Toplumsal Kimliğimiz
Alev Alatlı / 04.12.2004 / Zaman
Türkiye’de İslâm’ın “modern toplum”la ilişkileri tartışılacaksa, her
şeyden önce ülkemiz insanının yaşam biçimindeki hangi unsurların
kendisini İslâm’a, hangilerinin inançsızlığa sevk etmeye elverişli
olduklarını araştırmak; başta yerleşik üretim ve paylaşım biçimlerimiz
olmak üzere, kişiliğini şekillendiren etkileşimleri yürürlükteki
teknolojiden ülkenin coğrafi ve stratejik konumuna, geleneklerimizden
toplumsal ve siyasi örgütlenme biçimlerimize varıncaya kadar irdelemek
ve tanımlamak gerekiyor. Bundan sonraki adım, bu koşullar altında
yaşayan ve çalışan ortalama Türk insanının kişiliğinin “ruhsal bir
manken”ini çıkarmak, sosyal psikoloji literatürde “toplumsal kimlik”
diye bilinen bu “manken”i iyi tanımaktır. Asla mükemmel olamayacağını,
ölçülerinin değişmez olmadığını bilerek tanımak, günümüz Türkiye’sine
biçeceğimiz İslâmi libasın boyutlarını saptamaktaki yararına binaen
kullanmak.
Biraz daha açalım: “Toplumsal kimlik” aynı kültürü paylaşan bireylerin
çoğunluğunun temel kişilik özelliklerinden yola çıkarak oluşturulmuş bir
“manken” olup, “halkın hisleri” dediğimiz olguyu yansıtır. İstatistiki
bir anlamı olmadığı gibi, kişilik özellikleri birbirlerinden farklı olan
sahici bireylerle de birebir örtüşmez. Ama şunu yapar: Toplumun somut
(objektif) koşullar karşısında ne tür tepkiler verebileceğini
kestirmemize yardım eder.
İslam ve modern
dünya...
Şimdi, bir an için, “eşcinsel evliliğin kutsanması” gereğinin
Türkiye’nin AB’ye girmesinin somut bir koşulu olarak karşımıza çıktığını
hayal edelim. Böyle bir durumda bireysel tepkilerimizin farklı olacağı
kuşkusuz olmakla birlikte, ülkenin bu somut talep karşısındaki nihai
tutumunu belirleyen, Türk İslâm kültürünü paylaşan bireylerin
çoğunluğunun temel kişilik özelliklerini yansıtan “toplumsal kimliğimiz”
olacaktır. Ve bana sorarsanız, toplumsal kimliğimiz ilk bakışta kabul
edilemez gibi duran bu koşulu sindirmenin de bir yolunu bulacaktır; ama
konumuz bu değil. Toplumsal kimliğin, dilerseniz “halkın hislerinin
mankeni”nin oluşumu tek bir nedene bağlanmıyor, tersine çok sayıda
sosyolojik ve ideolojik unsurun etkileşiminden doğuyor. Bunlardan en
değişken olanı ekonomik unsurlar olmakla birlikte, toplumsal kişiliğin
oluşumunda önde gelen rollerden birisini oynuyorlar. Maddi çıkar,
insanoğlunun başat dürtüsü değil, hayır. Ancak, toplum ve bireyin
birincil meselesi yaşayakalmak, diğer dürtüler, siyasi, felsefi hatta
dini düşünceler ikinci plânda geliyor. Ve her halûkârda, toplumun
yaşayakalması, onu oluşturanların düzenin taleplerine cevap verecek
şekilde davranmalarıyla kaim. Örneğin, bir sanayi toplumunun
yaşayakalması özgür insanların enerjilerini bilerek isteyerek çalışmaya
kanalize etmeleriyle mümkün olabilirken, Budist toplumda örgütlü
çalışmanın yerini bireysel meditasyon alıyor ve yine bilerek isteyerek.
Toplumsal kişiliğin ikinci işlevi de işte bu noktada devreye giriyor:
Yaygın kullanım biçimiyle “halkın hislerine tercüman olan” mankenimiz,
sahici bireylerin enerjilerini temsil ettiği toplumun işleyişini
aksatmayacak şekilde yönlendirme görevini üstleniyor. Uygun davranış
reçeteleri sunuyor, sahici bireylerin kendilerini içinde buldukları
durumu kendi akıllarını kullanarak murakabe etmelerine set çekiyor.
Ancak bunu yaparken, işlevini yitirmemek için onları küstürmekten
kaçınacak, bireylere “kendilerinden talep edilen davranışları yerine
getirirlerken, bunu isteyerek yaptıkları” duygusunu vermeye özen
gösterecektir.
Bu böyleyken, Türkiye’de “İslam ve Modern Toplum” konulu uluslararası
nitelikte bir konferans tertiplendiğini, bu konferansta “Aydınlanma ve
Kilise” ilişkilerinden bahisle, “Aydınlanma ve bilime karşı kilisenin
önce kapılarını kapattığı, sonra araladığı, ardından da Aydınlanma’nın
bütün değerlerinin içeriye girdiği, sonuçta, Kilise’nin ‘eşcinsel
evlilik’ de dahil olmak üzere ‘her şeye’ onay verecek bir konuma
geldiği” tespitini müteakip, konuşmacının “İslâm dünyasında da böyle bir
sorun, etkileşim yaşanabilir mi?” şeklinde kendisinin sorduğu bir
soruyu, yine kendisinin cevapladığını, “Burada üç yol görünüyor: Ya
modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve
bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz. Üçüncü ve sağlıklı yol ise
durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın
taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri,
değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak bir arada
yaşatmaya çalışacağız” diye buyurduğunu düşünelim -hemen ifade edeyim
ki, burada önemli olan böyle bir konferansın olup olmadığı ya da
konuşmacının kimliği değil, ifadesini konuşmacıda bulduğunu sezinlediğim
toplumsal kimliğimizin ülkemizde işlettiği mekanizmanın mükemmel bir
örneği olmasıdır.
Şöyle ki, günümüzde bir Müslüman toplumun birinci kaygısı “yaşayakalmak”
olup, bunun karşısındaki en büyük engelin “modern dünyaya
eklemlenememek” endişesi olduğu malûmdur. Toplumsal kimliğimiz, işte tam
bu noktada devreye girmekte, Aydınlanma’yla olan ilişkisini doğru dürüst
tanzim etmeyi başaramamış olan Kilise’ye tükürdüğünü yalatan gücün,
İslâm’a neler yapabileceğini hatırlatmaktadır. Hayati tehditin hedefini
bulabilmesi için konuşmacının İslâm’la Kilise arasında nasıl bir
mütekabiliyet kurulmuş olduğu; engizisyonları göze alabilecek kadar
şedit olabilmiş Kilise’nin “eşcinselliğin kutsanması” gibi en büyük bir
günaha nasıl razı edilebildiği; “hatadan münezzeh” papanın böylesi bir
dejenerasyona neden ve nasıl uğradığı şeklindeki konunun mahiyetini
değiştirebilecek murakabe unsurlarının üstlerini örtmesi gerekirdi ve
öyle yapılmıştır. Ne ki, toplumsal kimliğin yönlendirme işlevinde etkin
olabilmesi için, Müslümanların hislerine tercüman olmayı sürdürmesi de
gerekir.
İslam’ın karşısındaki üç yol
Nitekim, mankenimiz bu noktada “İslam’ın aynı sorunları yaşamaması
gerektiğini” vurgulayacak ve reçetesini sunacaktır: “İslâm’ın karşısında
üç yol görünüyor. Ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar
kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz.
Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla,
hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden
istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları
kullanarak bir arada yaşatmaya çalışacağız.”
Dikkat buyurulursa, ilk iki çözümün ölümü gösterip sıtmaya razı etmek
kabilinden bezek mahiyetinde oldukları görülecektir. Hatta, itiraf
etmeliyim ki, “kapıların modern dünyanın taleplerine karşı kapatılma
ihtimali”nin dinleyiciler üzerinde soğuk duş etkisi yapmış olabileceğini
dahi düşünüyorum. “Bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz”
seçeneğinin dillendirilmiş olmasını bile talihsizlik olarak nitelememin
nedeni, cümlede şirk koklamamdır. İslâm’da fetvanın Allah’ın emirleri
doğrultusunda verildiğini bilirim, modern, post-modern veya köhne bir
“dünya” talep ettiği için değil. Bu aşamada tek tesellim, mensubu
olduğum inanç sisteminin “hatadan münezzeh” bir papa ile malûl
olmamasıdır, yoksa, aforoz edilmek bile
vardı.
Gelelim, üçüncü ve “sağlıklı yola”. Ne yazık ki, “durum tespiti yapıp
eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne
alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri,
değişebilirleri, içtihatları kullanarak bir arada yaşatmaya çalışacağız”
cümlesi bana toplumsal kimliğimizin sonunda İslam’ı benliğinin dışına
sürüp, “modern” dünya ile din pazarlığına oturmaya hazırlandığını
söylüyor.
İslâm’ın karşısında üç yol görünüyor. Ya modern dünyanın taleplerine
karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona
fetva vereceğiz.
Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla,
hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden
istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları
kullanarak bir arada yaşatmaya çalışacağız.” Yani? Yani, kendi
dünyamızı, kendi adımıza biçimlendiremeyecek, eylemlerimizi bizim
dışımızdan dayatılan bir düzenin normlarına göre ayarlayacağız. Yani,
İslam’ı benliğimizin dışına sürüp, ‘modern’ dünya ile din pazarlığına
oturacağız. Neden? Çünkü, toplumsal kimliğimiz Kilise’ye “eşcinselliğin
kutsanması” gibi en büyük bir günahı dayatan “modern” dünyanın İslâm’a
reva görebilecek-lerinden korkuyor ve aklına bükemeyeceği eli öpmekten
başka çare gelmiyor. Nitekim, “Modern olan ayrı bir kutupta yer alır.
Din, ayrı bir kutupta yer alır. Bunlar birbirleriyle asla uyuşamaz tezi
doğru bir düşünce tarzı değil” şeklinde bir de söylemimiz var. Heyhat,
İslâm’ın benliklerden sürüldüğü “yabancılaşma” patolojisinin ders kitabı
örnekleri bu sözler!
İslam, hiçbir yeniliğe ön kabulle
yaklaşmaz.
“Yabancılaşma” yani kişinin benliğinden uzaklaştığı, kendisinin
kendisine “yabancı” hale geldiği, kendi benliğini “öteki” olarak
algıladığı ölümcül süreç. Ölümcül çünkü eylemlerin sürgit “modern
dünya”nın normlarına göre ayarlandığı durumda ortaya çıkan sonuçlar,
Müslüman’ı benliğinden uzaklaştıracak, kendisiyle iletişimini yok
edecek, kendisine duyduğu muhabbeti
soğutacak ama buna rağmen eylemlerine boyun eğmeyi sürdürecek hatta
tapacaktır. “Tapmak” kelimesini ağır bulduysanız, “Modern olan ayrı bir
kutupta yer alır, din ayrı bir kutupta yer alır. Bunlar birbirleriyle
asla uyuşamaz tezi doğru bir düşünce tarzı değil,” ifadesiyle Modernite
ile dinin ayrı kutuplarda olmadığını ileri sürmek başlı başına bir
eylemdir. Üstelik somut bir olguyu “bir düşünce tarzı”na indirgemeye
çalışan bir eylem. Kaldı ki, bahis konusu “İslâm”dır, din sözcüğünün
kapsadığı herhangi bir inanç sistemi değil.
Toplumsal kimliğimiz olduğunu düşündüğüm konuşmacıdan başka örnekler de
var: “Irak’ta yaşanan(ların) ... tek suçlusu da Müslümanlar değildir”
hükmündeki muhabbet kaybını düşünün, “Müslümanlar olarak nerede bir kan
ve gözyaşı varsa, onu dindirmeyi kendimize görev addediyoruz...”
cümlesindeki “görev addetmek” ifadesinden yansıyan yabancılaşmayı
düşünün, “tek başına bizim dua etmemizle olmuyor”daki sinmeyi düşünün.
“İslâm, hiçbir oluşuma, yeniliğe ön kabulle yaklaşmaz” cümlesindeki
daveti düşünün.
Başlıca müsebbibinin yirminci yüzyıl kapitalizminin bireyin kişiliğinin
üzerindeki tahribatı olduğu düşünülen “yabancılaşma” bilinen en eski
patolojilerden birisi. Nitekim, Kutsal Kitaplar’daki karşılığının
“putperestlik” olduğu söylenir. Yaygın söylemden farklı olarak,
putperestlik ile tek bir Allah’a inanan dinler arasındaki fark,
putperestlikte birden fazla ilâha tapılması değil, kişinin kendi
elleriyle inşa ettiği bir puta, yani kendi eyleminin sonucuna, tapacak
kadar yabancılaşmasıdır. Oysa, Kitaplı Dinlerin vazettikleri Tanrı,
belirli bir kalıpta dondurulamaz. Tanrı’nın suretinde yaratıldığı için
insan da, insanın eylemleri de dondurulamaz. Sınırsız yeteneklerini
kullanabileceği onca şey, sorunlarını çözmesi için onca yol varken,
kalkıp (mesela, Modernite’den) bir put yapması, var olma nedeni diye o
putu bellemesi, ona secde etmesi kabul edilemez. Ne ki, o put bir kez
kabul görmeye dursun, bireyin insan olmaktan kaynaklanan zenginliğiyle,
sonsuz yetenekleriyle teması kesilir. Bu dünyanın kendisinden
sorulduğunu unutur. Ne kendisini, ne de çevresini toparlayabilir. Yapıcı
gücünü, insan olma keyfiyetini kaydı-hayat şartıyla bir puta
devretmiştir. Bundan böyle kendisini, yaratıcı güçlerinin ve aklının
etkin taşıyıcısı olarak değil, kendi dışındaki ve yaşayakalmasını borçlu
olduğunu vehmettiği güçlere bağımlı, yapabilecekleri sınırlı bir ‘nesne’
olarak algılayacaktır. Eylemlerini ‘put’ belirler, özgür iradesi değil.
Özgürlüğü bir illüzyondan, seçme hakkı bir sanrıdan ibarettir. İşin
aslını asla öğrenemeyecektir, çünkü bizzat kendisine el olmuştur.
Gerçekliği değil, kendi yarattığı çarpıtmaları algılamaktadır.
Kur’an’da “kendi istek ve tutkularını ilâh edinmek” şeklinde
tanımlanıyor (Furkan, 43; Casiye 23), Karl Marks, “kişinin kendi
eyleminin kendisinden ‘gayri’ bir güç, kendisi tarafından
yönlendirileceği yerde, ona tepeden bakan ve karşı olan bir güç haline
geldiği durum”dur, der. “Güç” kelimesinin yerine “modernite” kelimesini
koyarsak mesele daha kolay anlaşılacaktır.
Modernite-din ilişkisinin anlamı
Günümüz Türkiye’sinin toplumsal kişiliğini anlamak için, kapitalizmin
gelişim süreci içinde Batılı türdaşlarımıza neler olduğuna bakmamız
lâzım. Kilise’nin “eşcinselliğin kutsanması” gibi en büyük bir günaha
nasıl razı edilebildiğini, “hatadan münezzeh” papanın böylesi bir
dejenerasyona neden ve nasıl uğradığını öğrenmemiz lâzım. Nasıl olup da,
Amerikalı bir düşünürün ifadesiyle, dinin “Vitrinlerde teşhir edilen
mallardan birisi haline geldiğini” anlamak lâzım. Modern Batı’nın
“İnsanın varoluşuna ilişkin temel soruları bir yana bıraktık”
hayıflanmasını, “Hayatın anlamını, sorunların çözümünü bir yana
bıraktık, ömürlerimizi kârlı bir alana yatırmak, çok büyük sorunlar
çıkmadan geçiştirmek istiyoruz” mutsuzluğunu anlamak lâzım.
Ve nihayet, günümüzde “modern” ile “din”in karşı karşıya getirilmesi
“haksızlıktır” buyurmadan önce, çağdaş Batılının kitaplı dinlerin
hiçbirisiyle uzlaşamadığını görmek lâzım. Papaz ve hahamların tüm
uğraşmalarına karşın, kilise ve sinagogların Batı toplumunun
yabancılaştırıcı güçleri arasında yer aldıklarının farkına varmak lâzım.
İnsanları tümüyle din-dışı bir sistemde ve fakat iyi bir Hıristiyan ya
da Yahudi olduklarına yaşadıklarına inandırmak diye bir şeyin olduğunun
ayırdında olmak lâzım. Çağdaş putperestliğin farkına varamazsak,
kendimizi dindar bellemişken aslında küfr içinde olmamız mümkündür.