|

Şefaat Kavramı
Çerçevesinde Yanlış
Peygamber Anlayışı
Abdurrahman Gümüş
Rahman Ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla
Şefaat kavramının iyi anlaşılması için bilinmesi gereken konuların
başında Peygamber ve Peygamber anlayışı gelmektedir. Çünkü, Tevhid
inancını bozan anlayışların dindarlar tarafından kabul görmesi için dinî
bir boyut yüklenmektedir. Vahye müdahale edemeyenler vahiy ve Peygamber
anlayışını bozmakta, Peygamberlere ilahlık vererek kendi ilahlık
anlayışlarının alt yapısını oluşturmaktadırlar. “Hahamlarını ve
rahiplerini Allah’tan ayrı rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de
öyle. Oysa kendilerine yalnız tek Tanrı olan Allah’a ibadet etmeleri
emredilmişti. O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları
şeylerden münezzehtir. (Tevbe, 31).
Şirk zihniyeti, Peygamber anlayışını bozarak dini boyut kazanmaktadır.
Bir insana ilahlık verirseniz bütün insanlara ilahlık kapısını açmış
olursunuz. Allah’ın yetkilerini, gücünü, otoritesini parçalarsınız.
Tevhid dininin karşı çıktığı temel noktalardan birisi bu
anlayıştır.
Peygamberlere izafe edilen yanlış yakıştırmalar, onların gereği gibi
anlaşılmasının önünü kesmiş; ilah-insan, melek-insan karışımı bir
varlığı toplum bilincine yerleştirmiştir. Toplum, Peygamberin bizler
gibi bir beşer olduğunu kabul edememektedir. İnsanlar onları, Zaloğlu
Rüstem gibi veya Yunanlıların Zeus’u gibi yarı tanrı insan şeklinde
algılayıp destanlaştırmışlardır. İsa Peygamber’den sonra Roma kültürünün
etkisinde olan insanlara tevhid dinini kabullendirmek için, İsa
Peygamber’i Yunan tanrılarına benzeterek İsa’nın getirdiği din
anlatılmıştır. Yunan putperestliği yarı-insan, yarı-tanrı anlayışı
sergilemektedir. İsa Peygamber de yarı-insan, yarı-tanrı yapılarak Yunan
kültürünün etkisindeki Roma İmparatorluğundaki insanlara sunulmuştur.
İnsanlar İsa’yı ilah Peygamber, Hıristiyanlığı da din olarak
kabullenmişler; ancak, Allah’ın istediği İsa ve Din değil. Bir insanın
Peygamber seçilmesi onun için en büyük şereftir. İnsanlar buna rağmen
tarihi efsanelerle dolu olan toplumların bu anlayışları doğrultusunda
Peygamberleri algılamışlardır.
“Zaten kendilerine hidayet geldiği zaman insanları doğru yola gelmekten
alıkoyan şey, hep: Allah, bir insanı mı elçi gönderdi? demeleridir.”
(İsra, 94).
“Biz onları yemek yemeyen cesetler yapmadık. Onlar ölümsüz de
değillerdi.” (Enbiya, 8).
Her toplumun kendi destanı var. İslam öncesi destan kültürlerine göre
din anlayışları da şekillenmiştir. Ancak kabullenmemiz gereken şey,
Peygamberlerin insanlar arasından Allah tarafından seçilmiş olmasıdır.
“De ki: Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı elbette
onlara gökten bir meleği elçi gönderirdik.” (İsra, 95).
İnsanlar Peygamberleri insan olarak kabullenmekte zorlanıp, ya reddetme,
ya da ilahlaştırma yoluna başvuruyorlar. “Çünkü onlara elçileri, açık
deliller getirirlerdi, fakat onlar, ‘Bir insan mı bize yol gösterecek’
deyip inkar ettiler ve yüz çevirdiler. Allah da muhtaç olmadığını
gösterdi. Allah zengindir,
övülmüştür.” (Teğabün, 6).
Tevhid ehli ise Peygamberleri Allah’ın seçtiğini, kendisine vahiy
geldiğini, gelen vahyi hayatına aktardığını, vahyi hayatına aktarmada
bir örneklik oluşturduğunu, bir beşer olarak ihtiyaçlarının olduğu ve
beşer olarak yaşayıp, beşer olarak öldüğünü kabul eder. Peygamberlerin
beşer olmasının, onların Peygamberliğine bir zarar vermediğini de bilir.
Her din mensubu kendi liderine övgü amacıyla değişik vasıflar
yüklemektedir. Bu semavî olsun, beşerî olsun farketmemektedir. Bu
vasıflar dine uygun olabileceği gibi, dine aykırı da olabilmektedir.
Dine aykırı olarak bugünkü şiir kitaplarında, romanlarda v.b, kutsanan
kişiler için abartılı övgüler bulunmaktadır. Bu övgüler, her namazda
okunan Fatiha gibi, her fırsatta tekrarlanmakta; o insanlar Tanrı(!)
gibi, ulu, kurtarıcı ve her yerde görünen, kutsal kişiler olarak
ilahlaştırılıp övülmektedir. Bu aşırı övgüde her zaman övülenin suçu
olmayabilir. Takipçileri bu aşırılığın asıl faili olabilirler. İsa’nın,
Üzeyir’in ilahlaştırılmasında peygamberlerin bir suçu yoktu. Takipçiler
bazen iyi niyetle, bazen çıkar amaçlı ilahlaştırmada
bulunmaktadırlar.
20. yüzyıl insanı bu kadar ilme, bu kadar teknolojiye rağmen bunu
yaparsa, geçmiş dönem insanlarının bunu yapmayacağını kim garanti
edebilir? Yahudi ve Hristiyanlar’ın dinlerine ve Peygamberlerine
bağlılıkları had safhaya varmıştır. Öyle ki son Pey-gamber’in kendi
ırklarından olmayışı onları daha da azgınlaştırmıştır. Bu yüzden de
kendi Peygamberlerini övme, kutsama, ilahlaştırma noktasına
gelmişlerdir. Hatta “Allah’ın oğlu”, “Allah’ın yer-yüzündeki yansıması”
diyerek küfre sapmışlardır. Burada amaç Peygamberlerini yüceltmektir.
Ancak Allah hiç kimseden Peygamberlerini bu şekilde yüceltmesini
istememektedir.
“Rahman çocuk edindi dediler. O yücedir. Hayır (melekler) değerli
kullardır.” (Enbiya, 26). “Andol-sun, ‘Allah, ancak Meryem oğlu
Mesih’tir’ diyenler elbette kafir olmuşlardır. Halbuki Mesih demişti ki:
‘Ey İsrail oğulları, benim Rabbim ve sizin de Rabbiniz olan Allah’a
kulluk edin. Zira kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak ki, Allah ona
cenneti haram etmiştir ve onun varacağı yer ateştir; zalimlerin
yardımcıları yoktur.” (Maide, 72). “Allah üçün üçüncüsüdür diyenler
elbette kafir olmuşlardır. Oysa yalnız bir tek Tanrı vardır, başka tanrı
yoktur. Bu dediklerinden vazgeçmezlerse elbette onlardan
inkar edenlere acı bir azap
dokunacaktır.” (Maide, 73) “Yahudiler: ‘Üzeyr, Allah’ın oğludur’
dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların
ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. Önceden inkar etmişlerin sözlerine
benzetiyorlar. Allah onları
kahretsin, nasıl da çevriliyorlar.” (Tevbe, 30).
Peygamberlerin yerini Allah Kur’an’da göstermiştir. Yukarıdaki ayetlere
benzer Kur’an’da bir çok ayet vardır. Son Peygamber’in ümmeti olduğunu
söyleyenlerden bir kısmı, “Bu ayetler kitap ehline gelmiştir, bize
değil” diyerek, kitap ehlinin düştüğü hataya düşüyorlar. Oysa Allah
kitap ehlinin şirkini kabul etmezken son Peygamber’in ümmeti olduğunu
söyleyenlerin şirkini mi kabul edecek? Kitap ehlinin son Peygamber’i
kabul etmeyişleri, onları kendi Peygamberlerini övme anlayışına
yöneltmiştir. Kitap ehlinin düştüğü hataya Müslümanlar da düşmüştür.
Süleyman Çelebinin yazdığı Mevlid,
kitap ehline, kitap ehlinin mantığıyla cevap vermesidir.
Peygamberler bu şekilde ilahlaştırılsa bile, birer müslüman olarak her
Peygamberin Allah tarafından seçildiği, hepsinin küfürle mücadele
ettiği, toplumlarının temiz ve seçkin insanları olduklarının bilinmesi
gerekir. Öncelik ve sonralık meselesi üstünlük gibi anlaşılmış ve
yanlışlar arka arkaya gelmiştir. Birileri “Peygamberimiz son
Peygamberdir” diyerek üstün tutmaya yönelmiş, bir başkası da “Adem ilk
Peygamberdir, o üstündür” veya Peygamberlere Allah tarafından verilen
mucize farklılığı bile Pey-gamber
dövüşü yaptırmaya konu olmaktadır,“benim Peygamberim senin
Peygamberinden üstündür” şeklinde. Oysa bütün Peygamberler Allah
tarafından seçilmiş ve bir birini destekleyici olarak gelmişlerdir.
Hepsinin anlattığı din İslam,
kaynağı Allah’tır. Pey-gamber dövüştürme mantığı bizim “vasat ümmet”
olma anlayışını terk etmemizden kaynaklanmaktadır. Kur’an, bu konuda
nasıl hareket edeceğimizi tespit etmesine rağmen,
-ezberleyip de anlayamadığımız!-
ifadelerinde şöyle der: “Elçi, Rabbinden kendisine indirilene
inandı, müminler de hepsi, Allah’a, Melekleri’ne, Kitapları’na ve
Peygamberleri’ne inandılar. O’nun elçilerinden hiç birini diğerinden
ayırt etmeyiz (dediler) ve dediler ki: İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz,
bağışlamanı dileriz. Dönüş sanadır.” (Bakara, 285).
Yanlış metodlar yanlış sonuçlar getirmektedir. Pey-gamberler, Kur’an’da
yerini bulan ifadelerle tanınmaya gayret edilirse, bu yanlışlıklara
düşülmez. İnsanlara Peygamberlerin bizim gibi bir insan ol-duğunu
söylememiz, bu toplum tarafından garipsenmektedir. Çünkü insanlara uçan,
kaçan, yarı ilah, yarı insan bir Peygamber kabul ettirilmiştir.
Pey-gamberlerin birer beşer olması, onların ayrıcalıklı yönlerinin,
kendilerine vahyedilmesi ve vahyedilecek temizlikte ve kişilikte
olmasına engel değildir. Bu, başta Peygamberimize, sonra da inananlara
Allah’ın bir lütfudur. “Dediler: Bu elçiye ne oluyor ki yemek yiyor,
çarşılarda geziyor? O’na kendisiyle beraber uyarıcı olarak bir melek
indirilmeli değil mi?” (Furkan, 7). “Yahut üstüne bir hazine atılmalı,
yahut kendisinin, ürününden yiyeceği bir bahçesi olmalı değil mi? …”
(Furkan, 8).
Maalesef günümüz insanı bile bu müşriklerin yaklaşımıyla olaylara
bakmaktadır. Toplum ilahlaşmış bir Peygamber arayışındadır. Bu nedenle,
Rasulullah, “Ey kavmim beni, İsrail oğullarının Peygamberlerini
ilahlaştırdıkları gibi ilahlaştırmayınız…” demiştir. Ancak rivayetlere
bakarsak, ahirette Allah’a ortak bir Peygamber anlayışı görürüz. Haşa,
Allah yaratmaya sebep bulamamış da, “Kainatı Peygamber’in yüzü gözü
hürmetine yaratmış!” Hiçbir delili olmayan bu uydurmalar toplumun
akidesinin temelini oluşturmuştur. Bu anlayış şu ayetin mantığına
aykırıdır: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye
yarattım.” (Zariyat, 56).
Allah yaratmanın amacını kendisine kulluk edilmesi olarak söylüyor.
Yoksa Peygamber’in yüzü-gözü hürmetine yaratmamıştır. Peygamberler
Allah’a tâbîdir. Yoksa Allah Peygamberlere tâbî değil.
Peygamberler yer, içer, kızar, sevinir, ticaret yapar vs. Bunlar her
insanın sahip olabileceği beşeri özelliklerdir. Peygamberleri diğer
insanlardan ayırt eden özelliğin vahyi bir özellik olduğunu bilmeliyiz.
Bu özellik de, Allah gibi kutsanma değil, kendisine gelen vahyi yaşama
ve tebliğ etme özelliğidir. Yoksa canının istediğine azap etme veya
kurtarma yetkisi kendisine verilmemiştir. Peygamber’in çok merhametli
olduğunu ifade etmek için sık sık anlatılan bir rivayet vardır:
Rasulallah’ın Taif’te gördüğü muameleye çok üzülen Cebrail gelerek,
Taif’i iki dağın arasında ezebileceğini teklif eder. Ancak, Peygamber
buna razı olmaz.
Ayrıca Peygamber yine bu anlayışa göre, müşriklerin zulmüne rağmen
onlara merhamet etmiş, iyiliklerini istemiştir. Bu anlayış şu ayete ne
kadar uygun:
“De ki, eğer acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı, elbette
benimle sizin aranızdaki iş, şimdi
bitirilmişti. Allah zalimleri daha iyi bilir.” (Enam. 58).
Bir düşünün. Müşrikler Peygamber’e ve mü’minlere eziyetlerin en büyüğünü
yapıyorlar, katlediyorlar, hakaret ediyorlar, zulmediyorlar, ambargo
uygulu-yorlar; Peygamber ve müminler hicret etmek zorun-da kalıyorlar.
Böyle bir anda “hoşgörü göstermek” mümkün mü?
Bu rivayetler “Müminleri bırakıp, kafirleri dost edinen” zihniyetin bir
anlayışıdır. İcat ettikleri “hoşgörü dinini” ayakta tutabilecekleri
delillere ihtiyaçları var.
Peygamberlere ilahi özelliklerin verilmesi, onların misyonlarının yanlış
anlaşılmasına sebep olmuştur. İnsanlar, kendilerine gelen vahyi
bırakarak başka yol tutmuşlardır.
Helaller ve haramlar yer değiştirmiştir.
İnsanlar, “Ey inananlar, Allah’a itaat edin, Elçiye ve sizden olan
buyruk sahibine itaat edin” (Nisa, 59) anlayışını yanlış anlayarak,
Peygamberi de teşri hakkına sahip olarak görmüşlerdir. Rasule ve
ulul-emre itaatin bir ölçüsü olmalıdır. Allah’a itaat eder gibi itaat
olmaz. Rasûle itaat etmek, Allah’ın ken-disine indirdiği vahye tabii
olmak demektir. Tıpkı kitaba
yönelmenin Allah’a yönelmek olduğu gibi. “Elçi, Rabbi’nden
kendisine indirilene inandı, mü’minler de. Hepsi Allah’a, meleklerine,
kitaplarına ve Pey-gamberlerine inandı. O’nun elçilerinden hiçbirini
diğerinden ayırt et meyiz dediler. Ve dediler ki ‘işittik, itaat ettik!
Rabbi’miz bizi bağışlamanı dileriz. Dönüşümüz sanadır!” (Bakara, 285).
Bunun dışında Peygamberler kendilerine el etek öptürme, esas duruşta
durma, ve benzerlerini istememişlerdir. Günümüz hoca efendileri
cemaatlerinden böyle isteyip bunu da Peygamber’e ve sünnete
dayandırmaktadırlar. Bir çok ayette saha-benin Peygamber’e karşı,
önerisi, isteği, itirazı olduğu görülmektedir. Günümüzde hangi cemaatin
üstadına bunları yapabilirsiniz?
Sünnet vahyin uygulama şeklidir. Yoksa Peygamber’in şahsi uygulamaları
değildir. Hiçbir sünnet ve hadis vahye aykırı olamaz. Peygamber’den
vahye rağmen söz ve fiil sadır olmaz. Olursa Allah onu uyarır. Bu da
hatadır, kasdî değildir. Peygamber adına söylenen tüm söz ve fiilleri
Kur’an süzgecinden geçirmek gerekir ki, Kur’an’a uygunluğunu tespit
ederek, Peygamber’in gerçek fiil ve sözlerini ortaya çıkartmış olalım ve
Peygamber adına söylenen her uydurmayı kabul etmeyelim.
Peygamber’i yanlış tanımak, O’nun görevini yanlış algılamaya sebep
olmuştur. Dünya’da insanları bilgilendiren, ahirette kurtuluş yolarını
anlatan, şirke savaş açan bir Peygamber yerine, ahiretin koruyucusu,
sahibi, yetkilisi yapmışlardır. Din gününün ortağı etmişlerdir. Halbuki
böyle yapmakla Allah’a eş koşmuşlardır. Tabi bunlar direkt söylenen
sözler değil, konuştukça, örnekler verildikçe ortaya çıkıyor. “Peygamber
din gününün sahibidir ve Allah’a ortaktır” denmiyor. Ancak verilen
örnekler, anlatılan olaylar ve inanış şekli bu durumu ortaya getiriyor.
İnsanlar bunun bilincinde değiller. Kendilerini uyaran insanları da
olayın ciddiyetini kavramadan Peygamber düşmanı ilan ediyorlar. “Biz
elçileri sadece müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kim inanır
ve uslanırsa onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.” (En’am,
48).“De ki, ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da
bilmem, size ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana
uyarım. De ki: Körle, gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz? (En’am,
50).
Mü’min, Peygamber de olsa, diğer insanlar da olsa, ibadetinde Allah’a
hiç kimseyi ortak koşmayandır. “De ki: Ben de sizin gibi bir insanım;
Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabbi’ne
kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve
Rabbi’ne ibadete hiç kimseyi ortak
koşmasın.” (Kehf, 110).
Şu anda ölmüş bulunan Peygamberleri kaldırıp, kiminin rüyasına, kiminin
meclisine uğratarak kişi ve cemaatleri kutsamada kullanılan
anlayışların, ancak Kur’anî bakış açısıyla yanlışlarını ortaya
ko-yabiliriz. “Senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Sen
öleceksin de onlar temelli mi kalacaklar?” (Enbiya, 34). “Her nefis,
ölümü tadacaktır. Biz sizi sınamak için şerre de hayra da müptela
kılıyoruz. Ve bize döndü-rüleceksiniz.” (Enbiya, 35). Yukarıdaki
ayetleri okuduktan sonra hiçbir mümin kalkıp ta Peygamberlerin
ölmediğini, şehitlerin savaşlara katıldığını ve benzeri anlayışları
savunamaz. Aksi taktirde, Hristiyanlar’ın “İsa ölmedi, yaşıyor”
inancıyla aynı duruma gelinir. “Senden önce hiçbir Peygamber göndermedik
ki ona: Benden başka tanrı yoktur, bana kulluk edin! diye vahyetmiş
olmayalım.” (Enbiya, 25). Bu konularla ilgili Kur’an’da birçok ayet
vardır.
Şefaat kelimesi, dünyaya yönelik ve insanların kurtuluşuna vesile olmak,
onlara dini götürerek bilinçlendirmek, tek olan Allah’a kulluk yapması
gerektiğini ve bu kulluğun nasıl yapılacağını gösteren vahiyle
tanıştırmak. Bu vahyi alan ve uygulayan Peygambere tabii olunması
gerektiğini anlatmak ve insanların mümin olmalarına yardımcı olmaktır.
Bu anlayış, dünyada iyi şefaatte bulunmaktır. İnsanların şirke girmesine
yardımcı olmak, onları bir olan Allah’tan uzaklaştırmak veya Allah
inancına şirk bulaştırmaya çalışmak da kötü şefaat olarak adlandırılır.
Bunlar dünyadayken olanlardır. Şeytan ve dostları Allah yolundan
insanları alıkoymaya çalıştıkları için onlar da dünyadayken kötü bir
şefaat etmeye örnektir. “Kim güzel bir işe destek olursa, onun da o
işten bir payı vardır. Kim kötü bir işe destek olursa, onun da o işten
payı olur. Allah her şeyi gözetip karşılığını verendir.” (Nisa, 85).
Allah’ın insanlara doğru yolu göstermek için vahyetmesi dünyadayken bir
şefaat’tir.
Allah katında nice melek olmasına rağmen Allah’ın Cebrail’i Vahiy meleği
seçip insanlığın kurtuluşu olan vahiyleri Cebrail’in Allah’ın izniyle
getirmesi, insanlık için dünyadayken bir şefaattir. Yahudilerin
Cebrail’e düşman olmaları bundandır. Yani vahyi kendilerinden birine
getirmedi diye. Oysa Peygamberleri seçen Allah’tır.
Peygamberlerin insanlara dini anlatması ve insanların kurtuluşuna vesile
olması müminler için bir şefaattir.Kur’an da, insanlara vahyi okuyup
yaşama noktasında bir şefaatçidir. Müminlerin de bir bir-lerine dini
anlatması ve onların iman etmelerine, imanlarının artmasına neden
olmaları dünyadayken bir şefaattir. “İçlerinden bir adama: ‘İnsanları
uyar ve inananlara, Rab’leri katında kendileri için bir doğruluk
kademesi bulunduğunu müjdele!’ diye vahyetmemiz, insanlara tuhaf mı
geldi? Kafirler: ‘Bu apaçık bir büyücüdür’ dediler.” (Yunus, 2).
İnsanlar, hesap günü dine davet edilmeyecektir. Amel yapmaları
istenmeyecektir. Zaten yapamayacaklardır. O gün insanlar dünyadayken
yaptıklarının meyvesini toplayacaklardır. Öyleyse dünya kurtuluş
tohumlarının atıldığı, tebliğinin yapıldığı, amelin işlendiği yerdir.
Şefaate nail olmak (iman - amel ve kurtuluş ) dünyada gerçekleşiyor.
Ahirette sadece sorgu ve sonuç var.
“Bacaktan açılacağı ve secdeye davet edilecekleri gün secde edemezler.”
( Kalem, 42). “Gözleri düşük olarak yüzlerini bir zillet kaplar. Onlar
sağlam iken de secdeye davet edilirlerdi.” (Kalem,43). Peygam-berlere
itaat, onlara tapınmak değildir. Peygamberlere itaat Peygamberlerin
Peygamberliğini kabul etmek ve onlara gelen vahye uymaktır. “Senden önce
hiçbir Peygamber göndermedik ki ona: Benden başka tanrı yoktur, bana
kulluk edin! diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 25). “Hiçbir insana
yakışmaz ki Allah ona Kitap, hüküm ve Peygamberlik versin de, sonra o
insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin; fakat:
‘Öğrettiğiniz kitap ve okuduğunuz şeyler gereğince Rabba halis kullar
olun!’ der.” (Al-i İmran, 79) ‘Ve size: ‘Melekleri ve Peygamberleri
tanrılar edinin’ diye de emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, size
inkarı emreder mi?” (Al-i İmran, 80). “De ki: Rabbim, bağışla, acı, sen
acıyanların en hayırlısın.” (Müminun, 118).
Allah hesap gününde şefaati yasaklamıştır. Hesap gününde şefaat
olacağını ileri sürenler genelde Kitap ehli, özellikle Yahudilerdir.
Allah bunu değişik ifadelerle reddeder ve şefaatin olmadığını söyler.
Dini hayata geçirmeyen insanlar, İman anlayışı ve ameli yeterli olsun
veya olmasın, sözde bir Peygamber’e inanmak veya bir cemaat liderine
tabi olmakla, cenneti garanti edeceklerini zannederler. Bu anlayış,
dünyada sözde Allah’ı, Peygamberi, vahyi kabul eder. Ancak ona göre,
hayata geçirme, yaşama o kadar önemli değildir. Bunlar, Peygamberleri
öldürebilen, günah işleyebilen, Allah’la pa-zarlık yapabilen bir
anlayışı savunurlar. Dünyada yiyip-içen keyfine göre yaşayan, hesap
gününde, tabî olduğu Peygamber, şeyh, veli vb. gelip kolundan tutup
cennete götürdüğü bir anlayış... Beleş bir din, beleş bir cennet.
Dünyada yetkileri Allah’tan aldığını dolaylı yoldan söyleyenler hesap
gününde de hesabı Allah’a bırakmaz kendileri hallederler. Allah bu
anlayışı kabul etmiyor. “Ceza gününün ne olduğunu sen nereden
bileceksin? Ve yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin? O,
kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür! O gün buyruk, yalnız
Allah’ın dır. (İnfitar, 17-19) “Dost dostun halini sormaz.” (Hakka, 10).
“İşte o gün kişi kaçar: Kardeşinden, anasından, babasından. Eşinden ve
oğullarından. O gün onlardan her kişinin, kendisine yeter derecede işi
vardır.” (Abese, 34-37) “O gün varılıp durulacak yer ancak Rabbi’nin
huzurudur.” (Kıyamet, 12).
Allah hesap günü bütün insanları Peygamberler dahil, hesaba çekeceğini
ve hesaba çekecek olanın da kendisi olduğunu söylüyor. “Ve öyle bir
günden sakının ki, o gün hiç kimse, kimsenin cezasını çekmez; Kimseden
şefaat de kabul edilmez; kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir
yardım yapılmaz.”(Bakara, 48) “Ey İsrail oğulları, size verdiğim nimeti
ve sizi alemlere üstün kılmış ol-duğumu hatırlayın.” (Bakara, 122) “Ve
şu günden sakının ki, kimse kimsenin cezasını çekmez, kimseden fidye
kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda
vermez, bir taraftan yardım da
görmezler.” (Bakara, 123).
Allah ehli kitabın hesap günündeki şefaat anlayışına yanlış derken,
Müslümanları da aynı yanlışa düşmemeleri için uyarmaktadır. “Ey
inananlar, ne alış verişin, ne dostluğun ve ne de şefaatin olmadığı gün
gelmezden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın.
Kafirler, zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara, 254).
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi bu anlayışı Allah zalimlik (hakla
batılı bir birine karıştırmak) ve kafirlikle suçlamaktadır. Bu konuyla
ilgili Kur’an’dan diğer ayetlere de bakılabilir “Senden önce hiçbir
insana ebedi yaşama vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar ebedi mi
kalacaklar?” (Enbiya, 34) “Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi sınamak
için şerre de hayra da müptela kılıyoruz. Ve bize döndürüleceksiniz.”
(Enbiya, 35).
İbrahim Peygamber’in babası bu konuda bir örnektir. İbrahim Peygamber
toplumu ile birlikte babasını da dine davet ediyor. “Kitap’ta
İbrahim’i de an; gerçekten o çok doğru bir Peygamberdi.” (Meryem, 41).
“Babasına demişti ki: Babacığım, işitmeyen görmeyen ve sana hiçbir
yararı olmayan şeylere niçin tapıyorsun?” (Meryem,42). “Babacığım, bana,
sana gelmeyen bir bilgi geldi; bana uy, seni düzgün bir yola ileteyim.”
(Meryem,43). “Babacığım şeytana tapma, çünkü şeytan, Rahman’a isyan
etmiştir.” (Meryem, 44). “Babacığım, ben sana Rahman’dan bir azabın
dokunmasından korkuyorum. O zaman, şeytanın dostu olursun.” (Meryem,
45). Babasının İbrahim Peygambere karşı tavrı olumsuz oluyor. (Babası):
“Ey İbrahim, dedi, sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun?
Vazgeçmezsen, andolsun seni
taşlarım. Uzun süre benden ayrıl, git!” (Meryem, 46).
İbrahim Peygamber babasını razı etmeyip Rabbi’ni razı etme yolunu
tutuyor ve: 1- Mağfireti Rabbinden diliyor. 2- Yalnızca Rabbi’ne
yalvarıyor. (İbrahim): “Selam sana, dedi, senin için Rabbim’den
mağfiret dileyeceğim. Doğrusu O, bana çok lütufkardır.” (Meryem, 47).
“Sizden de, Allah’tan başka yalvardıklarınızdan da ayrılıyor ve yalnız
Rabbim’e yalvarıyorum. Umarım ki Rabbim’e yalvarmakla bahtsız olmam.”
İbrahim Peygamber babasına söz verdiği için Allah’tan babasının da
bağışlanmasını istiyor. “…Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat
Allah’tan gelecek hiçbir şeyi
senden savamam…” (Mümtehine,4). “Babamı da bağışla. Çünkü o,
sapıklardandır.” (Şuara,86). “Diriltilecekleri gün, beni utandırma.”
(Şuara, 87). “Rabbimiz, hesabın görüleceği gün beni, anamı-babamı ve
müminleri bağışla!” (İbrahim, 41).
İbrahim Peygamber babasına söz verdiği için babasının da bağışlanmasını
istiyor. Peygamberler ve insanlar sevdiklerinin bağışlanmasını
isteyebilirler. İstemek ayrı, kabul olunması ayrıdır.
Duayı yapan Peygamberler de olsa, her duanın kabul edilmeyeceğini,
aşağıdaki ayette görüyoruz. Allah’ın İbrahim Peygamberin duasına karşı
cevabı: “Zalimlerin yaptığından Allah’ı gafil sanma, O, sadece onları,
gözlerin dehşetten donup kalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 42).
Deniyorsa ki: Hesap gününde, günahkar ve cehennemlik olmuş müslümanların
affedilmeleri için Allah birilerine izin verecektir. Bunu iddia
edenlerin, Allah’ın birilerine böyle bir izin verdiğine veya vereceğine
dair bir delilleri varsa, sunmaları gerekir. Çünkü bu durumda, tövbeleri
kabul eden kim? Allah bunların affedilmesini istiyorsa neden kendi
affetmiyor da, birilerine siz affedin diyor. Bunu iddia edenlerin, Tövbe
konusunu ve af konusunu araştırmaları gerekir. Aşağıdaki ayetler bu
konulara ışık tutuyor.
“Tövbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, (Allah’ın rızasını aramak
için) seyahat
edenler, iyiliği emredip kötülükten men edenler ve Allah’ın sınırlarını
koruyanlar… İşte o müminleri müjdele.” (Tevbe, 112). “Akraba bile
olsalar, CEHENNEM HALKI OLDUKLARI BELLİ OLDUKTAN SONRA ortak koşanlar
için mağfiret dilemek; ne Peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş
değildir.” (Tövbe, 113).
Cehennem halkı belli olduktan sonra Allah kendi affetmeyip de
insanlardan bir kısmına affetme yetkisi verecek mantığı yukarıdaki
ayetlere aykırı değil mi? “İbrahim’in babası için mağfiret dilemesi,
sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Fakat onun, bir Allah düşmanı
olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrahim, çok
içli ve yumuşak huylu idi.” (Tövbe, 114). İbrahim Peygamberle ilgili
yukarıdaki örnek, Nuh Peygamber’in oğlu, Lut Peygamber’in eşi gibi bütün
durumları kapsar.
Şefaat konusunu savunanlar, aşağıdaki sorunun da cevabını vermek
zorundadırlar. Allah’tan başkasının affetmesi Allah’tan başkalarına da
yalvarma kapısını açmaz mı? “Mescidler, Allah’a mahsustur. Allah ile
beraber hiç kimseye yalvarmayın.” (Cin, 18). “Ve onlar bir kötülük
yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak
hemen günah-larının bağışlanmasını dilerler. GÜNAHLARI ALLAH’TAN BAŞKA
KİM BAĞIŞLAYABİLİR? Ve onlar, yaptıklarında bile bile, ısrar
etmezler.” (Ali İmran, 135). “Bilmediler mi ki, kullarından tövbeyi
kabul eden, sadakaları alan Allah’tır. Ve Allah, tövbeyi çok kabul
eden, çok esirgeyendir.” (Tevbe, 104).
Allah Kur’an’da Cennete kimlerin girebileceğini veya giremeyeceğini,
Cennetin bedelinin ne olduğunu bir çok ayette belirtmektedir. Bunlardan
bazıları şunlardır: 1-İman etmek, 2-Canını Allah yolunda feda etmek ve
malından harcamak. 3- Allah yolunda savaşmak. 4- Tövbe etmek, 5- İbadet
etmek. 6- Hamdetmek. 7-
(Allah’ın rızasını aramak için)
seyahat etmek. 8- Rüku etmek. 9- Secde etmek. 10- İyiliği emredip
kötülükten menetmek. 11- Allah’ın sınırlarını korumak. Bununla ilgili şu
ayetler bile yeterlidir. “Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını
cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda
savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah’ın, Tevrat’ta İncil’de
ve Kur’an’da üstlendiği gerçek bir sözdür. Kim Allah’tan daha çok
sözünde durabilir? O halde O’nunla yaptığınız bu alış verişinizden ötürü
sevinin. Gerçekten bu, büyük başarıdır. (Tövbe, 111). “Tövbe edenler,
ibadet edenler, hamdedenler, (Allah’ın rızasını aramak için) seyahat
edenler, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten
menedenler ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar.. İşte o müminleri
müjdele.” (Tevbe, 112) “Akraba bile olsalar, cehennem halkı oldukları
belli olduktan sonra ortak koşanlar için mağfiret dilemek ne
Peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş değildir.” (Tövbe,
113) .
Cennetliklerin diğer özellikleri Mearic, Suresinin 22 den 35 e kadar
olan ayetlerinde sayılmaktadır. Allah’ın dilemesi kavramı, Allah’ın
kimseye hesap vermeyeceği ve son söz sahibinin kendisinin olduğunu
belirtmek için Kur’an’da sık sık geçer. Allah dilerse Firavun’u da,
Şeytan’ı da ve hatta mümin-kafir ayırmadan tüm insanları da cennete
alır; karar mercii Allah’ tır. Ancak, Allah kendi kitabında, insanlara
rehber gönderdiği Kitap’ta neleri dileyip, neleri dilemediğini, neyi
nasıl yapacağını bize bilgi olarak sunmaktadır. Ve Allah kendisini,
sözünde duran, adaletli v.b. olarak tanıtmaktadır. Ölçüyü koyan, kendi
ölçüsüne uyacağını da belirtmektedir.
Allah müminlerin, büyük günahlardan sakınacağını ve küçük hatalarını da
kendisinin affedeceğini belirtmektedir. Büyük günahların neler olduğu
Kur’an’ın bir çok ayetinde belirtilmektedir. “Onlar ki günahın
büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük hatalar
işleyebilirler. Şüphesiz Rabbi’nin affı geniştir. O sizi daha iyi
bilir: Gerek arzdan inşa ettiği, gerek annelerinizin karınlarında
bulunduğunuz zaman biçim verdiği sırada, artık kendinizi övüp
yüceltmeyin. Çünkü O, korunanı daha iyi bilir.” (Necm, 32).
Başka bir ayette Allah müminlerin bir kısım kötülüklerini affedeceğini
Salih amelleri de kabul edeceğini bildirmektedir. İnsanların hatalarını,
günahlarını affeden Allah’tır. Hatasız insan olma-yacağına göre, affeden
de Allah olacaktır. Ancak hata ve günah işleyenin Allah’tan af dilemesi
ve Tövbe etmesi gerekir. “Onlar öyle kişilerdir ki, yaptıklarının en
iyisini onlardan kabul ederiz ve onların kötülüklerinden geçeriz, onlar
cennet halkı arasındadırlar. Bu kendilerine söylenen doğru sözdür.”
(Ahkaf, 16).
Yanlış şefaat anlayışı Müslümanların dinlerini yaşamada gevşeklik
göstermelerine neden olmaktadır. Allah’ın affedici özelliğini yanlış
kullanmak şeytanın özelliğidir. Şeytan insanların düşmanı ve insanları
Allah yolundan saptırmak için uğraşmaktadır. “Ey insanlar, Allah’ın
va’di gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, o aldatıcı, sizi
Allah ile aldatmasın.” (Fatır, 5). “Hiçbir günahkar başkasının
günahını çekmez. Eğer yükü ağır gelen kimse onu taşımak için
(başkalarını çağırsa) onun yükünden hiçbir şey taşınmaz; akrabası dahi
olsa. Sen ancak görmeden Rableri’nden korkanları ve namazı kılanları
uyarırsın. Manen arınıp yücelen, kendi yararına arınmış olur. Dönüş
Allaha’dır.” (Fatır, 18).
Müminlerin Fatiha suresi üzerinde özellikle durmaları, anlamaları
gereken konular vardır Bunlardan bir tanesi de “DİN GÜNÜ VE SAHİBİ”
kavramıdır. Ahirette şefaatin olacağını iddia edenlerin şu sorulara
cevap vermeleri gerekmez mi? 1- Allah’ın böyle bir ayeti var mı? 2-
Allah kimlere şefaat yetkisi verdiğini belirtmiş mi? 3- Böyle bir yetki
Allah’tan başkalarına yalvarma kapısını açmaz mı? 5- Bu inanış kişiyi
şirke götürmez mi? 4- Din gününün sahibi kimdir? 5- Allah niçin kendisi
affetmiyor da birilerinin affetmesine ihtiyaç duyuyor?! 6- Mekke
müşriklerinin, Yahudilerin ve Hıristiyanların da iddiaları buna benzemez
mi? 7-Allah bunların anlayışlarına yanlış derken, Tevhid Dini’nin
temeli olan Kur’an’da, temsilcisi olan son Peygamberine ve Müslümanlara
bu yanlış anlayışlara izin verecek öyle mi?!!!. 8- Bu anlayış Allah’ın
sıfatlarına aykırı değil mi? “Onlar için ister af dile, ister dileme,
Onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir,
çünkü onlar Allah’ı ve Elçisini tanımadılar;
Allah, yoldan çıkan kavmi yola
iletmez.” (Tevbe, 80)
Kuranı okuyanlar için, beş vakit namazda okuduğumuz Fatiha suresi
Kur’an’ın başına boşuna konmamıştır. Fatihadaki Allahın sıfatları ve
Müminlerin duaları Tevhidin temelini oluşturmaktadır. Fatiha suresini
tekrar tekrar okumalı ve düşün-melidir.
“RAHMAN VE RAHİM ALLAHIN ADIYLA”
“Alemlerin Rabbi Allah’a Hamd olsun.
Rahmandır. Rahimdir.
DİN GÜNÜNÜN SAHİBİDİR.
Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım isteriz!.
Bizi doğru yola ilet.
Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş olanların ve
sapmışların yoluna değil.”
(AMİN) |