Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 313 | Aralık  2005

                   

 

 


Vah Türkiyem..!

Hüseyin Alan

1839 Tanzimat, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Birinci Meşrutiyet, 1908 İkinci Meşrutiyet,1923 Cumhuriyetin Kuruluşu, 1952 NATO ve BM’e giriş, 1963 Ortak Pazar’a müracaat ve nihayet 17 Aralık 2004 Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerinin başlaması için tarihin alınışı... Kayıtlara geçen bu tarihlerle birlikte başlayıp devam eden gidişata şöyle bir bakıldığında, Türk siyasal elitinin izah etmemize gerek bile olmayan niyetler ile hep aynı ‘yolda’ seyrettiğini, bu ‘yol’ seçimi konusunda da doğrusuna yanlışına bakmaksızın ısrarından vazgeçmediğini görürüz. Devlet’i yöneten askeri-sivil bürokratik kadro, ekonomik imtiyazlı gruplar ve onlarla birlik aydın sınıf, (iktidar eliti) öteden beri kendi aralarında; Devletin varlığı ve güvenliği, milletin kimliği ve yönetimin hangi temel ilkelere dayanacağı konusunda hep aynı program ve hedefi paylaşarak seçtikleri ‘yol’da ilerlemeyi sürdürmektedirler. Onlar için asıl amaç; toplum olarak kimlik, devlet olarak güvenlik ve adil bir yönetim arayışıdır. Kuşaklar değişse de hedef ve arayışlar aynı yol üzere sürmektedir. Siyasal kültürümüzde var olan devlet anlayışı ve geleneğinde, toplumsal ve yaşamsal meseleler bizde “Devletlü” tarafından karara bağlanır ve uygulanır. Topluma bu gibi konularda asla danışılmaz ve halkımız da yukarıdan buyrulanı “şeriat’ın kestiği parmak acımaz” anlayışı ile aynen kabul ve biat eder. 17 Aralık 2004 tarihine kadar geçen süre boyunca bu yürüyüş maalesef bitmemiş, üstelik gidilen yolda istenilen amaç bir türlü elde edilmemiştir. Siyaset teorisinde Devlet sistemi ve anlayışının nirengi noktasını Devlet-Toplum ilişkileri ve iktidar değişimi oluşturur. Bizim siyaset uygulamamızda ise, Devletli sınıfın kendi içerisinde sivil-asker ilişkisi ayrı bir özellik arz eder. Devlet anlayışında oluşan beka ve güvenlik sorunlarının her şeyden önceliği, konjonktüre göre oluşmuş Dünya şartlarına uyumluluğu, o yönde oluşturulmaya çalışılan toplumsal kimlik arayışı bakı-mından benzerimiz zor bulunur. Bir gecede eskiyi silip yepyeni bir form oluşturmak, geçmiş ile geleceği bir anda koparıp yeni bir toplum inşa etmek her milletin harcı değildir ( ! ). Bu bağlamda arayışların son istasyonu AB durağı olmaktadır. İzlenilen yol haritasına bakarak, gelecek on yıllarda neler olabileceğini bu günden kestirmek çok zor değildir. Hele ki kendi dinamik, güç ve özelliklerimizi bildiğimiz halde başkalarının projelerine uygun hareket etmekte kararlı olunca… Türkiye devleti kendi katında verdiği karar ile Avrupa kültür dünyasına dahil olmayı, medeniyet ve çağdaş değerler adına kendi varlık ve dinamiklerini terk etme pahasına uygun bulmuştur. Bu yolda elde edeceği en büyük hasıla, geri kalmışlığın dayanılmaz hafifliğinden kurtulmak ve bünyeyi zayıf düşürmüş olan rejim tartışmalarından da sıyrılmaktır. Kazanılan (!) son tarih ile öteden beri yürüye geldiği ‘yol‘ da geri dönülmez bir kavşak geçmektedir. Eğer AB Blok’una dahil olmayı biz istiyorsak; ki gerçekte de öyle, onlar da ‘biz‘ in nasıl bir şekle bürünerek gelme-miz gerektiğini tayin edeceklerdir. Avrupa müktesebatı denilen her türden birikimlerin temeline bakıldığında Avrupa’yı Avrupa kılan esas değerleri kaba hatları ile şöyle sıralamak mümkündür; Liberal-demokrat bir siyasi rejim, kapitalist yapıya dayalı bir serbest pazar ekonomisi, secular zihniyetle oluşturulmuş toplumsal bir yaşam biçimi ve her türlü formdan soyutlanmış bireysel bir özgürlük sahiplenişi. Nihayet rasyonel akıl referanslı üretilen bilimsel bir hakikat anlayışı ile kendi kutsallarını oluşturmuş bir kültür ve medeniyet havzası. Yani, ‘modern’   (Allah’tan müstağni) bir insan teki ve o özgür bireylerden oluşmuş topluluk. Sonuç olarak varılan noktada benzer yapıda toplulukların oluşturmaya çabaladığı bir birlik. Buna karşılık farklı bir tarihi çizgiden gelen, farklı bir kültür birikimine sahip Türk toplumu (eliti değil), ve onun kendine ait oluşturduğu bir hayat tarzı. Çok güçlü olmasa da İslam’a kültürel referans ile bağlı, kendi geleneğini oluşturmuş hayat çizgisinde dindarlığı ağır basan, kendine has bir yaşama biçimi kurmuş bir millet. Siyaseti de, ekonomisi de, insan anlayışı da, ilişki biçimleri de kendine has bir toplum. Ötekilerle esası itibariyle taban tabana ayrı bir dünya bu. Bu nedenle Devlet, AB sürecinde toplumunun yapısını göz ardı edecek ve İslam ile son kez hesaplaşmak zorunda kalacaktır. (Bakmayın siz; medeniyetler buluşması, kültürler kavuşması yutturmasına. Bugün yerküre üzerinde hakiki bir Müslüman medeniyeti yoktur, o medeniyet yeryüzünü terk edeli yüz yıllar olmuştur. Var olan şey ise, halkın kendi arasında yaşata geldiği, eski medeniyetin miras kalıntılarıdır. Buhal ise, giderek zayıflayan dini/kültürel referans’ın oluşturduğu yarı dindar, kendine has bir formdan başkası değildir.) Fakat bu kalıntı bile birilerini ürkütmeye yetmektedir… Bizim Devletlu de bunu çok iyi bildiği için; ilerde oluşabilecek toplumsal itiraz ve hesap-laşmaların önünü alabilmek adına, son yıllarda bilinçli olarak yürüttüğü politikalar ile hemen her toplumsal kesimi, kendi tuttuğu ‘yol’a sokmayı başarmıştır. Toplumsal kesimler de, sürgit devam eden sosyal çalkantılar, ekonomik krizler ve siyasi istikrarsızlıktan bunalmış, önüne sürülen bu çözümü mecburen kabullenmiştir. Toplumsal bünyeyi tahrip eden kronik krizlerden kurtulmak niyetiyle böyle bir tercihi benimsemektedir. Görünen odur ki; ileride karşılaşacağı krizin hesabını bu günden yapamamaktadır. Yağmurdan kaçanın, denize düşenin çaresizliğidir bu. Bu süreçte her kesimin pragmatik hesabı vardır. Bu hesabın ana eksenini oluşturan sebep, devlet toplum ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Toplum kendi devlet yapısını kendi içerisinde değiştiremediği, buna güç yetiremediği içindir ki; dışarıdan bir destek ile bunu gerçekleştirebilmeyi ummaktadır. Bu dışarıdan desteği her kesim kendi açısından değerlendirmekte, beklentisini de ona göre düşlemektedir. AB süreci, Türk toplumunu ve devletini farklı amaçlarla olsa da, aynı yöne savurmaktadır. Oysa başlangıçta her kesimin kendi beklentileri adına razı geldiği süreçte, mesafe alındıkça beklentilerin, umulanı karşılamayacağını ve zaman zaman itirazların yüksek sesle dile getirileceğini kestirmek zor değildir. Zira güdülen amaç ile tutulan yolda varılacak nokta hiçbir zaman çakışamayacaktır. Bu kendi kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Çünkü AB’nin yaşam biçimi ve sisteminin işlerliği, bizdeki devlet ve toplum hayatı işleyişindeki her şeyi alt üst edecek kadar geniş kapsamlı bir dönüşümü içermektedir. Gözlemleyebildiğimiz kadarı ile hem devletin, hem de toplumsal kesimlerin AB’den beklentilerini şu şekilde sıralamak mümkündür:    

1-Türkiye’de modernizmi içselleştirmiş, seküler zihniyetli azınlık bir grup için AB üyeliği; Atatürk’ün de işaret ettiği muasır medeniyet seviyesine ulaşma hedefinin gerçekleşeceği bir uygarlık projesidir.                     
2-Türk toplumunun sessiz çoğunluğunu oluşturan ve ideolojik ayırım gütmeyen büyük kesimi için; ekonomik anlamda geleceğinin garantisi, refah düzeyinin yükselmesi ve insan gibi yaşama koşullarının sağlanması anlamına gelmektedir.  
3-Ekonomide imtiyaz sahibi büyük sermayenin beklentisi; küreselleşme sürecinde sık rastlanan küresel ekonomik krizlerin etkisinden kurtulmak maksadı ile bir bölgesel birlik ve ait olunması gereken bir adrestir. Bu sermaye, kendinden daha büyük sermayeye tabi olarak var kalmayı düşlemektedir.       

4-Son yıllarda oluşan muhafazakâr Anadolu sermayesi; kamu kaynaklarını tekel olarak kullanan, tefeci mantığı ile oluşturduğu finans düzeninden haksız rant elde eden büyük sermaye ve onun oluşturduğu ölümcül rekabetten kurtulmak, ekonomik sahada elde ettiği başarıyı kalıcı kılmak adına siyasette temsil ve varlığının bekası için yaşam reçetesi olarak görmektedir.   

5-Devlet elit’inin en son 28 Şubat krizi ile ürettiği “demokrasi ve özgürlükler alan’ının daraltılması” ne-ticesinde, bu kesimin değişmeye veya uzlaşmaya yanaşmayan tutumu karşısında oluşan ve toplumsal anlamda muhalefette yer alan;      
a- Eski sosyalist yeni çevreci ve barışçı, kısmen liberal anarşist kesim, AB’ni geniş manada özgürlük alanlarının açılacağı bir kapı olarak,                                           

b- Kürt kesimi “insan hak ve özgürlükleri” bağlamında dillendirdiği, yarısı saklı tüm istek ve beklentilerinin karşılanmasının, içeriden elde edilemeyeceği kanısının kesinleşmesi sonucunda, AB’ni son seçenek olarak,   
c- Son olarak da İslamcılar (!), otoriter ve bürokratik cumhuriyet geleneğini siyasi iktidara gelmelerine rağmen toplumsal destek ile değiştiremeyeceğini idrak etmesi neticesinde, AB’ni dini özgürlüklerin kullanılacağı bir özgür (!) yapı olarak görmektedirler.       

6-Nihayet AB’ne karşıymış gibi gözüken askeri kesim için ise, Irak savaşı esnasında stratejik ortağı ABD ile yaşanan krizinden sonra, haritaların değiştirileceği bölgede güvenliğinin tek başına savunulamayacağı endişesi ne-ticesinde, AB gibi bölgesel bir blok içinde yer almak tek tercih olmuştur. Uzun dönemde hem siyasal ve hem de askeri açıdan varlık ve güvenliğin sağlanması bir nevi AB ile bütünleşmeye bağlanmıştır.                                                                                        

Görünen o ki, yaklaşık iki yüz yıldır Devlet elitinin yönetim, güvenlik ve toplumsal kimlik açısından tercih ettiği proje arkasında yürüyüşünü sürdürmesine karşılık, toplumsal kesimler de kendi gelecek ve beklentilerinikollamak adına arayışa girmişlerdir. Devlet katında sayısız reform, ıslahat ve devrime rağmen, devlein bir türlü istediği neticeye varıp kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayamayan projelere bu sefer halkımız da katılmıştır. Amaçların benzeşmesi bir yana, beklentiler her kesimi aynı yola sürüklemektedir. Bu kadar geniş bir uzlaşının oluşmasını, küreselleşme ve iletişimin etkisine bağlamamız mümkün olduğu gibi, bu uzlaşıyı toplumun ve Devletin alternatif bir proje üretememesi ile yada her tarafın kendini tek bir seçenekle sınırlamasıyla da açıkla-yabiliriz. Aslında var olan alternatif projelerin tartışılıp değerlendirilmemesi, taraftarlarının net olarak ortaya çıkmaması ve kendilerini doğru olarak anlatamaması ile de açıklanabilir. Devleti bu çıkmazın içindeyken anlamak belki mümkün ancak toplumsal kesimleri anlamak  son derece zor. Evet zor çünkü; mevcut siyasi ve ekonomik yapı içinde tartışma fırsatlarını kullanamamakta, bizzat devlet tarafından resmi görüşler dışındakilere uzun süredir ‘tuluat’ oynatılmasına sessiz kalmaktadırlar. Belki bunu da toplumsal bozulmuşlukla açıklayabiliriz. Pek de hayra alamet değil bu durum. Vah Türkiye’m vah. .!


Elbette bu sürece bu şartlarda katılmayı doğru bulma-yanlar olduğu gibi, mevcut hali varlık sebebi sayan azınlık grup/gruplar da olacaktır. Bu süreç herkesin eteğindeki taşı dökeceği ve tarafını açıkça ortaya koyacağı bir süreç olması bakımından önemli sayılmalıdır. Kim nerede yer almak istiyorsa alabilir, almalıdır elbet. Buna bir itirazımız da olamaz. Söz gelimi Erbakan’ın sırf AKP’ye muhalefet olsun diye Doğu Perinçek ve millicilerle aynı safta yer almasına da sürecin komedisi olarak bakıp gülebiliriz. Turgut Özal sonrası hızlı değişime en çabuk uyan, modern değerleri içselleştirip kitlelerin zihnini dumura uğratan ve sonuçta içinden AKP gibi garabet üreten ‘hoca’nın haline başka ne demeli ki.  Parlamentoda olduğu yıllar boyunca AB’ni, demokrasiyi ve laikliği  ‘sahibinin se-si’nden daha gür seslendiren, muhalefete düşünce de ‘feleğini şaşıran’ zavallılığı unutmak mümkün mü?. Çağdaşı Fethullah efendinin farklı çizgide, farklı program uygulaması, küreselleşme adına konsillerin aşısı tutunca ABD’nin dümen suyuna girmesi başka bir garabet olsa gerek. Mesele Erbakan’ın milliciliği veya Fethullah’ın uzlaşıcılığı meselesi olarak değil, etkiledikleri onca mil-yonlar bakımından ve gelecek nesillere aktarılacak ‘din’i telakki’ açısından önem arz ettiği için not edilmelidir. Toplumsal program ve siyasi hedefleri olan kesimlerden ‘radikal’ İslamcılar dışında kalan diğerlerinin görüş ve tutumları aşağı yukarı ortaya çıkmıştır sanırım. İçinde yaşadığımız ‘batıcı’ devlet idaresi ve kimliğini kaybetmiş toplumsal yığınlar arasında, ayakta kalabilen, geleceğe dair modernizm dışında insanlığın onurunu ve kur-tuluşunu muştulayacak, hemcinslerine ‘eşref’ mahluk olduğunu, bu dünya hayatı dışında daim bir ahiret yurdu olduğu gerçeğini, hesabı, kitabı hatırlatacak, bu dinamik, asil insanlar ve gruplar henüz taraflarını beyan etmediler. Bir İslamcı, ekonomik olarak kalkınmak, yaşama standartı olarak refaha kavuşmak, sistemli ve disiplinli bir devlete sahip olmak, bireysel özgürlükler ile sadece dünya için ve keyfince yaşanacak bir ortam elde etmek ama netice-sinde yaratılış gerçeğini unutarak dünyacı olmak adına pragmatik olamaz. Onlar için herhangi bir yaşama biçimi değil, Allah’a göre dizayn edilmiş bir yaşama biçimi tek seçenektir. Bu seçenekte zenginlik ve refah hayatın olamazsa olmazını teşkil etmez. Çünkü bu gibi kazanımlar asıl hedef değildir. Sadece bu istemle yani tali hedef ve kazanımlardan da yola çıkılamaz. Her zaman öncelik Salih kulluktur. O nedenle bu keskin viraj, gelecek kuşakları da etkileyecek bir dönüşüme gebedir. Kimilerinin savunduğu gibi, cezaevinde hücre yaşamından avluya çıkma özgürlüğü olarak anlaşılmamalıdır. Avluya çıkarken sıralanan ‘ikna odaları’ ndan geçenler, zihinsel dönüşüme uğrayarak başkalaşacaklardır. Aksi takdirde kimseyi sevabına havalandırmaya çıkarmıyorlar ki. (Öyle değil mi..? Arafat’ı savunmak durumunda kalmak da yanlışı savunmak değil midir? Hiçbirimiz onun şahsı ile uğraşmıyoruz, kalbini yarmaya da niyetli değiliz ama o sadece kendisi değil ki… Adam kendi ile beraber ‘fesad’ı yayıyor ve gelecek nesilleri de etkiliyor. Asıl mesele bu.) 
Söz konusu İslamcılar arasında, çoğu konularda olduğu gibi bu konuda da konunun önemine eşdeğer bir tartışma yapılmamıştır. Kafalar karışık, zihinler dağınık olabilir. Önümüze sürülen görüşlere bir taraftan eklemlenmiş ya da şartlar gereği kısa gün karına düşmüş de olabiliriz. Stratejik olarak ileriye dönük hayati bir karar almamız gerektiğinde hata yapmaya hakkımız yoktur. Peşimize takılan, görüşlerimize itibar eden nicelerini ve geleceğe bırakılacak mirası dikkate almak zorunluluğumuz vardır. Telafisi imkansız hatalar yapamayız. İstişare mekanizması burada hepimize yepyeni bir ufuk açabilir.  İçinde yaşadığımız ‘beyinsizler’ güruhuna dahil olsak da, gücümüz çok şeye yetmese de,  kendi karar dünyamızı birleştirebilir, çalışmalarımızı da o yönde şekillendirebiliriz. Başkalarının argümanları zaman zaman hoşumuza gitse de, bize kısa dönemli ‘özgürlükler’ kazandıracağını inanmış olsak da, artık bu kadar hayati bir konuda kendi görüşlerimizi oluşturmalı, netleştirmeli ve tarafımızı belirlemeliyiz. AB Süreci çok uzundur, tartışmaya vaktimiz olabilir, fakat kısa vadeli çözümlere itibar edemeyiz. Bu güne kadar birçok önemli konuda olduğu gibi; başkalarının ürettiği çözümlere, başkaları ile paylaşılan faaliyetlere aldanarak, kendimize düşen önemli sorumluluklardan kurtulamayız. Asıl olan kendi çözümlerimizi kendimiz üreterek onun peşinde yürüyebilmektir, yalnız kalma pahasına olsa da… Devletin sunabileceği son proje AB durağıdır. İrade olarak işine gelmese de, endişe edip sakındığı bir Din fobisi ve beka kaygısı onu bu seçime zorlamaktadır. Bu toplum ise önüne çıkan önceki siyasi projelere yeteri kadar kredi açmış ama umduğunu bulamamıştır. Son çözüm olarak AB katılımı gösterildiği için taraftar olmaktadır. Devlet ile aynı beklentide olmak durumunda bırakılmıştır. Gerekçe ve amaç farklılığından ötürü İçinde olduğumuz topluluktan ‘beri’ olabilmeli, yaratılış amacı olarak kabullendiğimiz kendi davamızın peşinde koşarak Allah’tan yardım beklemeliyiz. Kendi rüştümüzü ispatlayacak olgunluğu ve yolumuza sadakati gösterecek diriliği yakalamak durumundayız. Bu gibi önemli konularda yalnız kalmak ama sırat-ı müstakim üzere olmak bahtiyarlıktır. Başkaları ile uzlaşı içerisinde karışık amaçlara yürümek, ortak platformlarda buluşmak öncelikle başkalarının yanlışlarını savunmaktan, en hafif hali ile görmemekten geçiyor. Bu gibi süreçler Müslüman’ın imanını bitiriyor, hassasiyetlerini kaybettiriyor,  reflekslerini zayıflatıyor. Kimi kanalları kullanalım derken ortada kimlik kalmıyor. İşte bu vebal üstlenilemez.


Yukarıdaki bu kısa değerlendirmede AB müktesebatını ve Avrupalı’yı ‘kendi’ kılan değerleri özetle ortaya koymaya çalıştık. Ancak daima aklımızda bulundurmamız gereken hususları yeniden vurgulamakta fayda görüyorum. Avrupalı ile ‘öteki’ olmaktan çıkıp birlik olmaya kalkışmak, kültür harmonisi oluşturup medeniyetler zenginliğine inanmak başka amaçlara yönelik gayretlerdir. Kavramlarla oynaşmanın bu kadarına ancak gülünür. Avrupa kimliği ‘Müslüman’ kimliğinin karşıtı ve bu karşıtlık onun var olma sebebidir. Müslüman da Müslüman olduğu için Avrupalı değildir. Avrupa bir coğrafi terimin ötesinde farklı bir kültür ve yaşama biçiminin ifadesidir. Unutulmamalıdır ki; iki farklı medeniyet yoktur. Var olan Batılı ve seküler bir medeniyettir. Savundukları gibi İki farklı medeniyet olsa bile güçlü olan taraf zayıf olanı içinde eritir, bitirir, yok eder. Kural budur. Eskiden bu işler savaşlarla oluyordu. Şimdilerde daha az maliyetle ve savaşsız yapılmaktadır. Bu iş farklı iki rengi bir parçada işlemek değil, farklı iki insanı tek bir insan yapmak gibidir. Birisi yok olmaz ise fıtrat bozulur, ortalığa ucube bir yaratık çıkar. ‘Mankurt’ laşma ile sonuçlanan süreç budur. İşlem ticari, askeri bir ittifak, ortaklık değildir. Görmek isteyen bir göz ile bakıldığında ortada aleni bir siyah-beyaz farkı görülecektir. Kendi işini göremeyen kişi başkasından yardım alabilir ama, işin mahiyeti ve yardımın faturası önemlidir. Mahiyeti itibarı ile yardım alınamayacak bir işte yardım talep etmek, yardım edecek olanda yok olmaktır, kişilikten ve ayrı varlık olmaktan vazgeçmektir…  


Bizim ve bizden sonraki nesillerin geleceğini yakından ilgilendiren böyle hayati bir konuyu irdelerken, Müslümanlara Müslümanlığından utanmamayı öğreten, her birimiz adına ve her birimiz için o gür sesiyle haykırarak birçoğumuzu gaflet uykusundan uyandıran, 1995 yılı Ocak ayında kaybettiğimiz sevgili Ercüment ağabeyi anmadan geçemeyeceğim. “Küfre hasımlığım, İslam’a olan hısımlığımdandır. Allah ve Resulüne düşman olmayan herkese hakkımı helal ediyorum.” Bu sözler ona aittir. Ne çok şey anlatıyor, değil mi?  Hasımlık ve hısımlık ölçüsü, şaşmaz, değişmez bir ilke olarak ortaya konmuş. Her şartta geçerli bir yol haritası çiziyor. Referans ve hedef noktaları açıkça belirlenmiş. Arı duru bir zihin, amacı besbelli bir hedef ve uğruna hayat adanacak bir dava.. Allah elbette kime merhamet edeceğini bilir. Kendine sığınan ve kulluğunu kendine yöneltenleri de güzel bir ecirle karşılayacaktır. İslam’ı yeniden ihya eden, çağdaş hurafelere yiğitçe karşı duran, zayıf, cılız Müslümanlara gür bir ses ile cesaret verip izzetini hatırlatan ve asla başka hesap gütmeyip tek hesap peşinde koşan şanlı yiğidimizi bir kez daha hayırla yad ediyoruz. Allah ona iyilikle muamele, bize de feraset ihsan etsin, amin.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...