|

“Sonra Bizde de Bosna
Şartları Oluşur!”
Çev: Kamil Cengiz Junge Freiheit, 27/14 Aralık
Peter Scholl-Latour* Türkiye’nin AB’ye girmesinin sonuçları–Yeniden
İslamileşme, istikrarsızlık, kitlesel göç – siyasetin sorumsuzluğu ve
Almanya için müstakbel terör tehlikesi hakkında konuştu.
Sayın Profesör Scholl-Latour, Hollanda’lı film yapımcısı Theo van
Gogh’un öldürülmesinden sonra göç ve entegrasyon konuları tekrar
gündemde. Gerçi daha geçen demografi uzmanı ve eski hükümet danışmanı
Theodor Schmidt-Kaler bu gazeteyle yaptığı söyleşide şunları ifade
etmişti: “Türkiye’nin AB’ye girişi bütün serbestliğiyle gerçekleşirse
göç üzerindeki tartışmalar kendiliğinden hallolmuş olur.”
Scholl-Latour:
“Allah’ın Atatürk üzerindeki Gölgesi” isimli kitap çalışması için
İstanbul ve Ankara üniversitelerinin sosyologlarına ülkelerinin AB’ye
girmesiyle Almanya’da fazladan beş milyon Türk’ün gelip gel-meyeceğini
sorduğumda bana şu cevabı verdiler: On milyon!
AB’ye giriş, serbest hareketin geçici bir süre kısıtlanmasından sonra,
refah seviyesini Türkiye’den dışarıya göç etmeye gerek bırakmayacak
kadar yükseltmez mi?
Scholl-Latour:
Bu, siyasetçilerimizin halka severek anlattıkları yalanlardan birisidir.
Özellikle Yeşiller bu konuda deneyimliler ve dezenformasyon ustası olan
AB Genişleme Komisyonu Başkanı Verheugen de bunlara dahil. Ben bu
insanlara Türkiye’nin hinterlantına bakmalarını tavsiye ederim. Fakat
bizdeki insanların aldatılması madalyonun sadece bir yüzü; diğer yüzü
ise Türklere karşı takınılan tavrın mahiyeti. Onlara da yalanlar
söyleniyor: Bir taraftan AB’ye giriş için ümit-lendiriliyorlar, diğer
taraftan bu sonsuz yol üzerinde yine de tökezlemelerini ümit ediyorlar.
Sizin tavsiyeniz?
Scholl-Latour: Artık Türklere karşı dürüst olmak gerekir! Onlara
şereflerini ve ulusal gururlarını hatırlatmak lazım. Eğer “ayrıcalıklı
partnerlik” formülünü beğenmiyorlarsa, bu ifadeyi unutmak lazım; ne de
olsa onlar büyük bir imparatorluğun mirasçılarılar ve Avrupa’nın kuyruğu
değiller.
Bonn’daki Türkiye Araştırmalar Merkezi başkanı Faruk Şen, bu senenin
başında gazetemizle yaptığı bir konuşmada şunu açıkladı: “Türkler
kendilerini Avrupalı hissediyorlar.”
Scholl-Latour:
Ben Sayın Şen’i şahsi olarak tanıyorum, fakat onun gibi Türkler’in
temsil kabiliyeti yok. Türkiye’deki insanların çoğu ekonomik sebeplerden
AB’ye girmek istiyorlar ve bu anlaşılır bir durum.
Siz ise en büyük tehlikenin aslında Türkiye’nin AB’ye girmesiyle ortaya
çıkacağını savunuyorsunuz.
Scholl-Latour: Türkiye’nin AB’ye alınmasını savunanlar bunun daha ziyade
Türkiye’nin Batılılaşmasını, yani demokrasi, insan hakları ve laikliği
daha da güçlendireceğini ifade ediyorlar. Gerçekte ise AB’ye giriş tam
aksi bir duruma yol açar ve Türkiye’yi bir krize düşürür. Zira azınlık
haklarının güçlendirilmesi, mesela Kürtlerin sadece kültürel değil fakat
siyasi özerklik isteklerini de kamçılar. Türkiye bir iç çatışmaya girer
ve geri kalan Avrupa’lılarla kavga halinde olur. Kürt sorunu konusunda
Türkiye yıkılabilir.
Türkiye’nin girişi aynı zamanda AB’nin güney doğu cephesindeki
istikrarsızlığı giderir deniyor?
Scholl-Latour: Kürt sorununun alevlenmesi sınır ülkelerindeki Kürt
sorunlarını da hiç şüphesiz hafifletmekten ziyade kızdırır; Sonuç
istikrar değil, bölgenin istikrarsızlaşması olur.
Türkler, devletlerini riske attıklarını görmüyorlar mı ?
Scholl-Latour: Türkiye’de Kürt sorununu mümkün mertebe yok sayma
alışkanlığı var, onlar gözlerini kapatıyorlar ve AB’ye girişten sonra
her şeyin önceki gibi – sadece AB finans yardımlarıyla- devam edeceğine
inanıyorlar. AB’ye girişin bir diğer olumsuz sonucu ise Türkiye’nin daha
çok yeniden İslamileşmesidir. Zira ülkenin Batı’ya yönelişi aydınlanmaya
dayanmıyor, fakat ordunun gücüne dayanıyor. Kemalizmi, yani laik düzeni
garanti altında tutan ordudur. Daha geçenlerde hanımı başörtülü olan bir
subay ordudan ihraç edildi. 1951 yılındaki ilk Türkiye ziyaretimde
Kur’an Arapça okunamıyordu. Neredeyse hiç cami ve Kuran okulları yoktu.
Müezzinlerin sesi duyulamıyordu - bugün onlar Türkiye’de İran’dan daha
sesli olarak namaza çağırıyorlar. Namaz vakitlerinde dolup taşan
onbinlerce cami inşa edildi.
Bu yeniden İslamileşme nereden kaynaklanıyor?
Scholl-Latour:
Türkiye temelde hep İslami bir ülke olarak kaldı. Halk İslamı olan
tarikat Türkiye’de çok köklü. Mesela 1925’de Nakşibendi tarikatı bir
ayaklanma yaptığında aceleci bir şekilde Kürt ayaklanması olarak
değerlendirildi, çünkü Kürtler tarafından yapılmıştı. Gerçekte ise
hareket sebebi Kürt milliyetçiliği değil, fakat son Halifenin Atatürk
tarafından kovulmasına duyulan öfkeydi.
Peki Kemalizm hiç iş görmedi mi ?
Scholl-Latour: Gördü, fakat sadece Atatürk’ün demir yumruğu altında.
Atatürk şahsi hakimiyeti için değil, Türkiye’nin modernize edilmesi için
çalıştı. Eğer bu, onsuz yürümüyorsa, onun prensibinin başarısızlığa
uğradığı anlamına gelmez mi?
Scholl-Latour:
Sorun, o günden bu yana Avrupa’nın prestijinin düşmesidir. Atatürk
‘sadece bir tane gerçek medeniyet’in, Avrupai medeniyetin olabileceği
pozis-yonuna sahipti. Fakat Avrupa bu öncü fonksiyonu dünyada kaybetti.
Ek olarak, Atatürk’ün ölümünden sonraki Batı’ya yöneliş çok-partili
sisteme geçilmesini de beraberinde getirdi. Bununla da dini partiler
ortaya çıkmaya başladı.
O halde Türkiye bugün ne kadar Kemalist?
Scholl-Latour:
Atatürk sadece, orduyu, dünya görüşü açısından avucunun içine aldı ve
böylece Türkiye’yi kendi kurallarına göre yönetti. Ayrıca dine yönelik
trendin artması ve silahlı kuvvetlerin sıkı anti-islamcı yönelişine
rağmen Türkiye’de ordu halen en sevilen kurumlardan. Hiçbir meclis
üyesinin tarikat desteği olması hariç seçilemeyeceği taşrada mesela, bir
genç askerliğini bitirmeden evlenemez. Kemalizm’in çekirdeği demek ki,
halen işler bir halde. Ancak demokratikleşme bunu bitirir.
Batılılaşmadan ziyade İslamileşme gerçekleşir.
Demokrasi eksi Milliyetçilik eşittir İslam mı?
Scholl-Latour: Türk Milliyetçiliği halen oldukça güçlü. Müslümanların
aşağılık kompleksi hakkındaki laflar Türkler hakkında geçerli değil: Bir
Türkün ulusal bir aşağılık kompleksi yok! Ancak Kemalizm’in çöküşüne
paralel olarak Türk ulusal duygusunun yeniden güçlenen İslam’la kendini
daha da fazla özdeşleştirmesini gözlemlemek mümkün. Bu, tarihi bağlantı
noktasını Osmanlı İmparatorluğu geleneğinde buluyor; orada Sultan aynı
zamanda Halife idi ve Osmanlı-Türk kimliği İslami kimlikle
bağlantılıydı. Müslüman olarak bir Türk, kendini diğer dinlere karşı
üstün görüyor, zira o İslam’ı vahiylerin sonuncusu olarak kabul ediyor.
O zaman Türk İslamı’nı ehlileştirmek mi lazım, ya da burada da
İslamcılığa bir dönüşüm mü beklemek gerekiyor?
Scholl-Latour: Bir “Türk İslamı” yoktur, Türkiye’de İslam birçok
bölgesel tarikatlardan oluşmaktadır. Ayrıca bir Türk ‘ehlileştirme’
kelimesini hemen reddeder, zira o ehlileştirilmeyi bir şerefsizlik
olarak algılıyor. Elbette Türklerin Almanya’daki camilerine özellikle
İstanbul’un fatihi Sultan ikinci Mehmet’in ismini vermeleri dikkat
çekici. Diğer taraftan İslami Osmanlı İmparatorluğu Kemalistlerin
milliyetçi olan Türkiyesi’ne kıyasla kendi etnik ve dini azınlıklarına
karşı görece daha toleranslıydı.
O zaman siyasal İslam hiçbir rol oynamıyordu, bugün ise tam tersi.
Kemalizm kalkarsa Türkiye ikinci bir İran olur mu?
Scholl-Latour: 1979’daki İran devrimi büsbütün haklıydı. Onunla
İranlılar uzun bir zaman Batının vesayeti altından çıkıp kendi
kaderlerini kendi ellerine aldılar? Bu durum, bu halklara tanımamız
gereken bir koşuldur.
İran’daki işkence, diktatörlük ve ölüm cezaları ne olacak?
Scholl-Latour: Bunlar İran’a kıyasla Amerikan’ın müttefikleri Suudi
Arabistan ya da Pakistan ve hatta Avrupalıların Kuzey Afrika’daki en
sevimli izin ülkesi olan Tunus’da çok daha fazla yaygın. İran’a insan
haklarına karşı saygılı olmadığı suçlaması yapılıyor; aynı zamanda
Libya’nın Albay Kaddafi’sini kucaklıyorlar, bu iki yüzlülüktür! İran’da
devrimin sıcaklığından sonra bir katarsis geldi ve şimdi ülke bütün
Ortadoğunun en toleranslı ülkesi oldu.
Sizin görüşünüze göre Türkiye’nin yeniden İslamileşmesi bizim için bir
tehlike mi değil mi?
Scholl-Latour: Ben bir ülkenin dini köklerine geri dönmesini tehlikeli
bulmuyorum. Biz Batı’da dinin tamamen göreceleşmesine alıştık diye
İslam’ın sıkı bir yorumunu ta baştan mahkum etmek ölçülü bir davranış
olmaz. Bizde İsa’nın babasız doğumuna gülünüyor, fakat bu Kuran’da da
yazılı ve İslam’ın inanç esaslarındandır. İslam’ın bağlayıcılığına geri
dönmek bizim severek tanımladığımız gibi bir İslamcılık değil, bu sadece
hakiki İslam’ın özüdür. Ve bir din bir anayasayı ikinci sırada
görüyorsa, bu halen kendini ciddiye alan her dinin özünde yatan bir
gerçektir. Ben belli bir yeniden İslamileşmeyi Türklerin gayet doğal
hakkı olarak görüyorum ve benzeri bir İsevi diriliş biz Avrupalılar için
de iyi olurdu. Fakat ‘fundamentalist’ kelimesi bizde zaten hoş
görülmeyen bir manaya sahip. Elbette Türkiye’deki İslam’ın kendini aydın
yerine koyan birçok çağdaş insanın anlayışla karşılamayacağı bir öz
anlayışa sahip. Örnek olarak Almanya ve Fransa’daki başörtüsü yasakları
ki, bana göre bunlar hatadır. İslam eşittir İslamcılık formülünün doğru
olmadığını bugünkü islami hükümet partisi AKP’nin selefi olan Refah
Partisi’nin sürekli İsrail’le kontak halinde olması da gösteriyor. Diğer
taraftan İslam’a yönelişle elbette bütün ümmetteki, dünya çapındaki
inanç topluluğundaki müslümanlarla daha güçlü bir dayanışma meydana
gelecek.
O halde yine de İslamcılıkla sonuçlanma ihtimali var?
Scholl-Latour:
2003 yılında İstanbul’daki saldırılar, bazı şeyleri çok açık anlatıyor?
Türkiye’nin girmesine taraftar olanlar bu olaylardan Türkiye’nin işte bu
sebepten dolayı alınması gerektiği sonucunu çıkarırlarken, muhalifler de
“işte bu sebepten dolayı” istemi-yorlar.
Scholl-Latour:
Türkiye bazen terörizme karşı bir zırh olarak bazen atlama tahtası
olarak ya da İslam dünyasına bir köprü olarak görülüyor. Her tarafın
kendi hedefleri için uygun slogan kelimeleri ve yanıltmaları hazır.
Joschka Fischer Türkiye’nin girişini “İslami terörizm için bir D-Day”
olarak tanımladı.
Scholl-Latour: İçerik olarak saçmalığı bir tarafa, ne kadar da korkunç
bir formülasyon! Müttefikler için D-Day büyük bir zaferdi, Fransızlar
için ‘Liberation’un başlangıcı, Almanlar için ‘İşgal’ günüydü; benim ise
Normandiya’da hayatını kaybeden
birçok sınıf arkadaşım var.
Fischer tabiki müttefiklerin yorumuna dayanıyor.
Scholl-Latour: Benim inancıma göre siyasetçiler artık halkın nasıl
düşündüğünü bilmiyorlar. Sıradan bir Alman için Türkiye’nin AB’ye
girmesiyle başlayacak olan bir göç olayının başlangıç günü, tıpkı o
dönemdeki bir ortalama Alman için müttefiklerin Normandiya’ya çıkışları
gibi mutluluk değildir. Benim şahsi olarak Almanya’da sonuçta birkaç
milyon daha fazla Türk’ün yaşamasıyla bir problemim yok; fakat sıradan
bir işçiyi düşünün, komşuluk çevresinde herşeyin aniden değişmesini,
etrafında sadece yabancıların oturmasını ve İslami adetlerini
yaşamalarını düşünmek lazım. Ciddi bir kimlik kaybı! Bu insanlardan
memleketleri alınıyor!
Farz-ı muhal Türkiye AB üyesi oldu; bunun somut olarak tesiri nasıl
olur?
Scholl-Latour: Birinci olarak Türk meclis üyeleri Avrupa
Parlamentosu’ndaki sandalyelerin çoğunu alırlar – zira Türkiye yakında
AB’nin en çok nüfuslu ülkesi olacak – ve buna göre parlamentoda büyük
bir nüfuzu olacak. İkinci olarak AB için büyük bir ekonomik yük gelir.
Üçüncü olarak Almanya’da Türk partileri kurulur, çünkü Türklerin
kendilerini bizim mevcut partilerle sınırlandıracaklarını sanmıyorum.
Nihayet –dediğimiz gibi- Almanya’ya Milyonlarca insan göçü başlar. O
zaman entegrasyon mevzubahis olamaz, o zaman Bosna şartlarını yaşarız.
Böyle bir göçü tolere etmek, bizim ulusal çıkarlarımızın ayan beyan
ihmali olur ve Almanlarla Türkler arasında vahim bir uçurum oluşturur.
Bir Türk Partisi olsaydı, Almanya’da hangi politikayı güderdi?
Scholl-Latour: Bunu kestiremem, fakat o elbette Alman çıkarlarını değil
Türk çıkarlarını temsil eder, ve bu da çok normal. Ve o büyüyen halk
gurubu ne kadar çoğalırsa o nisbette öz güven ile ortaya çıkar. Yine
korkulması gereken şey, İslam’ın Almanya’da yeni bir dinamizm
kazanmasıdır. Özellikle Türk göçmen gettolarının kötü hayat şartlarında
‘dini dalga’nın kıyıya sert çarpma tehlikesi sözkonusu. Kendi haline
bırakılmış gettolara, Fransa’da kimi gettolara polis girmeye cesaret
edemiyor: buralarda düzen, disiplin ve emniyeti dinsel kişiler
sağlıyorlar.
Bazılarının korktuğu gibi nihai hedef Avrupa Halifeliği mi ?
Scholl-Latour: Gerçi Hıristiyan ve Yahudilerin zorla müslüman
yapılmaları caiz değil, fakat elbette İslam dünya çapında geçerlilik
iddia eden bir din – bir ara Hristiyanlıkta olduğu gibi.
Eski ‘FAZ’-muhabiri Udo Ulfkotte ‘Şehirlerimizde Savaş’ hakkında
uyarılarda bulunuyor.
Scholl-Latour: Bundan ben de korkuyorum, ancak bu savaş illa Türkiye’den
gelmiyor.
11 Eylül saldırılarının yabancı teröristler tarafından
gerçekleştirilmesinin aksine o, burada büyüyen yerli İslamcılar
tarafından terörün geleceğini öngörüyor.
Scholl-Latour: Bu tehlike çoktan belli: Theo van Gogh’un katilini
düşünün, entegre olmuş, Amnster-dam’da büyümüş, Hollanda vatandaşı olan
bir Cezayirli. Fakat Irak’ta olduğu gibi bir direniş mücadelesinin
mevzubahis olmadığını farketmek lazım. Burada İslam’ın çarpıtılması ve
adetlerin vahşileşmesiyle karşı karşıyayız. Eskiden müslüman savaşçılar
hiçbir zaman bir kadını rehine olarak almaz ve öldürmezlerdi, geçen
Irak’ta Care’in kadın yöneticisinde olduğu gibi, kendisi daha önce
Margaret Hassan kadar iyilik yapmış olmasına rağmen. Ben bir zamanlar
Beate Klarsfeld’in Lübnan’da rehine alınan Yahudilerin serbest
bırakılması karşılığında kendisinin rehin olarak alınmasını teklif
ettiği olayı hatırlıyorum. O otelinde kendisini birilerinin gelip alması
için saatlerce beklemişti. Fakat kimse gelmemişti, çünkü bir kadın
rehine istenilmiyordu. Zira bu gayr-i İslamidir ve müslümanlar için de
şerefsiz bir davranıştır.
Bu savaşı nasıl tasavvur etmek lazım?
Scholl-Latour: Bunu tasavvur edemeyiz. New York senaryosu herhalde
tekrarlanmayacak. Radyoaktif bir saldırı – ‘kirli bomba’ terimi
hatırlanmalı- muhtemelen teröristler için enteresan olmalı.
Almanya’da ne zaman saldırılar olabilir?
Scholl-Latour: Her gün! Ben elbette ne yarın ne de başka bir zaman böyle
şeylerin olmasını arzu etmiyorum, fakat bugün bile bu artık mümkün.
Geçmişte bu terör tehlikesine yol açan hatalar yaptık mı?
Scholl-Latour: Elbette ABD’ye soğuk savaş dönemin-deki koruması için ve
iki Almanya’nın birleşmesindeki desteği için belli bir teşekkür borcumuz
vardı ve ayrıca korkunç 11 Eylül saldırılarından sonra bizim
daya-nışmamızı da hak etmişlerdi, fakat Afganistan’da Alman ordusunun
bulunması, bizim de Almanya’da saldırılara maruz kalmamızın sebebi
olabilir. Zira birgün Afganlıların biz Almanlar için besledikleri maymun
sevgisi de son bulabilir.
Helmut Schmidt ‘Hamburger Abendblatt’ ile yaptığı bir söyleşide
‘Altmışlı yılların başlarından beri’ olan göçü bir
‘hata’ olarak değerlendirdi. Siz bu
görüşü paylaşıyor musunuz?
Scholl-Latour: Evet, fakat ben göçmenleri de göçün kurbanları olarak
görüyorum.
Neden?
Scholl-Latour: Çünkü göçmenlerin birinci nesli kör bir kazanç hırsı ile
ve kendi ihtiyaçları gözetilmeksizin ülkemize getirildiler. Bunların
aileleri, kültürleri ve dinleri olan insanlar olduğunu kimse düşünmedi.
Bugün de AB’ye giriş lobisinin arkasında Alman ekonomisinin açgözlülüğü
bulunuyor.
Hangi açıdan göçün Almanya için bir hata olduğunu düşünüyorsunuz?
Scholl-Latour: Çünkü göç ile birlikte ülkede bir taraftan
Hıristiyanlık-sonra ve çoğu ateist, diğer taraftan dindar İslami bir
topluluk oluştu. Uzun vadede bu bir iç savaşa dönüşür. Bunun için
Hollanda’daki gibi saldırılara gerek yok. Eğer Kürtlerle Türkler
birarada yaşayamıyorlarsa bu, Türklerle Almanlar arasında nasıl olacak?
Bizim politikacılarımız gerçeklerden uzak mı yaşıyorlar?
Scholl-Latour: Görmezlikten gelme çok yaygın, fakat ikiyüzlülük ve yalan
da. Hıristiyan Demokrat Birliği bu konuda gururlanmamalı. Bayan
Merkel’in bilgileri çok geç geldi.
Yalan mı? Sizce neden bunu yapıyorlar?
Scholl-Latour: Bir kısmı 68’lilerin görüşlerinin birer hayat aldatmacası
olduğunu itiraf etmek istemediğinden, diğerleri korkaklıktan, zamanın
ruhuna uymayı daha keyifli buluyorlar.
Bassam Tibi ne de olsa bir
Euro-İslam’ı mümkün görüyor.
Scholl-Latour: Bassam Tibi benim için gerçekten iyi bir dost, fakat bu
noktada aynı düşüncede değiliz. Sonuçta bir Alman Hristiyanlığı da
olmadı; Naziler bunu oluşturmak için çabalamışlardı.
Demek ki çok-kültürlülüğün sonuna gelindi?
Scholl-Latour: Bu ne kadar saçma moda bir kelime? Bu, pop dili, başka
bir şey değil. Hiç ciddiye alınamaz. Ben size bu tür toplum teorilerinin
‘gündelik hayatta’ yol açabileceği fesata bir örnek vereceğim. Benim o
dönemdeki Türk ev hizmetçimin oğlu ‘iyi insan’ olan bir sınayan
tarafından – özellikle yabancı olduğundan-halk ekonomisi dalında
diplomasını almıştı. Onun annesi benden oğlunu o dönemde çalıştığım
Gruner und Jahr şirketine sokmamı istemişti. Fakat o, fiilen işe girmek
için yeterli değildi. Muhtemelen bugün bile kendisinin bir Türk olduğu
için – diploması olduğu halde- redde-dildiğini ve ayrımcılığa tabi
tutulduğunu düşünüyordur. Kötü olan, siyasetçilerin bugün kısmen
yüzyıllar sonucu biriktirdiğimiz siyasi ‘sermaye’yi ne kadar
düşüncesizce tehlikeye atmalarıdır: AB’nin doğuya doğru geniş-lemesiyle
gelen Avrupai entegrasyonu, yerine getirilemeyecek beklentilerin
oluşturulmasıyla değerli ve geleneksel Alman-Türk dostluğu, toplumsal
standartlarımız ve barış ve istikrar. Bizim politikacılar bir
medeniyetin eğer cevheri inkar edilirse imha edilebileceğini
görmü-yorlar mı? Fransız yazar ve filozof Paul Valery böylesi bir
kendini bırakmışlığa karşı uyarıyor: ‘Tarihin uçurumunda hepimize yer
var.’
* Prof. Dr. Peter Scholl-Latour: Ortadoğu ve Doğu Asya uzmanı.
1951’den bu yana Türkiye’yi ziyaret ediyor. 1999’da ‘Atatürkün üzerinde
Allah’ın Gölgesi’ isimli kitabı yayınlandı. Geç zamanda televizyon
muhabirliği yapan Scholl-Latour 1924’de Bochum’da doğdu; Mainz, Paris ve
Beyrut’da okudu. 1969’da WDR televizyonunun direktörü oldu; 1971’de ZDF
televizyonunun şef muhabiri. 1983’de ise Stern magazininin genel yayın
yönetmeni. İslam dünyasına yaptığı geziler ve sayısız yayınları
kendisini şu sıralar Alman medyasında en çok aranan söyleşi partneri
kılıyor. En son yayınlanan eseri: ‘Süpergüç sürüklenen kumda. Bush
Ayetullahlara karşı.
|