Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 313 | Aralık  2005

                   

 

 


2004’ten 2005’e

“Milli Davamız”...

13.12.2004 / Dünden Bugüne Tercüman

2004 yılını iki sonra ardımızda bırakacağız. Daha yüzyılın (21.) çok başındayız ama 2004, büyük bir ihtimalle tarihimizde pek özel bir yer tutacak.

Evet, öncelikle 17 Aralık nedeniyle. 17 Aralık, şu anda günlük siyaset polemikleriyle bezenen hararetli iç politika tartışmaları bir yana, sadece Türkiye açısından değil, Avrupa açısından çok önemli bir "kilometre taşı" idi. Türkiye'nin "Avrupa güzergâhı" yeni değil. Zaten Türkiye Cumhuriyeti, kurucularının ve en başka Kemal Atatürk'ün tasavvurunda bir "Avrupa ülkesi" olmak amacıyla varedilmişti.

Türkiye'nin "Avrupa güzergahı"nı çok daha gerilere de götürebiliriz. Osmanlı Devleti, bir "Avrupa devleti" olmayı seçmişti. Üstelik, kurucusu Konstantin'in kendisine verdiği isimle "Yeni Roma"nın, Osmanlıların ise "kurucusu"nu anarak "Konstantiniye" diye adlandırmayı yeğledikleri İstanbul'un alınmasından hayli önce. İstanbul'un alınmasıyla, bir "Müslüman Roma İmparatorluğu"nun ihya edilmesi rüyasından yarım yüzyıl kadar önce, Osmanlı Devleti'nin Avrupa kıt'asındaki topraklarının alanı, Küçük Asya'daki (Anadolu) daha genişti. Rusya'nın ardından Avrupa'nın "ikinci büyük Ortodoks" ülkesi sayılacak kadar.

Ancak, Türkiye'nin "Avrupa güzergahı" ile Avrupa'nın Türkiye ile "entegrasyon"u tasarlaması aynı şey değil. Türkiye ve Avrupa, aslında yüzyıllar boyu, birbirleri için "öteki" olmayı temsil etmişlerdir. Aradaki ilişki, "uyum ve bütünleşme" yönünde olmamış, "hasmane" niteliğinin ağır bastığı şekilde olmuştur.

Avrupa'nın batısından kaynaklanan "Haçlı seferleri", Kudüs yolu üzerinde en esaslı direnmeyi, Anadolu topraklarında Türklerden görmüşlerdir. İslam'ı Avrupa'nın ortasında, Viyana önlerine kadar taşıyan da Türkler olmuştur. Türkiye'nin AB tam üyeliğine herkesten daha katı biçimde karşı koyan Avusturya'nın, bugünlerde, sürekli olarak 1683'ü anması, tarihi bilinçaltındaki tortunun ne denli kabarık olduğunu anlatıyor.

Orta Avrupa'nın her yerinde "Türkler geliyor" duygusunun sanat ve kültüre nasıl yerleştiğini bilenlerdeniz. Belki de dünyanın sanat şaheseri, en güzel köprüsü olan Prag'daki Karl (Karel, Charles) Köprüsü'nün üzerindeki heykeller, "barbar Türk heykelleri" ile donatılmıştır. Eski Şehir'in meydanındaki saat kulesinde her saat başı tepesindeki kapak açılır ve oradan bir

korkunç Türk imajı çıkar. Polonya'da, başkent Varşova'daki Cumhurbaşkanlığı makamının bekleme odasındaki dev yağlıboya tablo, muharebe meydanında altedilen Türkleri resmeder.

Bu gibi örnekleri, Avrupa'nın her köşesinde bulabilmek mümkündür. Bizim bilinçaltımızda da, Avrupalılara yönelik ağır olumsuzluk-ların bulunduğu şüphe götürmez. Nereden baksanız, son  100-150 yılı Avrupa devletlerinin kendi aralarındaki "paylaşım mücadeleleri"nin muhatabı olmuş bir devletin devamıyız. Bugünlerde "paranoya" boyutlarına varan "Sevr sendromu" nun açıklanabilir bir arka planı vardır.

Tam da bu nedenlerle, 17 Aralık (yani 2004) çok önemli bir "kilometre taşı"dır. Gerek Türkiye ve ondan da ön planda Avrupa açısından bir "tarihi kırılma noktası"nı ifade etmektedir. Karar metni hangi sözcüklerle doldurulmuş olursa olsun, 17 Aralık'ın anlamı, Türkiye'nin "Avrupa Birliği ile entegrasyonu amacıyla AB üyesi ülkelerle biraraya geleceği bir süreç"in AB tarafından ilanıdır. Türkiye'nin AB'yle entegrasyon hedefinin gerçekleşmeye başlaması yolunda bir AB "irade beyanı"dır. AB'nin bir "Hristiyan Kulübü" olmaktan çıkmasına dönük bir Avrupa "kabulü"dür ve anlamı ile etkisi, Avrupa sınırlarının çok ötesine taşacak niteliktedir.       

Bu bakımdan, Brüksel 17 Aralık 2004, ancak Türkiye'nin (Osmanlı Devleti), Avrupa devletleri tarafından "Avrupa Siyasi Sistemi" içinde mütalaa edildiği 1856 Paris Anlaşması ile önem ve tarihi değeri açısından kıyaslanabilir. Hatta, bir "ortak hukuk ve ekonomi sistemi"ne ulaşmayı öngördüğü için, tarihi olarak ondan dahi önemlidir.

Bu "tarihi dönüm noktası" ancak, Ak Parti iktidarının, Türk dış politikasında bir "paradigma değişikliği"ne yönelmesi ile mümkün olmuştur. Türkiye'nin "milli davası Kıbrıs"a ilişkin olarak benimsenmiş "çözümsüzlük en iyi çözümdür" politikasının terkedilmesi ile gerçek-leştirilebilmiştir.

Bunu, KKTC Başbakanı (belki de 20 Nisan 2005'teki Cumhurbaşkanı) M.Ali Talat da söylüyor. AKP'nin "Kıbrıs politikasına yeni bir çehre kazandırdığını" belirttikten sonra, "Bağımsız KKTC bir hayaldi. Bu Turan ülküsü gibi bir hayaldi. Bunu kimse görmedi mi?" diye soruyor. Rauf Denktaş'ın "dünya koşullarının farkında olmadığı" tespitini yapıyor ve "Onun yaptığı mücadele çöktü. Statükocu anlayışla bir yere varılamayacağı görüldü. Bağımsızlık, egemenlik kılıfı bu gerçeği değiştirmez" diyor ve ekliyor:

"Biz, kaybedilmiş bir davayı devraldık. Rum yönetimi hukuken Kıbrıs'ın tamamını temsil ediyor ama meşru değil tabii ki.

Ama uluslararası arenada hukuk geçerli oluyor. Fakat biz bu politikamızı sürdürürsek, bunların hepsini

aşacağız. 1974 Barış Harekatı bir anlaşma ile sonuçlan-dırılamadı. Askeri harekatın üzerine yatıldı ve sorunlar birikerek bugüne kadar geldi..."

Durum budur. 2004'ün en çarpıcı gelişmelerinden biri, bu "ezber bozma" ve "paradigma değişikliği"ni idrak oldu. 2005'te bu istikamette yol almak gerekiyor.

Yani, AB'yi Türkiye'nin "milli davası" olarak

 "içselleştirmek"...

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...