|

Hişt, Hişt*
Sait Faik
Yürüyordum. Yürüdükçe de
açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de traş bıçağına
sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak traş bıçağına sinirlenmiş olacağım.
Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması,
pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya
yağmur yağsaydı… Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı
olsaydı… Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.
Çukulata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm.
Birisi arkamdan:
- Hişt, dedi.
Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu bosunu almamış taze deve
dikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı.
Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu,
yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
-Hişt hişt, dedi.
Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım.
Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan,
tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.
- Hişt! dedi yine.
Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım. Çalıların arasına birisi
saklanıyormuş gibi geldi bana.
Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla
bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları âdeta
çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi “hişt
hişt!” diye duymuşumdur.
Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
- Hişt hişt hişt, dedi.
Hani bazı kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses isminizi
çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın
içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi
çağırmıştır. Olabilir.
Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir
kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her
zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.
Yolu indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost
olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hiş hişt diyen
bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.
Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki de kirpidir. Belki de yakın
denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabatak’tır. Mihalâki
kuşudur.
İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt
hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir
mırıldanmadır, tutturdum.
Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu
sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki
adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın
oğlunu gördüm. Yüzünden apdal, çilli horoza benzer bir mahlûk kalktı.
Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere
yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, apdal, otuzbirli
bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen
mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cik cik demezler de hişt hişt
derler. Kuştu kuş.
Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir
toprak altını, üste aktarıyordu.
- Merhaba hemşerim, dedi.
- Ooo! merhaba! dedim.
Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim.
Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!
- Buyur beğim, dedi.
- Bir şey söylemedim, dedim.
Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin
sapına siler gibi yaptı.
- Hişt hişt, dedim
Yüzünü göke kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana
baktı.
- Bu sene enginarlar nasıl? dedim.
- İyi değil, dedi.
- Baklayı ne zaman keseceksin?
- Daha ister, dedi.
Nefes alır gibi “hişt” dedim.
Yine şüphe ile denize, şüphe ile göke, şüphe ile bana baktı.
- Kuşlar olmalı, dedim.
- Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir?
Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.
- Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…
- Yıkattın mı?
- Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.
- Çocuklar nasıl? diye sordum.
- İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun
macerasını ya…
- Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi Allah’a ısmarladık!
- Haydi güle güle.
Biraz uzaklaşınca:
- Hişt hişt.
Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.
- Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.
- Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye
saklayayım, parasiyle değil mi?
- Sen değil misin hişt hişt diyen?
- Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan,
hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse
gelsin!... Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın
çiçekler, böcekler, insan oğulları…
- Hişt hişt.
- Hişt hişt.
- Hişt hişt.
• Alemdağında Var Bir Yılan, Sait Faik, 1954
|