Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 313 | Aralık  2005

                   

 

 


 'Firavun'u Cennetlik Yapan Çıkarcı Fethullah İslamcılığı

 
ekmek ve adalet 23 Ocak 2005, Sayı: 142


Milliyet'ten Mehmet Gündem'in Fethullah Gülen ile yaptığı röportaj bir tefrikaya dönüşerek sürüyor. Fethullah her satırında kendini devlete ispatlamaya çalışıyor, düzen için "zararlı" olmayı bırakın, ne kadar faydalı olduğunu anlatıyor, emperyalizmin "ılımlı islam" projesine felsefi, ideolojik temeller döşüyor. Gözlerini kapatmayan için bunlar sır değildir.

Bunun da ötesinde, röportaj, Gülen'in kendini göstermek istediğinin aksine nasıl zalimden yana ve zalim bir zihniyete sahip olduğunu ve ümmetçiliğin nihai olarak nasıl zalime hizmet ettiğini de çok açık ortaya koyuyor.

Faşist Cuntanın Liderine,
Pragmatist İslamcıdan
'Cennet Vizesi'

Devletin islamcılarla (elbette Fethullah islamcılığıyla) kol kola olmasını ve bu temelde okullarda dini eğitime önem verilmesini savunan Fethullah, tam da bu noktada 12 Eylül cuntasını hatırlıyor ve şöyle diyor:
"Evren Paşa, demokrasinin kesintiye uğraması ve daha pek çok açıdan tenkit edildi. Ama seçmeli din derslerini mecburi yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki, -doğrusunu Allah bilir- hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir." (17 Ocak, Milliyet)
Zulümmüş, 24 Ocak kararlarının yoksullaştırdığı milyonlarca halkmış umurunda değil. Din derslerini zorunlu yaptı ya, siz ona bakın diyor. Liberal bir burjuvanın demokratlığı dahi yok. Oysa bu riyakar islamcılığın dilinden "zulme karşıyız" sözü düşmez. Zulmedene, inanan insanlara da hakaret ederek, cennet vaadeden biri nasıl zulme karşı olabilir, nasıl sevgiden, hoşgörüden, insanlıktan söz edebilir. Bu kafada adaletin zerresi yoktur.
Fethullah'ın pragmatizmi, her şeye çıkarları gözüyle bakması, ona has bir durum değildir. Düzen islamcılığının, kendi çıkarları için, zulme nasıl onay verdikleri, sessiz kaldıkları ya da bizzat uyguladıkları örneklerle bilinir. Erbakan'ın affı için IMF kararını imzalamayı pazarlık konusu yapan bir zihniyetin devamıdır bu pragmatizm. Zaman yazarlarından Ali Bulaç'ın 11 Eylül'ün yıkıntılarından ortaya çıkacak durumun kendilerine yarayacağını söylemesi de aynı zihniyetin ürünüydü.

'Cennetlik Evren'in İcraatları

Bugünün dünyasında adaletten, mazlumdan, söz ediyorsanız, bunların kıstasları bellidir:
Emperyalizme karşı olacaksınız. Zorbalığa ve zulme karşı olacaksınız. Sömürüye karşı olacaksınız. Bunlara karşı değilseniz, zulme karşı değilsiniz, hiçbir inancı temsil etmiyorsunuz demektir. İnanç söylemi sadece "dünyevi" çıkarların aracından başka bir anlam taşımıyor demektir. Fethullah tam da böyledir.
Fethullah'ın cennete vize dağıttığı cuntacılar, ülkemizi tam bir açık hapishaneye çevirdiler. Bugüne kadar süren siyasi, ekonomik etkileri bir yana, cunta yönetimi yıllarının rakamları dahi nasıl bir zulmü övdüğünü göstermeye yeter. Fethullah'ın cennetlik cuntacıları; 650 bin kişiyi gözaltına aldı. 210 bin davada 230 bin kişiyi yargıladı. Hapishaneleri zulüm odaklarına dönüştürdüler. 30 bin kişiyi "sakıncalı" diyerek işten attılar. 1 milyon 683 bin kişiyi fişlediler. Naziler'in yaktığından daha fazla kitap yaktılar. 600 kişiyi sokaklarda, evlerde katlettiler. 23 bin 667 derneği kapattılar. Grevleri yasaklayarak, sendikalar, partileri kapatarak, parlamentoyu feshederek, devrimcileri sokak ortalarında infaz ederek, hapishanelere doldurarak patronların huzurunu sağladılar.
Cennetlik zulüm! Kendini peygamber yerine koyan bir takiyyeci şarlatanın aynı zamanda inanan insanlara hakaretidir bu! Cennetlikmiş!!!
Çıkarcılık, her türlü sınıfsal farkı reddeden, çelişki ve çatışmalara "aynı dine inanma ya da inanmama" temelinde bakan ümmetçilikle birleşince, sadece sömürü meşrulaştırılmıyor, aynı zamanda Türkiye tarihinin eli kanlı diktatörü de cennetlik ilan ediliyor.

Cunta-İslamcılar İlişkisi

Ne Fethullah'ın ne de aynı çizgideki düzen İslamcılarının cuntacılara destekleri elbette sadece "cennet vaadi" değildir.
Cuntanın ilk yıllarından itibaren düzen içi islamcılar, tarikatlar cuntaya büyük destek vermiş, karşılığında gelişmişler, imtiyazlar elde etmişlerdir. Onlar çıkarları için cuntayı desteklerken, milyonlarca halk acı çekiyordu.
Nur Cemaati liderinden, Yeni Asya Gazetesi sahibi Mehmet Kutlular, tarikatlarla cuntanın yaptığı pazarlığı ve tarikatların desteğinin, cuntanın başarısında nasıl küçümsenmeyecek bir kitle desteği yarattığını basında açıkladı. Ne Fethullah ne de başka bir tarikat lideri itiraz etmedi Kutlular'a. Çünkü gerçekti bu pazarlıklar, bu kan pazarlığı üzerinde yükseldi Fethullahlar.
"Yıl 1981. Bir zat ziyaretime gönderildi... Şunları söyledi: 'Gelin sizinle çalışalım. Şunu şunu yapacaksınız... Şunu şunu beraber yapacağız... Buna karşılık size her türlü imkanı sağlayacağız.' (...) Reddettim. 5-6 ay geçti. İçimizdeki en büyük bölünme başladı. Darbenin lehinde ve karşısında olanlar. (...) Bana göre 12 Eylül'den sonra bazı islami grupların ileri gelenleri ile, ihtilali destekleme sözü alınarak, anlaşma yapıldı. Anlaşma yapılmak istenenlerden biri de bendim. Bizi kendileriyle anlaşmadığımız ve ihtilali desteklemediğimiz için böldüler. (27 Ocak 2000, Özgür Bakış, Kutlular'la röportaj)
Mehmet Kutlular, Fethullah'ın cunta sevgisinin din derslerini zorunlu hale getirmeleriyle sınırlı olmadığını da anlatıyor:
"Bütün islami gruplarla anlaşmalar içine girdiler. Bu arada herhalde Fethullah Hoca ile anlaşacaklardı. Hoca bana şöyle konuşuyordu: "Yurtdışında okulları kurmamda devlet, istihbarat bana yardımcı oldu. Devletin yöneticileri ilgili devletlere referans verdi." Bakın bazı islami gruplara, 12 Eylül'den sonra birden palazlandılar." (26 Haziran 1999, Milliyet)
Elbette cunta liderini cennete gönderecek! Gelişimlerini, bugün dünyanın dört bir yanında açtıkları okullarını, örgütlenmelerini başta Cunta'ya, sonra Demireller'e, Özallar'a borçludurlar.
Cuntanın, kendi çıkarları için kullanırken, destekleyip geliştirdiği sadece Fethullah değildi. Hizbullah'ın kökeni Menzil Tarikatı da cuntanın "Türk-İslam Sentezi"ni geliştirerek halk muhalefetini geriletme politikası gereği desteklendi. Düşünün ki, ülke cunta koşullarında yaşarken, Menzil Şeyhi Raşit Erol'a Türkiye'nin dört bir yanından otobüslerle insan taşınıyordu. Adıyaman yolları, her adım başı aramaların yapıldığı ülkenin diğer yollarından farklıydı!!! Menzilci
Hizbullah'ın bir üyesi, sonraki yıllarda mahkemede şöyle diyecekti:
"12 Eylül'ün baskı ve zora dayalı sağladığı sessizlik gelişmemizde çığır açtı..."
Sadece din derslerinin zorunlu hale getirilmesiyle değil, cunta; o tarihe kadar bir tane olan ilahiyat fakültelerinin sayısını 21'e çıkararak, İmam Hatipler'in fakültelere girişlerinin önünü açarak, Rabıta (İslam Dünyası Birliği) ile ilişkiler geliştirerek, Suudi sermayesinin önünü açarak, cunta partisi MDP'nin (Sunalp'in Nakşibendi Dergahı'na gidip Şeyhlerle Huu çekmesine kadar) tarikatlarla ilişki kurmasını sağlayarak geliştirdi Fethullahlar'ı. Onlar da cuntanın zulmüne destek verdiler bunun karşılığında. Cunta şefi Evren Kuran-' Kerim'den ayetlerle konuşmalar yapıp, askeri helikopterlerden ayetli bildiriler köylerin tepesine atılırken, öte yandan Fethullahlar cuntanın kitle gücünü oluşturuyordu. '82 Anayasası'nın oylaması öncesi, cuntanın Süleymancı, Nakşi şeyhleriyle toplantılar yaptılar. Bugüne kadar halkı baskı altında tutan Anayasa böyle onaylatıldı. Ordunun "laiklik" söylemi de, düzen içi islamcılığın "zulme karşıyız" söylemleri de birbirinden riyakarcadır.
İslamcıları sola, halk muhalefetine karşı kullanma politikası esas olarak cuntaya da ait değildi. O yıllar aynı zamanda Amerikan "yeşil kuşak" politikasının en başta ülkemizde uygulandığı yıllardır. Bu politikanın temeli, "İslamın yükselen sesinin bölgede komünizme karşı yürütülecek strateji içinde kullanılması" idi. Yeşil Kuşak'tan bugünlere Fethullah'ın yolu, Amerikan emperyalizmiyle böyle kesişti.

Devlete Çağrı: 'Sömürü ve
Zulüm Düzeninin Devamı İçin
Dini Kullanın!'

Fethullah Gülen röportajında dinin işlevini de kendi cephesinden ifade ediyor. Dinin "fertleri kıvama erdirme, aile ve toplumu düzene sokma" gibi özelliklerden söz eden Gülen, "Devletin, dinin gücüne ihtiyacı olduğunu" söyleyerek, "Devlet, dinin bu yenilmez esaslarından yararlanarak, asayiş ve emniyetin teminini kolaylaştırırlar." diyor.
Taha Akyol da 6 Ocak 2001 tarihli Milliyet'teki yazısında oligarşiye akıl veriyor ve gecekondulardaki yoksul Alevi kitlesi içinde "DHKP-C'nin de geniş biçimde örgütlenmiş, belli bir kitle tabanına oturmuş olduğunu" hatırlatarak; "Tarikat ve cemaatlerle FP'nin siyasi çizgisi tarafından tutulmasa, varoşlardaki öfke Sunni kesimde kendini nasıl dışa vururdu acaba?" diyordu.
Mantık aynı, dine ve tarikatlara yüklenen misyon aynı. Din ülkemizde egemen sınıfların düzen içi tarikatlar, islamcı geçinen partiler aracılığıyla halk kitlelerini düzene yedekleme, bilinçlerini köreltme, kadercileştirme, hak aramaktan, daha iyi bir yaşam için mücadele etmekten, yoksulluğa ve zulme karşı isyan etmekten alıkoyma aracı olarak aktif şekilde kullanılmaktadır.
Ama sanmayın ki, bu durum sadece ülkemize ve sadece bu çağa özgüdür. Yüzyıllar boyunca egemen sınıf kimse, dini aynı amaçla kullanmışlardır. Dinin "afyon olma" özelliği de bu tarihsel sürecin ürünüdür. Fethullah da temelde yüzyıllardır dini aristokrasinin, feodallerin, burjuvaların yaptıklarını vaaz ediyor.
Örneğin; burjuvazi feodallere karşı savaşırken laisizmin savunucusudur, çünkü 'din silahı', feodallerin elindedir. Burjuva felsefeciler bunun teorisini yaparlar. Ne zaman ki, burjuvazi iktidar olur, bu kez dini kullanmaya, halk kitlelerini bu "afyonla" uyuşturmaya çalıştılar. Hatta düzenlerini ayakta tutmak için gelmiş geçmiş tüm egemen sınıflardan daha çok kullanmaya başlarlar.
18. yüzyılda feodalizme karşı olan burjuvazi 19. yüzyılda gericileştiğinde, emekçi halka karşı kendi sınıfının çıkarlarını savunan burjuva devlet adamı M. Thiers şöyle diyordu:
"Ah! Eskisi gibi olsaydı. Okullara hep rahipler baksaydı. Pek çoğu insana tiksinti veren şu laik öğretmenler yerine başka bir şey istiyorum; kardeşleri istiyorum, her ne kadar eskiden onlara karşı güvensizlik duydumsa da artık din adamlarının etkisinin tek egemen olmasını istiyorum; papazın etkisinin, olduğundan da daha güçlü olmasını talep ediyorum; çünkü, insana, ... sana bu mutluluk payını vermeyi reddeden zengine korkmadan vur; zenginin fazla servetini elinden alarak, kendi rahatını ve seninle aynı durumda olanların hepsinin mutluluğunu sağlayacaksın, diyen felsefe için değil, tersine, insana acı çekmek için dünyada bulunduğunu öğreten bu iyi felsefenin yayılması için yalnızca rahipler sınıfına güveniyorum." (Felsefenin Temel İlkeleri, Politzer)
1848'lerde bunu söyleyen Thiers, daha sonra Komün yandaşlarını kurşuna dizdirecek olan adamdır.
Bugünün Thiersler'i, Fethullahlar halk içinde ne kadar etkin olurlarsa "gecekondulardan gelip boğazlarını kesecek olan" yoksulların o kadar daha iyi dizginleneceğini düşünüyorlar.
Fethullah da, islamcılığın tarihinde önemli bir yer tutan kullanma-kullanılma ilişkisi içinde bu rolü oynuyor ve daha aktif oynamak için yanıp tutuşuyor, devlete çağrılar yapıyor, sermaye medyasında boy gösteriyor.



'Ya ölüsü ya dirisi'
'Dilerim ölmüş Olsun'

Düşmanları ve kafaları aynı
Radikal islamın gelişmesinin 'ılımlı islamın' altını oyduğunu bilen Fethullah, Bin Ladin için şöyle diyor:
"Dilerim ölmüş olsun, böylece çarpık bir anlayıştan da müslümanlar kurtulmuş olsunlar." (18 Ocak, Milliyet)
Bin Ladin'i eleştirmesi anlaşılabilir. Ama üsluba ve Bin Ladin ile mücadele yöntemine bakın! Yok etmekten başkasını düşünemiyor. Bush'un "ya ölüsü ya dirisi" sözündeki mantıkla temelde hiçbir fark yoktur. Yok edilmesini, öldürülmesini istiyor. Bu sözün altında yatan mantık, aynı zamanda "elime geçerse öldürürüm" demektir.
Mehmet Gündem çanak sorularından birinde, "Ladin'in terör, Gülen'in sevgi, diyalog, hoşgörü söylemi" olarak tanımlıyor. İşte size, farklı düşünen birinin ölümünü isteyen "sevgi, diyalog, hoşgörü söylemi"!
Bir din adamı böyle mi konuşur!
"Allah layığını versin" dese, haydi anlayalım, ama Fethullah, Amerikan emperyalizmi ile her konuda birebir aynı düşündüğü için, Bush'un sözlerinin bir versiyonunu, "islama zarar verme" söylemi üzerine oturtuyor.


"Menderes'e hayrandım. Demirel'i fikren destekledim. Özal'ı takdirle karşıladım"

İşbirlikçiliğin 'pirlerine' hayranlık
Fethullah'ın hayranlık duydukları, sadece en aşağılık işbirlikçiler değil, aynı zamanda halka en büyük zulmü yapan, yoksullaştıranlardır. Türkiye'yi emperyalizmin yeni-sömürgesi yapma onursuzluğu Menderes'indir. Demirel, "Morrison Süleyman" lakabını hak edecek kadar işbirlikçilik çizgisini derinleştirmiştir. Özal ise, Amerikancılığın en aşağılık temsilcisi olarak geçmiştir tarihe. Amerika h‰l‰ Özal'ın 'benzerinin gelmediğini' söyleyip durmaktadır. Ve Amerikancı islamın (Ilımlı islam) temsilcisi Fethullah doğal olarak bunlara hayranlık duyuyor. Çünkü onlar, bu ülkede işbirlikçiliğin PİRİ'dirler.
Elbette, bu üç işbirlikçiye hayranlığının altında başka nedenler de var. Menderes, Kurtuluş Savaşı sonrası tarikatları geliştiren ilk iktidardır. Demirel aynı politikayı izlemiştir. Yani, hayranlık, takdir, aşk değil, çıkarlardır Fethullah için esas olan. Çıkarının olduğu yerde, işbirlikçi olmuş, halka zulmetmiş, aç bırakmış önemi yoktur."


 

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...