Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 313 | Aralık  2005

                   

 

 


VIII. Abant Konsili Muasır Medeniyet Seviyesi

Hedefi Doğrultusunda Bir Think Tank Faaliyeti

Mehmed Durmuş


Giriş
  
VII. Abant toplantısı bundan yaklaşık sekiz ay önce (19-20 Nisan/2004) Washington’da yapılmıştı. VII. Abant aynı zamanda, kabuğuna sığmayıp(!), Türkiye dışına taşan ilk Abant toplantısı idi. Abantçıların şimdiki rüyaları ise, Birleşmiş Milletler’in New York’taki merkez binasında bütün dünya liderlerinin huzur-u ilahilerinde bir toplantı düzenlemektir, bunun da gerçekleşmemesi için bir neden kalmamış bulunmaktadır.     

Abant şimdi Brüksel’e, daha doğrusu Avrupa Parlamentosu binasına girdi. Tabi bunu, Abantçıların lanse ettiği gibi, onların uluslar arası bir büyük başarıya imza atmaları olarak mı değerlendirmeli, yoksa, ilkokullarda öğretilen meşhur “karga karga gak dedi...” temsilinde olduğu gibi, Dünya düzeninin kurtlarının, sofralarına davet edecekleri önemli piyonlar bulmaları olarak mı değerlendirmeli, isterseniz bunda çok acele etmeyelim... Ama burada hemen şimdi şu tespiti yapmakta hiçbir beis görmü-yorum: Yedi yıldır (sekiz defadır) sürmekte olan, “Abant Platformu” adı altındaki bir toplum mühen-disliği faaliyeti iyi gitmektedir. Hani G. Bush, Başbakan Tayyip Erdoğan için, “You are a great man!” dememiş miydi? İşte bu Abantçılara ve onursal başkanlarına da “You are great men” “Sizler büyük adamlarsınız!” dememek mümkün değildir... Evet, VIII. Abant toplantısı 3-4 Aralık 2004 Tarihle-rinde Brüksel’de Avrupa Parlamentosu binasında yapıldı. Toplantının esas mimarı kuşkusuz, Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’dır. Fakat toplantının fiilî organizatörlüğünü, Avrupa’da Katolik Leuven Üniversitesi ve Avrupa Parlamentosu; Türkiye’de ise İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi üstlenmiş. Koordinatör olarak, Leuven Üniversitesinden Prof. Dr. Rik Torf(?), Türkiye koordinatörlüğünü ise, baştan beri Abant toplantılarının ‘Kamber’i olan Prof. Dr. Niyazi Öktem gerçekleştirmiş. Toplantıya yaklaşık olarak 200 civarında bilim adamı, akademisyen, din adamı, entelektüel ve gazeteci-yazar katılmış. Türkiye içinden ve dışından katılan Türk katılımcıların bazıları şunlar: 

Prof. Dr. Niyazi Öktem, Prof. Dr. Kenan Gürsoy, Prof. Dr. Eser Karakaş, Prof. Nilüfer Göle, Prof. Dr. Ahmet İnsel, Prof. Dr. İlter Turan, Prof. Dr. Bekir Karlığa, Prof. Dr. Mehmet Altan, Prof. Dr. Mithat Melen, Prof. Dr. İlkay Sunar, Prof. Dr. Ömer Çaha, Lütfullah Kayalar, Mehmet Sağlam, Ali Müfit Gürtuna, Gündüz Aktan, Cengiz Çandar, Nazlı Ilıcak, Fehmi Koru, Oral Çalışlar, Gülay Göktürk, Güler Kömürcü, Mahmut Çebi, Kerim Balcı, Ali Bulaç, Cüneyt Ülsever, Emin Köktaş, Hırant Dink, Murat Keskin, Erhan Başyurt, İhsan Kalkavan.      

TBMM başkanı Bülent Arınç, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Amerika’da mukim F. Gülen davet edilmişler ama, her üçü de katılamamış, bunun yerine birer mesaj göndermişler.      

VIII. Abant’ın konusu, “Türkiye’nin Avrupa Birliği Süreci: Kültür, Kimlik ve Din” idi. Kolayca anlaşılacağı üzere, Abant Platformu, Türkiye’nin AB’ne girme sürecini yakından takip ediyor. Daha doğrusu, bu cümleyi şu şekilde düzeltmek gerekiyor: Abant Platformu, Türkiye’nin AB’ne girme sürecinde en önemli rolü oynamaktadır. Bu Platform’un, Avrupa ülkelerinde ve ABD nezdindeki gerçek ağırlığını bilemiyorum, ama, Türkiye’de yaşayan dindar halkı, muhafazakar kesimleri yönlendirmede en büyük rolü oynadığında hiç kuşku duymuyorum.       
Bu seneki Abant toplantısının, takip edebildiğim kadarıyla sonuç bildirgesi yayınlanmadı. İki gün boyunca toplantıda önemli tartışmalar yapıldı. Türkiye’nin AB’ne girmesi konusunda birbirine çok zıt değilse de çok uzak görüşler dile getirildi. Fakat ‘Abant ruhu’, bu tür aykırı görüşleri hiç kâle almıyor ve hedefe doğru, sadece istenen, beklenen konuşmaları nazarı itibara alarak hızla yürümeye devam ediyor.     

Meğer Avrupalı Medenîler Diyaloğa  Susamışlar!
Niyazi Öktem, 30 yıllık akademik hayatında, son dakikaya kadar bu denli pür-dikkat dinlenilen, katılımcıların bu kadar iştiyaklı olduğu bir toplantıya şahit olmadığını söylüyor ve AB ile Türkiye arasındaki muhalefet ve kaygıların temelinde bilgi ve diyalog eksikliği yattığını ileri sürüyor. (1) Öktem’in sözlerinden vazife çıkartan, Zaman yazarı Ali Halit Aslan ise, medenilere ancak ikna ile galebe çalabileceğimizi, Dünyadaki ötekileştirmelerin önüne ancak ötekileri ikna ile geçebileceğimizi ifade buyurmaktadır. Oysaki o salonlarda Avrupalılar’ın niçin pür dikkat dinlediklerinin sebebi gayet basittir. Adamlar, Türkiye’den, ‘müslüman’ bir ülkeden gelen bu konuşmacıların, tertip heyetinin performansı karşısında dillerini yutacak hale geliyorlar. Sömürgeleştirme faaliyetlerinin bu derece başarılı olmuş olmasını akılları almıyor bir türlü. Demokratik-laik Batı kültürünü özümsemede, bir ‘kulak’ olarak, geçildiklerini görmek gözlerini fal taşı gibi açıyor. Fakat çıfıtlar bunu, saflara, yaptıkları işin büyüklüğünü teslim anlamında bir masala dönüştürüyorlar.         

Yine Zaman’ın yazarlarından Mahmut Çebi de, AB-Türkiye yakınlaşmasının önündeki en büyük engelin dinî kaynaklı Psikolojik neden olduğunu ileri sürüyor ve bunun giderilmesi için de tek yolun konuşmak olduğunu savunuyor ve ekliyor: “Atalarımız boşuna ‘insanlar konuşa konuşa anlaşırlar’ dememiş.” (2) Doğrusu bu ‘Abant ruhu’ denilen şey, çok ibretâmiz bir hadise. Çebi’nin bu sözleri bana şunları düşündürtüyor: Demek ki diyorum, geçmişte bu Avrupalılarla epeyce hır-gür yaşamış olan ‘atalarımız’, amma da konuşma bilmez, andaval insanlarmış... nasıl olmuş da bu ‘medenî’lerle konuşmamışlar, bu kibar insanların değerini hiç mi bilmemişler?! Ne kadar kaba, dağlı adamlarmış bunlar ki, haçlı seferlerinde, Balkan savaşlarında, 1. Dünya savaşında ve adına ‘kurtuluş savaşı’ denilen savaşlarda bir türlü oturup şu medeni dünyalılarla konuşamamışlar? Onları nasıl da ikna edememişler! Hadi biz neyse, Cezayirliler, birbuçuk milyon Cezayirli’yi keserken, onlar da mı Fransızlar’la konuşa konuşa anlaşamamışlar?! Hayret doğrusu! 
Avrupalılar konuşmayı ve tartışmayı seviyorlarmış! (3) Abant konsillerinde adamların kulaklarını dört açmış, gözleri hayretten dışına fırlayacak gibi pür dikkat dinlemeleri meğer bundanmış! Evet ben anlamıştım zaten, yok bu işte bir bit yeniği var diye... İngiliz askerleri mutlaka Irak’a girdiklerinde kibar kibar gitmişler, tek tek bütün Iraklılar’ın kapısını çalmışlar, “efendim bizimle birazcık konuşur musunuz? Size söyleyeceklerimiz var!” demişlerdir. Fakat Iraklılar bunlar, hiç söz dinlerler mi? Barbar dağlılar... İngilizler ne yapmışlarsa bir türlü diyalog kuramamışlar. Araya Şii Ayetullah’ları filan koymuşlar, nafile... E naapsın İngilizler, diyalog olmayınca hoşgörü de olmamış; sonunda istemeye istemeye, kerhen, içleri kan ağlayarak sarılmışlar, Irak’a ölüm yağdıran silahlarına...       

Prof. Dr. İlter Turan konuşmasında Avrupalılar’a seslenmiş: “İnancımızı ve kimliğimizi pazarlık konusu yapamazsınız...” (4) Doğrusu bu savunmanın İlter Turan tarafından yapılmış olması belki saygı bile uyandırır. Fakat insan sormadan edemiyor: Hangi inancımızı, hangi kimliğimizi?! Pazarlık konusu edilmekten sarfı nazar ettirilen inanç hangi inançtır? Laik-demokrat, Batı’cı, Amerikan’cı, küfrü ve şirki hoş gören, katillerin çizmesini yalamaktan utanmayan bir güruhun inancını mı? Evet, galiba sorgulatılmayacağı deklare edilen bu inançtır. Çünkü ‘bu inanç’ın ‘işgalci’ bir inanç olduğu, yerliler tarafından fark edilirse, büyü bozulabilir...        


Burada, toplantının kritiğini yapmaya başlamadan önce, bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Abant toplantıları nedense, İslamî kesimlere hitap eden yayın organlarında, hak ettiği eleştiriyi almamaktadır. Bu konuda kendisinden böyle bir tavrı bilhassa beklediğim, Vakit gazetesinin ‘arşiv’ köşesini düzenleyen Y. Yalçıner bey, tam tersine, Abant Brüksel’i yücelten bir not düştü. Yalçıner, “Son derece seçkin katılım oldu” diye övdüğü Abant toplantısını sadece STV’nin izlemiş olmasını ‘garip’ olarak adlandırdı ve Türkiye’den, başka TV kanallarının orada olmayışını, “bizim bize olan hasedimiz”e yordu. (5) Halbuki Yalçıner, o toplantının, “biz”im değil, o “biz”e haset ettiğini ima ettiği “onlar”ın toplantısı olduğunu biliyor olmalıydı.


Fethullah Gülen’in mesajı                                           
Bizzat katılmadığı toplantıya ‘uzaktan’ bir mesaj göndererek vaziyeti idare eden Fethullah Gülen’in mesajını Hüseyin Gülerce okudu. Gülen bu son mesajıyla, “oynadı güldü yerini buldu” misali, son geldiği akidevî çizgiyi oldukça netleştirmiş bulunmaktadır. Tabi, gören gözler, idrak eden zihinler için... Gerçi önceden de bu çizgisi çok net ve açık idi. Fakat, taklid gözü ve gönlü körleştiriyor. İnsanlar, yücelttikleri idollerde, olanı değil, görmek istediklerini görüyorlar.


F. Gülen’in Abant Brüksel’e gönderdiği mesajında “Atatürk’ün muasır medeniyet seviyesi hedefi” vurgusu merkezî bir yer işgal etmektedir. Gülen şöyle diyordu: “20. Asrın başlarındaki ve tarihi bir dönemeçte Atatürk, tercihini millet iradesinin ifadesi olan Cumhuriyet’ten yana koymuştu. Bu tercih, milli varlığımızın yönetim biçimine dönüşmesi manasına geldiği gibi, muasır medeniyet hedefine doğru atılan tarihi bir adımdır. Bu adım bugün yeni bir ufka ermiştir. Atatürk’ün gösterdiği ‘muasır medeniyet’ hedefi Avrupa Birliği vesilesiyle yeni bir noktaya gelmiştir.” (6) Gülen, önceki hükümet-lerle başlayıp şimdiki hükümetle zirveye ulaşan AB reformları için her kurumun gösterdiği gayreti takdire layık buluyor. Bu arada AB yolundaki en büyük engelin ordu olduğuna dair söylentinin de bizzat ordu tarafından fiilen tekzip edildiğini ileri sürüyor. (7) Ordu gibi devletin önemli zinde güçlerine çok ustaca mesajlar gönderme konusunda Gülen’in mahareti önceden beri malumdur...     

 
Fethullah Gülen Hareketi’nin elan Türkiye’de en yaygın ve en etkili sivil(!) toplum hareketi olduğunu, kamuoyu ve yönetimlerin kararlarında onu etkileyen sivil toplum hareketi olduğunu ileri süren Hüseyin Gülerce, “İnsanlık için yeni bir dönem, yeni bir mevsimin başlangıcı” olarak tanımladığı AB giriş sürecinde tertiplenen Abant Brüksel’e mesaj gönderen imamının mesajını şu dört başlıkta özetlemekte, dolayısıyla vurgunun vurgusunu yapmaktadır:


1. Atatürk’ün gösterdiği ‘muasır medeniyet’ hedefi bugün Avrupa Birliği ile yeni bir ufka ermiştir. “Milli varlığımızın 85 yıllık çizgisi sapmaya uğramadan devam etmektedir.”


2. AB üyeliği hedefi bir devlet politikasıdır ve bu politika, önceki hükümetlerden beri devam etmekte, bugünkü hükümet ile zirveye ulaşmıştır.                               


3. Türk silahlı kuvvetleri AB yolunda engel değil, destekçidir ve bu unutulmamalıdır.


4. AB üyeliği Türkiye’nin Asya’da rolünü olağanüstü güçlendirecektir. Dolayısıyla Türkiye İslam dünyası ile Batı arasında bir köprü rolü oynayacaktır.                       


Sonuç itibariyle Gülen, Devlet-Millet barışını ve medeniyetlerarası barışı tavsiye etmekte imiş. (8)   
Fethullah Gülen’in bu faaliyetlerinin nasıl bir değer taşıdığını anlamamıza, Cengiz Çandar’ın ‘vefa duygusu’ ile F. Gülen’i anması yardım etmektedir. Çandar, Brüksel’de son akşam yemeğinde yaptığı konuşmada, vefa gereği Fethullah Gülen’i hatırlamalıyız demiş. Çünkü, “bu toplantının her aşamasında onun sesi, soluğu ve felsefesi var” diye de eklemiş. (9)


Çandar, Fethullah Gülen’i “hoşgörü kültürü ve diyalog”un yerleşmesine katkılarından dolayı da övüyor ve Gülen’in, “dil uzatma kampanyası”nın hedefi kılınmasından duyduğu kaygıyı küçük frekanslı da olsa dile getiriyor. (10)


Gerçekten de vefa duygusu önemli!... Bütün insanlar, kime, hangi Efendi’ye hizmet ediyorlarsa, o Efendi tarafından hiç değilse teşekkürle olsun taltif edilmeli, hizmeti övülmelidir... Diğer türlü, ubudiyet ve rububiyet ilişkisi sağlıklı yürüyebilemez...


Bu arada bir övgü de, Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever’den geldi. Ülsever, Fethullah Gülen’in orduyu öven, “Yüce Atatürk’ün gösterdiği yolda muasırlaşma uğruna gösterdiği gayretleri” öven mesajı için şu sözle duygularını ifade ediyor: “Yumurtaya can veren Allahım!!” Bu hayretini şöyle açıklıyor Ülsever: “Türkiye baş döndürücü bir hızla değişiyor. İçinde bulunduğumuz geminin aklımızdan çok daha hızlı hareket etmesi hepimizi altüst ediyor.” “Anormal bir hızda giden değişim çerçeve-sinde konferansta ifade edilen görüşleri hazmetmeye çalışırken, mideme ağrılar girmeye başladı.” (11)


Kuşkusuz Ülsever’in midesine ağrılar girdiren, dindar bir gelenekten gelen bir kısım din adamlarının, din baronlarının nasıl olup da Batı’lı değerleri, İslam karşıtı paradigmayı bu kadar tez, bu kadar kolay ve bu kadar içten kabul etmiş olduklarıdır.


Hüseyin Gülerce’nin Aşuresi ve Abant’ın Misyonu 
Abant-Brüksel’de ne yapılmaya çalışıldığını, F. Gülen’in ehli beytinden sayılabilecek Hüseyin Gülerce’nin sarfettiği sözler ve verdiği aşure örneği açıklayıcıdır.               
Toplantıda İspanyol Martinez Tarron, “Daha önce Türkiye bizim için düşmandı. Şimdi Türkiye’yi kazanalım, entegre edelim diye düşünüyoruz” deyince Hüseyin Gülerce söz istemiş ve aşure istiaresi ile cevap yetiştirmiş. Kendi verdiği örneğe bayılmış olmalı ki Gülerce birkaç yazısında bu örneğe değinmeden edemedi. Sanki “aklımı seveyim” der gibiydi...


Gülerce söze, aşurenin dünyanın en lezzetli ilk on yemeği arasında ve ilk üçüncü sırada yer aldığını belirterek başlamakta, babaannemin anlattığı gibi, aşurenin, Nuh Peygamber tarafından, gemi karaya oturduktan sonra yapıldığına ilişkin, temelde İsrailiyyata dayanan rivayeti gerçekmiş gibi anlatmaktadır. (12) Tabi esas sıkıntı burada değil.


Gülerce’nin derdi şu: aşure nasıl çok değişik ve farklı yiyeceklerden oluşmakta ve fakat dünyanın en lezzetli üçüncü yemeği olabilmekteyse, bizler de, yani Müslüman, Hristiyan ve Yahudiler aynı kültür potasında karış/tırıl/ıp birbirimizle imtizaç eder, ortaya yepyeni ve en lezzetli bir kültür / medeniyet, yeni bir dünya görüşü, hatta bir adım daha atarak, yeni bir din oluşturabiliriz! Bu temel saikle aşureye katılan yiyecekleri sayıyor: 

Kuru fasulye, nohut, kuru bakla, buğday, kuru üzüm, kaysı, incir, portakal kabuğu, fındık, ceviz, çam fıstığı, kestane, kuş üzümü, gül suyu, pirinç, süt, şeker ve üzerine nar taneleri. (13) Hadi birkaç tane de benden olsun: Aşure evvel emirde pekmezle yapılırdı, ayrıca kuru kaysı, erik kurusu, hatta kurutulmuş et de katılabilir. Buraya kadar iyi güzel. Lakin Gülerce’nin, dolayısıyla Abant Platformu’nun temel politik çizgisini ve fikir yapısını anlatan, yani bir tencere aşureyi berbat eden şu sözlerine ne demeli?:


“Aşuredeki her bir yiyecek kendi tatlarını muhafaza ediyor, ama bu tat öne çıkmıyor. Herbirinin tadını ayrı ayrı hissediyorsunuz, ama baskın bir tat yok, yeni bir tat var; aşurenin tadı...” (14) Ve devam ediyor:   
“Avrupa, farklılıkların zenginliğini kendisine şiar edinmiş. Dünyamız bugün de zor bir dönemden geçiyor. Hz. Nuh’un gemisinin etrafındaki dev dalgalar gibi dev sorunlarla boğuşuyoruz. Terör, yolsuzluk, yoksulluk, adaletsiz gelir dağılımı, cahillik, tembellik insanlığın belini büküyor.” (15) “Aşure ya iyi pişer ya da kötü. Arası yok. [Bakın gördünüz mü, bunlar da bazen ‘gri’yi kabul etmiyorlar. Hani, sadece siyah ve beyaz olmazdı, gri de söz konusuydu...] Bugün de sorunların çaresi demokrasi. Her toplum kendi kıvamında demokraside bir araya gelmeli. Herkes kimliğini muhafaza etmeli, ötekine dayatmamalı ve paylaşmayı bilmeli. Kendinin kalarak insanlığımızı yüceltmeliyiz. Demokrasi de ya vardır, ya da yoktur. Yarım demokrasi, sömürü için demokrasi, vesayet altında demokrasi falan olmaz.” (16)                                 

Şimdi Abant aşuresinin tenkidine girişmeden önce hemen buracıkta şunu sormak istiyorum: Madem beşerî bir din olan demokrasinin azı ya da çoğu olmaz, ya hep olur, ya da hiç olmaz; peki demokrasi için biçtiğimiz bu payeyi, Allah’ın inzal buyurduğu İslam için de biçsek olmaz mı? İslam ya hep olur, ya da hiç olmaz desek, H. Gülerce ne buyurur acaba?!


Gelelim aşure istiaresindeki açmazlara: Aslında aşure yemeği bence de güzel bir örnektir, fakat aynı zamanda, imanla şirkin, İslam’la küfrün de tam anlamıyla karıştırıldığı bir örnektir. Şimdi aşureyi oluşturan, her birinin kendine has tadı, kokusu ve besin değeri olan yiyeceklerin her biri Allah’ın en güzel nimetlerindendir. Bunların her biri helal, tayyib, temizdir. Allah bunları biz insanlar için yaratmıştır. Bu yiyecekler yeryüzünün, tabiatın bir parçası, herhangi bir çirkinlik ihtiva etmeyen, insanı besleyen güzel nimetlerdir. Peki, Abant aşure tence-resinde buluşan o kadar farklı din, ideoloji ve dünya görüşüne mensup bu insanlar, aşuredeki yiyeceklerin hangisine tekabül etmektedirler? Oradaki katılımcıların hangisi, aşureye katılan Allah’ın güzel nime-tine denk düşmektedir? Her biri aşurenin pekmezi, kuru fasulyesi, fıstığı, nohutu, mercimeği, inciri vb. gibi zararsız, tatlı, yiyenlere afiyet olan, insan bedeninde kan üreten, insana sevinç ve sürur veren hoş ve helal şeyler midir? Yoksa bunların içinde, Allah’ın kir olarak nitelediği, yeryüzünde şer üretmekten başka bir işe yaramayan, Allah’ı gereği gibi takdir edemeyen, Allah’ın peygamberlerini ya öldüren, ya tanrılaştıran, ya da hiç kabul etmeyen, hatta Abant toplantısında, konuşmasına besmele ile başladığı için bir ilahiyatçıyı şiddetle tenkid eden ve gerekirse oraya yarım saat içinde tankları yığabileceğini söyleyerek tehdit eden adamların bulunduğu bir platform mudur?


Şüphesiz doğru olan bu ikincisidir. O toplantılar, İslam’ın etkinliğini yeryüzünden tamamen silmek isteyen profesyonel oyuncuların satranç tahtasıdır. İstedikleri, İslam’ın posası kalsın, fakat özünü tamamen boşaltalım hedefidir. Orası, olan biteni algılayamayan, düşünme mekanizmaları, akletmeleri dumura uğramış insanların, kendilerini, inanç, kültür ve medeniyetleriyle birlikte üçbeş kuruş dünya menfaatine sattıkları kurtlar sofrasıdır.                                                                       


TC’nin bir think-tank kuruluşu gibi (17) iş yapmaya devam eden Abant Platformunun AB Parlamentosunun bizzat kendi evinde yaptığı bu toplantıda, Türkiye’nin aslında bir kez daha sîgaya çekildiği açıkça görülmektedir. Bu cümleden olarak, Missio Aechen İnsan hakları Dairesi Başkanı Dr. Othmar Oehring, “Özgürlükler sağlanmadan Kopenhag Kriterleri yerine getirilmiş mi sayacağız?” diye bir fırça atıyor. Sözü, Türkiye’deki gayri Müslim azınlıkların mülkiyet hakkına getiren Oehring, bu hakların Lozan’da verildiğini anımsatarak, salondakileri şöyle paylıyor: “40 Yıldır AB kapısında beklediğinizi söylüyorsunuz. Siz gayri Müslimleri 85 yıldır bekletiyorsunuz.” (18)


Oehring’in bu sözleri, 85 yıl önce icra-ı faaliyet edilmiş işlerin, yoksa Türkiye’deki gayri Müslimler için mi yapılmıştı, sorusunu akla getiriyor. İşte Abant’ın misyonu da burada yatmaktadır. 


Açılış oturumunda bir konuşma yapan Fransa Rum Ortodoks Metropoliti Monsenyör Adamakis, Türkiye’inin AB üyeliğine tam destek veren biriymiş. Niyazi Öktem Adamakis’i kürsüye çağırırken, “Ekümenik Fener Patrikhanesi’nin ekümenik Bartholomeous hazretlerinin Fransa Metropolit’i” diye takdim ediyor. Adamakis, Öktem’e teşekkür ettikten sonra, Türkiye’de bu sıfattan rahatsız olanların varlığına göndermede bulunuyor. Öktem ise vurgusunu yineliyor. (19) Cengiz Çandar, Adamakis’in Bartholomeous’un onayı ve talimatı ile Paris’ten Brüksel’e geldiğini ve bu konuşmayı yaptığına dikkat çekerek bunun, Fener Rum Patriği’nin ‘ekümenik olduğunun, bunun böyle de olması gerektiğinin ve Türkiye’nin yararına olduğunun kanıtı saymaktadır! (20) Eğer Bartholomeous, ekümenik olmasaymış, böyle bir manzaraya mazhar olabilemezmişiz. Çandar, laf bu kerteye gelmişken restini çekiyor: kim ne derse desin, Patrik’in adı her geçtiğinde Ekümenik olarak anılıyor! (21)


Böylece Avrupalılar’ın, Abantçıların neyine hayran oldukları biraz daha netleşmiş olmaktadır.  


Bu arada, Abant’ın misyonunu anlamamıza elveren bir anekdot da, Prof. Ahmet İnsel’den geldi. Diyor ki İnsel, Avrupa’da bazı laik çevreler, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesi(!) için ordunun siyasetten tamamıyla çekilmesini istiyorlar, fakat öte yandan, aynı çevreler, bu durumda (Türkiye’de) irtica karşısındaki en önemli kalenin de ortadan kalkacağını düşünmüyorlar!” (22) İnsel bu kaygının yeşiller dışında hemen hemen bütün siyasi gruplarda taşındığını belirtmiş. İnsel’in bu uyarısı, “Avrupa Birliği’ne gireceğiz de, din özgürlüğü kazanacağız” vehminde olanların akıllarını başlarına almalarını sağlayacak iyi bir çuvaldız değilse, hiçbir şey değildir...


Eski İslamcıları Kırpıp Yeni AB’ci Yaptıkları İkna Odası: Abant        
Türkiye’de birtakım entelektüel ve din adamlarının, son yıllarda geçmişlerini terk ettikleri herkesin malumudur. Brüksel-Abant, buna bir kez daha şahit oldu. Brüksel Abant toplantısına katılanlardan biri olan Ali Bulaç bu örneklerden biri ve belki de en ibretâmiz olanıdır. Bu vesileyle Ali Bulaç vakâsı üzerinde birazcık fazla durmamız icab etmektedir.


Brüksel Abant’ta bir tebliğ sunan Ali Bulaç, kendi köşesinden takip ettiğim kadarıyla, tebliğin içeriğiyle ilgili bilgi vermedi. Sanıyorum Zaman’daki köşesinde tam da bu konuyu yazacaktı ki, hastalığı nedeniyle akamete uğradı. Basından öğrendiğim kadarıyla Ali Bulaç tebliğinde, Nietzche’nin “İslam olmasaydı aydınlanma olmazdı” sözüne atıfta bulunarak, din farkının AB ile birleşmeye bir engel teşkil etmediğini ve çatışmaya yol açmayacağını söylemiş. (23) Bulaç -tabi rivayet doğru ise- “modern batı uygarlığına ‘gökten’ (semavi dinlerden) hiçbir itiraz olmadığını da vurgula”mış. (24)                               


Şimdi Ali Bulaç’ın bu sözünü acaba şöyle mi anlamak gerekmektedir: Modern batı uygarlığı yeryüzünde isbat-ı vücud ettiği günden beri, yeni bir Peygamber, yeni bir vahiy, yeni bir Kur’an gelip de, “sen kötüsün” demedi! Dolayısıyla, -biraz da septik bir edayla- Batı uygarlığının kötü olduğunu kesin bir şekilde bilemeyiz! (Mete Tunçay agnostisizminin bir tür karşı versiyonu...) Zira böyle bir vahiy almadık! “E ama, eldeki mevcut vahiyler, mesela Kur’an ne güne duruyor, Kur’an’da batı uygarlığının kötü olduğunu anlamamıza elverecek bir açıklama, bir işaret yok mudur?” diyebilirsiniz. İşte Bulaç’ın sözü zannediyorum bu noktaya gelip dayanmaktadır. Mevcut İncil ve Tevrat’ın, Batı uygarlığını eleştirecek sahihlikte ilkeler içermediği ileri sürülebilir. Kur’an’a gelince, batı uygarlığının vahşiliğini, insanı felaha erdirmekten, hele hele tevhidden tamamen uzak bir uygarlık olduğunu benim kuşağım belki de en fazla Ali Bulaç’ın yazı ve kitaplarından okudu. Ama tabi o yıllarda henüz ‘Fethullah Gülen’ bir ‘yükselen değer” değildi! O henüz, Ali Bulaç’lar tarafından eteğine tutunulan bir ‘Nuh’un Gemisi’ değildi! Bulaç, sanırım o yıllarda ‘örümcek evi’nin evlerin en zayıfı” olduğunun hâlâ bilincindeydi.


2004 Aralığında, modern Batı uygarlığına ‘gökten’ bir itiraz olmadığını söyleyen Bulaç, geçmiş günlerde modernizmi, (dolayısıyla Batı uygarlığını) şöyle değerlendiriyordu: “Modernizm ateizm ve mater-yalizmin desteğinde bütün toplumsal sarsıntıların, yıkımların gerçek nedenini teşkil etmekte, bu arada örtülü sömürgeciliği ve çağdaş emperyalizmi de beslemektedir.” “Kitleler ne olursa olsun tevhidi yeniden keşfetmeye ve hayata geçirmeye muhtaçtır. İslam dünyası, aydını ve kitleleriyle bu sürüp giden bağımlılığa karşı tevhidden başka bir dayanağa sahip değildir.” (25)                               
Ali Bulaç, Ali Şeriati’yi referans vererek, “Batı, dünyaya egemen olabilmek için bütün ülkeleri mozaik bir kültür içinde tutmak istemektedir. ... Biz dünyayı kendi gözlüklerimiz arkasından görmüyoruz, bir başkasının gözlüğüyle dünyaya baktığımızda da, ekonomik ve teknik alanlarda kalkınmamız gerektiğini, bu sahada çok gerilerde kaldığımızı görüyoruz. Oysa bu uğursuz gözlüğü bir an için atabilsek...” diyordu. (26) Bulaç, Rönesans ve aydınlanma hareketlerinin, Batı’nın, putperest Yunan ve Roma medeniyetlerine dönmesi anlamına geldiğini; hayatı ve evreni açıklama yöntemlerinde varlık ve insan konularında hep Yunan ve Roma felsefesini, dünya görüşünü kaynak olarak kullan-dığını; dolayısıyla bu dönemden sonra yetişen fikir adamı, filozof ve aydınların pozitivist olduklarını, metafiziği inkar ettiklerini, tabiata hakim olmak istediklerini ve bu yeni dönemde Hristiyanlığın, yeni gelişen çağdaş şartların dışında kaldığını söylerken, (27) acaba ‘gökten’ bir haber almış mıydı?


Yine, “Din ve Modernizm”i işlediği kitabında, din ve modernizmin temelde uzlaşmaları mümkün olmayan iki olgu olduklarını, bu karşıtlığın her alana yayıldığını ve son üçyüz yıllık süreçte modernizmin dine karşı adım adım güçlendiğini ileri sürerken (28) acaba hangi ‘göksel’ işarete dayanmaktaydı? Bu kitabında Bulaç’ın çok önemli bir tespiti daha var. Bulaç bu son asırda (20. asır) Din’in yeniden güçlenmeye başladığını, ancak modernizmin, İslam’ı, İslamizasyon ile, “İslam’a karşı bir İslam”a yüklenen fonksiyonel rollerle nötralize etmenin, manipüle etmenin yollarını aramakta olduğunu ileri sü-rüyordu. (29)        


Şimdi ben merak ediyorum: Ali Bulaç’ın, o modernizmin can evinde, putperest Yunan ve Roma’nın çocuğu olan modern batı medeniyetinin Brüksel’deki minderi üzerinde kendisinin de tebliğ sunarak katıldığı işbu Abant toplantıları İslamizas-yonun, İslam’a karşı bir İslam oluşturmanın, Amerika’nın ve Avrupa’nın razı olduğu bir İslam’ı hayat alanına çıkartmanın bir boyutu değil midir? Batı medeniyeti, İslamizasyon politikasından vaz mı geçti? Batı artık insaflı, adaletli, ölçülü, kadirşinas bir Batı mı oldu? Veya belki de Batı, Avrupa ve Amerika bu kadar medenî, anlayışlı, İslam’a karşı saygılı ve İslam’ı, dolayısıyla müslümanları anlamaya çalışan kadirşinas kutuplardı da biz mi bunu anlamakta zorlanmıştık? Ne oluyor bize, ne oluyor Ali Bulaç’lara?...


Bulaç, modernizmi uzunca işlediği kitabında, modernleşmenin çağdaşlaşmaya, çağdaşlaşmanın batılılaşamaya, batılılaşmanın, Batı’nın izlediği maddi ve tarihsel sürece katılmaya, yani modernleşmeye irca edilebileceğini ortaya koyar. Modernizm ise der, son tahlilde, Batı’ya tam anlamıyla teslimiyet ve bağımlılığın günümüzdeki evrensel formülü ve yöntemidir. (30)


Dinin yeniden döndüğünü uzun uzun anlatan Bulaç, İran Devrimi üzerinde çokça duruyor ve bu devrimin öğretici özelliklerine dikkatleri çekiyordu. İran’lı mollaların mâbed köşelerinden çıkıp, ABD’ye ‘büyük şeytan’, İngiltere’ye ‘kocamış eşek’, ABD Konseyi’ne ‘Haydutlar çetesi’, ABD yöneticisine ‘Sığır çobanı Teksas Şerifi’ gibi isimler takacak bir siyasi bilince nasıl ulaşabildiklerini hayırhah bir dille anlatıyordu. (31)


Yine, Dünya sisteminin demokrasi, serbest piyasa ekonomisi ve insan hakları kavramlarını, ördeklerle timsahları aynı sularda tutmanın basit bir aracı olarak kullandığını,  (32) Fukuyama’nın dediği gibi tarihin değil, modernizmin sonunun geldiğini, Din’in modernizme (dolayısıyla Batı uygarlığına) meydan okuduğunu ileri süren de Ali Bulaç’dı. Fakat o şimdi bu fikirlerinden tevbe-i nasûh ile tevbe etmiş görünmektedir. Belki de bunu bir tür ‘Gazzalî sendromu’ olarak adlandırabiliriz...                           

Ali Bulaç, İslam’ın, sürekli Yahudi-Hristiyan köküne atıf yapan Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin girmesine mâni olmadığını anlatmaya çalışıyor ve Alman Piskopos Reinhard Marx’ın, İslam’ı Avrupa dışı saymanın lüzumsuzluğunu dile getiren görüşüne yer veriyor. (33) Tabi bu İslam’ın hangi İslam olduğunu kendisi çok iyi bilmesine rağmen.                                                                       
Ali Bulaç, Zaman’da AB süreciyle ilgili değerlendirmelerde bulunurken, Vatikan Dinî Öğretiler Kurulu Başkanı Kardinal Joseph Ratzinger’in çıkışını örnek vermekte. Özet olarak Ratzinger, nüfusunun çoğunluğu müslüman olan Türkiye’nin Avrupa’ya bağlanmasının tezat olacağını, Türkiye’nin yerinin bir İslam ülkeleri örgütü olduğunu; Türkiye’nin tarihte daima ayrı bir kıtayı temsil ettiğini, iki kıtayı özdeş kılmanın hata olacağını, ekonomik çıkar uğuruna, kültürün kaybolmasına göz yumulmaması gerektiğini ileri sürmekteymiş. (34)


Bu bağlamda Bulaç, aslında medeniyetler çatışması tezinin esas fikir babasının Bernard Lewis olduğunu, Lewis’in, Batı’nın ancak İslam’ı baskı ve denetim altında tutmakla, bu tarihsel tehdide karşı güvende olabileceği inancında olduğunu kaydetmektedir. Ayrıca, Lewis, AB’ne alınmakla Türkiye’nin Arap alemine model, İslam alemine köprü olacağı fikrini de safça bulmaktaymış. (35)


Huntington’ın açıklamalarına da yer veren Bulaç, onun, ABD’nin hayatiyeti, dışarıda bir düşmanın varlığıyla kaim olduğunu ve ABD’nin İslamî terörle savaşması gerektiği ve 21. yüzyılda ABD’nin ‘öteki’sinin İslam olacağı fikrine de yer vermektedir. (36) Bütün bunları bir materyal olarak elinin altında tutan bir Ali Bulaç’ın, Batı medeniyetine ‘Gökten bir itiraz gelmediğini’ söylemesinin; bakıp da, görmemesinin izahını ben kesinlikle yapamıyorum.
Ali Bulaç, hastalanmadan önce yazmış olduğu, “Din Farkı Engel mi, Avantaj mı?” başlıklı yazısında, Müslümanların, Yahudi, Hristiyan ve başka din mensuplarıyla bir arada yaşamalarının tecrübesinin çok olduğunu ve bu mirasın, “içinden geçmekte olduğumuz derin krizin anlaşılması ve aşılması” bakımından bize ışık tutacak mahiyette olduğunu ileri sürmektedir. (37) Bu cümle, kendi mantık dokusu içinde, içinden geçildiği söylenen krizin esas failini tam ve açık olarak işaret etmemekte, bir anlamda delilleri karartmaktadır. Hatta bir adım daha ileri giderek, fail olarak Müslümanları işaret etmektedir. Krizin anlaşılması sözü ise, yine yanlış hedefleri göstermektedir. Çünkü, bu krizin gerçek müsebbibinin, İslam ve insanlık düşmanı Batı medeniyeti olduğu açık açık ifade edilemediği sürece, hiçbir şey anlaşılmış ve aşılmış olmayacak, sadece batı medeniyetine tabasbus yapılmaya devam edilecektir.


Bulaç, son yazısında, “büyük dinlerin kendi ta-rihlerine eleştirel bakmaları, birbirlerini daha yakından tanımaları” sürecine girmiş bulunmalarını övgüyle anıyor ve “dinler arası diyalog çalış-maları”nın giderek kabul görmeye başladığını belirtiyor. Evet bu doğrudur, ama her “giderek kabul görmeye başlayan şey” iyi olsaydı, Rasulullah Muhammed’den sonra, mesela Ebubekir döneminde “giderek kabul görmeye başlayan” irtidat hareketleri de iyi şeyler olarak anılır ve Halife onlara savaş açmazdı! Müslüman bir ümmet arasında giderek kabul görmeye başlayan o kadar çok şey var ki, kafirlere ve yeryüzünü fesada veren zalimlere yaltaklık, yalakalık, kendi Kitabı Kur’an’ı sorguya çekme gibi nifak hareketleri bunlardan bazılarıdır ama bunlar iyi değildir. Tabi Bulaç dinler arası diyalog fitnesini meşru göstermek için, dinler arasında çatışmayı kaçınılmaz gören ve bunu arzu edenlerin bulunduğu gibi bir gerekçenin ardına sığınmaktadır. (38) Bulaç’a göre “Allah bizi hikmetli bir sebeple yarat”mış ve “bir arada, barış ve karşılıklı anlayış içinde yaşamamızı iste”miştir. (39) Evet, şimdi de ben, C. Ülsever’in F. Gülen için kullandığı söze nazire yaparak söylemek istiyorum: “Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkartan Allahım!” Halbuki bizim bildiğimiz Allah (Kur’an eğer O Allah’ın kelamı ise, -ki öyledir-), kafirlerle ve zalimlerle ayrışık ve savaş halinde yaşamamızı emrediyor, onların küfürlerini “anlamamamızı” emrediyor.


Sonuç itibariyle Bulaç, Türkiye’nin AB üyeliğinde Din’in bir engel değil, tam tersine bir “imkan ve avantaj” olduğunu ileri sürmektedir. (40)                              


İşte Abant Platformu’nun başarısı (eğer başarıysa), insanları Ali Bulaç’laştırmasında yatmaktadır. Dolayısıyla, Avrupalılar’ın ağızlarını ve kulaklarını dört açarak dinlemeleri doğaldır. Çünkü adamlar asırlardır bu uğurda nice büyük emekler sarf ettiler, nice ajanlar yetiştirip Müslüman bölgelere gönderdiler, fitne-fesadı körüklemek için çok yoğun çalıştılar ama hiç birinde şimdiki kadar başarılı olamamışlardı. Herhalde Müslüman toplumlar hiç bu kadar mankurtlaşmamışlar, hiç bu kadar mankafalaşmamışlardı.


Abant-zedelerden biri de, bir zamanların Fizılalil Kur’an mütercimi Prof. Bekir Karlığa’dır. Abant Brüksel’de bir tebliğ sunma şerefine nail olan Karlığa tebliğinde, İslam ve Batı medeniyetinin daha önce Endülüs ve Viyana’da iki kez karşılaştıklarını hatırlatarak, Türkiye’nin AB üyeliğiyle yeni bir İslam-Batı buluşmasının gerçekleşebileceğini söylemiş.(41) Karlığa diyesiymiş ki, ama önceki buluşmalar kavgalı olmuş idi ve Batı’da yazılan destanî literatürün etkisiyle orada İslam hakkında yanlış bir imaj oluştu! Dolayısıyla “çatışma üzerine kurulu psikolojilerin” ortadan kaldırılması gerekiyormuş! (42) Uzun lafın kısası Bekir Karlığa, İslam-Batı ilişkisi olarak “savaşma seviş” politikalarını öneriyor. Şu, İslam hakkında Batı’da yanlış imaj oluştuğu söylemi, sömürge halklarına mahsus, kendi düşmanına tapan, aşağılık kompleksinden kaynaklanan, iğrenç bir söylem olarak çarpıyor kulaklarıma. Bu lafı kimden duysam iğreniyorum ve aklıma Abdullah b. Übey b. Selül’ler geliyor...   

Bekir Karlığa’nın zihinsel mefluciyetini gösteren en önemeli kanıt, şu anda AB ile söz kesmiş olan Türkiye’nin İslamî değil, laik kimliğe sahip olması ve fakat bunun ayırdında olmamasıdır. Yani Avrupa Birliği, Türkiye’yi siyasi, kültürel, ideolojik açıdan tam olarak kendine benzettiği, kendisi gibi olduğundan kuşku duymadığı gün bu nikah akdini imzalayacaktır. Bunu temyiz etmek için öyle 30-40 yıl akademiada mürekkep yalamak gerekmiyor aslında...


Abant Brüksel’e katılanlardan biri de Fehmi Koru idi. Koru’ya göre, “Dünyanın din ekseninde yaşamasının doğuracağı sorunları düşünmek bile tüyleri diken diken etmeye yetecek” bir gelişmeymiş. Anlaşılan Koru’nun böyle bir şeyi düşünmekten bile ödü kopuyor. Koru, AB’nin kendisini ‘Hristiyan Kulübü’ olarak tanımlaması başlı başına olumsuz bir sonuçtur diyor. Abant Platformu aydınları, Türkiye’de hem de çatışmacı bir ortamda, ‘uzlaşı’ peşinde koşabilmiş ve belli bir başarıyı yaka-lamışlarmış! (43) Tabi, Türkiye’den nice gazeteci-yazarlar henüz kumda oynarlarken, o adamlar öyle diyorlar, var mı itirazınız! İş bu ‘uzlaşı söylemi’ Müslüman-demokratların gerçek bir kutsal ineği oldu. Ama bilinmeli ki inekler, süt vermekten başka işlerde kullanılırsa, zarar getirirler. 


Sonuç                                                                              
Brüksel’de yapılan VIII. Abant toplantısı da tıpkı daha öncekiler gibi, yabancılaşmış bir zihnin, kendi kültürüne yönelik zehirli faaliyetleri cümlesinden olarak tarihteki yerini aldı. Abant Platformu baştan, ilk faaliyet alanına girdiği günden itibaren, İslam’ı tevhidî ve siyasî içeriğinden soyutlayarak, omurgası ve sinirleri tamamen ayıklanmış bir beden misali, şirke, zulme ve tuğyana karşı hiçbir itirazı olmayan, tamamen dünya müstekbirlerinin razı olacağı bir din, bir inanç sistemi haline getirmek için çaba sarfetmektedir. Bu sekizincisi bu uğurda daha bir yol almış görünmektedir. Abant toplantılarının Müslümanlarla, Müslümanların dertleri ve sıkıntılarıyla, İslamî hareketle hiçbir ilgisi ve alakası yoktur. Onların derdi, demokratik kültürün ve demokratik sosyal ve siyasi düzenlerin sağlıklı bir şekilde işlemesidir. Bu Platform ‘Kurtlar vadisi’nde, kuzuları kurda teslim etmek için çabalayan bir misyon örgütü gibi çalışmaktadır. Bu toplantılarda Müslüman inancı sulandırılmakta, İslam’ın artık modern batı medeni-yetinin iyice güçlenmesi nedeniyle, bir daha hiçbir zaman yeryüzünde egemen olamayacağı gibi bir anlayış empoze edilmektedir. Müslüman bir geçmişi olan kimi aydınların Avrupa Parlamentosu binasındaki sözleri büyük bir ibretle ve esefle izlenecek
türdendir.

 

İslam tarihini anlamak demek, tarihî olayların karşılıklarını günümüzde makul bir ölçüde bulabilmek, tespiti doğru yapabilmek demektir. Bu açıdan bakıldığında, Medine münafıklarının yaptıkları dırar mescidinin günümüzdeki karşılığı da elbette vardır. Bu olay tarihte bir kez olup bitmiş bir hadise değildir. Her çağda kesintisiz devam etmektedir. Şu var ki, mescid-i dırar, toplumsal, siyasi, teknik ve kültürel gelişmelere paralel olarak, sadece biçim değiştirmekte, farklı alanlarda, farklı kurumlar olarak yeniden yapılanmaktadır. Günümüzde, Kur’an İslamı’na, Muhammed (a.s)ın tebliği ettiği İslam’a ‘zarar vermek’ (dırar) için tabi ki yerel veya global birtakım fitne planları yapılmakta, birtakım projeler geliştirilmektedir. Günümüzde tabi ki dırar mescidi, bizatihi mescid olarak değil, fikir üreten, strateji geliştiren kurumlar halinde icrayı faaliyet yapmaktadır. Bu kurumların en önemli, en ciddi ve en tehlikeli faaliyetleri, Müslümanları kendi inançları üzerinde kuşkuya düşürmek, doğru bildikleri temel dînî ilke ve kuralları sarsmak, mütereddid yapmak, hayatı siyah ve beyaz netliğinde değil de, biraz da gri, sarı v.b. renklerle görmelerini sağlamak yönünde icra edilmektedir. Bence Müslümanlar açısından en tehlikeli durum, dini tamamen kökten inkar eden, ateist bir zihin değil de, İslam’la kafirliği, İmanla şirki birbirine karıştıran, Muhammed’le Ebu Leheb ve Ebu Cehil’i, “bir arada, barış ve uyum içinde, uzlaşı ile yaşamak” üzere buluşturan müşrik zihniyetidir. Merhum Ali Şeriati’nin tabiriyle, “Din’e karşı din”dir. Zaten kitleler, bu ‘Din’e karşı din’i temyiz etme konusunda neredeyse hiçbir birikime sahip değildirler. Bu yeni ‘şirk dini’nin münafık / nurânî maskeli elemanları maalesef -istatisitikî açıdan bakıldığında- epeyce mesafe almış görünmektedirler. Bu nifak hareketlerine ancak ve kesinlikle Kur’an’la karşı konulabilir ve İslam o şekilde anlaşılabilir.  

Unutulmaması gerekir ki, mescid-i dırar fonksi-yonunu işleyen kurumlar ve merkezler bitmeyecek, biçim değiştirerek, daha karmaşık kamuflajlar yaparak çoğalmaya devam edeceklerdir.


Ne dersiniz, Allah muhafaza eylesin ama, acaba şu an Afganistan’ın ve Irak’ın maruz kaldıkları durumla bir gün Türkiye de yüz yüze gelecek olsa, Türkiye’nin Karzaîleri, Allavîleri çoktan hazır değil midir? Hem de, kişi değil, kurumsal olarak, hem de Karzaîlerin, Allavîler’in bizimkilerin ellerine su dökmeleri bile mümkün değildir...

 


(1)    Ali Halit Aslan, Abant Kriterleri ve Dış Politikamız, Zaman, 06.12.2004.

(2)     Mahmut Çebi, Konuşa Konuşa Anlaşma, Zaman, 05.12.2004.

(3)      Mahmut Çebi, aynı yer.

(4)      Hüseyin Gülerce, Aşure Neden Güzel Bir Örnek?, Zaman, 10.12.2004

(5)      A. Birisi, Arşiv Sayfası, Vakit, 07.12.2004.

(6)      Atatürk’ün Muasır Medeniyet Hedefi, Zaman, 04.12.2004.

(7)      Zaman, aynı yer.

(8)      Hüseyin Gülerce, Gülen’in Avrupa Birliği Mesajı, Zaman,             -- 16.12.2004

(9)      Gülerce, Abant Brüksel, Zaman, 09.12.2004.

(10)    Cengiz Çandar,Türkiye ile AB: ‘Medeniyetler Çatışması’ mı?        ------ ‘Hoşgörülü Ortaklık’ mı?, DB Tercüman, 05.12.2004.

(11)    Cüneyt Ülsever, Fethullah Gülen Avrupa Parlamentosuna Girdi,   -- Hürriyet, 06.12.2004.

(12)    Gülerce, Aşure Neden Güzel Bir Örnek?, Zaman, 10.12.2004.

(13)    Gülerce, aynı yer.

(14)    Gülerce, aynı yer.

(15)    Gülerce, aynı yer.

(16)    Gülerce, aynı yer.

(17)    Nitekim, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı başkanı Harun Tokak       ------ da, Abant Platformu’nu bir Think-Tank kuruluşu olarak              -- tanımlamaktadır. Bkz. Nuh Gönültaş, Abant yazı dizisi, DB               -- Tercüman, 22.12.2004.

(18)    Mahmut Çebi, Türkiye’li AB Neden Aşure Tadı Vermesin?,          ------ Zaman, 05.12.2004.

(19)    Güler Kömürcü, Brüksel’den ‘Aykırı’ Notlara Buyurun, Akşam,       -- 07.12.2004.

(20)    Çandar,Türkiye ile AB: ‘Medeniyetler Çatışması’ mı? ‘Hoşgörülü -- Ortaklık mı?, DB Tercüman, 05.12.2004.

(21)    Çandar, aynı yer.

(22)    Mahmut Çebi, Türkiye’li AB Neden Aşure Tadı Vermesin?,          ------ Zaman, 05.12.2004.

(23)    Mahmut Çebi, aynı yer.

(24)    Mahmut Çebi, aynı yer.

(25)    Ali Bulaç, İslam Dünyasında Düşünce Sorunları, Beyan Y. İst-    -- 1992, 3. baskı, s.171.

(26)    Bulaç a.g.e. s.194-195.

(27)    Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İst-1987, s.228-229.

(28)    Bulaç, Din ve Modernizm, İst-1995, s.304.

(29)    Bulaç, a.g.e. s.280.

(30)    Bulaç, a.g.e. s. 84.

(31)    Bulaç, a.g.e. s. 248.

(32)    Bulaç, Nuh’un Gemisine Binmek, İst-1992, s.131.

(33)    Bulaç, AB ve Hristiyanlık, Zaman, 04.12.2004.

(34)    Bulaç, Yine Barbar, Zaman, 06.12.2004.

(35)    Bulaç, Medeniyetler Çatışması ve Yeni Kimlik Doktrini, Zaman, -- 08.12.2004.

(36)    Bulaç, aynı yer.

(37)    Ali Bulaç, Din Farkı Engel mi, Avantaj mı?, Zaman, 13.12.2004.

(38)    Bulaç, aynı yer.

(39)    Bulaç, aynı yer.

(40)    Bulaç, aynı yer.

(41)    Mahmut Çebi, aynı yer.

(42)    Mahmut Çebi, aynı yer.

(43) Fehmi Koru, AB Başkentinde Türkiye’yi Tartışmak, Yeni Şafak,  04.12.2004.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...