Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 316 | Nisan  2005

                   

 

 


M. BOZACIOĞLU / Zonguldak

SORU 1: İslam’ın devlet öngörüsü nedir? Bunun Müslümanlara teklif, görev boyutu nedir? Mükellefiyetimiz içinde bunun yeri, hükmü ve sıralaması nedir?

CEVAP 1: Malum, İslam’a atılan ilk adım da bütün ilahlar reddedilerek, Allah’ın tek bir ilah olduğu kabul edilir. Bunun anlamı: Yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlık iddiasında bulunanlara hayatı düzenleme, otorite olma yetkisi tanımamaktır. Bu yetkinin sadece kendisinde olduğunu inananlarına telkin eden Allah, hayatı düzenlemek, davranışlara hüküm koymak, sorumluluklar vermek, sorumlu tutmak ve hesaba çekmek benim hakkımdır buyurmasıdır. “La ilahe illallah” cümlesinde bunca anlamı mündemiç kılan Allah, Kur’an’ın her ayetine aynı anlamı nakış nakış dokumuştur.
Mülkünde ortağı bulunmadığını, itaatin sadece kendisine yapılacağını, hükümranlığının yeri ve göğü kapsadığını, sadece kendisine ibadet edileceğini, sadece kendisinden yardım isteneceğini, sadece kendisinin hesap sorucu olduğunu, Yaratan, yaşatan, öldüren, dirilten, var eden, yok eden, şekil verenin kendisi olduğunu, dilediğini dilediği gibi yarattığını, yaratmada ortağı olmadığını, yarattıklarını gözetmede acze düşmediğini, onların üzerinde her an gözetici ve gözetleyici olduğunu, yarattıklarının neler yapıp-yapmadıklarından bir an bile gaflette olmadığını ve sadece kulluğun kendisine yapılması gerektiğini, kulların hayatını düzenleme ve hüküm koyma işinin Allah’ın hakkı olduğunu, kendisinden başkasına itaatin şirk olduğunu ve bunu da asla affetmeyeceğini tekrar tekrar vurgulamaktadır.

Bu vurgu, yerde ve gökte, dünyada ve ahirette, fert ve toplum hayatında, zahirde ve batında, ezelden ebede kadar tüm zamanlarda ilahlığın ve rabliğin sadece Allah’a mahsus olduğunu da göstermektedir.

İnsanlar içerisinden ilahlık iddiasında bulunanları reddeden bir düşüncenin elbette bu makamı kendisi dolduracaktır. Toplumların içlerinden birilerini ilah edinmelerine asla razı olamadığını ve buna haklarının olmadığını şöyle dile getirmektedir:

“Onlar(ehli kitap) Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Halbuki onlara da ancak bir olan Allah’a kulluk etmeleri emrolunmuştu. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O müşriklerin ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (9/31)

Burada insanların hahamlarını ve rahiplerini nasıl Rabler edindikleri noktasında peygamberimizin şöyle bir açıklaması vardır:

“Onlar, Allah’ın emrettiklerini halka yasaklıyorlar, yasakladıklarını da emrediyorlardı. Halk da buna itaat ediyordu. Böylece onlara tapmış, onları ilah edinmiş oluyorlardı.”

İlahlığın doğru anlaşılması, insanımızın birçok hayati problemlerini çözecektir. İlah denince insanların anladığı: yaratıcı, yaşatıcı, rızk verici, öldüren, dirilten ve benzeri yüce kudrete sahip bir varlık geliyor akla. Bu anlayış gerçek ilah olan Allah için doğrudur. Ancak Allah’ın bu sıfatına öykünen sahte ilahlar için durum böyle değildir. Böyle olmadığını Tevbe 31. ayetinin açıklamasını okuduktan sonra görüyoruz. Allah’a rağmen ister kendisi için isterse toplum için kurallar koymaya, toplum hayatına hükmetmeye kalkan kimsenin yaptığı ilahlık olarak nitelendirilmektedir.

İslam’ın fert ve toplum hayatını düzenleyen boyutlarına baktığımızda, günlük hayatın her konusuyla akalı düzenlemeler yaptığını görüyoruz. Yapılan bu düzenlemeler ile, kendisini bu makamda görenlerin yaptığı düzenlemeler aynı hayatta aynı insan ile buluşuyor. İnsan iki otorite arasında kalıyor. İşte yeryüzünde Allah’a ilahlık hakkı vermeyenler kendilerine ve fikirlerine yer açmak için yeni bir garabet uydurarak “İslam’ın Devlet talebi yoktur” iddiasını ortaya atarak, medyanın ve medyatik işbirlikçilerinin yardımıyla halka bu zokayı yutturmaya çalışıyorlar. Sağır sultan da biliyor ki, bu iş, dün İngiliz bugün de Amerika destekli olarak yürütülmektedir. ABD’nin bir dışişleri yetkilisinin İslam’ı yozlaştırmak için yaptığı şu açıklaması da bu konuda çok manidar görünmektedir: “İslam’da reform olmayacak ancak insanların İslam dininden anladıkları değişecek.” Bu açıklama bu konuda alınan bir dizi kararlardan sadece birisidir. Yıllardır Abant toplantılarıyla, diyalog çağrılarıyla, ılımlı İslam tezleriyle gelinmek istenen adres işte burası idi.

Dün, İslam’ın devlet önerisinin olduğunu, devlet olmak için her türlü hükmün Kur’an’da mevcut olduğunu ve bin yılı aşkın bir zaman da devlet olarak yaşadığını, bu halkın da bunu bildiğini, halkı müslüman olan ülkelerdeki din hizmetlerinin laik devletler tarafından yürütülmesinin ve din hizmeti için yapılan harcamaların bir sus payı olduğunu; bunları kendi haline bırakmanın tehlikeli sonuçlarını prof. Ahmet Mumcu “Türk devriminin Temelleri ve Değişimi” isimli kitabında açıklıyordu. Ama şimdi durum değişti..! “Biz yeterince güçlendik sizi de yeterince değiştirdik. Yeni kararımızı açıklıyoruz: İslam’da devlet diye bir şey yoktur..! Peygamberin yaptığına da devlet denmez; kabile asabiyetinin sonucuydu. Peygamber bunu hazır bulmuştu itiraz da etmedi..!” Bunlar asla gerçeği yansıtmamaktadır. Bizim için gerçek olan Allah’ın kitabındadır. Bu kitap kıyamete kadar kendisinin ne olduğunu anlatacak niteliktedir.

“Bir vacibin vücubu için gerekenler de vaciptir” kuralı gereğince Kur’an’a baktığımızda; devlet için gereken şartların eksiksiz olarak verildiğini görüyoruz. Kur’an’ı hayata geçiren Peygamber(a.s) için Allah’ın bu hükümlerini göz ardı etmesi düşünülemez. Bu nedenle Peygamberin kurduğu devlet, Kur’an-kaynaklıdır; Arap asabiyeti ile ilgisi yoktur.

Devleti oluşturan ana unsurlar şunlardır:

Vatan, millet, ideoloji ve lider. Bunların tamamı bir araya geldiğinde ortaya çıkan kurumun adı devlettir. Hz. Muhammed ve arkadaşları bunu başarmıştır. Bunu kimse görmezden gelemez. Ordular kurup, fetihler yapmak bir peygamber için Allah’tan izinsiz yapılacak işler değildir. O, Allah izin verinceye kadar bulunduğu yeri dahi değiştirmemiştir.

Kur’an’ın, toplum hayatını düzenlemek için koyduğu hükümlerin niteliklerine baktığımızda ferdin uygulama sınırlarını aşan hükümler bulunmaktadır. Bunlar: adaletle hükmetmek (4/58), had ve cezaların uygulanması (24/2,4, 2/178-179), iyiliğin emredilip kötülüğün yasaklanması (3/104), Allah yolunda topluca savaşmak (9/14), yeryüzünde fitneden eser kalmayıp din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar cihada devam etmek (2/193) Müminlerden olan emir sahiplerine itaat etmek (4/59), kafirleri veli (emir ve yönetici) edinmemek (4/144), Allah’ın indirdiği yasa-larla hükmetmek (5/44-48) ve benzeri hükümlerin uygulanması bireysel inisiyatiflerle yapılması mümkün değildir. Bu hükümlerin yerine getirilmesi için gerekli organizasyonun adı devlettir. Ümmet, içinden çıkartacağı işinin ehli insanlara gereken desteği vererek halkın umurunu yürütmek, hukukun işlerliğini sağlamak, insanlar üzerine adaleti hakim kılmak için çalışmalarını sağlamakla mümkündür.

Bunlar vahyi okuyan herkesin malumu olmakla birlikte yeniden düşünülsün istedik. Kafirun suresini okuyanlar bilirler ki İslam ile küfür arasında hiçbir ortak nokta yoktur. Allah kullarını firavunların merhametine de bırakmamıştır. Her Firavun’a bir Musa göndererek müstezafları ilahi adaletin gölgesine sığındırmıştır. İnsanoğlu bu mücadeleleri insanlık tarihi boyunca hep göre gelmesine rağmen gözünü kapatıyorsa, onlara kimse gerçeği gösteremez. Nuh’un (as) kavmi gibi kulaklarını parmaklarıyla tıkayanlara da kimse duyuramaz. Onların duyacağı ancak tek bir Sayhadır.

Akleden herkesin malumudur ki, her fikir kendisine iktidar ister. Hak batıl, doğru yanlış, olmasının farkı yoktur. Bu gerçek Muhammed (as)’ın vahiy-kaynaklı fikri için de böyle; Marx’ın kendinden menkul fikri içinde böyle; Rousseau’nun fikri içinde böyledir. Vakıa da bu değil midir? Fikrin insan ile, hayat ile olan bağı bunu gerektirmektedir. Hayatla ilgisi olmayan bir fikrin ise anmaya değer bir kıymeti yoktur.

Fikir insanın kafasına girdiği andan itibaren kemale doğru yani nihai hedefine doğru serüvenine başlar. İnsan bulunduğu konumda fikrin kendisine yükledi-ği günlük ve kişisel sorumluluklarını yerine getir-mekle mükelleftir. Bunları asla tehir ve tebdil ede-mez. Günlük sorumluluklarını yerine getirirken ni-hai hedefe doğru yolculuğun gereklerini de gözetmek zorundadır. Peygamberimizin bu konuyla alakalı şöyle bir ikazından bahsedilir:

“Allah’ın dinini yüceltmek için cihad etmeyi düşün-meden akşamlayan veya sabahlayan kimse, bu hal üzere ölüm ona gelirse cahiliye ölümü ile ölür.” Bu nedenle ferdi sorumlulukları yaşarken toplumsal görev ve sorumlulukları da göz ardı etmeden göğüslemeye çalışacağız. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde Ali imran’ suresinin 104. ayetinin altına “men raa münkeren... -kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin…- hadisini yazarak : “Bu ayet ve bu hadisi şerife göre bir müslümana imandan hemen sonra inancının devletini kurmak için çalışmak üzerine farz olur.” ibaresini eklemiş. Böyle bir şey çarşıdan almakla olacak bir şey olmadığına göre bir ömre yayılacak bir iştir. Bu işimiz başka işlerimizin tehir ve tebdilini asla gerektirmemeli. Bugünü doğru yaşamaya çalışmalıyız. Yarın henüz gelmemiştir; belki de bizim için yarın hiç olmayacaktır. Gelmedik yarın için, bugünden yapılan hatanın izahı mümkün değildir.

Bu görevin hayatımız için sıralaması; çekirdekteki gizlenen fidanın durumu gibidir. Kuru bir çekirdeği toprakla buluşturduğunuzda, canlanır filiz verir, fidan olur, olgunlaşıp meyveye döner. İşte insanla iman, insanla İslam da böyledir. İslam’la insan buluştuktan sonra aynı serüveni bir ömür boyu birlikte merhale merhale yaşarlar. Her merhalenin hakkını vererek...

SORU 2: İslami bir ortamda özgürlüklerin boyutu nedir? Bir sınırsızlıktan, denetimsizlikten söz edilemez değil mi? Kuralların ve yaptırımların boyutu nedir?

CEVAP 2: Özgürlük kavramı, İslam’a ait bir kav-ram değildir. Ait olduğu yer Batı’dır. Batının hayat anlayışından doğmuştur. Bu nedenle özgürlüğün içinin doldurulması da bu anlayışa göredir.

Felsefe sözlüğü, özgürlük kavramını şöyle tanımlamaktadır: kişinin kendi dışında herhangi bir şahıs, kurum, gelenek ve dinin etkisinde kalmadan kendi arzu ve isteklerine göre kendini belirleme halidir.

Pozitif özgürlük ise: dıştan ahlak, toplum baskısı veya herhangi bir etkenle olmayıp kişinin kendi iradesiyle kendi kendini belirlemesidir.

Tanımlanan bu anlamdaki bir özgürlük İslam da olmadığı gibi tasvip de edilmez. Bu anlayış, İslam’ın bakışaçısına göre, insanın kendi hevasını ilah edinmesi olarak görülür. Bu anlayış ile islami bir şahsiyetin uzaktan yakından ilgisi olamaz. İslam, bu anlayışın tam zıddı olarak insana ‘kul’ sıfatını verir. Kulun yemesinden, giymesinden, ibadetinden, ti-caretinden, insanlara olan ilgi ve sevgisine kadar ilkeler koyar, hudutlar çizer. Helal ve haram sınırları koyar. Kul bu anlamda özgür değildir. Yaratanın emirlerine tâbi olan bir kimsedir. Allah’ın emirlerine itaati en büyük bahtiyarlık olarak nitelendirir. İnsan, Allah’ın belirlediği meşruiyet sınırları içinde kalmak kaydıyla dilediğini yapmakta muhayyerdir. Ancak meşru bir yemeği yerken bile kendini sınırlayan bir takım ahlakî kuralların denetimindedir. Batının tanımladığı manada bir özgürlük her kurala isyan kokan tam bir tuğyan halidir. Kulluk anlayışıyla bağdaşması mümkün değildir. Kul olmak kendisini yaratana karşı sorumluluklarının olmasını berabe-rinde getirdiğinden Batılı insan tanrıyı hayattan uzaklaştırarak tam anlamıyla özgür kalmaya çalışmıştır. Ancak özgürlük sarhoşluğu öylesine başını döndürmüştür ki özgür insan, bu defa da başka ilahların pençesine düşmüş, insanlık onurunu başkalarının çıkarlarına feda ederek berbat bir hayatın içine itilmiştir. Bu hayattaki özgürlüğü, Allah’a kulluk ile kıyaslamak bile mümkün değildir. Bir gram uyuşturucu için insanlık onurunu ayaklar altına alanlar, başkalarını eğlendirmek için bütün değerlerinden soyutlanıp maymun maskara olanlar, kapitalist anlayışın reklam panolarında afişe edilenlerin sergilediği görüntüler... özgürlük anlayışının insanlığı nereden nereye taşıdığının en güzel kanıtıdır. İslam ilk günden beri Allah’tan başka ilahların pençesinde onlara kul olmuş olan müstezaf kitleleri kullara kul olmaktan kurtarıp, onuruyla, gururuyla, şahsiyetiyle Allah’a kul olmalarının mücadelesini vermiştir. İnsanlık bunun faturasını çok ağır ödemiştir. Bunca mücadelenin üzerine yeniden başa dönme çabalarını anlamak mümkün değildir.

Her dünya görüşü kendi kavramlarıyla gündeme gelir ve bu kavramlarla hayata tutunur. Kavramlarını kaybeden bir fikrin hayatta kalması mümkün değildir.

Bizde bir deyim vardır: “Her şey aslına döner” diye. Demokratik ortamda sahiplenilen bu kavramlar da aslına dönüp gerçek yüzünü ortaya koyduğu zaman ona tutunanların ufkunda şafak atacak ama atı alan üsküdarı geçmiş olacak. Bu memlekette istibdat var diye sokaklara dökülenler, kişisel hak ve özgürlükler için mücadele verdiklerini söylüyorlardı. Aradan geçen bunca zamana ve onca değişime rağmen gelinen noktada işler tersine dönmüş, şimdi de öz-gürlük isteyen zihniyetten özgürlük istenmeye başlanmıştır.

Bunun sonu gelmeli, insanlık kimin gerçek kurtarıcı olduğunu artık görmelidir. Kimin kapısına nasıl gideceğini ve ne isteyeceğinin yöntemini Allah kullarına göstermiştir. İnsanlık bu hakikatlere gözünü kapattıkça hırsızlar! daha bu milletten nice değerlerini çalmaya devam edecektir. İnsanlık Allah’ın, “insanı biz yarattık sinelerin ne gizlediğini ve gözlerin hain bakışlarını biliriz.” buyuran Rabbine dönmedikçe bu fasit dairede daha nice zamanlar dönülmeye, tarih tekerrür etmeye devam edecektir .

İnsan hakları ve özgürlükler konusunda dünyayı ayağa kaldıran özgürlük havarisi ABD’nin, girdiği ülkelere ne menem özgürlük ve insan hakları getirdiğini tüm dünya görüp dururken; hala bu anlayıştan kurtuluş bekleyenlere en yeni eserleri olan Afganistan ve Irak örneğini görmelerini hatırlatırız. Fransa’nın Cezayir halkını kavuşturduğu insan hak ve özgürlüklerini hatırlatırız.

Duvarlara vurularak öldürülen çocukların, baltalarla doğradıkları cesetlerin de insan olduklarını hatırlatırız.

İşte bunların hepsi özgürlük ve insan hakları havarisi medeni batının insanlığa verdiği özgürlük dersi idi. Bunlar kendileri gibi inanmayan ve kendilerinden olmayanları insan olarak görmeyecek kadar özgür bir toplumdur.

Sorunuzun ikinci boyutu olan yaptırımlar konusuna gelince, İslam da hiçbir iş yapanın yanına kalmaz. Mutlaka bir müeyyidesi vardır. “Din de zorlama yoktur” ayeti İslam’da hiçbir yaptırım yoktur anlamında değildir. Dini kabul etme konusunda zor kullanılmaz, kendi özgün iradesiyle tercihini yapar demektir. Tercihini İslam’dan yana yapan kimse tercih ettiği dinin kurallarıyla hem savaşta hem de barışta mukayyettir, kayıtlanmıştır. Asrı saadette Zeyd bin Üsâme’nin savaşta müslüman olduğunu açıklayan birine “sen korkudan müslüman oluyorsun” diyerek öldürdüğünü duyan Peygamberimiz (as) “Ya Rabbi ben Üsâme’nin yaptığından beriyim. Ey Üsâme ben kalpleri yarmaya memur değilim, sen onun kalbini yarıp ta baktın mı ki ?” Seni la ilahe illallah kelimesine karşı kıyamet günü kim koruyacak?’ buyurur. Mü’min, düşman karşısında savaşta bile kurallara uymak zorundadır.

Lokman (as)ın oğluna öğüdünü hatırlatmak isteriz: “Yavrucuğum yaptığın iş bir hardal tanesinin ağırlığında olsa da, bir kaya içinde veya göklerde veya yerin dibinde gizlense, Allah onu yine de karşına getirir. Çünkü Allah’ın bilgisi her gizli şeye ulaşmaktadır.
Yavrucuğum namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülüğü yasakla. Başına gelenlere sabret. Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdendir.” (31/16-17)

Bu nedenle yapılan iş büyük küçük ne olursa olsun, mutlaka hesabı sorulacaktır. Yapılanın niteliğine, içinde bulunulan şartlara göre kınamadan ölüme kadar ceza ve müeyyide uygulanır. Peygambe-rimiz(as), hırsızı korumaya kalkanlara karşı: “Kızım Fatıma da yapsaydı onun da elini keserdim” ifadesiyle konuyu sonuçlandırmıştır. Bu müeyyideler ancak İslami bir ortam da uygulanır. İslam’ın hakim olmadığı yerlerde zaten İslam’ın ceza yasalarının uygulanması mümkün değildir.

Bununla birlikte bu müeyyide uygulaması sadece müminler için değil, aynı zamanda devletin tebaası olan gayri müslim kimseler için de söz konusudur. Onlarla birlikte yaşadığımız bir coğrafyada, Müslümanların huzurunu bozucu, genel ahlak kurallarını ihlal edici, fitne ve fesada sebebiyet verecek hareketlerde bulunmaları, umuma açık yerlerde içki içmeleri gibi durumlarda gerekli müeyyideler uygulanarak huzur ve sükunet korunmaya çalışılır. Kısaca İslam’ın hakim olduğu coğrafyada kimsenin sınırsız hak ve imtiyaz sahibi olması söz konusu değildir. Bu kural hukukun olduğu her yer ve rejim için geçerlidir. Ancak kişiler ihmal eder, ihlal eder, hukuku siyasallaştırır, kötüye kullanmaya kalkar, bu ayrı... Hukuk hakkın çoğulu olması hasebiyle herkesin ne yapmaya ne yapmamaya hakkı varsa onu belirleyen demek olduğundan en kötüsünde bile bir sınır vardır. İslam’da bu sınırlar Allah tarafından belirlenmiş olduğundan; bu dinin peygamberi bile istediğini yapma hakkına sahip değildir. Peygamber de bir kuldur, kul olmak kulluk yaptığına karşı sorumlu olmak demektir.

“Ey Peygamber! Allah’tan kork, kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.

Rabbinden sana ne vahyedilirse ona uy. Muhakkak ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”(33/1-2) Hal böyle olunca kimsenin sınırsız bir özgürlükten, imtiyazdan, kendine göre sahte merhamet şovları yapmadan söz etmesi mümkün değildir.

Ancak hakim hukuk her zaman belirleyicidir. Ait olduğu dünya görüşünün meşru dediği meşrudur, demediği değildir. Yaşadığımız bugünkü hukukta da böyle değil mi? Senin ne dediğin, nasıl inandığın, ne yapmak istediğin değil, onun seni nasıl gördüğü ve tanımladığı önemlidir. Ne olursa olsun o uygulanır. Bu kural tüm dünya görüşleri için geçerlidir.

“Allah Kur’an’la emrettiğini Emir’le yaptırır.”

SORU3:Bugün İslam ile ilgili istemlere özgürlük boyutu ile yaklaşanlar, bir arada özgürce yaşamadan dem vuranlar (HAK) terimini, sözlük anlamıyla alıp ayrım yapmayanlar, iş tersine döndüğünde ne yapa-caklar? Yalancı pozisyonuna düşmeyecekler mi? Herkese istediklerini sınırsızca verecekler mi? Müslümanlar haklarını bu boyutta arayabilirler mi? Doğru yöntem nasıl olmalıdır?

CEVAP 3: Özgürlük konusuna nasıl baktığımızı ikinci sorunuzda ifade etmiştik. Özgürlüğe yüklenilen anlam noktasından konuya girersek, sizin sorunuzdaki ifadeye göre”özgürce yaşamak” ise söylenecek söz kısadır. Bu insanlar yöntemlerini özgürce belirlerler. Yoldaşlarını özgürce seçerler. Haklarını özgürce demokratik anlayışın çizdiği yoldan isterler. Elde ettikleri bir şey olursa onu da özgürce paylaşırlar. Özgür olanlara da bu yakışmaz mı? Özgür insanlar kime neyin hesabını verecek...?

Böyle bir anlayışın İslam’da ‘hevasını ilah edinmek’ olduğunu ve müslümanın böyle bir anlayışta olama-yacağını ifade etmiştik. Her şeyden önce Müslüman; teslim olan insan demektir. İman da, ibadette, tebliğde, cihatta, siyasette, ekonomide ve kısaca her saha ile ilgili yöntemde Hz. Muhammed’e tabi olan demektir. İbadette ona tabi olurken siyasette niçin tabi olmayasınız? Bu konuda da örnek gösterilmiyor mu?

Bu soruları sormamızın amacı “doğru yöntem nedir’in” cevabını bulmaktır. Önümüzde bu mücadeleyi yapmış, yaşamış/yaşatılmış bir peygamber vardır. “Dileseydik sizi bir tek ümmet yapardık” buyuran Allah elçisini kıyamete kadar arkasından geleceklere örnek olsun diye on üç yıl bu işin çilesini çektirmiştir. Bunların içinde işleri bozulanlar, canından malından olanlar, ailevi problemler yaşayanlar, dünya başına dar edilenler, her türlü işkenceye maruz kalanlar ve nihayet yurtlarından çıkarılanlar vardı. Dininde ısrar edenler için Allah’ın gelip geçen tüm kavimler için sünneti budur. Bu sadece müslümanlar için değil, olmayanlar için de budur. İslam Medine’ye gelince Kureyza ,Kaynuka ve Hayber’in Yahudileri de aynı akıbete uğramadılar mı? Mekke’de müslümanlar müşriklerden hangi hak istemiyle kapılarına gittiler? Onlar müslüman oldular, bu uğurda başlarına gelene katlandılar, Allah’tan sabır ve sebat istediler, müşrikleri Allah’a çağırmaya devam ettiler. Onlardan müslüman olmalarını istemelerinin dışında bir şey istemediler. Kimseye, müsaade edin yapalım demediler. Onlar imanlarının, müşrikler de inkarlarının gereğini yaptılar. Asla hak ile batılı karıştırmadan, batıldan hak talebinde bulunmadan yaptılar bunu. Bu işin doğası böyle... Hiçbir ilah, muhalifine güç yetirdiği sürece mülkünden kimseye zırnık koklatmaz. Kendi yöntemleriyle hak isteme talebine fırsat verilmesi: gizliyi açığa çıkarmak, olayı zamana yayarak tedbirini alıp asimile etmek içindir. Bunu imtiyaz sananlar bu zokayı yutmaktadırlar.

Olayın inanç ve ideal birliği olmayanlar ile yürütülmesine gelince, bu işin iler tutar tarafı yoktur. Ortak düşmanda birleşenler, inançlarında ısrarlı iseler, düşman gidince birbirlerini düşman bileceklerinden aralarında kavga kaçınılmaz olacaktır. Bu tecrübeyi Rus düşmanı karısında birleşen Afganistanlı müslümanlar yaşadı. Kavgaları hala sürmektedir. Hepsinin müslüman olduğunu söylemesine rağmen. Bir de bunu ayrı inanca sahip olanlar arasında düşünün!.. Durum daha ümitsiz bir vakadır. Bu savrulmuşluğun, çaresizliğin ve bazı gerçekleri hazımsızlığın sonucudur.

Hiçbir peygamber mücadelesini kendi idealini be-nimsemeyenler ile birlikte sürdürmemiş, inanmayanları dost ve sırdaş edinmemiş, kafirlerle savaşırken müşriklerden yardım istememiştir. İnananlarla birlikte olup Rabbine sığınmış, O’na dayanmış ve O’ndan yardım istemiştir. Kimseye Allah’ın vadettiği cennetin dışında bir vaadde de bulunmamıştır.

Bizlerde eğer hevamızdan davranmıyorsak, Rasu-lullah’ın bu yöntemine tabi olmak zorundayız. Bize zamanı hatırlatanlara biz de Allah’ın ve onun ilkelerinin zaman-üstü olduğunu hatırlatırız. Çünkü Allah ilkelerini değişmeyen değerler üzerine bina etmiştir. Burada kullanılan değerler, İslam, İnsan, İman, Küfür ve Allah’tır. Bu değerler zamanın değişmesiyle doğası değişmeyen değerlerdir. Bütün zamanlarda insanın küfür ve imana vereceği tepkiler aynı olduğu gibi, sonuçlarına verilecek Allah’ın hükümleri de aynı olacaktır. Sonuç olarak; yöntem nebevidir; nebevi olmayan yöntemlere müslüman tevessül etmemeli, ilgi duymamalıdır, diyor; Kur’an’ı ahlak edinenleri Allah’a emanet ediyoruz...

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...