|

Vah Türkiyem..!
Hüseyin Alan
1839 Tanzimat, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Birinci Meşrutiyet, 1908
İkinci Meşrutiyet,1923 Cumhuriyetin Kuruluşu, 1952 NATO ve BM’e giriş,
1963 Ortak Pazar’a müracaat ve nihayet 17 Aralık 2004 Avrupa Birliği ile
tam üyelik müzakerelerinin başlaması için tarihin alınışı... Kayıtlara
geçen bu tarihlerle birlikte başlayıp devam eden gidişata şöyle bir
bakıldığında, Türk siyasal elitinin izah etmemize gerek bile olmayan
niyetler ile hep aynı ‘yolda’ seyrettiğini, bu ‘yol’ seçimi konusunda da
doğrusuna yanlışına bakmaksızın ısrarından vazgeçmediğini görürüz.
Devlet’i yöneten askeri-sivil bürokratik kadro, ekonomik imtiyazlı
gruplar ve onlarla birlik aydın sınıf, (iktidar eliti) öteden beri kendi
aralarında; Devletin varlığı ve güvenliği, milletin kimliği ve yönetimin
hangi temel ilkelere dayanacağı konusunda hep aynı program ve hedefi
paylaşarak seçtikleri ‘yol’da ilerlemeyi sürdürmektedirler. Onlar için
asıl amaç; toplum olarak kimlik, devlet olarak güvenlik ve adil bir
yönetim arayışıdır. Kuşaklar değişse de hedef ve arayışlar aynı yol
üzere sürmektedir. Siyasal kültürümüzde var olan devlet anlayışı ve
geleneğinde, toplumsal ve yaşamsal meseleler bizde “Devletlü” tarafından
karara bağlanır ve uygulanır. Topluma bu gibi konularda asla danışılmaz
ve halkımız da yukarıdan buyrulanı “şeriat’ın kestiği parmak acımaz”
anlayışı ile aynen kabul ve biat eder. 17 Aralık 2004 tarihine kadar
geçen süre boyunca bu yürüyüş maalesef bitmemiş, üstelik gidilen yolda
istenilen amaç bir türlü elde edilmemiştir. Siyaset teorisinde Devlet
sistemi ve anlayışının nirengi noktasını Devlet-Toplum ilişkileri ve
iktidar değişimi oluşturur. Bizim siyaset uygulamamızda ise, Devletli
sınıfın kendi içerisinde sivil-asker ilişkisi ayrı bir özellik arz eder.
Devlet anlayışında oluşan beka ve güvenlik sorunlarının her şeyden
önceliği, konjonktüre göre oluşmuş Dünya şartlarına uyumluluğu, o yönde
oluşturulmaya çalışılan toplumsal kimlik arayışı bakı-mından benzerimiz
zor bulunur. Bir gecede eskiyi silip yepyeni bir form oluşturmak, geçmiş
ile geleceği bir anda koparıp yeni bir toplum inşa etmek her milletin
harcı değildir ( ! ). Bu bağlamda arayışların son istasyonu AB durağı
olmaktadır. İzlenilen yol haritasına bakarak, gelecek on yıllarda neler
olabileceğini bu günden kestirmek çok zor değildir. Hele ki kendi
dinamik, güç ve özelliklerimizi bildiğimiz halde başkalarının
projelerine uygun hareket etmekte kararlı olunca… Türkiye devleti kendi
katında verdiği karar ile Avrupa kültür dünyasına dahil olmayı,
medeniyet ve çağdaş değerler adına kendi varlık ve dinamiklerini terk
etme pahasına uygun bulmuştur. Bu yolda elde edeceği en büyük hasıla,
geri kalmışlığın dayanılmaz hafifliğinden kurtulmak ve bünyeyi zayıf
düşürmüş olan rejim tartışmalarından da sıyrılmaktır. Kazanılan (!) son
tarih ile öteden beri yürüye geldiği ‘yol‘ da geri dönülmez bir kavşak
geçmektedir. Eğer AB Blok’una dahil olmayı biz istiyorsak; ki gerçekte
de öyle, onlar da ‘biz‘ in nasıl bir şekle bürünerek gelme-miz
gerektiğini tayin edeceklerdir. Avrupa müktesebatı denilen her türden
birikimlerin temeline bakıldığında Avrupa’yı Avrupa kılan esas değerleri
kaba hatları ile şöyle sıralamak mümkündür; Liberal-demokrat bir siyasi
rejim, kapitalist yapıya dayalı bir serbest pazar ekonomisi, secular
zihniyetle oluşturulmuş toplumsal bir yaşam biçimi ve her türlü formdan
soyutlanmış bireysel bir özgürlük sahiplenişi. Nihayet rasyonel akıl
referanslı üretilen bilimsel bir hakikat anlayışı ile kendi kutsallarını
oluşturmuş bir kültür ve medeniyet havzası. Yani, ‘modern’ (Allah’tan
müstağni) bir insan teki ve o özgür bireylerden oluşmuş topluluk.
Sonuç olarak varılan noktada benzer yapıda toplulukların oluşturmaya
çabaladığı bir birlik. Buna karşılık farklı bir tarihi çizgiden gelen,
farklı bir kültür birikimine sahip Türk toplumu (eliti değil), ve onun
kendine ait oluşturduğu bir hayat tarzı. Çok güçlü olmasa da İslam’a
kültürel referans ile bağlı, kendi geleneğini oluşturmuş hayat
çizgisinde dindarlığı ağır basan, kendine has bir yaşama biçimi kurmuş
bir millet. Siyaseti de, ekonomisi de, insan anlayışı da, ilişki
biçimleri de kendine has bir toplum. Ötekilerle esası itibariyle taban
tabana ayrı bir dünya bu. Bu nedenle Devlet, AB sürecinde toplumunun
yapısını göz ardı edecek ve İslam ile son kez hesaplaşmak zorunda
kalacaktır. (Bakmayın siz; medeniyetler buluşması, kültürler kavuşması
yutturmasına. Bugün yerküre üzerinde hakiki bir Müslüman medeniyeti
yoktur, o medeniyet yeryüzünü terk edeli yüz yıllar olmuştur. Var olan
şey ise, halkın kendi arasında yaşata geldiği, eski medeniyetin miras
kalıntılarıdır. Buhal ise, giderek zayıflayan dini/kültürel referans’ın
oluşturduğu yarı dindar, kendine has bir formdan başkası değildir.)
Fakat bu kalıntı bile birilerini ürkütmeye yetmektedir… Bizim Devletlu
de bunu çok iyi bildiği için; ilerde oluşabilecek toplumsal itiraz ve
hesap-laşmaların önünü alabilmek adına, son yıllarda bilinçli olarak
yürüttüğü politikalar ile hemen her toplumsal kesimi, kendi tuttuğu
‘yol’a sokmayı başarmıştır. Toplumsal kesimler de, sürgit devam eden
sosyal çalkantılar, ekonomik krizler ve siyasi istikrarsızlıktan
bunalmış, önüne sürülen bu çözümü mecburen kabullenmiştir. Toplumsal
bünyeyi tahrip eden kronik krizlerden kurtulmak niyetiyle böyle bir
tercihi benimsemektedir. Görünen odur ki; ileride karşılaşacağı krizin
hesabını bu günden yapamamaktadır. Yağmurdan kaçanın, denize düşenin
çaresizliğidir bu. Bu süreçte her kesimin pragmatik hesabı vardır. Bu
hesabın ana eksenini oluşturan sebep, devlet toplum ilişkisinden
kaynaklanmaktadır. Toplum kendi devlet yapısını kendi içerisinde
değiştiremediği, buna güç yetiremediği içindir ki; dışarıdan bir destek
ile bunu gerçekleştirebilmeyi ummaktadır. Bu dışarıdan desteği her kesim
kendi açısından değerlendirmekte, beklentisini de ona göre
düşlemektedir. AB süreci, Türk toplumunu ve devletini farklı amaçlarla
olsa da, aynı yöne savurmaktadır. Oysa başlangıçta her kesimin kendi
beklentileri adına razı geldiği süreçte, mesafe alındıkça beklentilerin,
umulanı karşılamayacağını ve zaman zaman itirazların yüksek sesle dile
getirileceğini kestirmek zor değildir. Zira güdülen amaç ile tutulan
yolda varılacak nokta hiçbir zaman çakışamayacaktır. Bu kendi kendimizi
kandırmaktan başka bir şey değildir. Çünkü AB’nin yaşam biçimi ve
sisteminin işlerliği, bizdeki devlet ve toplum hayatı işleyişindeki her
şeyi alt üst edecek kadar geniş kapsamlı bir dönüşümü içermektedir.
Gözlemleyebildiğimiz kadarı ile hem devletin, hem de toplumsal
kesimlerin AB’den beklentilerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
1-Türkiye’de modernizmi içselleştirmiş, seküler zihniyetli azınlık bir
grup için AB üyeliği; Atatürk’ün de işaret ettiği muasır medeniyet
seviyesine ulaşma hedefinin gerçekleşeceği bir uygarlık
projesidir.
2-Türk toplumunun sessiz çoğunluğunu oluşturan ve ideolojik ayırım
gütmeyen büyük kesimi için; ekonomik anlamda geleceğinin garantisi,
refah düzeyinin yükselmesi ve insan gibi yaşama koşullarının sağlanması
anlamına gelmektedir.
3-Ekonomide imtiyaz sahibi büyük sermayenin beklentisi; küreselleşme
sürecinde sık rastlanan küresel ekonomik krizlerin etkisinden kurtulmak
maksadı ile bir bölgesel birlik ve ait olunması gereken bir adrestir. Bu
sermaye, kendinden daha büyük sermayeye tabi olarak var kalmayı
düşlemektedir.
4-Son yıllarda oluşan muhafazakâr Anadolu sermayesi; kamu kaynaklarını
tekel olarak kullanan, tefeci mantığı ile oluşturduğu finans düzeninden
haksız rant elde eden büyük sermaye ve onun oluşturduğu ölümcül
rekabetten kurtulmak, ekonomik sahada elde ettiği başarıyı kalıcı kılmak
adına siyasette temsil ve varlığının bekası için yaşam reçetesi olarak
görmektedir.
5-Devlet elit’inin en son 28 Şubat krizi ile ürettiği “demokrasi ve
özgürlükler alan’ının daraltılması” ne-ticesinde, bu kesimin değişmeye
veya uzlaşmaya yanaşmayan tutumu karşısında oluşan ve toplumsal anlamda
muhalefette yer alan;
a- Eski sosyalist yeni çevreci ve barışçı, kısmen liberal anarşist
kesim, AB’ni geniş manada özgürlük alanlarının açılacağı bir kapı
olarak,
b- Kürt kesimi “insan hak ve özgürlükleri” bağlamında dillendirdiği,
yarısı saklı tüm istek ve beklentilerinin karşılanmasının, içeriden elde
edilemeyeceği kanısının kesinleşmesi sonucunda, AB’ni son seçenek
olarak,
c- Son olarak da İslamcılar (!), otoriter ve bürokratik cumhuriyet
geleneğini siyasi iktidara gelmelerine rağmen toplumsal destek ile
değiştiremeyeceğini idrak etmesi neticesinde, AB’ni dini özgürlüklerin
kullanılacağı bir özgür (!) yapı olarak görmektedirler.
6-Nihayet AB’ne karşıymış gibi gözüken askeri kesim için ise, Irak
savaşı esnasında stratejik ortağı ABD ile yaşanan krizinden sonra,
haritaların değiştirileceği bölgede güvenliğinin tek başına
savunulamayacağı endişesi ne-ticesinde, AB gibi bölgesel bir blok içinde
yer almak tek tercih olmuştur. Uzun dönemde hem siyasal ve hem de askeri
açıdan varlık ve güvenliğin sağlanması bir nevi AB ile bütünleşmeye
bağlanmıştır.
Görünen o ki, yaklaşık iki yüz yıldır Devlet elitinin yönetim, güvenlik
ve toplumsal kimlik açısından tercih ettiği proje arkasında yürüyüşünü
sürdürmesine karşılık, toplumsal kesimler de kendi gelecek ve
beklentilerinikollamak adına arayışa girmişlerdir. Devlet katında
sayısız reform, ıslahat ve devrime rağmen, devlein bir türlü istediği
neticeye varıp kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayamayan projelere
bu sefer halkımız da katılmıştır. Amaçların benzeşmesi bir yana,
beklentiler her kesimi aynı yola sürüklemektedir. Bu kadar geniş bir
uzlaşının oluşmasını, küreselleşme ve iletişimin etkisine bağlamamız
mümkün olduğu gibi, bu uzlaşıyı toplumun ve Devletin alternatif bir
proje üretememesi ile yada her tarafın kendini tek bir seçenekle
sınırlamasıyla da açıkla-yabiliriz. Aslında var olan alternatif
projelerin tartışılıp değerlendirilmemesi, taraftarlarının net olarak
ortaya çıkmaması ve kendilerini doğru olarak anlatamaması ile de
açıklanabilir. Devleti bu çıkmazın içindeyken anlamak belki mümkün ancak
toplumsal kesimleri anlamak son derece zor. Evet zor çünkü; mevcut
siyasi ve ekonomik yapı içinde tartışma fırsatlarını kullanamamakta,
bizzat devlet tarafından resmi görüşler dışındakilere uzun süredir
‘tuluat’ oynatılmasına sessiz kalmaktadırlar. Belki bunu da toplumsal
bozulmuşlukla açıklayabiliriz. Pek de hayra alamet değil bu durum. Vah
Türkiye’m vah. .!
Elbette bu sürece bu şartlarda katılmayı doğru bulma-yanlar olduğu gibi,
mevcut hali varlık sebebi sayan azınlık grup/gruplar da olacaktır. Bu
süreç herkesin eteğindeki taşı dökeceği ve tarafını açıkça ortaya
koyacağı bir süreç olması bakımından önemli sayılmalıdır. Kim nerede yer
almak istiyorsa alabilir, almalıdır elbet. Buna bir itirazımız da
olamaz. Söz gelimi Erbakan’ın sırf AKP’ye muhalefet olsun diye Doğu
Perinçek ve millicilerle aynı safta yer almasına da sürecin komedisi
olarak bakıp gülebiliriz. Turgut Özal sonrası hızlı değişime en çabuk
uyan, modern değerleri içselleştirip kitlelerin zihnini dumura uğratan
ve sonuçta içinden AKP gibi garabet üreten ‘hoca’nın haline başka ne
demeli ki. Parlamentoda olduğu yıllar boyunca AB’ni, demokrasiyi ve
laikliği ‘sahibinin se-si’nden daha gür seslendiren, muhalefete düşünce
de ‘feleğini şaşıran’ zavallılığı unutmak mümkün mü?. Çağdaşı Fethullah
efendinin farklı çizgide, farklı program uygulaması, küreselleşme adına
konsillerin aşısı tutunca ABD’nin dümen suyuna girmesi başka bir garabet
olsa gerek. Mesele Erbakan’ın milliciliği veya Fethullah’ın uzlaşıcılığı
meselesi olarak değil, etkiledikleri onca mil-yonlar bakımından ve
gelecek nesillere aktarılacak ‘din’i telakki’ açısından önem arz ettiği
için not edilmelidir. Toplumsal program ve siyasi hedefleri olan
kesimlerden ‘radikal’ İslamcılar dışında kalan diğerlerinin görüş ve
tutumları aşağı yukarı ortaya çıkmıştır sanırım. İçinde yaşadığımız
‘batıcı’ devlet idaresi ve kimliğini kaybetmiş toplumsal yığınlar
arasında, ayakta kalabilen, geleceğe dair modernizm dışında insanlığın
onurunu ve kur-tuluşunu muştulayacak, hemcinslerine ‘eşref’ mahluk
olduğunu, bu dünya hayatı dışında daim bir ahiret yurdu olduğu
gerçeğini, hesabı, kitabı hatırlatacak, bu dinamik, asil insanlar ve
gruplar henüz taraflarını beyan etmediler. Bir İslamcı, ekonomik olarak
kalkınmak, yaşama standartı olarak refaha kavuşmak, sistemli ve
disiplinli bir devlete sahip olmak, bireysel özgürlükler ile sadece
dünya için ve keyfince yaşanacak bir ortam elde etmek ama netice-sinde
yaratılış gerçeğini unutarak dünyacı olmak adına pragmatik olamaz. Onlar
için herhangi bir yaşama biçimi değil, Allah’a göre dizayn edilmiş bir
yaşama biçimi tek seçenektir. Bu seçenekte zenginlik ve refah hayatın
olamazsa olmazını teşkil etmez. Çünkü bu gibi kazanımlar asıl hedef
değildir. Sadece bu istemle yani tali hedef ve kazanımlardan da yola
çıkılamaz. Her zaman öncelik Salih kulluktur. O nedenle bu keskin viraj,
gelecek kuşakları da etkileyecek bir dönüşüme gebedir. Kimilerinin
savunduğu gibi, cezaevinde hücre yaşamından avluya çıkma özgürlüğü
olarak anlaşılmamalıdır. Avluya çıkarken sıralanan ‘ikna odaları’ ndan
geçenler, zihinsel dönüşüme uğrayarak başkalaşacaklardır. Aksi takdirde
kimseyi sevabına havalandırmaya çıkarmıyorlar ki. (Öyle değil mi..?
Arafat’ı savunmak durumunda kalmak da yanlışı savunmak değil midir?
Hiçbirimiz onun şahsı ile uğraşmıyoruz, kalbini yarmaya da niyetli
değiliz ama o sadece kendisi değil ki… Adam kendi ile beraber ‘fesad’ı
yayıyor ve gelecek nesilleri de etkiliyor. Asıl mesele bu.)
Söz konusu İslamcılar arasında, çoğu konularda olduğu gibi bu konuda da
konunun önemine eşdeğer bir tartışma yapılmamıştır. Kafalar karışık,
zihinler dağınık olabilir. Önümüze sürülen görüşlere bir taraftan
eklemlenmiş ya da şartlar gereği kısa gün karına düşmüş de olabiliriz.
Stratejik olarak ileriye dönük hayati bir karar almamız gerektiğinde
hata yapmaya hakkımız yoktur. Peşimize takılan, görüşlerimize itibar
eden nicelerini ve geleceğe bırakılacak mirası dikkate almak
zorunluluğumuz vardır. Telafisi imkansız hatalar yapamayız. İstişare
mekanizması burada hepimize yepyeni bir ufuk açabilir. İçinde
yaşadığımız ‘beyinsizler’ güruhuna dahil olsak da, gücümüz çok şeye
yetmese de, kendi karar dünyamızı birleştirebilir, çalışmalarımızı da o
yönde şekillendirebiliriz. Başkalarının argümanları zaman zaman hoşumuza
gitse de, bize kısa dönemli ‘özgürlükler’ kazandıracağını inanmış olsak
da, artık bu kadar hayati bir konuda kendi görüşlerimizi oluşturmalı,
netleştirmeli ve tarafımızı belirlemeliyiz. AB Süreci çok uzundur,
tartışmaya vaktimiz olabilir, fakat kısa vadeli çözümlere itibar
edemeyiz. Bu güne kadar birçok önemli konuda olduğu gibi; başkalarının
ürettiği çözümlere, başkaları ile paylaşılan faaliyetlere aldanarak,
kendimize düşen önemli sorumluluklardan kurtulamayız. Asıl olan kendi
çözümlerimizi kendimiz üreterek onun peşinde yürüyebilmektir, yalnız
kalma pahasına olsa da… Devletin sunabileceği son proje AB durağıdır.
İrade olarak işine gelmese de, endişe edip sakındığı bir Din fobisi ve
beka kaygısı onu bu seçime zorlamaktadır. Bu toplum ise önüne çıkan
önceki siyasi projelere yeteri kadar kredi açmış ama umduğunu
bulamamıştır. Son çözüm olarak AB katılımı gösterildiği için taraftar
olmaktadır. Devlet ile aynı beklentide olmak durumunda bırakılmıştır.
Gerekçe ve amaç farklılığından ötürü İçinde olduğumuz topluluktan ‘beri’
olabilmeli, yaratılış amacı olarak kabullendiğimiz kendi davamızın
peşinde koşarak Allah’tan yardım beklemeliyiz. Kendi rüştümüzü
ispatlayacak olgunluğu ve yolumuza sadakati gösterecek diriliği
yakalamak durumundayız. Bu gibi önemli konularda yalnız kalmak ama
sırat-ı müstakim üzere olmak bahtiyarlıktır. Başkaları ile uzlaşı
içerisinde karışık amaçlara yürümek, ortak platformlarda buluşmak
öncelikle başkalarının yanlışlarını savunmaktan, en hafif hali ile
görmemekten geçiyor. Bu gibi süreçler Müslüman’ın imanını bitiriyor,
hassasiyetlerini kaybettiriyor, reflekslerini zayıflatıyor. Kimi
kanalları kullanalım derken ortada kimlik kalmıyor. İşte bu vebal
üstlenilemez.
Yukarıdaki bu kısa değerlendirmede AB müktesebatını ve Avrupalı’yı
‘kendi’ kılan değerleri özetle ortaya koymaya çalıştık. Ancak daima
aklımızda bulundurmamız gereken hususları yeniden vurgulamakta fayda
görüyorum. Avrupalı ile ‘öteki’ olmaktan çıkıp birlik olmaya kalkışmak,
kültür harmonisi oluşturup medeniyetler zenginliğine inanmak başka
amaçlara yönelik gayretlerdir. Kavramlarla oynaşmanın bu kadarına ancak
gülünür. Avrupa kimliği ‘Müslüman’ kimliğinin karşıtı ve bu karşıtlık
onun var olma sebebidir. Müslüman da Müslüman olduğu için Avrupalı
değildir. Avrupa bir coğrafi terimin ötesinde farklı bir kültür ve
yaşama biçiminin ifadesidir. Unutulmamalıdır ki; iki farklı medeniyet
yoktur. Var olan Batılı ve seküler bir medeniyettir. Savundukları gibi
İki farklı medeniyet olsa bile güçlü olan taraf zayıf olanı içinde
eritir, bitirir, yok eder. Kural budur. Eskiden bu işler savaşlarla
oluyordu. Şimdilerde daha az maliyetle ve savaşsız yapılmaktadır. Bu iş
farklı iki rengi bir parçada işlemek değil, farklı iki insanı tek bir
insan yapmak gibidir. Birisi yok olmaz ise fıtrat bozulur, ortalığa
ucube bir yaratık çıkar. ‘Mankurt’ laşma ile sonuçlanan süreç budur.
İşlem ticari, askeri bir ittifak, ortaklık değildir. Görmek isteyen bir
göz ile bakıldığında ortada aleni bir siyah-beyaz farkı görülecektir.
Kendi işini göremeyen kişi başkasından yardım alabilir ama, işin
mahiyeti ve yardımın faturası önemlidir. Mahiyeti itibarı ile yardım
alınamayacak bir işte yardım talep etmek, yardım edecek olanda yok
olmaktır, kişilikten ve ayrı varlık olmaktan vazgeçmektir…
Bizim ve bizden sonraki nesillerin geleceğini yakından ilgilendiren
böyle hayati bir konuyu irdelerken, Müslümanlara Müslümanlığından
utanmamayı öğreten, her birimiz adına ve her birimiz için o gür sesiyle
haykırarak birçoğumuzu gaflet uykusundan uyandıran, 1995 yılı Ocak
ayında kaybettiğimiz sevgili Ercüment ağabeyi anmadan geçemeyeceğim.
“Küfre hasımlığım, İslam’a olan hısımlığımdandır. Allah ve Resulüne
düşman olmayan herkese hakkımı helal ediyorum.” Bu sözler ona aittir. Ne
çok şey anlatıyor, değil mi? Hasımlık ve hısımlık ölçüsü, şaşmaz,
değişmez bir ilke olarak ortaya konmuş. Her şartta geçerli bir yol
haritası çiziyor. Referans ve hedef noktaları açıkça belirlenmiş. Arı
duru bir zihin, amacı besbelli bir hedef ve uğruna hayat adanacak bir
dava.. Allah elbette kime merhamet edeceğini bilir. Kendine sığınan ve
kulluğunu kendine yöneltenleri de güzel bir ecirle karşılayacaktır.
İslam’ı yeniden ihya eden, çağdaş hurafelere yiğitçe karşı duran, zayıf,
cılız Müslümanlara gür bir ses ile cesaret verip izzetini hatırlatan ve
asla başka hesap gütmeyip tek hesap peşinde koşan şanlı yiğidimizi bir
kez daha hayırla yad ediyoruz. Allah ona iyilikle muamele, bize de
feraset ihsan etsin, amin. |