|

|
'Firavun'u
Cennetlik Yapan Çıkarcı Fethullah İslamcılığı |
| ekmek ve
adalet 23 Ocak 2005, Sayı: 142
Milliyet'ten Mehmet Gündem'in Fethullah Gülen ile yaptığı
röportaj bir tefrikaya dönüşerek sürüyor. Fethullah her
satırında kendini devlete ispatlamaya çalışıyor, düzen için "zararlı"
olmayı bırakın, ne kadar faydalı olduğunu anlatıyor,
emperyalizmin "ılımlı islam" projesine felsefi, ideolojik
temeller döşüyor. Gözlerini kapatmayan için bunlar sır değildir.
Bunun da ötesinde, röportaj, Gülen'in kendini göstermek
istediğinin aksine nasıl zalimden yana ve zalim bir zihniyete
sahip olduğunu ve ümmetçiliğin nihai olarak nasıl zalime hizmet
ettiğini de çok açık ortaya koyuyor.
Faşist Cuntanın Liderine,
Pragmatist İslamcıdan
'Cennet Vizesi'
Devletin islamcılarla (elbette Fethullah islamcılığıyla) kol
kola olmasını ve bu temelde okullarda dini eğitime önem
verilmesini savunan Fethullah, tam da bu noktada 12 Eylül
cuntasını hatırlıyor ve şöyle diyor:
"Evren Paşa, demokrasinin kesintiye uğraması ve daha pek çok
açıdan tenkit edildi. Ama seçmeli din derslerini mecburi
yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Bu iş kanaatimce öyle
büyüktür ki, -doğrusunu Allah bilir- hiçbir sevabı olmasa bile
bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir,
cennete de gidebilir." (17 Ocak, Milliyet)
Zulümmüş, 24 Ocak kararlarının yoksullaştırdığı milyonlarca
halkmış umurunda değil. Din derslerini zorunlu yaptı ya, siz ona
bakın diyor. Liberal bir burjuvanın demokratlığı dahi yok. Oysa
bu riyakar islamcılığın dilinden "zulme karşıyız" sözü düşmez.
Zulmedene, inanan insanlara da hakaret ederek, cennet vaadeden
biri nasıl zulme karşı olabilir, nasıl sevgiden, hoşgörüden,
insanlıktan söz edebilir. Bu kafada adaletin zerresi yoktur.
Fethullah'ın pragmatizmi, her şeye çıkarları gözüyle bakması,
ona has bir durum değildir. Düzen islamcılığının, kendi
çıkarları için, zulme nasıl onay verdikleri, sessiz kaldıkları
ya da bizzat uyguladıkları örneklerle bilinir. Erbakan'ın affı
için IMF kararını imzalamayı pazarlık konusu yapan bir
zihniyetin devamıdır bu pragmatizm. Zaman yazarlarından Ali
Bulaç'ın 11 Eylül'ün yıkıntılarından ortaya çıkacak durumun
kendilerine yarayacağını söylemesi de aynı zihniyetin ürünüydü.
'Cennetlik Evren'in İcraatları
Bugünün dünyasında adaletten, mazlumdan, söz ediyorsanız,
bunların kıstasları bellidir:
Emperyalizme karşı olacaksınız. Zorbalığa ve zulme karşı
olacaksınız. Sömürüye karşı olacaksınız. Bunlara karşı
değilseniz, zulme karşı değilsiniz, hiçbir inancı temsil
etmiyorsunuz demektir. İnanç söylemi sadece "dünyevi" çıkarların
aracından başka bir anlam taşımıyor demektir. Fethullah tam da
böyledir.
Fethullah'ın cennete vize dağıttığı cuntacılar, ülkemizi tam bir
açık hapishaneye çevirdiler. Bugüne kadar süren siyasi, ekonomik
etkileri bir yana, cunta yönetimi yıllarının rakamları dahi
nasıl bir zulmü övdüğünü göstermeye yeter. Fethullah'ın
cennetlik cuntacıları; 650 bin kişiyi gözaltına aldı. 210 bin
davada 230 bin kişiyi yargıladı. Hapishaneleri zulüm odaklarına
dönüştürdüler. 30 bin kişiyi "sakıncalı" diyerek işten attılar.
1 milyon 683 bin kişiyi fişlediler. Naziler'in yaktığından daha
fazla kitap yaktılar. 600 kişiyi sokaklarda, evlerde katlettiler.
23 bin 667 derneği kapattılar. Grevleri yasaklayarak, sendikalar,
partileri kapatarak, parlamentoyu feshederek, devrimcileri sokak
ortalarında infaz ederek, hapishanelere doldurarak patronların
huzurunu sağladılar.
Cennetlik zulüm! Kendini peygamber yerine koyan bir takiyyeci
şarlatanın aynı zamanda inanan insanlara hakaretidir bu!
Cennetlikmiş!!!
Çıkarcılık, her türlü sınıfsal farkı reddeden, çelişki ve
çatışmalara "aynı dine inanma ya da inanmama" temelinde bakan
ümmetçilikle birleşince, sadece sömürü meşrulaştırılmıyor, aynı
zamanda Türkiye tarihinin eli kanlı diktatörü de cennetlik ilan
ediliyor.
Cunta-İslamcılar İlişkisi
Ne Fethullah'ın ne de aynı çizgideki düzen İslamcılarının
cuntacılara destekleri elbette sadece "cennet vaadi" değildir.
Cuntanın ilk yıllarından itibaren düzen içi islamcılar,
tarikatlar cuntaya büyük destek vermiş, karşılığında gelişmişler,
imtiyazlar elde etmişlerdir. Onlar çıkarları için cuntayı
desteklerken, milyonlarca halk acı çekiyordu.
Nur Cemaati liderinden, Yeni Asya Gazetesi sahibi Mehmet
Kutlular, tarikatlarla cuntanın yaptığı pazarlığı ve
tarikatların desteğinin, cuntanın başarısında nasıl
küçümsenmeyecek bir kitle desteği yarattığını basında açıkladı.
Ne Fethullah ne de başka bir tarikat lideri itiraz etmedi
Kutlular'a. Çünkü gerçekti bu pazarlıklar, bu kan pazarlığı
üzerinde yükseldi Fethullahlar.
"Yıl 1981. Bir zat ziyaretime gönderildi... Şunları söyledi: 'Gelin
sizinle çalışalım. Şunu şunu yapacaksınız... Şunu şunu beraber
yapacağız... Buna karşılık size her türlü imkanı sağlayacağız.'
(...) Reddettim. 5-6 ay geçti. İçimizdeki en büyük bölünme
başladı. Darbenin lehinde ve karşısında olanlar. (...) Bana göre
12 Eylül'den sonra bazı islami grupların ileri gelenleri ile,
ihtilali destekleme sözü alınarak, anlaşma yapıldı. Anlaşma
yapılmak istenenlerden biri de bendim. Bizi kendileriyle
anlaşmadığımız ve ihtilali desteklemediğimiz için böldüler. (27
Ocak 2000, Özgür Bakış, Kutlular'la röportaj)
Mehmet Kutlular, Fethullah'ın cunta sevgisinin din derslerini
zorunlu hale getirmeleriyle sınırlı olmadığını da anlatıyor:
"Bütün islami gruplarla anlaşmalar içine girdiler. Bu arada
herhalde Fethullah Hoca ile anlaşacaklardı. Hoca bana şöyle
konuşuyordu: "Yurtdışında okulları kurmamda devlet, istihbarat
bana yardımcı oldu. Devletin yöneticileri ilgili devletlere
referans verdi." Bakın bazı islami gruplara, 12 Eylül'den sonra
birden palazlandılar." (26 Haziran 1999, Milliyet)
Elbette cunta liderini cennete gönderecek! Gelişimlerini, bugün
dünyanın dört bir yanında açtıkları okullarını, örgütlenmelerini
başta Cunta'ya, sonra Demireller'e, Özallar'a borçludurlar.
Cuntanın, kendi çıkarları için kullanırken, destekleyip
geliştirdiği sadece Fethullah değildi. Hizbullah'ın kökeni
Menzil Tarikatı da cuntanın "Türk-İslam Sentezi"ni geliştirerek
halk muhalefetini geriletme politikası gereği desteklendi.
Düşünün ki, ülke cunta koşullarında yaşarken, Menzil Şeyhi Raşit
Erol'a Türkiye'nin dört bir yanından otobüslerle insan
taşınıyordu. Adıyaman yolları, her adım başı aramaların
yapıldığı ülkenin diğer yollarından farklıydı!!! Menzilci
Hizbullah'ın bir üyesi, sonraki yıllarda mahkemede şöyle
diyecekti:
"12 Eylül'ün baskı ve zora dayalı sağladığı sessizlik
gelişmemizde çığır açtı..."
Sadece din derslerinin zorunlu hale getirilmesiyle değil, cunta;
o tarihe kadar bir tane olan ilahiyat fakültelerinin sayısını
21'e çıkararak, İmam Hatipler'in fakültelere girişlerinin önünü
açarak, Rabıta (İslam Dünyası Birliği) ile ilişkiler
geliştirerek, Suudi sermayesinin önünü açarak, cunta partisi
MDP'nin (Sunalp'in Nakşibendi Dergahı'na gidip Şeyhlerle Huu
çekmesine kadar) tarikatlarla ilişki kurmasını sağlayarak
geliştirdi Fethullahlar'ı. Onlar da cuntanın zulmüne destek
verdiler bunun karşılığında. Cunta şefi Evren Kuran-' Kerim'den
ayetlerle konuşmalar yapıp, askeri helikopterlerden ayetli
bildiriler köylerin tepesine atılırken, öte yandan Fethullahlar
cuntanın kitle gücünü oluşturuyordu. '82 Anayasası'nın oylaması
öncesi, cuntanın Süleymancı, Nakşi şeyhleriyle toplantılar
yaptılar. Bugüne kadar halkı baskı altında tutan Anayasa böyle
onaylatıldı. Ordunun "laiklik" söylemi de, düzen içi
islamcılığın "zulme karşıyız" söylemleri de birbirinden
riyakarcadır.
İslamcıları sola, halk muhalefetine karşı kullanma politikası
esas olarak cuntaya da ait değildi. O yıllar aynı zamanda
Amerikan "yeşil kuşak" politikasının en başta ülkemizde
uygulandığı yıllardır. Bu politikanın temeli, "İslamın yükselen
sesinin bölgede komünizme karşı yürütülecek strateji içinde
kullanılması" idi. Yeşil Kuşak'tan bugünlere Fethullah'ın yolu,
Amerikan emperyalizmiyle böyle kesişti.
Devlete Çağrı: 'Sömürü ve
Zulüm Düzeninin Devamı İçin
Dini Kullanın!'
Fethullah Gülen röportajında dinin işlevini de kendi cephesinden
ifade ediyor. Dinin "fertleri kıvama erdirme, aile ve toplumu
düzene sokma" gibi özelliklerden söz eden Gülen, "Devletin,
dinin gücüne ihtiyacı olduğunu" söyleyerek, "Devlet, dinin bu
yenilmez esaslarından yararlanarak, asayiş ve emniyetin teminini
kolaylaştırırlar." diyor.
Taha Akyol da 6 Ocak 2001 tarihli Milliyet'teki yazısında
oligarşiye akıl veriyor ve gecekondulardaki yoksul Alevi kitlesi
içinde "DHKP-C'nin de geniş biçimde örgütlenmiş, belli bir kitle
tabanına oturmuş olduğunu" hatırlatarak; "Tarikat ve cemaatlerle
FP'nin siyasi çizgisi tarafından tutulmasa, varoşlardaki öfke
Sunni kesimde kendini nasıl dışa vururdu acaba?" diyordu.
Mantık aynı, dine ve tarikatlara yüklenen misyon aynı. Din
ülkemizde egemen sınıfların düzen içi tarikatlar, islamcı
geçinen partiler aracılığıyla halk kitlelerini düzene yedekleme,
bilinçlerini köreltme, kadercileştirme, hak aramaktan, daha iyi
bir yaşam için mücadele etmekten, yoksulluğa ve zulme karşı
isyan etmekten alıkoyma aracı olarak aktif şekilde
kullanılmaktadır.
Ama sanmayın ki, bu durum sadece ülkemize ve sadece bu çağa
özgüdür. Yüzyıllar boyunca egemen sınıf kimse, dini aynı amaçla
kullanmışlardır. Dinin "afyon olma" özelliği de bu tarihsel
sürecin ürünüdür. Fethullah da temelde yüzyıllardır dini
aristokrasinin, feodallerin, burjuvaların yaptıklarını vaaz
ediyor.
Örneğin; burjuvazi feodallere karşı savaşırken laisizmin
savunucusudur, çünkü 'din silahı', feodallerin elindedir.
Burjuva felsefeciler bunun teorisini yaparlar. Ne zaman ki,
burjuvazi iktidar olur, bu kez dini kullanmaya, halk kitlelerini
bu "afyonla" uyuşturmaya çalıştılar. Hatta düzenlerini ayakta
tutmak için gelmiş geçmiş tüm egemen sınıflardan daha çok
kullanmaya başlarlar.
18. yüzyılda feodalizme karşı olan burjuvazi 19. yüzyılda
gericileştiğinde, emekçi halka karşı kendi sınıfının çıkarlarını
savunan burjuva devlet adamı M. Thiers şöyle diyordu:
"Ah! Eskisi gibi olsaydı. Okullara hep rahipler baksaydı. Pek
çoğu insana tiksinti veren şu laik öğretmenler yerine başka bir
şey istiyorum; kardeşleri istiyorum, her ne kadar eskiden onlara
karşı güvensizlik duydumsa da artık din adamlarının etkisinin
tek egemen olmasını istiyorum; papazın etkisinin, olduğundan da
daha güçlü olmasını talep ediyorum; çünkü, insana, ... sana bu
mutluluk payını vermeyi reddeden zengine korkmadan vur; zenginin
fazla servetini elinden alarak, kendi rahatını ve seninle aynı
durumda olanların hepsinin mutluluğunu sağlayacaksın, diyen
felsefe için değil, tersine, insana acı çekmek için dünyada
bulunduğunu öğreten bu iyi felsefenin yayılması için yalnızca
rahipler sınıfına güveniyorum." (Felsefenin Temel İlkeleri,
Politzer)
1848'lerde bunu söyleyen Thiers, daha sonra Komün yandaşlarını
kurşuna dizdirecek olan adamdır.
Bugünün Thiersler'i, Fethullahlar halk içinde ne kadar etkin
olurlarsa "gecekondulardan gelip boğazlarını kesecek olan"
yoksulların o kadar daha iyi dizginleneceğini düşünüyorlar.
Fethullah da, islamcılığın tarihinde önemli bir yer tutan
kullanma-kullanılma ilişkisi içinde bu rolü oynuyor ve daha
aktif oynamak için yanıp tutuşuyor, devlete çağrılar yapıyor,
sermaye medyasında boy gösteriyor.
'Ya ölüsü ya dirisi'
'Dilerim ölmüş Olsun'
Düşmanları ve kafaları aynı
Radikal islamın gelişmesinin 'ılımlı islamın' altını oyduğunu
bilen Fethullah, Bin Ladin için şöyle diyor:
"Dilerim ölmüş olsun, böylece çarpık bir anlayıştan da
müslümanlar kurtulmuş olsunlar." (18 Ocak, Milliyet)
Bin Ladin'i eleştirmesi anlaşılabilir. Ama üsluba ve Bin Ladin
ile mücadele yöntemine bakın! Yok etmekten başkasını düşünemiyor.
Bush'un "ya ölüsü ya dirisi" sözündeki mantıkla temelde hiçbir
fark yoktur. Yok edilmesini, öldürülmesini istiyor. Bu sözün
altında yatan mantık, aynı zamanda "elime geçerse öldürürüm"
demektir.
Mehmet Gündem çanak sorularından birinde, "Ladin'in terör,
Gülen'in sevgi, diyalog, hoşgörü söylemi" olarak tanımlıyor.
İşte size, farklı düşünen birinin ölümünü isteyen "sevgi,
diyalog, hoşgörü söylemi"!
Bir din adamı böyle mi konuşur!
"Allah layığını versin" dese, haydi anlayalım, ama Fethullah,
Amerikan emperyalizmi ile her konuda birebir aynı düşündüğü için,
Bush'un sözlerinin bir versiyonunu, "islama zarar verme" söylemi
üzerine oturtuyor.
"Menderes'e hayrandım. Demirel'i fikren destekledim. Özal'ı
takdirle karşıladım"
İşbirlikçiliğin 'pirlerine' hayranlık
Fethullah'ın hayranlık duydukları, sadece en aşağılık
işbirlikçiler değil, aynı zamanda halka en büyük zulmü yapan,
yoksullaştıranlardır. Türkiye'yi emperyalizmin yeni-sömürgesi
yapma onursuzluğu Menderes'indir. Demirel, "Morrison Süleyman"
lakabını hak edecek kadar işbirlikçilik çizgisini
derinleştirmiştir. Özal ise, Amerikancılığın en aşağılık
temsilcisi olarak geçmiştir tarihe. Amerika h‰l‰ Özal'ın 'benzerinin
gelmediğini' söyleyip durmaktadır. Ve Amerikancı islamın (Ilımlı
islam) temsilcisi Fethullah doğal olarak bunlara hayranlık
duyuyor. Çünkü onlar, bu ülkede işbirlikçiliğin PİRİ'dirler.
Elbette, bu üç işbirlikçiye hayranlığının altında başka nedenler
de var. Menderes, Kurtuluş Savaşı sonrası tarikatları geliştiren
ilk iktidardır. Demirel aynı politikayı izlemiştir. Yani,
hayranlık, takdir, aşk değil, çıkarlardır Fethullah için esas
olan. Çıkarının olduğu yerde, işbirlikçi olmuş, halka zulmetmiş,
aç bırakmış önemi yoktur." |
|
|