifadeye göre”özgürce yaşamak” ise söylenecek söz
kısadır. Bu insanlar yöntemlerini özgürce belirlerler. Yoldaşlarını
özgürce seçerler. Haklarını özgürce demokratik anlayışın çizdiği yoldan
isterler. Elde ettikleri bir şey olursa onu da özgürce paylaşırlar.
Özgür olanlara da bu yakışmaz mı? Özgür insanlar kime neyin hesabını
verecek...?
Böyle bir anlayışın İslam’da ‘hevasını ilah edinmek’ olduğunu ve
müslümanın böyle bir anlayışta olama-yacağını ifade etmiştik. Her şeyden
önce Müslüman; teslim olan insan demektir. İman da, ibadette, tebliğde,
cihatta, siyasette, ekonomide ve kısaca her saha ile ilgili yöntemde Hz.
Muhammed’e tabi olan demektir. İbadette ona tabi olurken siyasette niçin
tabi olmayasınız? Bu konuda da örnek gösterilmiyor mu?
Bu soruları sormamızın amacı “doğru yöntem nedir’in” cevabını bulmaktır.
Önümüzde bu mücadeleyi yapmış, yaşamış/yaşatılmış bir peygamber vardır.
“Dileseydik sizi bir tek ümmet yapardık” buyuran Allah elçisini kıyamete
kadar arkasından geleceklere örnek olsun diye on üç yıl bu işin çilesini
çektirmiştir. Bunların içinde işleri bozulanlar, canından malından
olanlar, ailevi problemler yaşayanlar, dünya başına dar edilenler, her
türlü işkenceye maruz kalanlar ve nihayet yurtlarından çıkarılanlar
vardı. Dininde ısrar edenler için Allah’ın gelip geçen tüm kavimler için
sünneti budur. Bu sadece müslümanlar için değil, olmayanlar için de
budur. İslam Medine’ye gelince Kureyza ,Kaynuka ve Hayber’in Yahudileri
de aynı akıbete uğramadılar mı? Mekke’de müslümanlar müşriklerden hangi
hak istemiyle kapılarına gittiler? Onlar müslüman oldular, bu uğurda
başlarına gelene katlandılar, Allah’tan sabır ve sebat istediler,
müşrikleri Allah’a çağırmaya devam ettiler. Onlardan müslüman olmalarını
istemelerinin dışında bir şey istemediler. Kimseye, müsaade edin yapalım
demediler. Onlar imanlarının, müşrikler de inkarlarının gereğini
yaptılar. Asla hak ile batılı karıştırmadan, batıldan hak talebinde
bulunmadan yaptılar bunu. Bu işin doğası böyle... Hiçbir ilah,
muhalifine güç yetirdiği sürece mülkünden kimseye zırnık koklatmaz.
Kendi yöntemleriyle hak isteme talebine fırsat verilmesi: gizliyi açığa
çıkarmak, olayı zamana yayarak tedbirini alıp asimile etmek içindir.
Bunu imtiyaz sananlar bu zokayı yutmaktadırlar.
Olayın inanç ve ideal birliği olmayanlar ile yürütülmesine gelince, bu
işin iler tutar tarafı yoktur. Ortak düşmanda birleşenler, inançlarında
ısrarlı iseler, düşman gidince birbirlerini düşman bileceklerinden
aralarında kavga kaçınılmaz olacaktır. Bu tecrübeyi Rus düşmanı
karısında birleşen Afganistanlı müslümanlar yaşadı. Kavgaları hala
sürmektedir. Hepsinin müslüman olduğunu söylemesine rağmen. Bir de bunu
ayrı inanca sahip olanlar arasında düşünün!.. Durum daha ümitsiz bir
vakadır. Bu savrulmuşluğun, çaresizliğin ve bazı gerçekleri
hazımsızlığın sonucudur.
Hiçbir peygamber mücadelesini kendi idealini be-nimsemeyenler ile
birlikte sürdürmemiş, inanmayanları dost ve sırdaş edinmemiş, kafirlerle
savaşırken müşriklerden yardım istememiştir. İnananlarla birlikte olup
Rabbine sığınmış, O’na dayanmış ve O’ndan yardım istemiştir. Kimseye
Allah’ın vadettiği cennetin dışında bir vaadde de bulunmamıştır.
Bizlerde eğer hevamızdan davranmıyorsak, Rasu-lullah’ın bu yöntemine
tabi olmak zorundayız. Bize zamanı hatırlatanlara biz de Allah’ın ve
onun ilkelerinin zaman-üstü olduğunu hatırlatırız. Çünkü Allah
ilkelerini değişmeyen değerler üzerine bina etmiştir. Burada kullanılan
değerler, İslam, İnsan, İman, Küfür ve Allah’tır. Bu değerler zamanın
değişmesiyle doğası değişmeyen değerlerdir. Bütün zamanlarda insanın
küfür ve imana vereceği tepkiler aynı olduğu gibi, sonuçlarına verilecek
Allah’ın hükümleri de aynı olacaktır. Sonuç olarak; yöntem nebevidir;
nebevi olmayan yöntemlere müslüman tevessül etmemeli, ilgi duymamalıdır,
diyor; Kur’an’ı ahlak edinenleri Allah’a emanet ediyoruz...
|