Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 316 | Nisan  2005

                   

 

 


Özeleştiri Üzerine

Alpaslan Bozkurt*
 

“Öznel eleştiri yazar-okurun kendisiyle yapıt arasında, nesnel eleştiri ise yazar-okurun yapıtla çağı, çevresi ve yazarı arasında bir kısır döngüsü, ara alanlarda bir açıklama araması olarak kalır, yani her iki eleştiri de bir yerde yapıtın dışında kalmaya boyun eğer. Oysa tıpkı bir resim ya da bir ezgi gibi, yazın yapıtı da başka bir şeyin anlatımı olmadan önce kendi kendisinin anlatımıdır, her şeyden önce kendi kendini açıklar…”
Tahsin YÜCEL


Özeleştiri içsel, bir yargıdır. Dönemediğimiz sıfır noktası, kişinin kendi özüne uzattığı bir dost eldir.

Sürekli yitiriyor insan kendini. Bir yerlerde birdenbire oluyor bu. Her an kaybolan, yitip giden bir şeyler var hepimizin hayatında. Kaybettiklerimizin yeri dolmuyor, doldurulamıyor. Dolduramıyoruz kendimizi. Boşluk her geçen gün genişliyor. Ancak bu başka bir şeye, onun içine doğru olmuyor. Kendi bedenimizin, ruhumuzun dışında başka bir şey yok. Onca deney ve serüven, bir yığın ölü an, bir yığın ölü resim. Yaşamımız kendi tanıklığımız altında yıkılıp gidiyor. Eski yolculukların yara izlerini taşıyoruz yeni yolculuklarımıza.

Kazasız belasız yürümüyor yaşam. Yaşadıklarımızın sınırı yok, yaşayacaklarımızın sınırı olmayacak. Sınırsız olanı gömüyoruz, sınırsız olanın içine. Karanlık, kocaman bir kuyuya bakar gibi bakıyoruz içimize. Nereden geldiğini, nereye benzediğini bilmediğimiz, boyutlarını kavrayamadığımız bir boşlukta, kaynağı kayıp bir su gibi, cehennem gibi iniyor bedenimize zaman.

Bireysel planda, bütün yaşam stratejilerimiz o veya bu şekilde özün gerçekleştirilmesini amaçlıyor. Herkes kendi kusurlu imajını düzeltmek, onu parçalanmışlık halinden kurtarabilmek için çabalıyor. Yaşamdaki konumlanışımıza göre, bunun için izlediğimiz yollar da farklılaşıyor. Ancak bu çeşitliliğin olumsallığı, çoğu zaman hepimiz için kötü bir illüzyondan başka bir şey olmuyor. Sonunda gelinen noktada bireysel sorumluluğun farkındalığı bu illüzyonu ortadan kaldırabilmenin tek yolu olup çıkıyor.

Herkes sorumludur. Sorumlu olmalıdır. Bu sorumluluk bireysel özden kopup gelir. Öyleyse, herkes kendi özünden de sorumludur.

Özün yapılandırılması, dur durak bilmeyen bir süreçtir ve yol tehlikelerle, aldatmacalarla doludur. Bu sürecin, bireyin kendisi tarafından doğru tahlil edilmesi gerekir. En basitten en karmaşığa, uğraş alanımız ne olursa olsun, bu hepimiz için bir zorunluluktur. Hepimizin sağlam bir temele ihtiyacı vardır. Bu temel, biz onu kullanabilecek cesareti gösterdiğimiz anda, özümüzü oluşturmakta ilk ve son araç durumuna gelir.

Çoğu kez tanımlayamadığımız, anlayamadığımız bir dalgalanmanın içinde buluruz kendimizi. Boşlukta dağılıp giden düşüncelerimizin, kendi içimize genişledikçe seyrekleşen çarpmaları… Azalan yoğunluğu zihnimizin. Bedenimizin emdiği anlar, kurtulamazlar kendilerini hapseden kabuktan. Aydınlık, bedenimizin egemenliği altında kopkoyu bir karanlığa bakar.

Özümüzü oluşturan parçalanmalar sürüyor. Her gün formu bozuluyor hayatımızın. Kirli bulutlar taşıyor bizi kirli zamanlara. Toz toprak içindeyiz.

“Yara bende, bıçak bendedir.
Kurban da ben, cellat da benim.”
Charles Baudelaire

Bir şeyi tanımlamak, ancak onu çözümlemekle olanaklıdır. Yazar kendi özüne ait izlenimlerinin ötesine geçmelidir. Kendi içsel yargı sürecini başlatmalı, kendi yapıtının celladı olmalıdır.

İçsel yargı uğraş alanının kontrolünü gerektirir. Yazar açısından bakıldığında alana dair her türden bilginin korunması zorunludur. Yazar yaşamın anlamına kendi içsel formunu gerektiği şekilde yansıtmadıkça, ona kendi sorumluluğu olarak bakmadıkça, açık yeni bir nitelik katmadıkça, yaşam, onunla kendi yapıtı arasında sessizliğe batacaktır.
Yazarın içsel yargısının malzemesi, kendi sanatsal nesnesidir; kendi duyarlılığının, geçmiş deneyimlerinin, kendi bilgisinin nesnesi. Bu nedenle yargısı, içerik olarak yapıtını çağrıştıran ve onu destekleyen materyale göre başkalaşır. Yazar parçaların bir bütün yaratmak üzere, birbirleriyle nasıl ilişkilendirildiğini, kendi sanatsal nesnesi üzerinden ortaya çıkarmalıdır, onun özüne işlemelidir. İçsel yargısını, kendi deneyimlerinin ürünü olan kendi anlayışıyla düzenlemeli; kendi koşulları, deneyimleri üstüne daha çok bilgi edinmelidir. Bu şekilde yazar, kendi sanatsal nesnesinin içsel öneminin başkalarınca göz ardı edilmesine izin vermemiş olacaktır.

Özeleştiri, her yazar için kendi sanatsal nesnesine ve kendi içsel uzamına yönelik bir arayış olmak durumundadır. Ancak bu arayış içten olmalıdır. Kendi özüne yabancılaşmamalıdır. Kendi sanatsal nesnesine dair yargısını derleyip toparlamalı, onu içsel bakışının bir sonucu, özeti yapmalıdır. Sanat nesnesine yönelik olumlu ya da olumsuz yargı, öncelikli olarak yazarın doğrudan, kendi algılayışsal ilişkisi bakımından sınanması gereken bir şeydir. Onun yargısı, başkaları için bir izlek olacaktır. Bu doğrudan yargı, ikincil yargılamalar için ölçüt sunar.

Her yazarın bireysel varlığıyla ilgili bir eğlimi, öncelikli bir seçimi vardır. Onun görevi onu biçimlendirmek, duyarlı bir algıyla başkalaştırmaktır. İçsel yargı, yazara kendi sanat yapıtını anlama olanağı sağlayacaktır. Yazar yapıtını yaratırken geçtiği süreç olan, o kendi yaşamsal sürecine, yeniden dönmeli, kendine her zaman yeniden bakmalı, sanat nesnesi ile kendi arasında içsel bir yargıda bulunmalıdır.

“Ne yaptığını bil!” Bu bir yazarın kendi eliyle, kendi özüne yönelttiği bir zorunluluk hali olmalıdır. Yazarın içine atıldığı her yeni serüven, yeni deneyimleri beraberinde getirir. Farkındalık, bu deneyimler uzantısının odak noktasındadır. Algı durumu, yazarın içinde bulunduğu bireysel ya da toplumsal düzlemin yarattığı kırılmaların, gerilimlerin mutlak yansıması olup çıkar. Algının hassaslığı, algılanan şeyin üzerine gece gibi çökerken içsel algı körleşebilir. Yazar kendi özüne yönelttiği bakışı yitirebilir.

“Karanlık ve berrak söyleşi
Kendine ayna olmuş yürekte!”
Charles Baudelaire


• küleleştiri, şubat-mart 2005

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...