|

Özeleştiri Üzerine
Alpaslan Bozkurt*
“Öznel eleştiri
yazar-okurun kendisiyle yapıt arasında, nesnel eleştiri ise yazar-okurun
yapıtla çağı, çevresi ve yazarı arasında bir kısır döngüsü, ara
alanlarda bir açıklama araması olarak kalır, yani her iki eleştiri de
bir yerde yapıtın dışında kalmaya boyun eğer. Oysa tıpkı bir resim ya da
bir ezgi gibi, yazın yapıtı da başka bir şeyin anlatımı olmadan önce
kendi kendisinin anlatımıdır, her şeyden önce kendi kendini açıklar…”
Tahsin YÜCEL
Özeleştiri içsel, bir yargıdır. Dönemediğimiz sıfır noktası, kişinin
kendi özüne uzattığı bir dost eldir.
Sürekli yitiriyor insan kendini. Bir yerlerde birdenbire oluyor bu. Her
an kaybolan, yitip giden bir şeyler var hepimizin hayatında.
Kaybettiklerimizin yeri dolmuyor, doldurulamıyor. Dolduramıyoruz
kendimizi. Boşluk her geçen gün genişliyor. Ancak bu başka bir şeye,
onun içine doğru olmuyor. Kendi bedenimizin, ruhumuzun dışında başka bir
şey yok. Onca deney ve serüven, bir yığın ölü an, bir yığın ölü resim.
Yaşamımız kendi tanıklığımız altında yıkılıp gidiyor. Eski yolculukların
yara izlerini taşıyoruz yeni yolculuklarımıza.
Kazasız belasız yürümüyor yaşam. Yaşadıklarımızın sınırı yok,
yaşayacaklarımızın sınırı olmayacak. Sınırsız olanı gömüyoruz, sınırsız
olanın içine. Karanlık, kocaman bir kuyuya bakar gibi bakıyoruz içimize.
Nereden geldiğini, nereye benzediğini bilmediğimiz, boyutlarını
kavrayamadığımız bir boşlukta, kaynağı kayıp bir su gibi, cehennem gibi
iniyor bedenimize zaman.
Bireysel planda, bütün yaşam stratejilerimiz o veya bu şekilde özün
gerçekleştirilmesini amaçlıyor. Herkes kendi kusurlu imajını düzeltmek,
onu parçalanmışlık halinden kurtarabilmek için çabalıyor. Yaşamdaki
konumlanışımıza göre, bunun için izlediğimiz yollar da farklılaşıyor.
Ancak bu çeşitliliğin olumsallığı, çoğu zaman hepimiz için kötü bir
illüzyondan başka bir şey olmuyor. Sonunda gelinen noktada bireysel
sorumluluğun farkındalığı bu illüzyonu ortadan kaldırabilmenin tek yolu
olup çıkıyor.
Herkes sorumludur. Sorumlu olmalıdır. Bu sorumluluk bireysel özden kopup
gelir. Öyleyse, herkes kendi özünden de sorumludur.
Özün yapılandırılması, dur durak bilmeyen bir süreçtir ve yol
tehlikelerle, aldatmacalarla doludur. Bu sürecin, bireyin kendisi
tarafından doğru tahlil edilmesi gerekir. En basitten en karmaşığa,
uğraş alanımız ne olursa olsun, bu hepimiz için bir zorunluluktur.
Hepimizin sağlam bir temele ihtiyacı vardır. Bu temel, biz onu
kullanabilecek cesareti gösterdiğimiz anda, özümüzü oluşturmakta ilk ve
son araç durumuna gelir.
Çoğu kez tanımlayamadığımız, anlayamadığımız bir dalgalanmanın içinde
buluruz kendimizi. Boşlukta dağılıp giden düşüncelerimizin, kendi
içimize genişledikçe seyrekleşen çarpmaları… Azalan yoğunluğu
zihnimizin. Bedenimizin emdiği anlar, kurtulamazlar kendilerini hapseden
kabuktan. Aydınlık, bedenimizin egemenliği altında kopkoyu bir karanlığa
bakar.
Özümüzü oluşturan parçalanmalar sürüyor. Her gün formu bozuluyor
hayatımızın. Kirli bulutlar taşıyor bizi kirli zamanlara. Toz toprak
içindeyiz.
“Yara bende, bıçak bendedir.
Kurban da ben, cellat da benim.”
Charles Baudelaire
Bir şeyi tanımlamak, ancak onu çözümlemekle olanaklıdır. Yazar kendi
özüne ait izlenimlerinin ötesine geçmelidir. Kendi içsel yargı sürecini
başlatmalı, kendi yapıtının celladı olmalıdır.
İçsel yargı uğraş alanının kontrolünü gerektirir. Yazar açısından
bakıldığında alana dair her türden bilginin korunması zorunludur. Yazar
yaşamın anlamına kendi içsel formunu gerektiği şekilde yansıtmadıkça,
ona kendi sorumluluğu olarak bakmadıkça, açık yeni bir nitelik
katmadıkça, yaşam, onunla kendi yapıtı arasında sessizliğe batacaktır.
Yazarın içsel yargısının malzemesi, kendi sanatsal nesnesidir; kendi
duyarlılığının, geçmiş deneyimlerinin, kendi bilgisinin nesnesi. Bu
nedenle yargısı, içerik olarak yapıtını çağrıştıran ve onu destekleyen
materyale göre başkalaşır. Yazar parçaların bir bütün yaratmak üzere,
birbirleriyle nasıl ilişkilendirildiğini, kendi sanatsal nesnesi
üzerinden ortaya çıkarmalıdır, onun özüne işlemelidir. İçsel yargısını,
kendi deneyimlerinin ürünü olan kendi anlayışıyla düzenlemeli; kendi
koşulları, deneyimleri üstüne daha çok bilgi edinmelidir. Bu şekilde
yazar, kendi sanatsal nesnesinin içsel öneminin başkalarınca göz ardı
edilmesine izin vermemiş olacaktır.
Özeleştiri, her yazar için kendi sanatsal nesnesine ve kendi içsel
uzamına yönelik bir arayış olmak durumundadır. Ancak bu arayış içten
olmalıdır. Kendi özüne yabancılaşmamalıdır. Kendi sanatsal nesnesine
dair yargısını derleyip toparlamalı, onu içsel bakışının bir sonucu,
özeti yapmalıdır. Sanat nesnesine yönelik olumlu ya da olumsuz yargı,
öncelikli olarak yazarın doğrudan, kendi algılayışsal ilişkisi
bakımından sınanması gereken bir şeydir. Onun yargısı, başkaları için
bir izlek olacaktır. Bu doğrudan yargı, ikincil yargılamalar için ölçüt
sunar.
Her yazarın bireysel varlığıyla ilgili bir eğlimi, öncelikli bir seçimi
vardır. Onun görevi onu biçimlendirmek, duyarlı bir algıyla
başkalaştırmaktır. İçsel yargı, yazara kendi sanat yapıtını anlama
olanağı sağlayacaktır. Yazar yapıtını yaratırken geçtiği süreç olan, o
kendi yaşamsal sürecine, yeniden dönmeli, kendine her zaman yeniden
bakmalı, sanat nesnesi ile kendi arasında içsel bir yargıda
bulunmalıdır.
“Ne yaptığını bil!” Bu bir yazarın kendi eliyle, kendi özüne yönelttiği
bir zorunluluk hali olmalıdır. Yazarın içine atıldığı her yeni serüven,
yeni deneyimleri beraberinde getirir. Farkındalık, bu deneyimler
uzantısının odak noktasındadır. Algı durumu, yazarın içinde bulunduğu
bireysel ya da toplumsal düzlemin yarattığı kırılmaların, gerilimlerin
mutlak yansıması olup çıkar. Algının hassaslığı, algılanan şeyin üzerine
gece gibi çökerken içsel algı körleşebilir. Yazar kendi özüne yönelttiği
bakışı yitirebilir.
“Karanlık ve berrak söyleşi
Kendine ayna olmuş yürekte!”
Charles Baudelaire
• küleleştiri, şubat-mart 2005 |