|

Ahraz
Fatma Çolak*
yağmurun içinden geçiyorduk
hani
günbatımı sessizce uç veriyordu
ben karanlıktan ürkmeyerek başlattım
uzun uzun susmaların hikayesini
çünkü her defasında
limanda çürümeye terkedilmiş gemiler olurdu gözlerinde
yahut sapına küskün iki karanfil, öpüldükçe rengi atan
iki firuza taşı dururdu yüzünün arka siperlerinde
otururduk bir taşım yürek kabarmasıyla
ne hali varsa görsün diyerekten tozlu alınları bulvarların
duyardık parklardan eylül taşardı
parklardan hüznün o kırılgan coğrafyası
aynı masa üstünde birbirine değmeyen iki el
böyle böyle öğrendik yatağından kuşkulanan ırmağı
meğer sokulgan bir bıçak dinelirmiş
savrukça gizlendiğimiz takvim aralıklarında
oysa ilkel bir yüreğim var demiştim sana
saten örtülerin zarif kıvrımlarını okşamaktansa
yırtmayı tercih ederim onları, yırtıp
yaralı bir mahkuma sargı bezi yapmayı mesela
anamın beyaz yaşmağında billurlaşan cefanın hükmü
hükümsüz bıraktı çünkü çoktan gençlik kaygılarımı
yolaldım toprak adımlarımı bağrına bastı
kına yaktım avucuma kendi kanımdan
susmaya yazgılısın artık, ruhumda eski bir kırbaç izi
yollar her zaman bir denize varmıyor, hatırla!
• yolcu, yıl yedi sayı otuzbir |