|

Taliban Efsanesine Ne Oldu?
28.11.2004 / Aksiyon
Afganistan’da 5 yıl ülkeyi yöneten Taliban’ın yerinde şimdi yeller
esiyor. Amerikan işgaline direneceği varsayılan ve 80 bin kişilik ordusu
olduğu iddia edilen Taliban’ın bu kadar çabuk ve kolay çözülmesinin
altında birçok farklı faktör yatıyor.
El Kaide lideri Üsame bin Ladin, bugünlerde yine gündemde. Başkanlık
seçimleri öncesi ekranlarda görünen Ladin, yine ABD’yi tehdit ediyor. El
Kaide liderinin ABD’ye nasıl saldıracağı şimdilik belli değil; ancak
ortada bir gerçek var. O da Afganistan ve Irak’ın Amerikan işgali
altında olduğu... Afganistan’a ilk Amerikan bombaları 11 Eylül
saldırılarından 26 gün sonra 7 Ekim 2001’de düşmeye başlamıştı. Bütün
dünya, Taliban ve El Kaide’nin nasıl bir direniş göstereceğini merak
ediyordu. Ancak, beklenen olmadı.
Taliban ve El Kaide kısa zamanda çözüldü ve 20 Mart 2001’de
Afganistan’daki 5 yıllık Taliban rejimi sona erdi. Peki, 80 bin silahlı
güce sahip olduğu söylenen Taliban nereye gitmişti?
Neden bu kadar çabuk teslim olmuştu? Tarih boyunca bütün işgalci
güçlerin korkulu rüyası olan Hindukuş Dağları efsanesi gerçek değil
miydi?
Büyük güçlerden destek bulamadı
Taliban’ın kısa sürede çözülüşü ve ardından adeta sırra kadem basması
birçok farklı faktörün sonucu aslında... Afgan mücahitlerin Sovyet
ordusunu geri çekilmeye zorlaması, Taliban’ın da benzer bir mücadeleyi
ABD’ye karşı verebileceğinin örneği olarak gösteriliyordu. Her şeyden
önce Ruslarla mücahitler arasında yaşananların bir benzerinin ABD ile
Taliban arasında tekrarlanacağını beklemek baştan yanlıştı. Çünkü ikisi
arasında dağlar kadar fark vardı. Ruslara karşı savaşan Afganları başta
ABD ve Çin olmak üzere bütün dünya destekledi. İslam âleminden maddi
manevi yardım geldi. Mücahitler arasında iç çekişmeler yaşansa da farklı
etnik köken, mezhep ve ideolojiye sahip kitleler işgale karşı tek vücut
olarak mücahitlere yardım etti.
Taliban yönetimi, mücahitlerin aksine dünyanın hiçbir yerinden destek
bulamadı. ABD ile savaşabilmesi için silah desteğine, lojistik yardıma
ihtiyacı vardı. Daha vahimi, kısa sürede elindeki silahlı güçleri
beslemekten aciz hâle gelmesiydi. Bir de Afgan halkının desteğini
arkasına alamadı Taliban. İktidarda iken uygulamaya koyduğu sert
politikalar yüzünden halkı küstürdü. Düşmanla karşı karşıya gelince
Afgan halkı Taliban’a sahip çıkmadı. Bilakis, “Bu rejimden kurtulacağız”
diye işgale sevinenler bile oldu.
Taliban’ın varlığını sürdürebilmesi için en hayati konumdaki ülke
Pakistan’dı. 11 Eylül saldırıları sonrası bu ülke Taliban’a verdiği
desteği bıçak gibi kesti. Verilen destek sadece maddi yardım ve silah
takviyesinden ibaret değildi. Taliban’ın stratejisi, askeri operasyon
kabiliyeti Pakistan ordusuna bağlıydı. Bu ülkeden aldığı bütün yardımlar
kesilince ne yapacağını şaşırdı.
Savaştan önce Pakistan, bölgedeki subaylarını Afganistan’dan çekti.
Savaş başladığında da hâlâ Afganistan’dan ayrılamamış olanlar ise ABD
ile yapılan anlaşma sonucu ülkeden ayrıldı. Pakistanlı subayların askeri
kabiliyeti Taliban için hayati öneme sahipti. Bu subayların çekilmesi,
Taliban’ın askeri yeteneğine büyük darbe vurdu. Taliban’ın içerisinde
savaş stratejisi belirleyecek bir kurmay başkanlığı olduğunu düşünenler
yanılıyor. Taliban’ın, Pakistanlı subayların yönlendirmesi olmadan
planlama yapması ve stratejik hareket kabiliyeti kazanması mümkün
değildi. Çünkü, aralarında inanmış ve savaşa gözü kara girecek medrese
talebeleri olsa da bu kalabalık kitle savaşma kabiliyetinden mahrumdu.
Hayatını kaybeden Hafız-ı Kur’anlar
Taliban hareketi ilk kurulduğunda homojen bir yapıya sahipti. Hareketin
içinde Pakistan medreselerinde yetişen Afgan ve Pakistanlı gençler
vardı. Savaş deneyimi ve askeri yeterliliği olmayan bu gençlerin birçoğu
hayatını çatışmalarda kaybetti. Özellikle, Taliban’ın Kuzey Afganistan’ı
ele geçirmeye çalıştığı 1996 da binlerce genç Talib öldü. General Dostum
ve General Malik arasında yaşanan anlaşmazlık sonucu, Malik, Taliban
güçlerini kuzeye davet ederek Mezar-ı Şerif ve Şibirgan’ın kapılarını
açmıştı. Taliban eliyle Dostum’un yerine geçen Malik, daha sonra
Taliban’a da ihanet etmiş, binlerce Taliban’ı asker ve halkın yardımıyla
öldürmüştü. Bu çatışmalar esnasında, Taliban, medresede eğitim görmüş,
Hafız-ı Kur’an diye isimlendirilen 5 bin genç mensubunu kaybetti. Bu
olaylar Taliban’da bir dönem noktası olarak bilinir. Zira, belli bir
eğitim almış olan bu gençlerin yeri, parayı veren adına savaşan
kişilerce dolduruldu. Böylece, harekette bir kokuşma başladı.
Elbette, Taliban asla düzenli, modern anlamda bir ordu kuramadı. Arkası
açık araçlarla bir yerden bir yere hareket eden, hafif silahlara sahip
büyük bir milis gücünü andırıyordu. Kısa zamanda Afganistan’ın yüzde
90’ını ele geçirmesi, Taliban’ın medrese talebelerine dayanan yapısını
da bozdu. Silah tutmaktan başka elinden bir şey gelmeyen ve başka bir
ekmek kapısı bulamayan yığınlar, gücün Taliban’a geçtiğini görünce bu
harekete katıldı. Bu katılım asla inanç ve ideal birliğinden
kaynaklanmadı. Taliban’ın dayandığı etnik köken olan Peştunlar, ırkî
taassupla bu harekete katıldı. Taliban’ın gücü karşısında
tutuna-mayacağını anlayan yerel komutan, siyasi kişilik, aşiret reisi
gibi güç unsurları, ellerindeki imkanları kaybetmemek için Taliban ile
işbirliğine gitti.
ABD saldırısından sonra güç dengelerini gözeterek Taliban’a eklemlenen
aşiretler aniden dağılmaya başladı. Çok hızlı gelişen bu çözülmede,
ABD’nin Taliban yanlısı aşiretleri parayla yanına çekme stratejisi
etkili oldu. Savaş öncesi ABD, bir yandan askeri yığınak yaparken bir
yandan da aşiret lideriyle görüşerek onların savaşta tarafsız
kalmalarını sağlamaya çalıştı. Suudi Arabistan, Emirlikler ve Pakistan
parasıyla Taliban’a katılan aşiretler, bu kez Amerikan dolarlarıyla
hareketten ayrıldı. Sadece aşiretler değil, komutanlardan da para
karşılığı güçlerini Taliban’dan çekenler oldu.
Örneğin, Mezar-ı Şerif’i Kuzey İttifak’ı güçlerine karşı savunan Taliban
komutanı, bir milyon dolar karşılığı şehri terk etti. Taliban’ın sadece
dışardan değil, içerden de vurulduğuna dair başka örnekler de var. Kuzey
Güçleri, Taliban’ın en güçlü olduğu Kandahar’a aşiretler parayla ikna
edildikten sonra girebildi. Parayı öneren Kuzey İttifakı ama ödemeyi
yapan ABD idi.
Taliban iktidarda kaldığı sürede sistematik bir devlet yapısı kuramadı.
Dolayısıyla, işgalcilere karşı bir devlet tavrı gösteremedi. Bunda,
Taliban yönetiminde görev alan üst düzey yöneticilerin dünya
politikalarıyla ilgili ayrıntılı bir fikirlerinin olmamasının etkisi
büyüktü. Ayrıca, direnişi yönetecek stratejik birikim ve tecrübeden de
mahrumdular. Zaten birçoğu savaş başlamadan ülkeyi terk etti.
Taliban saflarında kalan ve savaşmaya kararlı güçlerin belini kıran ise
ABD’nin ileri teknolojisi ve üstün hava gücü oldu. Savaşmaya
niyetliydiler; ama kendilerini bombalayan düşman ortada yoktu.
Ellerindeki silahlar uçakları düşürecek menzile sahip değildi. Karada,
Kuzey İttifakı ile savaşan Taliban güçlerinin karargahları ABD
bombardımanı ile yerle bir edildi.
Taliban’ın bu kadar çabuk dağılmasında, gücü elinde tuttuğu dönemde
halka uyguladığı sert muamele de etkili oldu. Din adına kurulan rejim
altında bunalan kitleler, ABD’nin saldırısını bu rejimden kurtulmak
adına bir fırsat olarak değerlendirdi. Başta Kabil olmak üzere birçok
yerde halk Taliban’a karşı ayaklandı. Kabil’de kalan ve kaçamayan bazı
Taliban üyeleri linç edildi. Özbek, Hazara, Türkmen ve Taciklerin
çoğunlukta olduğu bölgelerde halkın tepkisi çok daha şiddetli oldu. Şii
Hazaraların olduğu bölgelerde ele geçirilenler işkence edilerek
öldürüldü.
Yaşanan kargaşada Taliban birlikleri arasındaki irtibat koptu. Çünkü,
hiçbir zaman modern bir haberleşme sistemine sahip değillerdi. Okullarda
bilgisayar kullanımına izin verilmediğinden, teknolojiye ihtiyaç
duyulduğunda iş işten geçmişti.
Amerikan bombardımanı sırasında yurt dışından destek gelen tek yer
Pakistan oldu. Bu ülkedeki Peştun kabilelerden ve medreselerden binlerce
kişi sınırı geçerek Afganistan’a girdi. Binek araçları ve hafif
silahlarla savaşa katılan ve sayıları 15 bin civarında olduğu belirtilen
gönüllünün çoğu daha yolda iken öldürüldü.
El Kaide ve Afgan Arapları
Taliban içerisinden direnenler olmadı değil. Ancak, direnenler de
hayatını kaybetti. Taliban saflarından ayrılmayanlar, çatışmalarda
öldürülemeyenler ve kaçmayı başaranlar ise ülkenin güneyine çekildi.
Paktia, Paktika ve Host bölgesine sığındılar. Bölgenin dağlık yapısının
saklanmaya ve gerilla savaşına müsait olması, ayrıca Taliban’a sadık
aşiretlere ev sahipliği yapması bu bölgeyi Taliban mensupları için cazip
hâle getiriyordu. Nitekim, bugün aynı bölgelerde Taliban etkisi kısmen
de olsa hissediliyor.
Taliban’ın üst düzey yöneticileri ise savaşın hemen öncesinde ülkeyi
terk etti. Bunların büyük kısmı Pakistan’a kaçtı. Kimi şehirlerde, kimi
akrabalarının bulunduğu aşiret bölgelerinde gizleniyor.
Taliban güçlerinin Kuzey İttifakı karşısında birçok yerde savaşmadan
çekilmesi ve art arda yaşanan ihanetlerin aksine, Afganistan’da en büyük
direnci Araplar gösterdi. Sayıları 5 bin civarında olan Arap
savaşçıların hepsini El Kaide mensubu gibi görmek doğru değil. Üsame bin
Ladin, ekonomik gücü ve önde gelen Arap grupların liderlerini yanında
bulundurması yönüyle çok güçlü olsa da farklı Arap oluşumlar da
Afganistan’da varlıklarını sürdürüyordu. Sovyet işgali sonrası bu ülkeye
gelip yerleşen Araplar, Afgan Arapları olarak tanımlanıyordu. İdeolojik
duruştan ötürü El Kaide ile aralarında derin kırılmalar olmasa da bunlar
içerisinde Ladin’den bağımsız ama iletişim hâlinde varlığını sürdürenler
vardı.
Savaşla birlikte birçok Taliban üyesi, kendi aşiretine sığındı. Bir
kısmı sakallarını ve Taliban tarzını yansıtan siyah beyaz sarıklarını
çıkararak halkın arasına karıştı. Sonuçta yerliydiler ve bir şekilde
kendilerini kamufle edebildiler. Araplar ise yabancı bir ülkede
kendilerini gizleme imkanından mahrumdular. Yapabilecekleri tek şey
vardı: Savaşmak. Onlar da bunu yaptı. Kuzey İttifak’ına karşı en
şiddetli direnişi yaptılar. Tuttukları mevzilerin hiçbirini
boşaltmadılar. Mevziler, ancak savunacak kimse kalmayınca düştü. Arap
Afganların önemli bir kısmı bu çatışmalarda hayatını kaybetti.
Sağ ele geçirilenler de öldürüldü. Mezar-ı Şerif’teki Cenk Kalesi’nde
yaşananlar bunun en açık örneği oldu. Kalede esir tutulan 600
civarındaki El Kaide üyesi kurşuna dizilerek öldürüldü. Katliamın
ardından görüştüğümüz Kale komutanı, bir Yemenli esirin, nöbetçinin
elinden silahını almaya kalkışması üzerine, esirlerin hepsini öldürmek
zorunda kaldığını söylemişti bize... Bunları konuşurken, kurşuna
dizilmiş insanların kanlı giysileri halen orta yerde duruyordu.
Taliban, tamamen yerel bir yapıydı. Afganistan dışına taşan bir iddia
taşımıyordu. El Kaide ise bir hedef etrafında toplanmış, uluslararası
ajandaya sahip bir örgüttü. Bir ideoloji etrafında toplanan Araplar
kararlı bir şekilde savaştılar.
El Kaide üyelerinin bir kısmı, tıpkı Taliban gibi Güney Afganistan’ın
dağlık bölgelerine çekildi. Arap savaşçıların birçoğu aileleri ile
birlikte burada kalıyordu. Savaşan erkeklerin geride kalan kadın ve
çocuklarından da öldürülenler ve tecavüze uğrayanlar oldu. Arap kadınlar
daha sonra araya giren Arap zenginler tarafından, para karşılığı bu
bölgeden kurtarıldı.
Taliban’ın bir daha toparlanması ve tekrar gücü ele alması ihtimal
dahilinde değil. ABD çekilse de Taliban’ın tekrar bir araya gelmesi çok
zor. Böylesi bir durumda yaşanacak şey iç savaştan öteye gitmez.
Seçimler sırasında bulunduğum Afganistan’da, görüşme imkanı bulduğum
Taliban yanlıları büyük bir intikam duygusu içinde. Peştunların bir
kısmı, her ne kadar halen ülkede güçlü olsalar da kendilerini dışlanmış
hissediyor. Uluslararası camianın Afganistan’dan çekilmesi durumunda,
toplumun arasına sızmış Taliban güçleri ve Peştunların başını çekeceği
bir iç kargaşa mukadder görünüyor.
El Kaide bölgeyi dünyadaki operasyonları için rahat bir üs olarak
kullanma imkanını kaybetti. Merkezi kontrol yetenekleri büyük darbe
aldı. Buna rağmen, savaşın ardından Afganistan dışında daha geniş bir
bölgeye yayıldılar. Buradaki direnişle sempatizan sayılarını artırdılar.
Afganistan’da verdikleri kararlı savaş, esir edilenlerinin öldürülmesi,
Arap kadınların uğradığı kötü muameleler, Arap ülkelerindeki gençler
arasında büyük sempati topladı.
|