|
FETULLAH GÜLEN'LE 11 GÜN
AB'ye ders oldu
Gülen, "Brüksel'de benim gözlerim doldu. Tayyip ve Abdullah Bey,
bayrağımızı kutsal bir varlık olarak yerden kaldırdılar. Bu davranış,
bana o toplantı kadar önemli geldi" diyor
Fethullah
Gülen'le 11 gün - 1
MEHMET GÜNDEM
Sunuş
2004'ün son günleri. 18 Aralık'ta New York'a indim. Ertesi gün
Pensilvanya'da Fethullah Gülen'le randevum var. Dönüş biletim 30 Aralık.
Bir yıl öncesinden başlayan ve defalarca yinelediğim röportaj talebim
nihayet sonuçlanacak.
New York'ta o gece bitmek bilmedi. 13 sayfa soru hazırladım. Aklımda
sorular uçuşuyor, yer değiştirip duruyor. Beni rahatlatacak tek şey,
Gülen'le görüşmek, aklımdaki soruları teker teker sormak. Nasıl bir
ortamla karşılaşacağım, ne kadar zaman ayıracak?
Sabah oldu. Bu röportajın yayını süresince fotoğraşarını göreceğimiz
Arda Yavuz ve iki arkadaşımla erkenden yola koyuluyoruz. Hedef
Pensilvanya. Röportaja daha yoldayken başladım. Kopmuşum arkadaşlardan.
Yalnızca soru ve cevaplara yoğunlaşmışım.
Pensilvanya'nın soğukları New York'u aratıyor. Bulunduğumuz bölge dağ ve
ormanlarıyla meşhur. Çevredeki evlerin çoğu iki, üç katlı. Birkaç dönüm
de bahçeleri var. Onlara benzer bir eve doğru yöneliyoruz. Çatı katı
hariç iki katlı. Fethullah Gülen, burada yeğenlerinin evinde kalıyor.
Kendine ait bir evi yok. İçeri giriyoruz. Burası misafirhane olarak
kullanılıyormuş. Bizi karşılıyorlar ve bir salona alıyorlar. Dışarıdan
daha gösterişli olduğu halde içerisi, iç dekoru oldukça sade. Gülen'in
bu misafirhanede bir odası var ve misafirlerini genellikle burada kabul
ediyor. Ve Fethullah Gülen'le bu salonda karşılaşıyoruz. Odasının kapısı
salona açılıyor. Tebessümle, "Hoş geldiniz Mehmet Bey" diyor. Biraz
sendeliyor; sonra öğreniyorum ki, şeker zaman zaman dizlerine
vuruyormuş.
Türkiye'den, Türkiye'deki tartışmalardan uzakta, stressiz, sağlığına da
titizlenen bir insan olarak düşündüğümden olacak, başka türlü bir
beklentiye girmişim. Rahatı iyi, sağlığı yerinde daha dinç bir adam
portresi beklentisine...
Neler konuştuk?
Gülen'in tansiyonunu ve şekerinin dengesini küçük şeyler bile bozuyor,
kalbini daraltıyordu. Yanında gölge gibi dolaşan bir doktorla hayat
sürmek zor olsa gerek... Sorularımın çoğu belki ona göre can sıkıcıydı,
ama sorulmalıydı. Ben de sordum...
İlk gün konuşma esnasında iki sefer tansiyon ilacı aldı. Gölge doktoru,
tansiyonunu ölçtü, bana da kaş göz işaretleriyle arada bir mesaj
göndermeyi ihmal etmedi. AB - Türkiye ilişkilerinden başlayıp faili
meçhul cinayetler uyarılarını, niçin Amerika'yı tercih ettiğini, burada
kimlerle görüştüğünü, Amerika'da oluşunun Büyük Ortadoğu Projesi, Kuzey
Afrika ve Yeşil Kuşak teorisi ile ilintili görülmesini, Amerika'nın Irak
politikasını, hoşgörü sürecinin stratejik argüman olarak
değerlendirilmesini ve misyonerlikle ilişkilendirilmesini, kişiliğini,
nasıl algılandığını, geçmişte Turancı, Neo - Osmanlıcı, Milliyetçi,
Devletçi, şimdi ise ABD yandaşı, CIA ajanı, Kardinal diyenlere verdiği
yanıtı....
İstihbaratını, "gönüllüler hareketi" dediği oluşumun nihai hedeflerini,
hayalindeki Türkiye'yi, ne zaman döneceğini, sağ kolu olup olmadığını,
nasıl geçindiğini, değirmenin suyunu, fiemşettin Günaltay'dan intihal
yaptığı eleştirilerini, hedefinin devlet olup olmadığını, "yöntem farklı
hedef aynı, demokratik yöntemlerle de olsa amaç; İslam cumhuriyeti"
iddialarını...
Terör, canlı bomba, intihar saldırıları için ne düşündüğünü, cihat ilan
edip etmediğini, radikal İslami akımları, Humeyni ve İran devrimine
bakışını, kadını, başörtüsü sorununu, Alevilerin devletten taleplerini,
Türkiye'den kimlerle görüştüğünü, ruhban okulu ve ekümenik (evrensel
patrik) tartışmalarına bakışını...
Orta Asya'ya neden gitmediğini, okulların Ortadoğu'ya değil de Orta
Asya'ya açılmasını yanılgı olarak görüp görmediğini, okullara yüklediği
misyonu, başkanlık sistemini niçin desteklediğini, askeri, TSK ve
emniyetteki örgütlenme iddialarını...
Türk Müslümanlara sıcak bakıyorlar
AB'nin bir Müslüman ülkeyle ilk kez müzakere sürecine girmesini,
Avrupa'nın kimliği ve vizyonu açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
AB konusunda genelde Türkiye'nin kazançları konuşuldu. Avrupa ülkeleri
farkında mı bilemiyorum fakat Türkiye'nin AB'ye ne kazandıracağı çok
daha önemlidir. Eğer bunun farkında olarak temerrüt (inat)
gösteriyorlarsa, demek ki inatları salim düşüncenin önüne geçiyor.
Aslında bu ilişkide Avrupa'nın, itibarı ve geleceği adına çok önemli
kazançları var.
Aydınımız öteden beri Avrupalılaşma peşinde. Tanzimat'la başlayıp
Cumhuriyet'le hız kazanmış bir Avrupalı laşma süreci içindeyiz.
Bilindiği gibi ilk ciddi anlaşma 1963'te oldu. Akabinde lehte, aleyhte
konferanslar verildi. 66-67'li yıllarda dinlediğim çok ciddi insanlar
karşı görüşler dile getirdiler. Onların fikirleriyle bugün AB'ye karşı
olanların söyledikleri örtüşüyordu. Orası Hıristiyan kulübüdür, bize
oyun oynarlar, bizi Hıristiyanlaştırırlar...
Bugün de bazı Müslümanlar kitap yazdırıp dağıttılar; gelirlerse,
görüntüleriyle, telakkileriyle, din anlayı şlarıyla, Allah
mülahazalarıyla bize müessir olurlar, gençlerimizi çalarlar...
Avrupalıların da belki fakir olmamız, Müslüman olmamız konuları nda
ciddi endişeleri vardı. Belki kendi dini değerlerine tam güvenleri de
yoktu, ama onlar bu endişelerini dışa vurmuyorlardı. Bugün aynı
endişeleri sürüyor mu bilemeyeceğim, fakat şimdiye kadar bizi alma
niyetinde olmadıkları açıktı.
Yeni süreçte o niyette bir farklılık mı var?
Almanya'da asimile olabilir gibi gördükleri Türk toplumu, orada hem
kendi varlığını korudu hem iki, üç nesil sonra kendine geldi.
Başkalarının tesirinde bir toplumken, şimdi müessir bir toplum olmaya
başladı. Çeşitli vesilelerle görüyoruz, dinliyoruz; başka Müslüman
toplumlara nazaran hem Avrupa'da hem de Amerika'da Türk toplumuna karşı
daha sıcak bir alaka var. Türkleri diğer Müslümanlara göre daha yumuşak
buluyorlar. Belki, demokrasi, cumhuriyet ve laiklik mülahazası açısından
daha sıcak bakmalarına sebep oluyor, rahatlatıcı bir yanı var. Hatta
Amerika ve Avrupa'da Türk Müslümanlığı Türkiye'dekinden daha çok
telaffuz ediliyor.
Müzakere tarihinin verilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Girecek miyiz ya da ne zaman gireceğiz? Bunlar belli olmasa da, tarih
verilmesinin Türk toplumunun üzerinde psikolojik etkisi büyük oldu.
Halihazırdaki hükümetin bir başarısı gibi görünmektedir. Sorgulanacak
tarafları elbette vardır, ama politik mülahazalar şeklinde algılanır
diye üzerinde durmak istemiyorum. Aslında bizim AB'ye üyelik adına
aldığımız muştudan (müjde) daha ziyade, Avrupalılar bunu bir müjde
saymalı, büyük alaka duymalıydılar.
Neden Avrupa için müjde olmalı?
Çünkü bölgeye hâkim olmak isteyen başka güçler var. Çinliler, ticari
rekabet güçleri ve yumuşak davranmaları yla oraya çoktan girdiler.
Amerika'nın da, Avrupa'nın da onlarla mücadele etmeye güçleri yetmez.
Gelecekte ekonomik dünyada çok ciddi inkılapların olacağı muhakkak. Çin
o noktada dünyayı tehdit ediyor.
AB, Türkiye'yi kazanırsa güç olur
Türkiye'yi yanına almış bir AB, Çin'in yayılması karşısında nasıl bir
güç oluşturabilir?
Türkiye esasen, hem Ortadoğu hem de Uzakdoğu'ya köprü vazifesi
görebilir. Ortadoğu şuur altı müktesebatı çok derin ve zengin olan bir
Türkiye'ye Avrupa'nın ihtiyacı var. Kıbrıs'ı AB'ye aldılar, ama
Türkiye'nin Kıbrıs'tan çok daha önemli olduğunu değerlendirebilmeleri
lazımdır. İşin bir diğer yönü de - mevcut idarelerin başındakiler takdir
edemiyor olsa bile - halklara indiğimiz zaman, tarihiyle, toplumdaki
psikolojiyle, kredisiyle Türk toplumuna karşı fevkalade bir sempati ve
alakanın olduğunu görürüz. Geçmişimiz itibariyle de, günümüzde
cumhuriyet ve demokrasiyle idare ediliyor olmamız açısından da böyledir.
Eğitim faaliyetlerinin olduğu değişik ülkelerde bunu açıkça müşahede
ediyoruz. Dolayısıyla AB, ancak Türkiye'yi kazanırsa bölgede bir güç
haline gelebilir. Amerika da bölgede hâkimiyetini devam ettirmek
istiyor. ABD idarecileri, kamuoyuna yansıyan şekliyle Türkiye'nin AB'ye
girmesini istiyor gibi göründüler. Fakat bunun münakaşası yapılabilir.
Bölgede hâkimiyetini sürdürmek isteyen bir ABD, Türkiye gibi bir
müttefiklerini kaybetmek veya onun bir başka güç içinde yerini almasını
istemez.
Emekler boşa gidecekti
Hükümetin Brüksel zirvesinde gösterdiği performansı nasıl buldunuz?
Teslimiyetçi mi, pazarlıkçı mı?
Çok devlet adamı ter dökmüş, hizmet etmiş, Avrupa yollarını
aşındırmıştı. Bir defa daha falso yaşansaydı bütün onların emekleri heba
olmuş olacaktı. Hükümet bu psikolojiyi yaşıyordu. Brüksel'de benim
takdirle karşılayacağım şeyler de oldu.
Mesela...
Toplantıyı terk etme kararlılığını göstermek, bence milletimizin onuruna
yakışır şeylerdi. Bizim ihtiyacımız yok, biraz da karşı taraf ihtiyacını
idrak etsin demekti. Nitekim, bu kader denk noktasının o şekilde
değerlendirilmesi bizim kazancımız, onların da geri adım atmasına vesile
oldu. Kader denk noktaları her zaman insanın lehinde neticelenmeyebilir.
Gidiyorsan git de diyebilirlerdi. Teker teker müzakere etme, birebir
görüşme mevzuu da takdirle karşıladığım hususlardandı. Bunlar, değişik
devlet adamlarının bu konudaki hizmetlerini şükranla yâd edecek bir
noktalama yerine geçti. Ayrıca orada Avrupalılara bir ders verildi.
Takdir etmede cimri olmayın
Nasıl bir ders verildi?
Benim gözlerim doldu. Ülke bayrakları temsilcilerinin duracağı yerlere
konmuştu. Orada Tayyip Bey de, Abdullah Bey de bayrağımızı bir kutsal
varlık olarak yerden kaldırdılar... Bir de öpselerdi onu, tozunu
üfleselerdi... Abdullah Bey cebine koydu. Türk toplumunun bazı değerlere
karşı tavrını gösteren bir ders olması bakımından bu davranış bana o
toplantı kadar önemli geldi. Biraz da her şeyin güzel yanına bakmak
lazım. Olumsuz yanlarını selim akılla muhakeme yapalım, sorgulayalım ama
milletimiz adına, milletimizin itibarı adına güzel şeyler de oluyor.
Zannediyorum, bunları bütün entelektüeller görmüştür ve takdir de
edilecektir. Takdir edilmeyen hususları da, hislerine kapılmadan,
politik malzeme haline getirmeden, arkadaş bu yanlış desinler. Ülkemiz
adına bunu kim yaparsa yapsın takdirle karşılarım... Hükümetin de
takdirle karşılanacak yanları varsa, takdir etmede cimrilik yapılmamalı.
Orduda falancı filancı olmaz
Orduda örgütlendiği iddialarını yalanlayan Gülen, "Nasıl örgütleneceksin
ki? Başlarında laikliğin temsilcileri var. Öyle örgütlenmeye fırsat
vermezler" diyor
Fethullah Gülen'le
11 gün - 2
MEHMET GÜNDEM
İzlenim
Fethullah Gülen'le ilgili ilk izlenimlerim; hem yaşadığı ortama, hem
sesine, simasına hüzünlü bir sürgünün sinmiş olduğu. Burada o kadar
büyük bir sessizlik var ki, her konuşmanın içine dalıyor.
Yine bir sessizlik sonrası, "Nasılsınız?" diye soruyorum.
Fethullah Gülen de içinde bulunduğu ruh halini kendine ait bir şiirle
ifade ediyor: "Beynim tıpkı bir sorular harmanı, / Kafamda istifham,
cevabı sisli; / Sarmış buğulu hüzün dört bir yanı, / Kalbim annemin
kalbi gibi hisli; / Gezer dururum yorgun ve âvâre.. / Her hâlim
garipliğime emâre... / Düşüncem "vedâ" diyor bu yerlere / Doğ ey ışık,
doğ gönlümün içinden! / Tasayla dolaştığım bu yerlerde, / Bir ses sun o
eski bestelerinden, / Şu hüzünlü şafakta perde perde... / Hüzünlü
gurbet... Hüzünlü gurbet, ah zalim gurbet!" Yine bir sessizlik...
Bu sefer sessizliği Gülen bozuyor: "Kalbim bugünlerde sıkıştırıyor..."
İki üç günde bitebilecek bir röportaj, Gülen'in sağlık sorunları
nedeniyle 11 güne yayıldı.
Ordu ve asker. Bu kavramlara saygılı bir tavrınız var. Bu nereden
kaynaklanıyor?
Osmanlılar, asker bir millettir. Hatta militarizm denmiştir. Askerde
başlıyor, askerde bitiyor, ama yüreklerde hakkaniyet ve adalet düşüncesi
olunca rahatsız olunacak bir şey yok. Hiçbir zaman sivil teşebbüslerin
önü alınmamış, engellenmemiş, baltalanmamış. Ne var ki bizdeki biraz
daha mukaddestir. Bediüzzaman, "Bayraktar" diyor. Malik bin Nebi de,
"Alem-i İslam'ın şimalinde eğer Türk milleti olmasaydı bugün İslam
dünyası yoktu" diyor. Bu, bir yönüyle atı, silahı, kalkanıyla kahraman
askerler sayesinde olmuştur. Dolayısıyla meseleye, bir ruh olarak, mana
olarak, bir şahs-ı manevi olarak bakıyoruz ve ona saygı duyuyoruz. Kılı
kırk yararcasına hakkaniyet, adalet içinde olmuşlar. Ne var ki, bazı
dönemlerde o hassasiyet ve incelik korunamamış. Böyle suiistimalleri,
milletin kendisine çok şey borçlu olduğu o şahs-ı maneviyeyi karalamaya
vesile edilirse müesseseye yazık olur. Bir reform yapılacaksa, onlarla
görüşülerek yapılmalı. Askeriyedeki insanlar birer şehit namzetidir. Pek
çoğu itibariyle gazidirler. Hâlâ hayatta pek çok sakat insan var. Bunlar
nazar-ı itibara alınarak hakperestlik mülahazasıyla öyle görmek ve saygı
duymak lazım. Nasıl devletin sarsılması, devletin sırlarının faş
edilmesi karşısında hassasiyetimiz var, devletin önemli bir parçası olan
bu müessese hakkında da aynı hassasiyetimiz vardır.
"Gülen cemaatiyle ilişkisi nedeniyle ordudan ilişiği kesilenler" diye
zaman zaman medyada haberler çıkıyor. Ne dersiniz?
O müessesenin, alırken kriterleri olduğu gibi, atarken de kriterleri
vardır. O meseleye de hukuki bir çehre kazandırılmalı. Sayın Süleyman
Demirel'in bir beyanı olmuştu: "Bazı dönemler vardır ki, o dönemler
gammazlama dönemidir." Kurtulamazsınız ve gammazlanan gider. Mesela
birinin birine karnı ağrımış ve oradan uzaklaştırılmasını arzu ediyorsa
şayet, siciline "falancı" demek yeter. Böyle bir şey var mı yok, öyle
bir "cı", "cu" var mı, yok mu, ona bakmadan hemen yakıştırırlar. Böyle
olunca herkes herkese nispet edilebilir... Hangi sebebe binaen
atılmıştır onlar, iyi araştırılmalı, hukuk karar vermeli.
Uzaklaştırılanları da, arkalarından istihbarat örgütleri takip etse,
böyle bir şey var mı, yok mu diye...
Ordu içinde sizi sevenler var mıdır?
Bazı kimseler beni sevebilirler, bir şey diyemiyorum. Bir kere biri
anlatmıştı. Emekli olmuş, bir yerde karşılaştık. "Ben sizin vaazlarınızı
dinliyordum. Pek çok astıma ve üstüme de dinlettim." Zannediyorum camiye
de, konferanslara da gelip dinleyenler olmuştur her meslekten.
Türkiye'de dinlemeyen çok azdır. Dinlemeye değer mi, değmez mi ayrı
mesele. Dinleyenlere, hatta kaydedenlere abesle iştigal ediyorsunuz
demişimdir. Onlardan biri, "Kara kaşına, kara gözüne hayran değilim. Sen
konuşuyorsun ben de bunları kaydediyorum" demişti. Bunlara bir şey
diyemem ki. İçtihad hatasında bulunmuşlar derim. İçtihad hatasını
düzeltmek de benim vazifem değil.
Zannediyorum, birileri garazlarını gerçekleştirmek için o nispeti
kullanıyorlar. Dilerim bu müessese yapacağı reformlarla daha salim
sonuçlara varabilecek bir kısım şeyler geliştirir. Gerekli tahkikat,
takibat yapılır. Disiplinsizlik mi, emre itaatsizlik mi... Nitekim son
zamanlarda duyuyoruz, adı suiistimallere karışmış, çalmış çırpmış ve
ondan dolayı uzaklaştırılmış olanları. Ama o türlü şeyler bazen
önemsenmiyor. Büyütmek için falancı denmesi yetiyor. Ordudur, askerdir,
komutanlarına bağlıdırlar. Bunların içinde falancı filancı olmaz.
Emniyet ve Silahlı Kuvvetler'de örgütlenme var mı, yok mu?
Ben burada dururken nasıl örgütleniyorum, nasıl yapıyorum bilmiyorum.
Bunu kendilerinin araştırmaları lazım. Kim o örgüt üyeleri? Bulsunlar
çıkarsınlar. Bir ara "emniyette örgütlenme" diye verilen bir liste
vardı. Sonra her biri farklı, birbirine zıt dünya görüşlerine sahip
insanlar oldukları görüldü. Demek ki, yine birinin birilerine karşı
karnı ağrıyordu. Kendilerine kredi kazandırma, başkalarını karalama
adına masa başında bir liste yaptılar.
Orduya gelince, orada nasıl örgütleneceksin ki? Diyelim, o insanlar
ordunun içindeler. Başlarında subaylar, cumhuriyetin, laikliğin,
demokrasinin temsilcisi insanlar var. Öyle bir örgütlenmeye meydan ve
fırsat vermezler. Kafalarında, duygularında, düşüncelerinde bu türlü
şeylerin gelişmesine meydan vermezler. İşin doğrusu bunu anlamada zorluk
çekiyorum.
Düşüncemden
vazgeçemem
Çevrenize, "Şu okulları ele geçirelim" diye hiç telkinde bulundunuz
mu?
Bir dönemde, umuma açık olarak, cami kürsüsünde söylediğim bir şey var.
Dedim ki; niye sadece Kuran kursu diyorsunuz. İmam hatiplere
çocuklarınızı koymuyorsunuz. Bir gün geldi, şöyle dedim: Çocuklarınızı
niye sadece imam hatiplere veriyorsunuz, neden başka liselere de
göndermiyorsunuz? Neden üniversiteye, askeriyeye koymuyorsunuz. Dedim
bunları. Açıktan açığa söylediğim bir meselede benden ne isteniyor? Bir
gazetede, bir televizyonda çıkıp bir ilanda mı bulunayım, bir zamanlar
size şöyle şöyle demiştim, yanlış söylemişim, geri alıyorum; sakın,
zinhar başka liselere çocuklarınızı koymayın. İmam hatiplere koyun.
Sadece Kuran kurslarına koyun. Katiyen mülkiyede, adliyede, askeriyede
çocuklarınızı okutmayı düşünmeyin. Sizden başka oralara çocuğunu kim
koyarsa koysun mu diyeyim! Beni, camide ve konferans kürsülerinde
dinleyen insanlara şeffaf olarak bu duygumu ifade ettim. Bazı fertler
alaka gösterip çocuklarını yönlendirdilerse, ben o mevzuda, düşüncemden
vazgeçiyorum, diyemem.
Yanlışsa, çıkıp yanlış desinler
Bunları cami kürsülerinde ifade ederken beklentiniz neydi?
Anadolu insanı, hayatın her ünitesinde olsun. Niye olmasın ki. Neden
korkuyorlar? Bir dönemde çocuğunu okutmamış, sadece Kuran okusun yeter
demişler. Hala doğuda, Güneydoğu'da böyle insanlar var. Yakın zamanda
televizyona haber oldu, bir kaymakam ev ev dolaşıyor, aileleri ikna edip
kız çocuklarını kendi aracıyla okula bırakıyordu. Bu tavır, devletin de
genel politikasıdır. Siz sadece Kuran kursunda okutacaksınız. İmam hatip
ve ilahiyatların fazlalığından bahsedilmeye başlandı. Niye sadece belli
okulları yeğliyorsunuz da diğer okullara koymuyorsunuz. Bir vatandaş
niye Türkiye'deki bütün okullara çocuğunu koymayacak ki. Bu hakkım veya
değil, ama ben topluma karşı bunu bir vazife olarak gördüm ve arz ettim.
Hakikaten yanlışsa, birileri çıkıp yanlış desinler...
Toprağımızı kaptırmayız
AB - Türkiye ilişkisinde din elden gider mi?
Türkiye'nin Avrupa tarafından kazanılması, bazılarına Avrupa tarafından
fethedilmesi gibi geliyor. Yabancılar gelecekler, topraklarımızı
alacaklar... Milli mülahazalarla endişe duyuluyorsa, milli değerlerimiz
taviz vermeyecek kadar ruhumuza işlemiş. Bizi biz olarak kabul ederlerse
beraber oluruz, biz onları kendi değerleriyle kabul ediyoruz. Dini
değerlerimizin yıkılıp gideceği endişesi taşınıyorsa, bizler ne
badirelerden geçmiş bir milletiz. Milletimiz, bölgedeki milletlerden
daha fazlasına maruz kalmış, fakru zaruret yaşamış, değerlerimizden
uzaklaşmış, ayakları bazen yerden kesilmiş, fakat gördüğünüz gibi millet
yüzde 80, 90 oranında kendi tarihi değerlerine, ruh ve mana köklerine
hâlâ sımsıkı bağlı. Ortak Pazar dedikleri dönemde de, Gümrük Birliği
dedikleri dönemde de, şimdilerde de milletimizin ne milli değerlerinden,
ne dini değerlerinden taviz vermeyeceğinden eminim. Toprak kaptırma
endişesi de taşımıyorum.
İyi devlet adamı çok, iyi danışman az
Başbakan Tayyip Erdoğan'a mektup yazsanız veya mesaj gönderseniz ne
derdiniz?
Şu meselede şunu söylerdim demektense meseleyi Peygamber Efendimizin bir
sözü ile açıklamak istiyorum: "Allah bir devlet başkanına, bir melike,
bir hükümdara merhamet buyurmuşsa, onu eğrilikten alı koyacak, doğruluğa
sevkedebilecek iyi vezirler (danışmanlar) lütfeder" diyor. Osmanlı'da
da, Cumhuriyet'te de büyük devlet adamları yetişmiştir.Fakat eksiklik,
herhangi bir menfaat gözetmeden, doğrudan doğruya devletin, milletin
çıkarları hesabına o insanları doğruya yönlendirebilecek danışmanların
olmasındadır. Haddim olmadığı halde, daha evvel devletimizin başına
gelen bir insana da bir arkadaşımla selamlarımı, saygılarımı arz etmenin
yanı başında şu mütalaalarım olmuştu: Türkiye'de sadece partinize
sempati duyanlardan danışman almakla, sadece kendi teşkilatlarınızla
görüşmekle yetinmeyin. Türkiye'yi seven, bilge insanlardan yararlanın.
Bunlar objektif bakarlar, çıkar gözetmezler. Bazı isimler vererek,
Türkiye'ye ait bazı meseleleri bunlarla istişare etseniz dedim. Tayyip
Bey'e mesaj göndermek icap ettiği zaman; siyasi mülahazası olmayan,
hakkı düşünen, bilge insanları bulup, fikirlerine sık sık müracaat
etmesi olur. Bu, ayağını sağlam yere basması açısından çok önemli
geliyor bana. Sayın Bülent Bey'e de, Sayın Demirel'e de mesaj göndermem
icap etseydi aynı şeyleri söylerdim.
28 Şubat endişemi dikkate almadılar
Gülen, "28 Şubat'ı gerçekten haber verdiniz mi?" sorusuna şu yanıtı
veriyor: "O günlerde bazı bakanları araya koyarak endişelerimi
bildirdim; kaale almadılar"
Fethullah Gülen'le
11 gün - 3
MEHMET GÜNDEM
İzlenim
Fethullah Gülen kimseye elini öptürmüyor. Çocuklar hariç... Onun
çocuklarla farklı bir ilişkisi var. Konuşuyor onlarla, adlarını soruyor,
başlarını okşuyor, her defasında ikişer çikolata veriyor. Bir keresinde
elini öpen altı yaşındaki bir çocuğa şöyle dedi: "Kerametim yok, olsaydı
hepsini sana verirdim..." Çocuklar ona ilginç sorular soruyor, "Bugün
doktora mı gittin? Neyin var? Ne dedi doktor? Sen hasta mısın, niye öyle
yapıyorsun elin mi ağrıyor, neden ağrıyor?" Öğle yemeğinde bir kız
çocuğuyla yan yana oturdu. Adını sordu. Kız, "Zeynep" dedi. Gülen,
"Zeynep'in anlamını biliyor musun; Babasının süsü demektir" diye
karşılık verdi. Herkes yemeğini bitirdi, Zeynep hariç. Gülen, Zeynep'e
dönerek şöyle konuştu: "Sen yemeği hepimizden daha doğru bir şekilde
yiyorsun. Yavaş yavaş, sindire sindire. Böyle devam edersen, büyünce de
güzel kalırsın..." Çocuklar gülümsetiyor onu...
Faili meçhul cinayetler olabilir gibi açıklamalarınız 'istihbari
bilgi' niteliğinde değerlendiriliyor. Yakın zamanda bir gazetede, size
bilgilerin, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı'ndan birkaç
dakika önce geldiği şeklinde cümleler yer aldı. Nazlı Ilıcak da,
"Gülen'in istihbaratı kuvvetlidir. 28 Şubat'ın geleceğini de haber
vermişti" diye yazdı. İstihbaratınız gerçekten kuvvetli mi?
Benim şahsi bir istihbaratım yok. Fakat bir Türk vatandaşı olarak,
milletimin kaderiyle yakından alakadarım. Bir insanın şu veya bu şekilde
şahsı adına bir çıkar mülahazası, menfaati yoksa, oturur - kalkar
kendini neye adamışsa sadece onu düşünür. Ben ulaşabildiğim herkesi
dinliyorum, değişik gazetelere, internetlerden gelen bilgilere
bakıyorum. Kendime göre yorumluyor, onlardan hükümler çıkarıyorum, kendi
istinbatlarımı (özümseme, hüküm çıkarma) arz ediyorum. Gezip, sağa sola
haber döken insanlar var. Şimdi internette oluyor bunlar. Niye e-maille
bir şey olmasın? Biri hayati bir yerden duyduğu bir meseleyi şunlar
planlanıyor diye ifade edebilir. Değişik yollardan ben bunları
duyabilirim. Ne kadar gizli olurlarsa olsunlar, günümüzdeki iletişimin
çoğalması, insanların çok çabuk her şeye ulaşmasına vesile teşkil
ediyor.
28 Şubat'ı gerçekten haber verdiniz mi?
Nazlı Hanım'ın ifade ettiği gibi ben, o şubat endişesini taşıyordum. O
mevzuda üslubumu kırdığım, çatlattığım da oldu. O günkü iktidara karşı
endişe ediyordum. Genel tavırları itibariyle bu düşünceyi besliyorlardı.
O düşünce, onların o tavır ve düşünceleri üstünde gelişiyordu. Ben o
günkü tavırlarımı, davranışlarımı - kendime göre - saygısızlık
sayıyorum, çünkü şimdiye kadar öyle konuşmadım, öyle düşünmedim. Ama o
gün bir televizyon kanalında, "yüzlerine gözlerine bulaştırdılar" gibi
yakışıksız bir lafla meseleyi ifade ettim. Onlar, duyduğum endişenin
ifadesiydi.
Endişenizi dönemin yetkilileriyle de paylaşmış mıydınız?
Evveliyatı vardı. Değişik şekilde, değişik kanalları, bazı bakanları
araya koyarak endişelerimi izhar ettim, mesele çok ciddi, bildiğiniz
gibi değil, işin tahammülü yok, milletçe altından kalkamayız, çok zor
durumda kalırız dedim.
Uyarıların size dönüşü asıl oldu?
Kaale almadılar, önemsemediler. Dahası, bu milletin gayretiyle bazı
şeyler yapılıyor, belki bunları yıkmaya matuf kapı aralamalar da oldu.
Bütün bunları değerlendirerek bu meseleyi izhar (açığa çıkarma) ettim.
İsabet ettim veya hata ettim. İsabet etmişsem, milletime karşı bir vefa
borcunu yerine getirdim.
O hassasiyetim üzerimde ben, yine acizane söylenilenleri dinlemeye,
tartmaya çalışıyorum, bazı şeylere istinbatla, içtihatla, yorumla
ulaşıyorum. Önemli gördüklerimi değerlendiriyor, milletim - vatanım
adına ifade etmekte yarar görüyorum.
Faili meçhul cinayetlerle ilgili ikazınız hedefine ulaştı mı?
Birincisi, ilgililer haberdar olur, istihbarat, emniyet, jitem kendine
düşeni yaparsa bu şeyi daha kundaktayken önünü alırlar. İki, işi
planlayanlar, o mevzuda provokatör olarak kullanılanlar, kullanılacak
olanlar milletin bu işten haberdar olduğunu bilince böyle bir şeye
teşebbüs etmezler, vazgeçerler.
Hiçbir şey yapmasalar, vazgeçseler bile yine milletimiz kazanmış olacak.
Bu tür mülahazalarım oldu ve öyle de netice verdi. Bence yadırgamaya
gerek yok bu meseleyi.
Emsali yapıldı, yakın zamanda Sinagog önünde patlamalar olmadı mı? Bugün
de bazı şeyler oluyor Türkiye'de.
Satırlı, baltalı üniversite talebelerinin durumları iyi şeylerin
habercisi değil. Arkasının daha ağır olacağını görmemek mümkün değil.
Sizi eleştirenler de oldu...
Bazıları da diyebilirler; sen istihbarat memuru musun? Ne işin var bu
tür şeylerde. Cami imamı isen oturduğun yerde kal, imam gibi davran,
sana düşmez bunlar. Böyle düşünüp, böyle diyenler de kendilerine neyin
yakışıp neyin yakışmadığını bilmeyen insanlardır. Ben olsam onlar için
öyle demem. Yakışıksız şeyler bunlar. Bir Türk vatandaşı, belli bir
geçmişi var, 66 yaşına gelmiş, hiçbir şey okumasa, hiçbir şey düşünmese,
hiçbir şey dinlemese bile böyle samit (sessiz duyarlılık) infialleriyle
olan hadiselere baksa yine böyle imtisas (algılayıp yorumlama) edeceği
birçok şey olur. Böyle bir adamın söylediği şeyler yadırganmamalıydı.
Çiğ olur bu mevzudaki aykırı ses çıkışları.
Cami yanında cemevi olsun
Avrupa Parlamentosu Alevileri azınlık statüsünde görmek istiyor.
Alevilerin de cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması, Diyanet'te
temsil edilme gibi talepleri var. Bu konuya bakışınız ne?
Şimdiye kadar Alevilerin Türkiye'de ciddi bir problemi olmadı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bazı olumsuzluklar zuhur etmiş, belki
üzerlerine de gidilmişti. Şimdi ise Aleviler hayatın birimleri içinde
her yerde, her şey olabiliyorlar. Parti de kurabiliyorlar, asker de,
vali de olabiliyorlar. Türk milletinin bazı fertleri olarak (bazı
Alevilerin) azınlığa talip olmalarını anlamakta zorluk çekiyorum.
Devletin kanunları var, o çerçevede istedikleri yerde eğitim
yapabilirler. Belki kendilerine göre bazı öğretilerin gündeme
getirilmesini düşünüyorlardır. Önceki yıllarda bazı Alevi kardeşlerimize
demiştim; "Şifahi kültürle bu mesele götürülemez, bunu kitabiye
dökelim." Zannediyorum şimdi Diyanet'in teşebbüslerinden birisi de o.
Ahmet Yesevi'nin Hikemiyat'ından, Hacıbektaş'ın Makalat'ına kadar 15 -
20 kitap bir araya getirilerek, belki Alevi Külliyatı şeklinde ortaya
koyacaklar. O kitaplardan çıkacak ihtiyaç, eğer bir cemeviyse,
demokrasinin gereği onlara da o hakkın verilmesi gerekir. Zaten
cemevleri var. Fakat her zaman bazı mekânlar, bazı ideolojilere alet
olduğu gibi cemevlerinin de - bazı şeylerde Alevi vatandaşlarımızın
rızasının hilafına - kullanılması Alevi vatandaşlarımızı zor durumda
bıraktı. Teklişerimiz arasında; "Caminin yanında cemevi de olsun"
demiştik. Cemevleri, yasal bir statüye kavuşturulabilir.
Birbirimizden farkımız yok
Alevi gruplardan bazıları 17 Aralık öncesi Avrupa'da bu yönde
lobicilik yaptılar...
Eğer, bazı Alevi vatandaşlar, Türkiye'yi, Avrupalılara şikâyet
ediyorlarsa, ben onu yakışıksız bulurum. Bazı ekraddan arkadaşların
Türkiye'yi Avrupa'ya şikâyet etmelerini yakışıksız bulduğum gibi.
Türkiye'de, Türk'ü, Kürt'ü, Alevi'si, Sünni'si ile esas bir Türk toplumu
var. Kendilerini Türk olarak hissediyorlarsa bence birbirimizden
farkımız yok.
Diyanet'ten talep konusuna nasıl bakıyorsunuz?
Osmanlılar büyük ölçüde teferruata ait meselelerde Hanefi olduğundan,
fıkıh olarak daha çok o gelişmiş. Fakat bu başkalarını yok etmeye rağmen
olmamış. Cumhuriyet dönemiyle beraber Diyanet teşkilatı meydana
getirilmiş. Pekala Aleviler Diyanet'in, devletin açtığı mekteplerde de
okuyarak diyanette de vazife alabilirler. Kendilerine göre bir camileri
varsa o camide imam olabilirler, cemevinde o dini törenleri idare
edebilirler. Aleviler, eğer kendilerini bir mezhep olarak ortaya
koyuyorlarsa, Türkiye'de, Nuseyri, Ermeni, Süryani, Rum, Musevi,
Protestan, Babtis, Bahai, Vahhabi de var. Onlar da kendilerine göre bir
statü talebinde bulunabilirler. Şayet bir tarikat gibi algılanıyorsa
Alevilik, - Hacıbektaşı Veli hazretlerinin de yoluna yöntemine bir
tarikat nazarıyla bakılıyor -tarikatlar da kendilerine göre özel bir
statü isteyebilirler. Oysa ki onlar da yasaklanmış. Zannediyorum bu tür
istekler bazı problemler getirir, Türkiye'de daha bir kargaşaya
sebebiyet verir. Nitekim demokrasinin biraz yumuşak algılandığı dönemler
oldu, - 28 Şubat hadisesinden daha önceki dönemde - hiç de bizim
tasavvuf ve tarikat geleneğinde olmadığı halde bazı kimseler sokaklara
döküldüler. Caddelerde zikir - fikir yapmaya başladılar ve ciddi sıkıntı
oldu. Bunlar, din adına mahzurlu şeylerdi.
Aleviler devletten bir şey istememeli mi?
Devlet cemevlerine bir şey demiyor. Cemlerini, semahlarını
televizyonlarda bile yapıyorlar. Ama Türkiye'de hâlâ kitap okunuyor,
zikir fikir yapılıyor diye basılan evler var. 40 - 50 yıllık tarihte cem
yapıldığı için basılan ev yoktur. Ama ötekiler için açılan dava sayısı
iki bindir. Cemden, semahtan dolayı tek dava açılmamıştır. Alevilere
daha müsamahalı davranıldı.
Türkiye'yi yıkamazlar
Faili meçhul cinayetler olabileceği yönündeki endişeniz sürüyor mu?
Kısmen. Bu türlü hesapları olan kimseler hiçbir zaman tamamen
vazgeçmezler. O kanaatimi devamlı koruyorum. Türkiye'nin derlenip
toparlanıp güçlü bir devlet olmasını, hem içte hem de dışta istemeyen
bazı kimseler vardır. Türkiye'yi onlar da yıkamazlar.
İçeridekileri biraz netleştirir misiniz?
Belki onun ibhamı ve itlakı (açmayıp genel bırakmak) daha önemli bir
şey. Her zaman Türkiye'de gizli işler, çeviren insanlar vardır.
Sağımızda solumuzda devletçikler şeklinde oluşumların temelinde bile
içimizdeki bazı kimselerin dahli vardır. Her kesimde vardır, Türkiye'yi
çekemeyenler, hazmedemeyenler.
Daha fazlasını ifade etmeye gerek yok. Bir cemiyyatı sırriye sözü bile
bazılarını rahatsız etti. İnsan görüyor ve hayret ediyor.
Niçin muhtemel bir kısım endişelere karşı mülahazalarınızı arz etmenizi,
bazı kimseler kendine çekiyorlar? Sen cemiyyatı sırriye insanı değilsin
ki, niye rahatsız oluyorsun. Devlet söylüyor, emniyet söylüyor,
mahkemelerde ortaya çıkıyor, her zaman gizli bir kısım organizasyonlar
olmuştur. Ama bunlar çeşit çeşittir, kimisi hortumlamayla alakalıdır,
kimisi kanlı katilleri organize eder.
Görüyorsunuz son zamanlarda basit hırsızlık, çocuk hırsızlığı
diyebileceğimiz şu kapkaç olayları ile ilgili bile neler çıktı ortaya.
Bir kaymakama şantaj yapmaya kadar vardı. Şimdi bunları görüp
duruyorken, sen hâlâ bir kısım gizli organizasyonlar, cemiyetler yok
diyorsan, senin başka bir problemin var demek.
Ruhban okulu açılsın
Gülen; "Türk terbiyesi, Türk kültürü ile yetişmiş Ortodoks papazların
dünyanın değişik yerlerine gönderilmesi Türkiye'nin aleyhinde değil,
lehinde olur" dedi
Fethullah Gülen'le
11 gün - 4
MEHMET GÜNDEM
İzlenim
Fethullah Gülen, çok az yemek yiyor. Kahvaltıda bir fincan süt ve
yanında 3 - 5 peksimet... Kahvaltı ve akşam yemeğini odasında yiyor.
Doktorlar yasakladığı halde, son Ramazan'ı oruçlu geçirmiş.
"Benim gibi hastalıkları olan birisine ben de 'sen oruç tutma' der,
tutmaması nı tavsiye ederim. Ama kendime onu diyemem" diyor. Öğlen
yemeklerini sağlığı elverdikçe birlikte yiyorlar. Mutfaktan yemeğini
kendisi alıyor, masadaki yeri belli, oraya oturuyor. Masanın öteki
sakinleri içinse servis yapılıyor.
Gülen, misafirlerinin yemeklerine, önlerinde bir eksik olup olmadığına
çok dikkat ediyor. Yemekten sonra düzenli olarak çay servisi yapılıyor.
Çayın yerini zaman zaman Türk kahvesi alıyor. Gülen, 2 - 3 bardak çayı
hurma ve birkaç badem eşliğinde içiyor.
Burada yemekler kalori hesabına göre yapılıyor. Öğle yemeğinde iki,
akşam sadece bir çeşit yemek yeniyor.
Ruhban okulu ve ekümeniklik konularına bakışınız nedir?
Mesele, devlet politikası içinde ele alındığından söylenecek her söz
bazı yorumlara tabi tutulabilir. Patrikhane zaten açık. Patrik'le
defaatla görüştüm. İlk görüşmeye giderken, yukarıdaki insanları da
haberdar ettik. Karşı tarafın mülahazalarını bildiğim için, "bizim
mülahazamız ne olmalı" diye sorduk. Burada detayına girmeyeceğim...
"Ekümenik" (evrensel patrik), patrikhane var olduğu günden beri başında
bulunan insana verilen bir ad. Onlar da o adı ve unvanı normal olarak
kullanıyorlar. Başına buyruk... Öyle şeyler söylüyor ki... Amerika
büyükelçiliği de o istikamette ona yaklaşıyor... Meseleyi bu şekilde
algılama ve tavır alma yerine, neye binaen böyle diyorlar, önce ona
bakmak lazım. Siz onlara ekümen denmesini kabul etmeyebilirsiniz, ama
onlar kendi aralarında eskiden beri kullanıyorlar. Mesela, Türkiye'de
Hoca efendi, vaiz efendi, müftü efendi diye de bir şey yok. Fakat halk
alıştığı için söylemeye devam ediyor. Hiç talip değilim ama, insanımız
benim için de öyle diyor. Zannediyorum, meselenin bu yanına da
bakılmalıydı.
Patriğin niyeti nedir?
Kendisini dinlediğim kadarıyla talebi şu olmuştu: Ben Türk vatandaşıyım.
Bana bu imkân verilsin, Ruhban okulu açılsın. Dünyanın değişik yerlerine
göndereceğim kimseleri, Türkiye'de yetiştirip gönderelim... Bunları
devlet başkanlarından bir tanesine arz ettiğimde, "çok zeki bir adam"
dedi, farklı mülahazaları olabilir. O halde siz zekâya zekâ ile karşılık
verin. Türkiye'de, Türk kültürü ile yetişmiş Ortodoks papazların
dünyanın değişik yerlerine gönderilmesi Türkiye'nin lehinde olur. Fatih
döneminden başlamış ve günümüze kadar gelmiş bir meseleyi problem
yapmama adına çözüm buysa, keşke ben söylediğim için karşı çıkılmasa.
Ben milletimizin on ferdiyle bile bölünmesine katiyen taraftar olamam,
müsaade edemem. Bunlar ayrı mesele, fakat o işin Türkiye'ye getirisini -
götürüsünü hesap etmek lazım. Hissi olarak tavır almak, meseleyi
düşmanlığa bağlamak, olgun, oturmuş, mükemmel bir geçmişi olan Türk
milletine pek yakışmıyor. Eğer onlar da Türkiye'yi AB'ye şikâyet
ettiler, ekümenik meselesini dayatın dedilerse, bu da onlar adına
yakışıksız düşer. Bence sorunlarını iktidar mensuplarıyla oturup
görüşmeliler.
ABD'de olmanız eleştiriliyor ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Kuzey
Afrika, Yeşil Kuşak teorisiyle ilintili değerlendirmelere neden oluyor.
"Neden Almanya veya Fransa değil" sorusu sorulduğu gibi, Sizi Suudi
Arabistan'a veya İran'a yakıştıranlar da, "Madem çok Müslüman, neden
oralarda kalmıyor da Amerika'da yaşıyor" diyor. Neden Amerika?
Amerika'ya gelişimin öncesi var. 1997'de anjiyo için gelmiş ve 2 - 3 ay
kalıp dönmüştüm. Hatta o zaman Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel
referans olmuş, Cleveland'da bulunan Dr. Murat Bey'i aramıştı. Sağ
olsun, alakadar oldu, yol gösterdi, ameliyat üzerinde ısrarla durdu. O
zaman da, 'niye Amerika, niye orada kalı yor, kaçtı' gibi şeyler
söylendi. Oysa buraya geldiğimde - kalbimden dolayı - üzerimdeki yorganı
kaldıramayacak kadar halsizdim. Doktorların tavsiye ettiği ilaçları
kullanı yordum. Bant üzerinde ve açık havada yürüyüşlere devam
ediyordum. Ama durumum zordu. Bu seferki gelişim de yine aynı hastalıkla
alakalı oldu. Mayo Kliniği'nde Kırım Türklerinden Dr. Sait Bey vardı.
Türkiye'ye geldiğinde halimi gördü, ısrarla buraya gelmemi söyledi. Bu
davet Almanya'dan olsaydı, Almanya'ya giderdim. Amerika'ya geldim,
tedavi başladı, 1 - 2 ay sonra Türkiye'de o komplo fırtınası koptu.
Kalakaldım burada. Gideyim dedim, doktorlar izin vermedi. 'Kendini büyük
tehlikeye atıyorsun' dediler. Bu mevzuda dünya kadar rapor var. Sağlık
durumum ortada. Niye kaçayım, kaçacak neyim var benim?
Şubat Soğuğu Türkiye gibi
STV'deki Şubat Soğuğu'nu seyrediyor musunuz?
Seyretmeye çalışıyorum. Arkadaşların intikal ettirdiğine göre Kurtlar
Vadisi de varmış. Yapım bakımından seviyeliymiş. Belki mantıki bazı
boşluklar olabilir ama, Şubat Soğuğu'nda kurgular güzel geliyor bana.
Türkiye'nin halihazırdaki durumunu, açık kapalı, organizasyonlarını
düşündürüyor. Bence rical-i devletin seyretmesi lazım bu tür yapımları.
İşin arkasında, perde arkasında neler olduğunu daha iyi görmelerine
yardım edebilir.
Dizinin kahramanı Tahir Mutlu'da kendinizi gördüğünüz oluyor mu?
O büyük hadiselerle yaka paça olan bir adam. Öyle küçük insanlara ondan
düşen şeyler neler olur, o kadarıyla belki bir benzerlik yakalayanlar
olabilir.
Amerika ciddi bir açmazda
"Bir ayağı Amerika'da, bir ayağı Suudi Arabistan'da" deniyor.
Suudi Arabistan'a en son 1986'da hac için gitmiştim. 20 yıldır gitmedim.
Bir ayağı Suudi Arabistan'da diyenler, eğer gitseydim, o zaman daha
farklı yorumlar getirecek, iki ayağı da orda falan diyeceklerdi. Belki
başka türlü sorgulamalar olacaktı. İran, daha büyük problem olurdu.
İran'la, işin doğrusu münasebetim olmadı. Menşei Türkiye olan eğitim,
kültür, hoşgörü faaliyetleri mevzuunda, müşterek bazı şeyler yapalım
teklifine de sıcak bakmadılar.
Bana ve beraberimde birkaç arkadaşın oraya gitmesine sıcak bakacaklarına
ihtimal vermiyorum. Öyle bir düşüncemiz de hiç olmadı. İran'a gitseydim,
şimdi çeşit çeşit yorum yapanlar, o zaman da; "Batı'nın oradaki eli
ayağı, gözü kulağı" diyeceklerdi. Kalp bozuk olunca, kendi hayallerinde
sizi bir yere oturtunca, bir şeyle bağlayınca sizi, ne yaparsanız yapın
yine öyle şeyler diyecekler. Ağızlarını kapamak diye bir vazifemiz de
yok. Düşünce ve fikir hürriyeti var. Eğer öyle bir kısıtlama varsa onu
sadece bize uyguluyorlar ve o da yeter.
11 Eylül'le ABD'nin içine girdiği süreci, siyasi anlamda nasıl
değerlendiriyorsunuz?
11 Eylül'e ve sonraki sürece, ne Amerikalılar ne de başkaları gibi bakma
mecburiyetinde değilim. Kuleler yıkıldı, başka yerlerde başka hadiseler
meydana geldi. Onları, bu tür hadiselerin, ABD'nin alacağı tavrı hesap
eden başkaları da, planlamış, yapmış olabilirler. Arkasında belki de
daha evvel bir parçası Afganistan'da, daha sonra Irak'ta gerçekleşen
hadiseleri planlamış olan insanlar vardır. Birileri bu meseleyi
planladılarsa bunu iyi planladılar, turnayı gözünden vurdular. Korkunç,
dünya çapında hadiselere sebebiyet verecek bir şeyi tetiklediler.
Bazı yerlerde hâlâ çözülmeyen problemlere sebebiyet verdi. Problem
çözelim derken usulünce çözülüyor mu, usulünce üzerine gidiliyor mu, her
zaman sorgulanabilir. Şurası muhakkak ki, yeni yeni problemler doğuyor.
Mesela Irak'ın toprak bütünlüğü parçalanma kertesine geldi. Önlenebilir
miydi? Türkiye'nin ağırlığını koyması yeter miydi? Bölge ülkelerinin
tavır belirlemeleri ne ifade eder? Yoksa bu mesele böyle mi gider? Bu
ise Ortadoğu'yu ciddi bir tehlikeye atıyor. Sıra başka ülkelere de
gelir. Başta, bu işi planlayanlar o meseleyi bahane ettiler.
Nasıl olduysa oldu, şimdi Amerika ciddi bir açmazla karşı karşıya.
ABD birçok yanlış yaptı
Sizce Amerika nerede yanlış yaptı?
Birçok yerde yanlış yapıldı. Teşebbüs edecekleri zaman, bize yakın
birkaç Türk akademisyene dedik; "Keşke yapmasanız desek, Irak'ın toprak
bütünlüğünün bölünmemesi hususunda mülahazalarımızı yazsak ulaştırabilir
miyiz?" Dediler ki; "Şu anda meseleleri bu şekilde anlayacak hissiyata
sahip değiller. Kararlılar. Kendilerine verilen bilgiye çok inanmış bir
halleri var."
Sonra görüldü ki CIA, iyi rapor vermemiş. Demek ki bünyede öyle olmasını
isteyen bazı kimseler var. Herhalde onlar yanlış bilgiler verdiler.
Koskocaman bir devlet, Vietnam'da olduğu gibi maceraya girdi. Her ne
kadar; "başarılı oluyoruz, demokrasiyi gerçekleştireceğiz" deseler de
şimdilerde Irak'ın kaderine hâkim olunamadığını söylüyorlar. Hatta şu
anda nasıl geriye dönülür, onu da kestiremiyorlar. Bazı grupları
birbirine vurdurup hakemliklerini pekiştirerek mi kalsalar, yoksa geriye
çekilseler mi, ya da daha ılımlı Müslümanları öne çıkarıp diğerlerinin
burnunu kırsalar mı gibi, hem itibarlarını kurtarmayı, hem
beklentilerini gerçekleştirmeyi düşünüyorlar.
Türkiye fark etmeli
Amerikalılara operasyon öncesi, ulaşabilseydiniz ne diyecektiniz?
Amerika bugün dünya muvazenesinde önemli bir devlet. Şimdiye kadar da
demokrasisi ile tanınıyordu. Kredisini burada ucuza harcamamalıydı.
Fakat o kredi ucuza gitti. İtibar kaybına uğradılar. Bundan sonra kaba
kuvvetle bir şey tutsalar bile, aklıselim iki adım geriye çekilmeyi
gerektirir. Kaba kuvvetin kullanıldığı yerde muhakeme tam işlemez. Beyin
fırtınaları yaşanmalı, alternatif çözümler düşünülmeliydi. Irak'ın
huzuru, toprak bütünlüğü bozulmamalıydı. Bölgede dengeler altüst oldu.
Böyle giderse bütün bölge daha da karışacak. Orada muvazene unsuru olan
Türkiye'nin rağmına, başkalarının hesabına dengeler değişti. İranlılar,
fiiileri de yanlarına alarak öne çıkacaklar.
Türkiye bu dengenin bilincinde mi?
Tam olarak fark ettiği kanaatinde değilim. Çünkü Yemen'de Zeydiler
vardır. Hz. Ali yanları vardır onların. Bütün Ortadoğu'da, ta Yemen'e,
Afrika'nın içlerine uzanacak şekilde dengeler altüst oluyor. Türkiye
bunu fark etmeli.
Irak, Everest Tepesi gibidir
Irak'ın önemi nedir?
Türkiye'den sonra Irak bir Everest Tepesi gibidir. Oradan bakılınca Asya
stepleri ayağının altına gelir. Bir gökkubbe gibidir. Hülagü Han'ın
otağını orada kurması beyhude değildir. Abbasiler de ikinci asırdan,
Hilafeti Yavuz'a devredecekleri ana kadar oradaydı. Zengiler,
Selçuklular, İlhanlılar, Karahanlılar, Eyyubiler o bölgenin önemini
kavradı. Doğu'yu, Uzakdoğu'yu kontrol etme oradan olur. Bugün de, hem
bölgeyi hem de Uzakdoğu'yu kontrol altına alma mülahazaları var.
Umdukları gibi çıkmadı halihazırdaki sonuç. Saddam'ın o eşedd-i zülum
diktatoryasına rağmen orada Sünniler böyle bir şeyi istemiyorlardı.
Keşke mesele sadece Saddam'ı devirmeye matuf olsaydı. Halkın içinden
Sünni, Şii, Kürt ve Türkmen bir araya getirilerek o birlik korunsaydı.
Öyle yumuşak bir idareyle, itibarı haleldar olmazdı, gerçekten de
demokrasi havarisi gibi Ortadoğu'da tanınır ve sempati kazanırdı. Çok
yönlü hatalar yapıldı. Artık bu işin hüsnüniyetle olduğunu bölge
insanına anlatmak çok zor.
İran devrimi zararlı oldu
Gülen, "İran, en ücra köşelerde camiler, okullar, merkezler açtı.
Türkiye'nin müteşebbislerinin açtığı alternatif olabilecek okullar,
Türkiye'nin içindeki bazı kimseler tarafından istenmedi. Keşke Türk
devleti bunu görseydi" diyor
Fethullah Gülen'le
11 gün - 5
MEHMET GÜNDEM
İzlenim
Para almayan doktora hediye
Fethullah Gülen'le, göz doktoruna gitmek için evden çıktık. Hava soğuktu
ve kar atıştırıyordu. Gülen, arabanın ön koltuğunda oturdu. Gideceğimiz
yer Philadelphia, yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Arabanın içindeki
sohbetin havası çok farklıydı. Türkiye özleminden, Türkiye'ye dönünce
ilk neler yapacağından bahsetti. Gülen'i, arabada, hastanede, ameliyata
giren doktoru beklerken, göz hastanesinin onuncu katından dışarıya
bakarken, muayene olurken görüntüledik. Gülen, doktoru beklerken ikindi
namazını hastanenin 8. katındaki meditasyon odasında kıldı. Göz
hastanesine Gülen üçüncü kez geliyor. Muayene bitiminde Gülen, "Doktor
yine para almadı. Bu üçüncü oluyor" dedi. Doktor, "Ben din adamlarından
para almam" demiş. Gülen de doktora her defasında bir hediye götürmüş.
Ortadoğu'da devam eden süreçte İslam Konferansı Örgütü ne yapmalı?
İslam Konferansı'nın başkanı, Ekmelettin Bey gibi samimi bir insan. Bu
durum değerlendirilerek ciddi bir konferans teşkil edilebilir. Bölgede
parçalanmaya meydan vermemek için BM'ye seslerini duyurabilir,
Amerika'ya da yanlışlardan dönmeye çağıran, sulh ifade eden bir nota
gönderebilirler.
Türkiye, askeri gücüyle etkili olamaz mı?
Askeri gücümüz her zaman takdire şayandır, fakat Türkiye'ye çok iş
düşüyor. O mesele kuvvetle çözülemez. Türkiye oraya asker güç olarak
girerse, değişik unsurları rahatsız etmiş, Ortadoğu insanını da
karşısına almış olur. Bu ise, Türkiye'nin sahip olduğu ve benim büyük
bir sermaye olarak gördüğüm, "şuuraltı müktesebatını ve kredisini"
yıkabilir. Oysa bu sermaye yıkılmamalı, Türkiye gelecekte Ortadoğu'nun
kendisine çekidüzen vermesi için bunu kullanmalı.
Amerika'nın geliştirdiği Büyük Ortadoğu Projesi'ni (BOP) perspektif
olarak nasıl buluyorsunuz?
BOP ile bir kısım olumlu şeyler düşünmüş olabilirler. Fakat Ortadoğu'da
birçok devlet gibi, Türkiye'nin çıkarları ve geleceği de var. BOP
olacaksa, stratejik ortak olarak Türkiye'nin mütalaalarının da alınması
lazımdı. Acaba Türkiye'nin projesi nedir? Böyle bir plan var ve başından
itibaren işin içinde yoksak, o planın kurallarını başkası koymuş, o
oyunu başkaları planlamış demektir. Dolayısıyla planın içinde
kullandıkları figürler de başkalarına ait olacaktır.
Türkiye, BOP'un neresinde yer almalı?
BOP lazım mı, değil mi? Biz buna inanıyor muyuz? Eğer inanıyorsak
Türkiye dünya muvazenesindeki yerinin paha biçilemez olduğunu Rusya'ya,
Avrupa Birliği'ne ve Çin'e karşı da iyice ortaya koymalı. Büyük bir
Ortadoğu olacaksa, bunun ancak Türkiye'nin ağırlığı ile olabileceği iyi
anlatılmalı. BOP ciddi bir proje ise ve gerçekten demokrasi getirmek
gibi bir hüsnüniyet taşıyorsa bile, Türkiye temkinli davranarak plana
katılmaya bakmalı, kendi çıkarlarını gözetmeli, niyetleri, oyunun
kurallarını ve detaylarını öğrenmeli; Ortadoğu'daki diğer ülkelere de bu
mesele mal edilmeli. Şayet projeye tamamen kapanırsa oyun aleyhte
neticelenir, çıkarlarımızı koruyamayız.
Uzun süre diktatörlük altında yaşamış Ortadoğu'nun halkları, kendi iç
talepleriyle demokrasiye geçebilir mi, böyle bir değişim seziliyor mu?
Seziliyor gibi. Fikir, vicdan, kendini ifade etme, çalışma gibi
konularda hürriyet talepleri var. Seçme - seçilme gibi şeylerden dolayı,
yarım da olsa demokrasiye geçmiş sayıyorlar kendilerini. Zamanla daha
iyi bir noktaya ulaşırlar. Şayet Avrupa'daki bazı devletler gibi ileri
seviyede bir demokrasi hedefleniyorsa, bu mülahaza birdenbire
gerçekleşmez.
Türkiye bir dönemde demokrasiye hangi yollarla geçtiyse, onlar da
geçebilirler. Bizde nasıl oldu, milletin psikolojisi nasıldı, ma'şerî
vicdan nasıl karar verdi, onu tam bilemeyeceğim ama dayatmalarla iş
yapılırsa hata edilmiş olur.
Bir düşünce, bir mülahaza çok iyi de olsa milletin kendi içinden
çıkmalıdır. Aksi takdirde başka yolları kapayarak, o yolu açmak, yine
farklı bir diktatörlüğün devamı gibi anlaşılıyor ve tepkilere sebep
oluyor. Aslında, demokratik haklardan istifade etme mülahazası var,
fakat o nimetin nasıl elde edilebileceği bilinemiyor. Bazıları radikal
yollarla, bazıları iktidara talip olmakla meseleyi çözmeye çalışıyor.
Problemi insanda çözmek suretiyle meseleyi çözeceklerine inananlarsa çok
az.
Türkiye örneği model olur mu?
Bizim demokrasiye geçişimiz yarım asır önce oldu. Buna rağmen hâlâ
çatlak ve kırıklarımızı tamirle meşgulüz. Bunlar göz ardı edilemeyecek
beşeri realitelerdir. Ortadoğu'da da motivasyon kolay olmayacaktır. Ama
ben şuna inanıyorum; demokrasi ile beraber gelen nimetler, sistemden
daha önemlidir. Belki diktatörler kendilerini koruma adına, büyük
güçlerle karşı karşıya gelmemek, kendi halklarıyla savaşmamak için taviz
vere vere, bir kısım haklar ve hürriyetlere zemin hazırlamış
olacaklardır.
Düşünce hürriyeti, vicdan hürriyeti, insanın kendini ifade etme
hürriyeti, çalışma hürriyeti, belki bir manada ferde saygılı
liberalizm... Zamanla gelişecektir. Bir gün gelecek, halk kendi
istediğini de seçecektir. Şu anda tam olarak demokrasiye karar vermişlik
görülmüyor ama öyle bir sürece girilmiştir.
Alternatif okullarımızı bazı kimseler istemedi
İran, birçok İslamî hareket için bir dönem, model ya da ilham kaynağı
oldu. Sizin için İran devriminin karşılığı nedir? Türkiye, İran olabilir
mi?
Bütün devrimler gibi İran devrimi de ihraç edilmek istenmiştir. Dini
yönü olduğundan dolayı da -Sünni olsalar bile- Türkiye'deki dindar bazı
insanlardan sempatiyle bakanlar, İran'ın yabancı misyon şeşeriyle
irtibata geçenler ve oraya gidip okullarında eğitim görenler olmuştur.
Yani bir nevi örnek oldu. Orijinal olmasının da bunda etkisi vardı. Daha
evvel bu orijinaliteyi Vahhabiler değerlendiriyordu. Bu bakımdan tesiri
olmadı denilemez, Mısır'a, Kanada'ya kadar sıçrayan tesirler vardı ve bu
tesirler sertlikler ihtiva ediyordu. Devlet imkânlarını kullanarak
Uzakdoğu'nun en ücra köşelerinde camiler, okullar, İslam merkezleri
açtılar. Oysa, Türkiye'nin kendi müteşebbis insanları tarafından açılan
ve bir alternatif olabilecek okullar, kültür lokalleri, Türkiye'nin
içindeki bazı kimseler tarafından istenmedi. Keşke Türk devleti bunu
görseydi. Niçin alternatif olarak o bölgelerde de siz olmuyorsunuz,
olamıyorsunuz? Bunu anlamakta zorlanıyorum ben. Bazı kimseler demek ki
hiç düşünmüyorlar, sadece bütün meselelerini düşmanlığa, kine, nefrete
bina etmişler.
Sadece parayla lobicilik olmaz
İran, rejim ihracında başarılı oldu mu?
İran, rejim ihraç ederek çevreden destek bulmak istedi. Belki Taliban da
aynı hülyalara kapıldı. Türk okullarını kapatırken, "Bu yol değil.
Mesele bizim davrandığımız gibi halledilir" diyorlardı. Dar düşünceli,
idareyle her meselenin halledileceğini zanneden, insanlığın probleminin
ne olduğunu bilmeden ezbere konuşan kişiler bunlar. İran, bir yönüyle
yeni bir şeyleri ifade ediyor ve bunları ihraç etmeye çalışyordu.
Çabaları karşılığını bulmadı denilemez. 1992 yılında Avustralya'ya
gitmiştim, o sene İran'ın devlet olarak 100 tane doktora talebesi
gönderdiğini duydum. Kendi parasıyla her yere bu kadar insan gönderdiyse
bunu düşünmek lazım. Türkiye de aynı şeyleri yapabilir, kendi felsefesi
ve kültürüyle yetiştirdiği insanları dünyanın değişik yerlerine
göndererek kendisini ifade edebilirdi. Lobi yapılacaksa eğer, bu ülkenin
çıkarlarına inanmış kendi insanını göndererek yapılabilirdi. Lobi
yapanlar, sadece elçiler, konsoloslar ve ataşelerle yetinmediler.
Humeyni krediyi harcadı
İran'daki İslamî hareketin, Müslümanlara fayda ya da zararı ne oldu?
Cami kürsülerinden de söyledim: Bir müçtehit gibi kabul edilen
Ayetullahlar, tevil ve yoruma açık, teferruat sayılabilecek meselelerde
sun'i uçurumları bertaraf ederek, Sünni dünya ile yakınlaşma
sağlayabilirlerdi. Bunlar aynı zamanda yersiz bir kısım münaferetleri
bertaraf eder, o ülke ile daha iyi münasebetler geliştirilebilirdi.
Devrim sonrasında Humeyni çok büyük bir kredi elde etmişti. Abartıldı
belki de. Arapların çıkardığı "el - Müçtema" adlı dergide, doğum yılı
münasebetiyle kaleme alınmış bir yazı okudum. Yazar, başlattığı bir
hareketi başarıyla tamamlamış olması bakımından Humeyni'yi öyle bir yere
koyuyordu ki, kendisine böyle bakılan bir insan o krediyle teferruata
ait pek çok problemi çözebilirdi... Fakat yapılmadı.
Sünni dünyayla barışsın isterdim
Humeyni, Sünni dünya ile barış fırsatını elinin tersiyle mi itti?
Ben, Sünni dünyayla bir barışmaya gitsin derdim. Kendi ülkelerinde
inkılap yapmış olabilirler, bir şey diyemezsiniz; İslam adına hareket
etmeleri kötü oldu. Hadiseler öyle sevimsizce cereyan etti ki, dünyanın
dört bir yanında Müslümanlığa karşı bir nefret uyandı. Hüsnüniyetle dine
hizmet eden kimselerin hareket ve faaliyet alanlarının daralmasına
sebebiyet verdiler. Şimdi dünyanın neresinde din ve diyanet adına bir
ses yükselse, bize ferdî planda, ailevi planda dinimizi yaşama imkânı
verin dense problem oluyor. Kaldı ki, İslam dininin sosyal hayatı
alakadar eden yanları da vardır ve bunlar çok güzel şeylerdir; bunlar
aynı zamanda devleti, devletin kurallarını da rahatsız etmez. Ama, bir
taraftan fırsat kollayanlar, diğer taraftan da gerçekten devletin
yapısıyla alakalı endişe taşıyanlar, -sadece bizde değil- en küçük
İslamî kıpırdanışa ikinci İran nazarıyla bakmaya başladılar. Tabii o
hareketin içinde bulunan insanlara da mollalar demeye başladılar, belki
bazılarına Humeynilik yakıştırdılar.
İran'daki hareketin halkına faydası ne oldu bilemem, ama diğer
Müslümanları töhmet altında bıraktılar. fiimdi bütün Müslümanlar, "Acaba
böyle bir emelleri var mı?" diye tüm dünyada mercek altına alınır oldu.
11 Eylül'le vehim daha da gelişti. Paranoya yaşanıyor. Müslümanlık adına
İran'daki hareket zararlı olmuştur...
Zana ve arkadaşları özür dilemelidir
Fethullah Gülen, Leyla Zana ve arkadaşlarının ilanıyla ilgili olarak,
'Kanaatimce, ilanda dile getirilen istekler saygısızca olmuştur' dedi
Fethullah Gülen'le
11 gün - 6
MEHMET GÜNDEM
İzlenim
İki kat arasındaki koltuk
GÜLEN'in kaldığı evin orta katında bir koltuk var. İlk etapta küçük bir
odada yalnız başına duruyor izlenimini veriyor. Halbuki burası bir oda
değil. İki kat arasında merdivenlerin önündeki boşluk. Aşağıya doğru
inen 14 basamak sizi mutfak ve yemek salonuna götürüyor. Yukarıya doğru
çıkan diğer 14 basamak ise oturma salonuna ve Gülen'in odasına
götürüyor. Gülen, öğle yemeğinde arkadaşlarıyla birlikte olmak için, üst
kattan başlayarak iki katı duraksamadan iniyor. Fakat yemekten sonra
yukarı çıkarken, işte o koltuk işe yarıyor. Gülen, bir kat (14 merdiven)
çıkıyor, koltukta 10 dakikaya yakın dinleniyor. Ardından bir kat daha
çıkıyor.
Sizin için geçmişte Turancı, Neo-Osmanlıcı, Milliyetçi, Devletçi
denildi. Şimdi ABD yandaşı, CIA ajanı, Kardinal diyenler de oldu. Bu tür
ifadeler sizi nasıl etkiliyor?
Ben her zaman milletimin yanında oldum. Gönlümü dolduran şeyler belli
olduğu gibi, duruşum da çok nettir. İnsan kendisinin farkında olsa da, o
türlü sevimsiz yakıştırmalar onuruna dokunuyor tabii. Granit gibi, ya da
küre-i arz gibi olunsa bile, üzerinde zıplanınca ihtizazlar
(titreşimler) meydana gelir insanın. Sabretsem de, yâ Sabûr desem de
insanım ben; bu tür sözler sarsmıyor diyemem.
Fakat, hakkımda dillendirilen o zalimce mülahaza ve düşünceleri vasıta
kılmak suretiyle, muslukların altına girmiş gibi arınabileceğime
inanarak teselli oluyorum. Sonra Kuran'a bakıyorum; Âlemlerin Rabbi
hakkında ileri geri sarf edilen cahilce sözleri hatırlattıktan sonra,
"Onların dediği bu şeylerden ötürü arz ve sema sarsılıp parçalanır"
diyor.
Düşünmeye başlıyorum; Âlemin İftihar Tablosu'na 'O bir şairdir demişler;
yetmemiş yok kâhindir demişler; o da yetmemiş İncil'in, Tevrat'ın
kopyasını almış biridir' demişler. Bu asılsız çirkin sözler, çok aziz,
çok onurlu yaratılmış o müstesna insanın ruhunda kim bilir nasıl yaralar
açmıştır diyorum. Sonra kendime dönünce, 'Sen kim oluyorsun ki, hakkında
söylenen asılsız sözleri çok görüyorsun' demekten başka bir şey
kalmıyor. Ama işin doğrusu, o düşüncelerden sıyrılmak ve yeniden kendimi
bulmak için bir hayli ameliyeye ihtiyaç hissediyorum.
Çevrenizdeki insanları bu konularda teskin etmekte zorlandığınız oldu
mu?
Bana alaka duyanlar, bir dönemde talebelik yapmış, şimdi de o
talebeliğin gereklerini yerine getiren arkadaşlar, uzaktan ve yakından
tanıdığım dostlar, hizmet anlayışında benimle müttefik saydığım
insanlardan oluşuyor. Bunlardan bazılarının isimlerini biliyorum,
bazılarının da simalarını bir kere görmüşüm, ancak gördüğüm zaman
hatırlıyorum.
Bu arkadaşlar, eğer hizmet anlayışının çok makul, çok mantıkî olduğuna
inanmamış olsalardı dağıtılmaları mümkün olabilirdi belki. Halbuki
onlar, en fırtınalı dönemde bile benim tesellime ihtiyaç duymayacak
şekilde, hiç sarsılmadan, yerlerinde sapasağlam durdular. Hatta
içlerinden beni teselli edenler oldu.
Hiç unutmam, o fırtınada kıymetli bir arkadaşımız geldi buraya, "Hocam,
Bağdat Caddesi'nde yürüyordum, önümde iki genç kol kola gidiyorlardı.
Yanlarından geçerken, kızcağızın erkeğe dert yandığını duydum:
"Biliyor musun, o hoşgörüyle tanıdığımız hoca var ya, ona öyle
yakışıksız, öyle münasebetsiz şeyler söylediler ki, sabaha kadar
uyuyamadık..." diyordu. Arkadaşımız, "Hocam, bilesin ki, senin için Türk
toplumu böyle düşünüyor" dedi. Hasılı, benim arkadaşlarım, yerlerinde
çelik gibi duruyorlar. Bana yakışıksız isnatlarda bulunanların hiddet ve
şiddetine gelince, onların bu durumu karşısında 'İçtihat ediyor ve
içtihatlarında hata ediyorlar' demekle yetiniyorum.
Yani...
Diyorum ki, hakkımda şöyle böyle olumsuz mütalaa arz edenler, kamu
efkarıyla oynayanlar, aleyhte bir efkar-ı amme (kamuoyu) oluşturanlar,
bunların bütünü samimiyetsiz olamaz.
Zannediyorum tavırlarımızı, yapılan şeyleri genel menatları (bir hükmün
sebebini oluşturan gerekçe) nazar-ı itibara alarak yorumlasaydılar biz
böyle bir kefeye konmazdık. Çünkü, o fırtınanın en şiddetli estiği
dönemde bile, bizim tamamen dışımızda, başkaları tarafından yapılan
anketler, halkın çoğunluğunun bu hareketleri tasvip ettiğini ortaya
koyuyordu.
O günlerde bu meselelere evet demek oldukça tehlikeliydi. Böyle bir
sonuca rağmen, geliştirilmeye çalışılan yakışıksız tavırlar, yakışıksız
tavırların efkârı ammeyi hiçe saymak manasına geldiği galiba fark
edilmiyor. Görünen köy kılavuz istemez. Eğer bu tabloya bakarak bir şey
söylemek gerekseydi, 'Bu kadar açıklıktan sonra olsa olsa dalal (Yunus
suresi 32. ayete işaret ediliyor) olur' demek uygun düşerdi. Fakat böyle
söylemek bana ağır geldiği için, 'Belki benim bilmediğim, onların
bildiği bir şey vardır; ya da yanlış yorumlanmaya müsait bir
davranışımızdan dolayı böyle yapıyorlardır' anlayışıyla yaklaşıyorum.
Sonra kendime dönüp şöyle diyorum: Neticede içtihat hatası yapıyorlar,
içtihatta hata yapanlar da fıkıh metodolojisi açısından bir sevap
kazanır.
İnönü ve Özal da Kürt'tü...
Leyla Zana ve arkadaşları, Fransa'da bazı gazetelere verdikleri
ilanda; Türkiye kültürel çeşitliliğe ve siyasal çoğunluğa saygılı,
gerçek bir demokratik ülke olmak zorundadır denildi ve Kürt
vatandaşlarına bizzat kendisinin Kıbrıs Türkleri için talep ettiği
haklara eşdeğer haklar garantilemelidir talebi dile getirildi. Başbakan
du bunu intihar olarak değerlendirdi...
Siyasilerin yaklaşımları her zaman hukuki ifadeler gibi muhkem
olmayabilir. Fakat, Tayyip Bey'in bu konuda söylediğine iştirak etmemek
mümkün değil. Türkiye Cumhuriyeti'nin İkinci Cumhurbaşkanı İnönü ve 8.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal Malatyalıydı ve Kürtlerdendi. Hikmet Çetin Bey
de Diyarbakırlıdır. Doğudan ve güneydoğudan birçok vatandaşımız çıkmış,
devlet kurumlarında önemli görevler almışlar; asker, vali, kaymakam
olmuşlar. Adliyede ne kadar Kürt vatandaşımız olduğunu Allah bilir.
Öyleyse bu tür isteklerde bulunmayı gerektirecek hangi mahrumiyetler
yaşanmaktadır? Kanaatimce ilanda dile getirilen istekler saygısızca
olmuştur. Daha evvel Meclis'te de, yapmamaları gereken bir saygısızlık
olmuştu. Bildiğim, tanıdığım ve görüştüğüm kadarıyla Güneydoğu'daki
insanların yüzde 90'ı 95'i bu tür taleplere katılmamaktadır. Muhtemelen
onlar, tahribin kolaylığından yararlanarak provoke eden, gençleri
sokaklara döküp kaldırımları söktüren, arabaları yaktıranlardan ve bu
tür sivri çıkışlar yapanlardan şikâyet ediyorlardır. Güneydoğu'da
fitneye sebebiyet verenlerin sayısı zannediyorum hiçbir zaman 500'ü
geçmemiştir; ama gayri nizami, vurkaç usullerini kullandıkları için
nizami birliklerin onlarla başa çıkması zor oluyor. Ben bu
karışıklıklara sebebiyet verenlerin davranışlarını mertçe ve yiğitçe
bulmuyorum. Fakat okumuş, bir yerlere gelmiş, hatta belli bir dönemde
seçilmiş insanların böylesine ham tavır ve davranışlarda bulunmalarını,
maşeri vicdanı rahatsız etmelerini hiç anlayamıyorum.
Halbuki devlet onları bırakmakla bir cemilede (güzel davranış) bulundu.
Onların da bu cemileye cemileyle karşılık verip devletimiz, milletimiz
hakkında bir dönemde cahilliğe, gençliğe kapıldık, hata ettik demeleri,
birlik ve bütünlüğe giden bir yol tutmaları beklenirdi. Olmadı. Bence,
maşeri vicdana karşı bir özür borçları var.
Gidin diye teşvik ettim
80'li yılların sonundan itibaren Orta Asya'ya seferberlik çağrısı
yaptınız. Cami kürsüsünde de bayıldınız o tarihlerde. Binlerce insan
gitti, okul açtı, iş kurdu, yerleşti. Okullar mezunlarını vermeye
başladılar. Siz hiç gitmediniz...
Mantığıma uygun düşmese de, hissi yönüm itibariyle, arkadaşlarımızın
gayretlerine Allah'ın lütuf ettiği şeyleri görmek, o inşirahı onlarla
paylaşmak benim için çok önemliydi. Çünkü Asya, çocukluğumdan beri
dualarımda yer alırdı; oradaki soydaşlarımızla, dindaşlarımızla
kucaklaşmak bana çok önemli, bir bayram gibi gelirdi.
Gün geldi, işadamı, tüccarı, sanayicisiyle tüm arkadaşları cami
kürsüsünden oraya gitmeleri hususunda teşvik ettim. Bu çağrıyı makul
bulup giden arkadaşların inşirahını yerinde paylaşma mülahazalarım
oluyordu. Vakıa, sofiler zaviyesinden düşünülecek olursa; insanın
dünyada, dünyevilik adına zevk peşinde olmaması gerekir. Benim felsefeme
göreyse, ibadet ve marifetten doğan ruhani zevklere bile talip olmamak
lazımdır. Allah'ı delice sevmeliyiz. Ondan nefsimiz adına zevk almaya
gelince, "Hayır! Allah bize yeter. Başka beklentiye girmek uygun düşmez"
derim.
Fakat, bir insan olarak; çok defa maaş almadan, bir bursla yetinerek
eğitim faaliyetlerinde bulunan, yerinde bir okulun tamirinde amele gibi
çalı şan, yerinde bir diplomat gibi devlet adamlarıyla görüşerek Türkiye
için lobiler oluşturanları gözümle göreyim istedim. Allah, belli
mülahazalarla o zevki bana yaşatmadı.
Tabiatım utangaçtır
Mantığınız gitmenize engel mi oldu?
Mantıki açıdan bakılınca iki nokta önemli görünüyordu. Birincisi, esasen
Türk milletine mal olmuş böyle bir harekette benim katkım çok azdır.
Buna rağmen gitsem, umum arkadaşların yaptıklarına sahip çıkmak gibi,
arka planında benim düşüncelerim varmış gibi bir algılamanın
doğabileceği aklıma geliyordu.
Ayrıca, bazılarında başarıyı önde görünenlere isnat etme temayülü
vardır. Hatta bu temayüller, -farkına varmadan- neticeyi baştaki
şahıslara bağlamak suretiyle, bazen şirke kayar. Zaten oradaki
aktivitelerin arkasında benim kendimi görmem de ayrıca büyük bir zulüm
olurdu. Zulüm ise imana manidir ve şirke denktir. Rabbimin lütfedeceği
bir şey varsa onu dünyada almamak daha iyidir deyip gitmemek daha uygun
düşüyordu. İkincisi, bazılarının tavırlarından endişe duyuyor, oradaki
insanları iğfal etmelerinden korkuyordum. "İşin arkasında falanlar var,
açıktan söylemeseler de hedefleri başkadır" türünden çarpıtmalar
yapabileceklerini tahmin ediyordum. Bu durumda arkadaşlarımızın
hizmetlerine gölge düşürmemek için, arzularımı sineme gömdüm.
Görünmekten kaçıyor musunuz?
Mahviyet insanı değilim. Fakat eskiden
beri, beni bilen, gören insanların içinden geçmeye bile utanmışımdır.
Edirne'de cami penceresine çekilmeme sebep olan şeylerden bir tanesi de
bu duygudur. Bunlar benim tabiatımla ilgili şeyler, insanlar ister
takdir nazarıyla, isterse tahkir nazarıyla baksınlar fark etmiyor, ben
hepsinden sıkılıyorum. Yapılan işlerin mimarıymışım gibi, kalkıp Türki
dünyalara gitseydim insanlar bana bakacak, sarılacaktı. Bu tür şeyler
bana tabii gelmiyor. Bazıları bunların birer kompleksten kaynaklandığını
düşünebilir. Ben bu tür komplekslerden arınmış bir insan olduğumu iddia
etmiyorum. Ama adına ne denilirse denilsin, benim tabiatımda böyle bir
utanma duygusu var. Zaten gitmeyi gerektirecek durum da yok.
Hazreti Ömer beni derinden etkiledi
Hz. Ömer'e derin bir hayranlık hissi duyduğunu söyleyen Fethullah Gülen,
"Marx'ın da ona hayran olduğunu söylerler" diye konuşuyor
Fethullah Gülen'le
11 gün - 7
MEHMET GÜNDEM
İzlenim
Gülen'in odası
Yaklaşık 4 metre genişliğinde, 8 metre uzunluğundaki odayı Gülen hem
çalışma odası hem de yatak odası olarak kullanıyor. Odanın içinde
Gülen'in yatağı bir paravanla ayrılmış. Odada, çalışma masası, vitrin,
kütüphane, gardırop, yürüme bandı, koltuk, duvarlarda asılı çeşitli
tablolar ve Türkiye'nin çeşitli yerlerinden ona gelen içindeki kutularda
toprakların yer aldığı bir camekân var. Gülen, zamanının büyük bölümünü
bu odada geçiriyor. Belki 20 saatin üzerinde. Doktorlara göre, Gülen'in
bantta her gün bir saat yürümesi gerekiyormuş ama o yarım saat yürüyor.
Odasında küçük bir balkon var. Buraya Gülen sadece iki sefer çıkmış.
Üçüncüsünü de birlikte çıktık. Balkonda Türkiye'den gönderilen küçük
kilim ve halılar serili. Kaldığı eve tahminen 150 metre uzaklıkta bir
göl var. Oraya da 6 yılda sadece iki sefer gitmiş. Gülen pek dışarı
çıkmıyor; "Bir de mevsim hazan olunca ona hiç dayanamı yorum" diyor.
Gülen'in buradaki odasına, hayatına bakınca, onun Amerika'da değil de,
Türkiye'de bir yerde yaşadığını düşünüyor insan. Gülen, bulunduğu yeri
Türkleştirmiş, adeta Türkiye'den bir parça haline getirmiş.
Siz nasıl bir tarihin eserisiniz?
Kadimden beri gönlüm altın çağların iştiyakıyla (özlem) doludur; ama,
kendimi tarihte hususi bir yere, net olarak bir - iki kareye
oturtamıyorum. Tarih denildiği zaman, merhum Akif'in "Gül devrini
görseydim, onun bülbülü olurdum, ya Rab beni evvel getireydin ne
olurdu!" mısralarında ifade ettiği gibi, gönlüm hep saadet asrında
gezsede, - inşallah - ben o çağların bir kere daha yaşanacağına
inanıyorum ve böyle bir dönemin arefesinde bizleri yaşattığından dolayı
Allah'a şükrediyorum. Benim tarih tasavvurumda, bizler, milletimizin,
köklerimizin sürgünü olarak, toplumumuzun iyi dönemlerine bağlanır ve
onların bugünkü sürgünleri olarak yer alırız. Ve toplum, ruh ve mana
köklerine göre kendisini yeniden bularak kimliksizlikten kurtulur.
Tarihte en çok kimlerden etkilendiniz?
Dört halifenin her biri kendisine ait hususiyetiyle bana çok etkileyici
gelir. Mesela Hz. Ebu Bekir, iki sene gibi az bir zamana o kadar çok şey
sığdırmıştır ki, onu görmekte zorlanıyorum; onu anlamak için dönemini
adeta x-ray ışınlarıyla incelemek lazım diye düşünüyorum. Fakat Hz.
Ömer, daha geniş bir zamanda gerçekleştirdiği açılımlar ve bu açılımlara
rağmen kendisini sıfırlamaktaki başarısı, vefatı anında "dünyaya
girdiğim gibi çıkarsam kendimi mutlu sayacağım" cümlesiyle dile
getirdiği duygulardaki derin mana, hakperestliği ve Allah'ın inayetinden
başka dayanak tanımayışıyla bende derin bir hayranlık hissi uyarıyor.
Marx'ın da ona hayran olduğunu söylerler.
Mesela, Ömer bin Abdülaziz aklıma gelince gözlerim dolar. Yine, Fatih'e
ve özellikle Osman Gazi'ye hayranlık duyarım. Fatih'in İstanbul'un fethi
gibi icraatlarına kıyaslanırsa Osman Gazi'nin yaptıkları küçük
görünebilir ama o bir millet mimarıdır. Büyük bir oluşumun temellerini
atarken, aklî, mantıkî, hissî, ruhî, kalbî, hiçbir yanını boş
bırakmayarak zor bir dönemde ortaya koyduğu askeri ve siyasi deha ile
çok büyük bir iş yapmıştır.
Said Nursi çağını iyi okudu
Said Nursî'nin sizdeki etkisi?
Büyük olarak tanıdığım ve hayatım boyunca hayranlık duyduğum bazı
büyükler oldu. Mesela; İmam Rabbani, Mevlana Halid, Gazalî, Aktab-ı
Erbaa, Abdülkadir Geylânî, hususiyle fiehy'ul Harranî, Hasan'ul
Harakanî, Akil Mencî ve Muhammed Bahauddin hazretleri gibi tasavvuf
büyüklerine hayranlık duydum, ölçülerini anlamaya çalıştım.
Onların izlerini takip etmek, Resulullah'ın arkasında yürümek gibi geldi
bana. Fakat Bediuzzaman'ın benim açımdan farklılığı, onun bu çağa ait
olması ve çağını çok iyi okuması bakımındandır.
Bu çağa ait olması, çağı okuma biçiminin sizin üzerinizdeki tesiri
nedir?
Yazmış olduğu eserler, iman hakikatlerine ihtiyaç duyanlar açısından iyi
bir reçetedir. Ayrıca, talebeleriyle aralarındaki yazışmaların
muhassalası (sonuç) diyebileceğim mektuplar, lahikalar (ek) vardır;
orada, kavgasız, gürültüsüz, radikalliğe, teröre girmeden, huzur ve
emniyeti ihlal etmeden hizmet yapılabileceğini, düsturlarını (genel
kural) ortaya koyarak göstermiştir.
Sadece isimlerini zikrettiğim şahıslar değil, kendilerinden
faydalandığım herkese karşı minnet hisleriyle doluyum. Minnittarlığımı
onlara dua ederek ifade etmeye çalışıyorum.
Ayrıca günümüz insanının çok istifade ettiği kişilere mesela Necip
Fazıl, Nurettin Topçu, Sezaî Karakoç... gibi isimlerini sayarak bazen
odamda, bazen yürüme bandımda dua ediyorum.
Türkiye kendi başına dünya
Size göre Türkiye, ne kadar İslam dünyasına, ne kadar Türk dünyasına,
ne kadar Avrupa'ya ait olabilir. Özellikle fiili süreci de hesaba
katarak... Bir makalenizin başlığı ile ifade edecek olursam, "Dünya
muvazenesinde bir millet" arayışı çerçevesinde baktığınızda nereye ait
görüyorsunuz?
Türkiye, hem tarihi, milli ve dini değerlerine bağlı, hem de dini hayat
sahasında büyük ölçüde kendi yorumlarını öne çıkaran bir ülkedir.
İslamın temel kaynaklarına dayalı esaslar açısından bakılınca da - büyük
ölçüde - kendi yorumlarını öne çıkaran bir dünya olduğu görülür.
Dolayısıyla duygu, düşünce, mantık, felsefe ve hayatı yorumlamada
kendisine yakın olanlara karşı bir aidiyet söz konusu olabilir ve
kimlerle daha çok faslı müşterekleri (ortak değerleri, çıkarları) varsa,
birtakım büyük hesapları da onlarla gerçekleştirecektir. Bunlar devlet
arası münasebetler açısından çok önemlidir ama bu hakikat, Türkiye'nin
AB'ye girmesine, Avrupalılarla bir kısım projeler gerçekleştirmesine
mani bir durum teşkil etmez.
Zaten şu anda devam etmekte olan AB süreci bir başlangıçtır; pazarlık
aşamasıdır. Ufka bakmak ve bazı şeyleri iyi görmek gerekir. Mesela,
ilim, teknik, sanat ve medeniyet alanlarında ürettiklerini takdirle
karşılayıp baş tacı etmek lazım olduğu kadar, Avrupa'nın ihtiyarladığını
hatta Amerika'nın da bir ölçüde yaşlandığını görmek lazımdır. Bugün için
semada parlayan bir güneş gibi görünüyorlarsa da bu güneş guruba
(batmaya) yaklaşmıştır. Türkiye ise şafak emareleri ufkunda parlamaya
başlamış, yeniden diriliş süreci yaşayan, dinamik ve genç bir devlettir.
Onların göz almakta olan parlaklığına değil, yeni parlamakta olan ve
gelecekte parlaması muhtemel şeylere bakmalıdır.
Türkiye istikbal adına daha fazla ümit vericidir. Bunları ezbere
konuşmuyorum. Bir Türkiye gerçeği vardır ve gelecekte başkalarının
bizimle yarışması mümkün değildir. Çünkü; biz kaç defa ve farklı farklı
şekillerde düşmüş ama her seferindediriliş adına farklı doğrulma
sistemleri geliştirmiş bir milletiz. Şimdilerde araştırma aşkı uyanmış
ve beyin fırtınaları yaşanıyor ülkemizde. Dolayısıyla mevcut durumumuz
bir sistem körlüğünü değil, yeni arayışları gösteriyor. Eğer sahip
olduğu dinamikleri iyi değerlendirirse, Türkiye, devletlerarası
muvazenede layık olduğu yeri mutlaka alacaktır. Fakat, sosyal
hareketlerde arzu edilen şeylerin, -başladığını görsek bile- zamana
vabeste (bağlı) olduğunu, birdenbire gerçekleşmeyeceğini göz ardı
etmemek gerekir. Bu millet kendi karakterini bir gün mutlaka ortaya
koyacaktır. fiairin dediği gibi, gözlerimi yummuş, ben öyle bir
Türkiye'yi süzüyorum şimdi.
Başkanlık için geç bile kalındı
Türkiye'deki mevcut devlet yapılanması, böyle bir Türkiye'yi
taşıyabilir mi? Başkanlık sistemi de tartışılıyor.
Başkanlık sisteminin - zaman zaman tavsiye etmeye de çalıştım - Türkiye
açısından daha uygun olduğunu zannediyorum. Hatırlanacağı gibi, Sayın
Demirel Cumhurbaşkanı olduğu dönemde teklif de etmişti ve ben o zaman
"Eyvah, kendisi için istiyor derler ve bu teklif akim kalır" diye
hayıflanmıştım. Nitekim, "Demirel diktatör olmak istiyor" diyenler oldu,
böyle bir beyanat başkalarını karşı harekete geçirdi. Sistemin ihtiyaca
cevap verip - veremeyeceği müzakere bile edilemedi. Halbuki, daha
yumuşak bir üslupla ve maşeri (toplumsal) vicdana kabul ettirilerek
tartışmaya açılsaydı, - kanaatimce - mevcut başkanlık sistemlerinden
(Fransa, Amerika..) hangisi olursa olsun, Türkiye'nin faydasına olurdu.
Eğer bugün de başkanlık sistemi düşünülüyorsa, bence mevcut sistemler
geliştirilmeli, uzmanlar tarafından mevcut sistemlerin eksikleri iyi
tespit edilmeli, parlamenter sistemin avantajlı yönlerinin başkanlık
sistemine nasıl yükleneceği iyice araştırılmalı ve Türkiye'nin
şartlarına göre, geliştirilerek alınmalı. Çünkü, büyük bir Türkiye için
başkanlık sistemine ihtiyaç var ve bunun zamanı çoktan gelmiştir. Devlet
tecrübemiz bu işi başarmak için fazlasıyla yeter. Bence başkanlık
sistemine karşı çıkanlar, mantıksız bulduklarından değil, muhalefet
düşüncesinden dolayı karşı çıkıyorlar.
Gülen, hedeflediği teokratik diktatörlüğe yumuşak geçişi sağlamak
için başkanlık sistemini destekliyor yorumları da olabilir.
Bir ayağı mezarda bir insanın, o mevzuda gerçekten istekleri olsa bile
bunu nasıl yapabilir ki! Mukaddimatı hususunda hiçbir hazırlığı yok. Bir
köy muhtarlığı ölçüsünde bile hazırlığı yok. Böyle bir iddia herkesi
güldürür.
Devlet de yanılabilir
Fethullah Gülen, "Eğer devleti yönetme arzum olsaydı, ben de bir yerden
adaylığımı koyardım ve kimsenin de bir şey demeye hakkı olmazdı" diyor
Fethullah
Gülen'le 11 gün - 8 / MEHMET GÜNDEM
Fethullah Gülen, "Eğer devleti yönetme arzum olsaydı, ben de bir
yerden adaylığımı koyardım ve kimsenin de bir şey demeye hakkı olmazdı"
diyor
Ben, 'Devlet lazımdır, yıpratılmamalıdır' gibi ifadelerle devlet
hakkında takdirlerimi - takdir kelimesini tercih yerinde kullanıyorum-
dile getirirken, 'en kötü devlet bile devletsizlikten iyidir' kaydını
mutlaka düştüm; devleti kutsal görenler gibi takdis etmedim. Böyle bir
tercihi de lüzumlu görüyorum, çünkü, devletin olmadığı yerde anarşi,
kaos ve başı bozukluk hâkim olur. O zaman fikirler saygı görmez,
din-vicdan hürriyeti kalmaz, hakka saygıdan bahsedilemez.Ayrıca bazı
zamanlarda insanımız devletsizlikten çok çekmiştir. İşte bu gibi
sebeplerden dolayı devletin yanında olmayı aynı zamanda vatandaşlık
görevi olarak görüyorum.
Eğer bir de size saygı duyan, sözlerinize ve düşüncelerinize itibar eden
insanlar varsa, onları yanıltmamak, ifrat ve tefrite düşmelerine mani
olmaya çalışmak gibi bir vazife de ayrıca karşınızda duruyor demektir.
Ancak, burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır: Güzel
görüp, güzel düşünme, güzel değerlendirmelere varma yolunu tutuyorsak,
meseleyi günümüzde bazı muhaliflerin yaptığı gibi sürekli tenkide,
tahribe, muhalefete, kine, düşmanlığa nefrete bina etmekte fayda
mülahaza etmiyorsak, bu bazı yanlışları görmemize rağmen, onları
sinemize çekerek yaptığımız bir tercihtir. Yoksa, 'devlet masumdur,
peygamberane bir ismet içindedir, ne yaparsa isabetlidir, asla hata
yapmaz' gibi mülahazalarım hiçbir zaman olmadı. Onlar da yanılabilirler.
Sizi fazla devletçi bulanlar olduğu gibi devleti ele geçirmek için
planlarınız olduğuna inananlar da var. 1999'da yayımlanan kasetler delil
gösteriliyor. Sizin için devlet, ele geçirilmesi gereken bir hedef mi?
Devlete talip olanların hangi yoldan gideceği bellidir. Eğer öyle bir
talebim olsaydı, bu milletin bir ferdi olarak ben de o yoldan
gidebilirdim. Bağışlarsanız burada sadet harici bir hususu ifade etme
lüzumu hissediyorum: Bu tür konularda açıklama yapmak bir yönüyle nefis
tezkiyesi (temizlemek) manasına geldiği için çok sıkılıyorum. Çünkü,
nefis tezkiyesinde bulunmak, temelde benim düşünceme ters düşüyor. Bu
sebeple, sıkılarak diyorum ki, acaba, altmışını geçmiş bir insan
hakkında bu tür vehimlere kapılanlar, 'bu insan nasıl yaşamış?
Tercihlerini hangi istikamette kullanmış?' diye hiç düşünmüyorlar mı?
Arkadaşlarım bazen açık bazen kapalı ama her zaman 'dünya ile alakamızı
keselim, hayatımızı Cenab-ı Hakk'ın rızasını kazanmaya adayalım,
Allah'ın ve Hz. Peygamber'in adını etrafa duyurmaktan başka gayemiz
olmasın' demişimdir. Eğer ben dünyaya talip olsaydım, devletin başına
geçmek isteseydim, gençliğimden itibaren bu tür taleplerin
gerçekleştirilebileceği yerlerde bulunmaya bakardım. Halbuki benim
tercihlerim bellidir. Gençlik heveslerinin galeyanda olduğu günlerini
bir cami penceresinde, bugün bile hatırladıkça burnumun kemiklerini
sızlatan bir tahta kulübede geçirmiş bir insan ne düşünmüş olabilir ki?
Kaldı ki, o dönemde sevenlerimiz, sempati duyanlarımız adına bazı
teklifler de geliyordu.
Siyasi anlamda mı?
Hem siyasi manada hem de daha farklı, benim boyumu aşacak, hiçbir zaman
yapamayacağım işler de teklif edildiği olmuştur. Bağışlayın, bunları
açıklamaktan sıkıldığım için tasrih (açıklama) etmeyeceğim.
Şimdi, gençliğinde ayağına kadar gelmiş bu tür fırsatları elinin
tersiyle itip tahta kulübesine yönelmiş bir insan, her geceyi 'bu gece
son gecem olabilir' mülahazalarıyla geçirdiği dönemde neden ona talip
olsun ki? Zannediyorum, bu tür iddiaların hepsi bir takım garazlardan
doğuyor.
Peki neden bu kadar uzak duruyorsunuz? Bir mahzur mu görüyorsunuz?
Hayır. Bir mahzur gördüğümden değil. Eğer devleti yönetme arzum olsaydı
ben de bir yerden adaylığımı koyardım ve kimsenin de bir şey demeye
hakkı olmazdı. Ama daha evvel de arz ettiğim gibi, benim gönlümü
dolduran, hayallerimi süsleyen şeyler başka. Ben Ahmet Serhendi'lerin,
Gazzali'lerin, Harrani'lerin, Akil Mübenci'lerin yaşadığı gibi yaşamayı,
onların izini sürerek Hz. Peygamber'in hayat tarzına ulaşmayı ve o yolla
Rabbimin rızasını tahsil etmeyi tercih ediyorum. Ülkemizde bulunan kalbi
selim, aklıselim, vicdanı engin ve aklı eren vatandaşlarımızdan bu işe
talip olanlar çıksın, devleti yönetsin. Biz de fikren onlara destek
olalım. Faydalı olabileceğimiz noktalar olursa onların istifadesine
sunalım. Zaten böyle olursa maksat hasıl olur.
İzlenim
Gülen ve saygı
Gülen'le hem misafirhanede hem de New Jersey'de yeğenlerine ait kaldığı
evde konuştuk. Buradaki ev daha sade.İçindeki eşyalarla, eşyaların
dizaynıyla tipik bir Türk evi. İnsan yeniden düşünmeden edemiyor, bir
insan nasıl olur da kapalı bir mekândabu kadar uzun süre kalabilir?
Gülen çok farklı bir kişilik, onu anlamak,analiz etmek çok zor. Gülen,
fikrini ifade ederken, hislerini saklama gereği duymadı konuşurken.
Gülen'in dikkat çeken yanlarından birisi; kimsenin kendisine ayağa
kalkmasına izin vermiyor. Odaya girdiğinde misafirlerden o hassasiyetini
bilmeyenler saygıdan ayağa kalkıyor, o ise her defasında,
memnuniyetsizliği yüzüne yansıyarak, "Yapmayın,acemlerin büyüklerine
ayağa kalktığı gibi ayağa kalkmayın" diyor ve ancak oturduklarında odaya
giriyor. Bu durum onda anlaşılması zor bir mahcubiyet oluşturuyor.
Menderes'i hayranlıkla dinlerdim
Devletin başında sizin görüşlerinize ters düşen birisi olursa?
Olabilir. Ben bu mevzuda hiçbir zaman saplantı yaşamadım. Devletin
başına kim geçerse geçsin aklen de, vicdanen de onu kendi devletim kabul
ettim. Mesela, benim devleti ilk tanımam, gençlik dönemimde, merhum
Menderes'le oldu. Konuşmalarını hayranlıkla dinlerdim... Anadolu
insanıydı, bizim gibi konuşuyordu, civanmertti; haksız yere idam
edilişinin inkisarını yaşadım hep.. Demirel devletin başına geçtiği
zaman bir yönüyle onu da takdirle karşıladım; fikren de olsa her zaman
destek olmaya çalıştım, bir ölçüde destek olunduğunu da zannediyorum.
Turgut Özal ve Bülent Bey geldiği zaman onları da takdirle karşıladım.
Zaten ondan sonrasını biliyorsunuz; Mesut Bey'le de, Tansu Hanım'la da
görüştüm. Hatta, o zaman bir kısım kargaşaların yaşanma ihtimalini
yüksek gördüğüm için, ikisinin bir araya gelmesi halinde yüksek bir oy
potansiyeli olacağını ve kargaşanın önünü alma imkânının doğacağını
anlatmaya çalıştım. Bu görüşmelerin şahitleri de var. Hasılı, devleti
idare eden kim olursa olsun, 'milletimiz kargaşa yaşamasın, anarşiye
sürüklenmesin' gibi mülahazalarla her zaman onların yanında olmaya
çalıştık. Bizim derdimiz, devletimizin saygınlığının korunması, dinimize
dokunulmaması, dinimizi yaşayabilme imkânlarının sağlanmasıdır.
Gizli hesabı olan bunu sızdırır
"Fethullah Gülen hedeflediği teokratik diktatörlüğe yumuşak geçişi
sağlamak için başkanlık sistemini destekliyor" diyenler olabilir
demiştim. Fakat net bir cevap almadım?
En gelişmemiş toplumlarda bile insanlar sözleri ve yaptıklarıyla
yargılanır ve bunlara bakılarak haklarında hüküm verilir. Bütün
yaptıklarım ve sözlerim tam 40 yıldır halkın ve hükümetlerin gözü önünde
cereyan ettiği gibi, yazdıklarım da ortadadır. Eğer öyle bir mülahazam
olsaydı, onlarca senedir hiç olmazsa birkaç kelimeyle o düşüncemin
izleri ortaya çıkardı. Gizli hesapları olan bir insanın 40 yıl boyunca
ima ve işaret yoluyla dahi bunları sızdırmadan gizleyebilmesi mümkün
müdür? Oysa, bazı başka garazları olan marjinal bir kesim haricinde hiç
kimsenin bu mevzuda bir şey söylemesi mümkün değildir.
Hem bir ayağı mezarda bir insanın, o mevzuda gerçekten bazı istekleri
olsa bile bunu nasıl yapabilir ki! Mukaddimatı hususunda hiçbir
başlangıcı yok. Bir köy muhtarlığı ölçüsünde bile hazırlığı yok. Böyle
bir iddia ehl-i insafı güldürür. Bu konudaki bütün iddialar tamamen
vehimlere ve muhtemellere dayanmaktadır ki, bir başka röportaj vesilesi
söylediklerimi tekrar edeyim böyle bir mantık veya mantıksızlıkla, her
solcuyu totaliter komünist idare özlemcisi, her ülkücü milliyetçiyi
ırkçı ve şovenist, hatta faşist veya nazist idare taraflısı olmakla
suçlamak gerekir. Böyle bir paranoyaya ise deliler bile güler.
Kasetlerdeki sözler montajla çarpıtıldı
Fethullah Gülen, kasetlerdeki sözlerinin, bazıları tarafından kesilip
biçildiğini, değişik montajlarla farklı kalıplara sokulduğunu söylüyor
ve ekliyor:Mesela o kasetlerin birinde, cümlenin sonundaki
'diyemezsiniz' kelimesini çıkarmış ve ben 'Allah, CHP'nin belasını
versin..' demişim gibi neşretmişlerdi
Fethullah
Gülen'le 11 gün - 8 / MEHMET GÜNDEM
Kasetlerde yer alan sözler hakkında ne diyeceksiniz?
Kasetlerde anlattıklarım bazıları tarafından kesildi, biçildi, değişik
montajlarla farklı kalıplara sokuldu ve sözlerimde çıkarmalar, eklemeler
yapılarak hiç düşünmediğim şeyler söylemişim gibi neşredildi. Mesela o
kasetlerin bir yerinde "Allah CHP'nin belâsını versin, diyemezsiniz"
diyorum. Cümlenin sonundaki "diyemezsiniz" kelimesini çıkarmış ve ben
"Allah, CHP'nin belasını versin.." demişim gibi neşretmişlerdi.
Ayrıca, kullandığım bazı kelime ve kavramlar ya yanlış yorumlanmış veya
kasten çarpıtılmıştı. Mesela, "mâmelekimi satma" şeklindeki sözüm,
"memleketi satma" olarak medyada yer almıştı. Halbuki, "mâmelek" şahsî,
ferdî mülk demektir. Hemen bütün itham ve iddialar bu tür çarpıtmalara
dayandırılıyordu.
Ayrıca, Türkiye'de maalesef herkesin kabul ettiği ve son birkaç yılda
açıkça ortaya çıktığı üzere, kısmen de olsa kirlenmiş bir yapı vardı. Bu
yapıdan menfaat umanlar ve yükselişlerini, geleceklerini bu yapının
devamında görenler mevcuttu. Mesela, rüşvet gibi bir ahlaksızlığı
irtikap edenler, rüşvete "haram" diyenleri kendi bulundukları yerde
istemiyorlardı. Bunlar, belli mevkilerde temiz, dürüst, âdil, dindar
idareci ve memurların bulunmasına tahammül edemiyor ve onların
varlığından rahatsızlık duyuyorlardı. Ben de milletimin her ferdi gibi
devlette temiz ve dürüst memurların bulunmasını istemişsem; bunun
hakkımın ötesinde bir vazifem olduğu düşünülmeli ve sözlerim önyargıyla
değil de bu zaviyeden ele alınmalıydı.
Dinin de nihai hedefinin devlet olduğu fikri çok işlendi, işleniyor.
Siz 90'lı yılların başlarında İslam'ın emirlerinin yüzde 95'i bireye
bakar, kalanı devletle ilgilidir demiştiniz. Dinin tam anlamıyla
yaşanması için bu yüzde 5'lik dilimin önemi, anlamı nedir? Müminin
hedefi aynı zamanda devlet mi olmalı?
O söz Bediüzzaman'a aittir. Ben de zannediyorum, demokratik çerçeve
içinde kalınsa, "kamusal alan" gibi kayıtlar koyarak daraltmalara
gidilmese, insanlar dininin yüzde 95'ini, belki de yüzde 97'sini
kimsenin endişelenmesine mahal bırakmayacak şekilde yaşar. Diğer kısma,
yani yüzde 3 ya da 5'lik kısma gelince, bazıları "Din bir vicdan işidir"
derler; ben buna iştirak edemiyorum.
Tamamıyla bir vicdan işinden ibaret değildir o, zira dinin sosyal
hayatın içinde de, değişik dönemlerde idarenin içinde de yeri olur.
Fakat bu konuların belli ölçüde izafi tarafları, tarihsel tarafları
vardır. Mesela, ne seçim şekli, ne de idare konusunda tek bir şekil
gösterme imkânı yoktur. Tarihi sürece bakarsak, Hz. Ebu Bekir halk
tarafından seçilmiştir; ama Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir tarafından aday
gösterilerek seçilmiştir. Hz. Osman, Hz. Ömer'in işaret ettiği aşere-i
mübeşşere grubu içinden seçilmiş, Hz. Ali'nin seçimi biraz da
muhalefetli olmuş, dolayısıyla Şam idaresine meydan açılmış ve
Muaviye'ye fırsat doğmuş. Emeviler döneminde babadan oğla geçmeye
başlamış, nitekim Osmanlılarda da öyle olmuş. Demek ki dinin usulü
mahfuz bir kısım muhkematı (kesin hüküm) vardır, bunlara hiç müdahale
edilmemiştir; ama onun dışında izafi hakikati olan kısımlar içtihat
alanları, istinbat (hüküm çıkarma) alanları olarak açık bırakılmıştır
ki, şartlara ve ihtiyaçlara göre değerlendirilebilsin.
Hâkimiyet milletindir sözü neden tartışmalara neden oluyor?
Bazıları onu ilahi hâkimiyete karşı bir alternatif olarak görüyor
olabilirler; ama "Hâkimiyet bila kayduşşart milletindir" sözü Meclis'te
söylendiği zaman, orada Tahiru'l Mevlevi, Mehmet Akif, Hasan Basri
Çantay gibi kimseler vardı ve bir karşı tavırları olmadı.
Demek ki o dönemde alternatif olarak algılanmadı ya da onların başka bir
bildikleri vardı. Belki de onlar bu sözü monarşik idarenin alternatifi
olarak görüyorlardı. Hz. Ebu Bekir döneminde olduğu gibi seçimi halkın
yapmasını ve o dönemde olduğu gibi cumhuri bir sistemin olmasını
anlıyorlardı. Eğer bu mevzu Allah hâkimiyetinin alternatifi şeklinde
görüldüğü halde seslerini çıkarmadılarsa haksızlık karşısında susan
dilsiz şeytan olmuş olurlar. Oysa onların içinde sükût etmeyecek kadar
imanı polat insanlar vardı. Meseleyi çok iyi tespit etmek lazım;
zannediyorum bu çerçevede bakılırsa problem kalmayacaktır.
Fakat birileri sekülerleşme mevzuunda çok ifrata düşüyorlar. Laikliği
farklı anlıyorlar. Din devlet ayırımından daha ziyade dine Descartes'ın
ilim ve din arasında bir hat koyup bir kırmızı çizgi çekip birbirlerinin
alanlarını ihlal etmesinler mülahazası gibi bakıyorlar. Yani problem tek
taraflı değil. Farklı noktalardan besleniyor.
Erdil Paşa'yı öyle
görünce yüreğim yandı
Erdil Paşa'yı görünce neler düşündüğünüzü almakta ısrar etsem..
Paşa'yı eşi ve kızıyla birlikte sanık sandalyesinde, kameraların
karşısında mahcubiyet içinde görünce yüreğim yandı. Onun emekli olduğu
müessesede insanlar itibarları konusunda çok hassas davranırlar.
Bugün onların mahcubiyetini afişe edenler, görevde bulunduğu zamanlarda
saygıda kusur etmiyor, belki de bu konuları bildikleri halde söylemeye
cesaret edemiyorlardı. Ama şimdi düşünce, düşmüş bir insanın kafasına
basıyormuş gibi bir tavır almak, nesi var, nesi yoksa her şeyi ortaya
dökme peşindeymiş gibi davranılması doğru değil.
Hukukun gereğini ihmal etmeden daha yumuşak bir yol bulunmuş olmasını
isterdim. Ayrıca medyada bu meselenin daha dikkatli verilmesini
isterdim.
İ Z L E N İ M
Sohbetler ve ölüm...
Gülen, ikindi vaktinden sonra zaman zaman gelen birkaç misafiriyle
sohbet ediyor. Bu sohbetlerin birisinde söylediği şu cümle bana çok
anlamlı geldi: "Kâfire kâfir demek müminin vazifesi değil. Kafir demek
insanın insanlığına saygısızlıktır." Gülen, o ikindi sohbetlerinde
ölümden, ahrette büyük buluşmadan, şuurlu kul olmaktan, kul hakkından,
hayatın manasından, insanın derinliğinden, İslamı iyi temsil etmekten ve
elbette Türkiye'den çok bahsediyor. Ölüm vurgusu, onda büyük bir özlem
olarak karşılık buluyor. Ölümü böylesine arzulayan bir başka insan hiç
görmedim. Korkup kaçma değil, koşup kavuşma gibi algılıyor Gülen ölümü.
Ölümü anlatırken elini şakağına dayadı ve "Akif'in ölümünden kısa bir
süre önce böyle bir fotoğrafı var" demişti ki, Arda Yavuz bu fırsatı
kaçırmadı...
Genelkurmay gerekeni
yaptı
Haberlerde İlhami Erdil Paşa'yı mahkemede sanık sandalyesinde hâkim
karşısında gördüğünüzde neler düşündünüz?
Mahkemesi devam eden bir davada fikir beyan etmek uygun düşmeyeceği
için, sorunuza başka bir zaviyeden cevap vermek istiyorum. Kanaatimce
birbirine karıştırmadan icaplarını yerine getirmeye azami hassasiyet
gösterilmesi lazım gelen iki husus vardır: Birincisi, hakkın ve adaletin
yerini bulması meselesi, ikincisi de, yargı önüne çıkarılanların insani
durumudur. Sormuş olduğunuz konuda adaletin yerini bulması için azami
gayret sarf etmek lazımdı. Çünkü, milletimizde, başka hiçbir ülkede
olmadığı kadar askere karşı bir alaka ve güven vardır. Bu konuda daha
önceleri yapılan anketler, güvenilirlik açısından TSK'nın ilk sırayı
aldığını gösteriyordu. Böyle bir müessesenin aleyhinde ileri geri sözler
ortaya çıktığı zaman, kurumun yıpranmaması için kendisini aklayacak
yollara başvurması çok önemlidir.
Genelkurmay'ın göstermiş olduğu hassasiyeti, bu açıdan yapılması
gereken, yerinde bir davranış olarak görüyorum. İnsani boyuta gelince;
ben hiçbir zaman düşmüş bir insanın ister paşa olsun isterse sıradan bir
kişi onurunu kırıcı, onu rencide edici tavırlara girilmesini tasvip
etmedim.
Adalet yerini bulsa
yeterli
Bir de onların icraatlarından dolayı canı yananlar açısından
bakarsak..
Öyle de olsa yine bu iki husus birbirine karıştırılmamalıdır. Adaletin
yerini bulmuş olması yeterlidir zannediyorum. Bir kere, önemli bir
vazifeyi deruhte eden büyüklerimizden birisi ile aynı mekânda
bulunmuştuk. Etraftakiler bana biraz fazla alaka göstermişler ve o da bu
alakadan rahatsız olmuş, sonra da o rahatsızlığın etkisi ile yapmaması
gereken bazı şeyler yapmış. Elimde olmayan bir şeyden dolayı bana karşı
yaptıkları tabii ki üzücü oldu. Sonra o şahsın başına bir facia geldi ve
çok utandırıcı bir şekilde derdest edilişi medyaya da intikal etti. Onun
bu halini görünce çok üzüldüm. Çünkü bana yaptığı yanlışlık başkadır,
devletin üst makamlarında vazife yapmış insanların rezil edilmesine
meydan vermeden yargılanmaları başkadır. Keşke bir yol bulunsa, adaletin
gereği yerine getirilirken bir zamanlar milletin önünde yer almış
kimseler rezil edilmese, onurlu insanları hasta edebilecek davranışlara
girilmese.
Ayrıcalık değil özel
durum
O zaman ayrıcalıklı davranılmış olmaz mıydı?
Türkiye hukuk devletiyse herkes eşit olacaktır; ama bazı insanlar
konumları ve temsil yönleriyle sadece bir şahıs olmaktan çıkmışlardır.
Onlar sadece suç işlemiş bir insan olarak görülürse yapılan muamele
sınırları aşarak başkalarının da zan altında kalması ve bir nevi
cezalandırması gibi en azından psikolojik bazı sonuçların doğmasına
sebep olabilir. İnsanların aklında "bu şahıs yakalandı ama kim bilir
yakalanmayan nice insan aynı şeyiyapıyor; bu müessesede kırk haramiler
var" gibi düşüncelerin doğmasına, belki de hiçbir yolsuzluğu usulsüzlüğü
olmayan insanlar hakkında bile kötü düşüncelerin oluşmasına sebebiyet
verebilir. Hasılı, mutlaka hakkın yerini bulmasını sağlamak gerektiği
gibi bazı hususi durumların dikkate alınması da lazımdır.
Zorunlu din dersi Evren'in sevabı
Fethullah Gülen, Kenan Evren'in, 12 Eylül sonrası seçmeli din derslerini
zorunlu hale getirmekle çok yararlı bir iş yaptığını söylüyor Gülen, "Bu
iş, öyle büyüktür ki doğrusunu Allah bilir - hiç sevabı olmasa da bu
icraatı ona yeter, Evren cennete gidebilir" diyor
Fethullah
Gülen'le 11 gün - 10 / MEHMET GÜNDEM
Hem radikal İslamcılar hem de bazı laikler "İslam bütün hayatı
kapsar" diyor. Mesela Anayasa Mahkemesi bu sebeple bizde Batı'daki gibi
liberal bir laiklik olmayacağını söylüyor, bilinen laiklik anlayışını
savunuyor. Radikal İslamcılar da aynı sebeple laikliğe karşı çıkıyor,
İslamın devleti de kapsamasını istiyor. İslam neyi kapsar, neyi
fertlere, neyi akla bırakır?
Beşeriyetin geldiği seviye itibariyle, önemli görülen şeylerden biri de
inanma ve inandığı gibi yaşayabilme hakkının insana verilmesidir. Belli
bir dönemde sistemi oturtmak için farklı davranılmış olabilir; ama bugün
Türkiye'de demokrasi benimsenmiştir. Belki bundan 10 yıl önce biri
çıkıp, "Demokrasi artık dönüşü olmayan bir süreçtir" dediği zaman
(Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın açılışındaki konuşması na atışa
bulunuyor) sorgulanıyordu. Ama şimdi herkes çeşitli şekilleriyle
demokrasiden bahsettiğine göre, artık demokrasi içinde bazı çareler
bulunabilir.
"İslam bütün hayatı kapsar" anlayışında ortaya çıkan karşıtlık...
Bu tür cepheleşmeler, tavırların karşılıklı sertleşmesinden dolayı
aşılamıyor. Taraflardan biri biraz yumuşasa diğer taraf da yumuşayacak.
AB süreci de sanki Müslümanlığın tamamını yaşayabilmek için vesile
kılınacakmış gibi bir endişe var zannediyorum. Bu da gerilime sebebiyet
veriyor.
Dinin bütün hayatı kapsadığına inanan birisi bazı konularda daha
yumuşak davranmayı nasıl başaracak?
Din hayattır, yaşandıkça var olur. Dini yaşarken dikkat edilmesi gereken
öncelikler vardır. Mesela, dinin muhkemâtı dediğimiz temel esaslar
önceliklidir ve kimsenin bunlardan taviz verme hakkı yoktur. İkinci
olarak, bir Müslüman'ın, ferdi ve ailevi olarak Kuran ve sünnette
emredilen ferdi ve ailevi hususları nasıl anlıyorsa o şekilde yaşamasına
fırsat verilmeli, sınırlar çekerek yaşama alanı daraltılmamalıdır. Diğer
taraftan, Müslümanca yaşamaya çalışanların da bazı şeyleri
karıştırmamaya azami dikkat göstermesi icap ediyor.
Mesela ne gibi karışıklıklar oluyor?
Dinin furuâtı bazen usûlün yerine konuluyor gibi bir hal oluyor. Mesela,
namaz gibi, oruç gibi dinin muhkemâtından olan şeyler aynı zamanda ferdî
hayatta yaşanabilecek emirlerdendir. Aşırı, laikliğe karşı çıkanlar,
dinin, ferdî ve ailevî hayatta yaşanabilecek emirlerini uygulamakta ne
kadar titiz olduklarına bir bakmalıdırlar. Acaba bunları milimi milimine
yaşayabiliyormuyuz? Utanarak ifade ediyorum, eğer bir vakit namaz
kaçırmışsak, bir gün oruç tutmamışsak, başka iddialarda bulunurken bir
düşünmeli ve Allah'tan utanmalıyız. Çünkü, bunlar taviz verilmemesi
gereken şeylerdir. İslam'ın namaz, zekât, oruç gibi emirlerinde, kusuru
olanlar bence, dinde ciddi kusur ediyor demektir. İftira edenler, gıybet
edenler, ellerine kalemi alıp, Müslümanların yamacına geçenler dinde
ciddi kusur ediyor demektir. Gıybet için Allah Rasûlü, "Zinadan daha
şiddetlidir" diyor, iftira için "affedilmez bir günahtır" diyor. Bu tür
kusurlarımız varsa dinin tamamiyetinden söz etmek dine karşı saygısızlık
olur. Allah aşkına, önce şahsi hayat, çocuklarımızın terbiyesi, fikir
hayatımız ve kalp hayatımız adına dinin tamamiyetini bir yaşayalım.
Sonra...
Bu tamamiyetin meyveleri hayatımızda bir görülsün. Yani biz, dinimizin
rahatlıkla yaşanabilecek kısımlarında kusurlarımız varken, kebairi
irtikap ederken bir taraftan da tamamiyet mülahazasıyla kalkıp
başkalarıyla kavga etme çelişkisinden kurtulalım. Bu bizim hatamızdır.
Ondan sonra diyelim ki, şu hususlarda dinimizin emirlerini tam yerine
getiremediğimiz için vicdanımız rahat değil. Gelin, siz de hükümlerinizi
ihtimallere bina etmekten kurtulun, insaf sınırları içinde bunlara çare
bulalım.
Bulunabilir mi sizce?
Bugün demokrasinin çok farklı şekilleri var: Hıristiyan demokratlar,
sosyal demokratlar, liberal demokratlar... İslami duygu ve düşüncelere
içinde yer veren, açılımlarını ona bağlayan bir demokrasi neden olmasın
ki! İnsanız ve bir kısım ihtiyaçlarımız var. İçimizde ebed duygusu var,
yok olmak istemiyoruz. Allah'tan ve onun vaat ettiği ebedi hayattan
başka hiçbir şeyle tatmin olamıyorum ben. Önümde ebedi bir hayat
olduğunu düşünmesem, ölünce yok olacağımı bilsem, hep anguaz (karın üstü
kaslarının veya boğazın kasılmasına yol açan, ruhsal ve fiziksel bir
rahatsızlık) yaşarım, bunalıma girerim. Ben ebediyet duygusuyla, Allah'a
kavuşma mülahazasıyla soluk alıp veriyorum. İnsanî bir demokrasi
olacaksa, beni her şeyimle kucaklamalı ve bu tür ihtiyaçlarımada cevap
verecek şekilde geliştirilmelidir.
İzlenim
Sürekli 'Türkiyeli
takımını' giydi
FOTOMUHABİR ARDA YAVUZ'la her akşam, o gün çekilen fotoğrafları
inceliyorduk. Bu bazen saatler alıyordu. Bir ara, "Arda, çok güzel, çok
özel fotoğraflar çektik. Ama Türkiye'den gelirken giydiği takım
elbisenin fotoğrafını henüz yakalayamadık" dedim. Ertesi gün aynı konuyu
açtığım arkadaşlar; "Kaç gündür o elbiseyi giyiyor. Farkında değilsiniz,
çoktan çektiniz" dediler. O gün röportaja başlarken Gülen'e sordum:
"Üzerinizdeki takım elbise Türkiye'den gelirken giydiğiniz takım mı?"
Gülen de "Evet, altı yıldır koruyorum. Hiç yıkatmadım, tozunu bile
aldırmadım. Tozunda, kokusunda Türkiye var" dedi. Gülen yaptığımız bütün
röportajlarda bu "Türkiyeli takım elbise"yi giydi.
Devletin, dinin gücüne
ihtiyacı var
Dinin devlete, devletin dine hangi oranda ihtiyacı var?
İnsanların dinlerini gönül rahatlığıyla yaşayıp huzur duyabilmeleri için
devletin kol kanat germesine, ortam hazırlamasına ihtiyaç vardır. Dinin,
fertleri kıvama erdirme, aile ve toplumu düzene sokma, vicdanlara
hükmederek kalplerin kapısını aralama ve bu yolla önü alınamayacak
birçok kötülüğü önleme hususunda dinin sahip olduğu yenilmez güce
ihtiyacı vardır. İyi bir din eğitimi ile devlet bu gücü arkasına almaya
bakmalı. Çünkü, insan sadece dünyevi bir varlık değildir; uhrevi yanları
da vardır ve dinin ona kazandırdığı şeyleri seküler mülahazalarla
kazandırma imkanı bulunmamaktadır. Mesela, bir Allah'a ve ahirete inanan
birisi olarak bir de inanmayan birisi olarak kardeşi veya arkadaşı ölmüş
bir çocuğa ne söyleyeceğimizi düşünelim. Bu konuda dinin verdiği
teselliyi hiçbir kanun ve nizam veremez. Dinin bu gücünden istifade
etmeleri lazım. Gençlik galeyanını yaşayan delikanlıların uyuşturucuya,
teröre, satanizme daha pek çok yanlış işlere girmesini önlemenin en
müessir yolu Allah'ın mevcudiyeti ve bir gün yaptıkları her şeyden
Allah'a hesap verecekleri mülahazasıyla yetiştirilmeleridir. Kanun ve
nizamla bunların önünün alınamadığı ortadadır. Caydırıcı tedbirler,
kanun ve nizam mutlaka olmalıdır; ama eğitim hepsinden önemlidir.
Eğitimde de dinin fevkalade müessir bir yönü vardır.
Evren cennete gidebilir
Sizin önemli gördüğünüz bu yaklaşımın laikliğe ters olduğunu düşünen
çok insan var.
Evet var. Ama ben eğitimde dinin çok önemli oldu ğunu bir kere daha
tekrar edeceğim. Müsaadenizle bu konuyla ilgili antrparantez bir
mülahazamı arz edeceğim: Evren Paşa demokrasinin kesintiye uğraması ve
daha pek çok açıdan tenkit edildi. Ama seçmeli din derslerini mecburi
yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Gençlerin çoğu onun bu icraatı
vesilesiyle din eğitiminden nasiplerini almışlardır. Bu iş kanaatimce
öyle büyüktür ki doğrusunu Allah bilir hiçbir sevabı olmasa bile bu
icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de
gidebilir.
Devlet adamlarımız dinin etkisini göz ardı etmemeliler. Yoksa bugün
şikâyet konusu olan tinercilerin, kapkaççıların önünü alma imkânı çok
zordur. Ancak Allah korkusu bu insanların ellerini tutar. Ayrıca
hastalar, sakatlar, ölümün eşliğine gelmiş ihtiyarlar var. Ölüm her gün
gözlerinde tüllenir bunların. Ahiret inancından başka ne vardır ki, bu
insanların ruhundaki feryadı dindirebilsin. Öyleyse devlet adamlarımız
dinin bu yenilmez esaslarından yararlanarak, fertleri birer maneviyat
insanı haline getirebilirler ve böylece asayiş ve emniyetin teminini
kolaylaştırırlar. Bu, din eğitimi verildiği zaman kanuna, nizama, kanun
adamlarına, zabıtaya ve mahkemelere ihtiyaç kalmayacak demek değildir.
Bunlara yine ihtiyaç olacaktır ama problemli insan sayısının azalmasına
yardım edeceği için işleri kolaylaşacaktır. Zannediyorum bu anlayışımı
paylaşabilecek pek çok insan vardır.
'Kopenhag',
eksiğimizi fark ettirdi
Diyorsunuz ki, demokrasinin metafizik boyutu da olmalı..
İnsana kol kanat gerilmeli. Metafiziğe ihtiyaç duyan varsa, eğitim ve
öğretimini de vererek ihtiyacı karşılama yolları gösterilmeli. Boşluk
bırakmamak lazım; mektep, sokak, mabet ve aile insanın elinden tutmalı.
Bence gelişmiş bir demokraside, dünyayı seküler bir insan olarak huzur
içinde yaşama imkânı da, ahireti bir ahiret insanı gibi yaşama imkânı da
bulunabilmelidir. İsteyen sahabe gibi yaşayabilmelidir. Demokrasi de bir
gelişme süreci yaşıyor. Mesela, biz çoktan beri demokrasiye geçmişiz,
ama Kopenhag Kriterleri, eksiklerimizin boyutlarını fark ettirdi. Bu
süreç tekamül ede ede kendi kemaline doğru gidecek. Nitekim Avrupalılar
da hâlâ bir demokratlaşma vetiresi (süreç) yaşıyorlar; tamamladıkları,
mükemmeli yakaladıklarını söylemek zordur. Bir gün kalbi, ruhi, fikri,
hissi... Bütün ihtiyaçlarımızı demokrasi şemsiyesi altında
karşılayabileceğimiz ortamların oluşacağına ben inanıyorum; o istikamete
doğru ilerlediğimizi de görüyorum. Laikçi ve İslamcı (bu tabirlerden
hoşlanmadığımı ifade etmeliyim) taraflar arasındaki sertliğin de
yumuşayacağına inanıyorum. Zaten okumuş, entelektüel insanların
anlayışlı olmaları, meseleleri vehimlere bağlayarak hayali korkular
yaşamaktan kurtulmaları lazımdır.
İki tarafın da...
İki tarafın da.
Bin Ladin, İslamın çehresini kararttı
"Bin Ladin denilince terörün babası akla geliyor" diyen Fethullah Gülen,
Ladin'in ölmesiyle, Müslümanların çarpık bir anlayıştan kurtulmuş
olacağını söylüyor
Fethullah
Gülen'le 11 gün - 11 / MEHMET GÜNDEM
İslamdan taban tabana zıt iki söylem |