Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 313 | Aralık  2005

                   

 

 


Toplumsal Kimliğimiz

Alev Alatlı / 04.12.2004 / Zaman

Türkiye’de İslâm’ın “modern toplum”la ilişkileri tartışılacaksa, her şeyden önce ülkemiz insanının yaşam biçimindeki hangi unsurların kendisini İslâm’a, hangilerinin inançsızlığa sevk etmeye elverişli olduklarını araştırmak; başta yerleşik üretim ve paylaşım biçimlerimiz olmak üzere, kişiliğini şekillendiren etkileşimleri yürürlükteki teknolojiden ülkenin coğrafi ve stratejik konumuna, geleneklerimizden toplumsal ve siyasi örgütlenme biçimlerimize varıncaya kadar irdelemek ve tanımlamak gerekiyor. Bundan sonraki adım, bu koşullar altında yaşayan ve çalışan ortalama Türk insanının kişiliğinin “ruhsal bir manken”ini çıkarmak, sosyal psikoloji literatürde “toplumsal kimlik” diye bilinen bu “manken”i iyi tanımaktır. Asla mükemmel olamayacağını, ölçülerinin değişmez olmadığını bilerek tanımak, günümüz Türkiye’sine biçeceğimiz İslâmi libasın boyutlarını saptamaktaki yararına binaen kullanmak.

Biraz daha açalım: “Toplumsal kimlik” aynı kültürü paylaşan bireylerin çoğunluğunun temel kişilik özelliklerinden yola çıkarak oluşturulmuş bir “manken” olup, “halkın hisleri” dediğimiz olguyu yansıtır. İstatistiki bir anlamı olmadığı gibi, kişilik özellikleri birbirlerinden farklı olan sahici bireylerle de birebir örtüşmez. Ama şunu yapar: Toplumun somut (objektif) koşullar karşısında ne tür tepkiler verebileceğini kestirmemize yardım eder.

İslam ve modern dünya...                                                                                                      
Şimdi, bir an için, “eşcinsel evliliğin kutsanması” gereğinin Türkiye’nin AB’ye girmesinin somut bir koşulu olarak karşımıza çıktığını hayal edelim. Böyle bir durumda bireysel tepkilerimizin farklı olacağı kuşkusuz olmakla birlikte, ülkenin bu somut talep karşısındaki nihai tutumunu belirleyen, Türk İslâm kültürünü paylaşan bireylerin çoğunluğunun temel kişilik özelliklerini yansıtan “toplumsal kimliğimiz” olacaktır. Ve bana sorarsanız, toplumsal kimliğimiz ilk bakışta kabul edilemez gibi duran bu koşulu sindirmenin de bir yolunu bulacaktır; ama konumuz bu değil. Toplumsal kimliğin, dilerseniz “halkın hislerinin mankeni”nin oluşumu tek bir nedene bağlanmıyor, tersine çok sayıda sosyolojik ve ideolojik unsurun etkileşiminden doğuyor. Bunlardan en değişken olanı ekonomik unsurlar olmakla birlikte, toplumsal kişiliğin oluşumunda önde gelen rollerden birisini oynuyorlar. Maddi çıkar, insanoğlunun başat dürtüsü değil, hayır. Ancak, toplum ve bireyin birincil meselesi yaşayakalmak, diğer dürtüler, siyasi, felsefi hatta dini düşünceler ikinci plânda geliyor. Ve her halûkârda, toplumun yaşayakalması, onu oluşturanların düzenin taleplerine cevap verecek şekilde davranmalarıyla kaim. Örneğin, bir sanayi toplumunun yaşayakalması özgür insanların enerjilerini bilerek isteyerek çalışmaya kanalize etmeleriyle mümkün olabilirken, Budist toplumda örgütlü çalışmanın yerini bireysel meditasyon alıyor ve yine bilerek isteyerek. Toplumsal kişiliğin ikinci işlevi de işte bu noktada devreye giriyor: Yaygın kullanım biçimiyle “halkın hislerine tercüman olan” mankenimiz, sahici bireylerin enerjilerini temsil ettiği toplumun işleyişini aksatmayacak şekilde yönlendirme görevini üstleniyor. Uygun davranış reçeteleri sunuyor, sahici bireylerin kendilerini içinde buldukları durumu kendi akıllarını kullanarak murakabe etmelerine set çekiyor. Ancak bunu yaparken, işlevini yitirmemek için onları küstürmekten kaçınacak, bireylere “kendilerinden talep edilen davranışları yerine getirirlerken, bunu isteyerek yaptıkları” duygusunu vermeye özen gösterecektir.

Bu böyleyken, Türkiye’de “İslam ve Modern Toplum” konulu uluslararası nitelikte bir konferans tertiplendiğini, bu konferansta “Aydınlanma ve Kilise” ilişkilerinden bahisle, “Aydınlanma ve bilime karşı kilisenin önce kapılarını kapattığı, sonra araladığı, ardından da Aydınlanma’nın bütün değerlerinin içeriye girdiği, sonuçta, Kilise’nin ‘eşcinsel evlilik’ de dahil olmak üzere ‘her şeye’ onay verecek bir konuma geldiği” tespitini müteakip, konuşmacının “İslâm dünyasında da böyle bir sorun, etkileşim yaşanabilir mi?” şeklinde kendisinin sorduğu bir soruyu, yine kendisinin cevapladığını, “Burada üç yol görünüyor: Ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz. Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak bir arada yaşatmaya çalışacağız” diye buyurduğunu düşünelim -hemen ifade edeyim ki, burada önemli olan böyle bir konferansın olup olmadığı ya da konuşmacının kimliği değil, ifadesini konuşmacıda bulduğunu sezinlediğim toplumsal kimliğimizin ülkemizde işlettiği mekanizmanın mükemmel bir örneği olmasıdır.

Şöyle ki, günümüzde bir Müslüman toplumun birinci kaygısı “yaşayakalmak” olup, bunun karşısındaki en büyük engelin “modern dünyaya eklemlenememek” endişesi olduğu malûmdur. Toplumsal kimliğimiz, işte tam bu noktada devreye girmekte, Aydınlanma’yla olan ilişkisini doğru dürüst tanzim etmeyi başaramamış olan Kilise’ye tükürdüğünü yalatan gücün, İslâm’a neler yapabileceğini hatırlatmaktadır. Hayati tehditin hedefini bulabilmesi için konuşmacının İslâm’la Kilise arasında nasıl bir mütekabiliyet kurulmuş olduğu; engizisyonları göze alabilecek kadar şedit olabilmiş Kilise’nin “eşcinselliğin kutsanması” gibi en büyük bir günaha nasıl razı edilebildiği; “hatadan münezzeh” papanın böylesi bir dejenerasyona neden ve nasıl uğradığı şeklindeki konunun mahiyetini değiştirebilecek murakabe unsurlarının üstlerini örtmesi gerekirdi ve öyle yapılmıştır. Ne ki, toplumsal kimliğin yönlendirme işlevinde etkin olabilmesi için, Müslümanların hislerine tercüman olmayı sürdürmesi de gerekir.

İslam’ın karşısındaki üç yol                                                                                
Nitekim, mankenimiz bu noktada “İslam’ın aynı sorunları yaşamaması gerektiğini” vurgulayacak ve reçetesini sunacaktır: “İslâm’ın karşısında üç yol görünüyor. Ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz. Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak bir arada yaşatmaya çalışacağız.”

Dikkat buyurulursa, ilk iki çözümün ölümü gösterip sıtmaya razı etmek kabilinden bezek mahiyetinde oldukları görülecektir. Hatta, itiraf etmeliyim ki, “kapıların modern dünyanın taleplerine karşı kapatılma ihtimali”nin dinleyiciler üzerinde soğuk duş etkisi yapmış olabileceğini dahi düşünüyorum. “Bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz” seçeneğinin dillendirilmiş olmasını bile talihsizlik olarak nitelememin nedeni, cümlede şirk koklamamdır. İslâm’da fetvanın Allah’ın emirleri doğrultusunda verildiğini bilirim, modern, post-modern veya köhne bir “dünya” talep ettiği için değil. Bu aşamada tek tesellim, mensubu olduğum inanç sisteminin “hatadan münezzeh” bir papa ile malûl olmamasıdır, yoksa, aforoz edilmek bile vardı.                                                

Gelelim, üçüncü ve “sağlıklı yola”. Ne yazık ki, “durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak bir arada yaşatmaya çalışacağız” cümlesi bana toplumsal kimliğimizin sonunda İslam’ı benliğinin dışına sürüp, “modern” dünya ile din pazarlığına oturmaya hazırlandığını söylüyor.

İslâm’ın karşısında üç yol görünüyor. Ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz.

Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tespiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak bir arada yaşatmaya çalışacağız.” Yani? Yani, kendi dünyamızı, kendi adımıza biçimlendiremeyecek, eylemlerimizi bizim dışımızdan dayatılan bir düzenin normlarına göre ayarlayacağız. Yani, İslam’ı benliğimizin dışına sürüp, ‘modern’ dünya ile din pazarlığına oturacağız. Neden? Çünkü, toplumsal kimliğimiz Kilise’ye “eşcinselliğin kutsanması” gibi en büyük bir günahı dayatan “modern” dünyanın İslâm’a reva görebilecek-lerinden korkuyor ve aklına bükemeyeceği eli öpmekten başka çare gelmiyor. Nitekim, “Modern olan ayrı bir kutupta yer alır. Din, ayrı bir kutupta yer alır. Bunlar birbirleriyle asla uyuşamaz tezi doğru bir düşünce tarzı değil” şeklinde bir de söylemimiz var. Heyhat, İslâm’ın benliklerden sürüldüğü “yabancılaşma” patolojisinin ders kitabı örnekleri bu sözler!

İslam, hiçbir yeniliğe ön kabulle yaklaşmaz.                                                                      
 “Yabancılaşma” yani kişinin benliğinden uzaklaştığı, kendisinin kendisine “yabancı” hale geldiği, kendi benliğini “öteki” olarak algıladığı ölümcül süreç. Ölümcül çünkü eylemlerin sürgit “modern dünya”nın normlarına göre ayarlandığı durumda ortaya çıkan sonuçlar, Müslüman’ı benliğinden uzaklaştıracak, kendisiyle iletişimini yok edecek, kendisine duyduğu muhabbeti

soğutacak ama buna rağmen eylemlerine boyun eğmeyi sürdürecek hatta tapacaktır. “Tapmak” kelimesini ağır bulduysanız, “Modern olan ayrı bir kutupta yer alır, din ayrı bir kutupta yer alır. Bunlar birbirleriyle asla uyuşamaz tezi doğru bir düşünce tarzı değil,” ifadesiyle Modernite ile dinin ayrı kutuplarda olmadığını ileri sürmek başlı başına bir eylemdir. Üstelik somut bir olguyu “bir düşünce tarzı”na indirgemeye çalışan bir eylem. Kaldı ki, bahis konusu “İslâm”dır, din sözcüğünün kapsadığı herhangi bir inanç sistemi değil.

Toplumsal kimliğimiz olduğunu düşündüğüm konuşmacıdan başka örnekler de var: “Irak’ta yaşanan(ların) ... tek suçlusu da Müslümanlar değildir” hükmündeki muhabbet kaybını düşünün, “Müslümanlar olarak nerede bir kan ve gözyaşı varsa, onu dindirmeyi kendimize görev addediyoruz...” cümlesindeki “görev addetmek” ifadesinden yansıyan yabancılaşmayı düşünün, “tek başına bizim dua etmemizle olmuyor”daki sinmeyi düşünün. “İslâm, hiçbir oluşuma, yeniliğe ön kabulle yaklaşmaz” cümlesindeki daveti düşünün.

Başlıca müsebbibinin yirminci yüzyıl kapitalizminin bireyin kişiliğinin üzerindeki tahribatı olduğu düşünülen “yabancılaşma” bilinen en eski patolojilerden birisi. Nitekim, Kutsal Kitaplar’daki karşılığının “putperestlik” olduğu söylenir. Yaygın söylemden farklı olarak, putperestlik ile tek bir Allah’a inanan dinler arasındaki fark, putperestlikte birden fazla ilâha tapılması değil, kişinin kendi elleriyle inşa ettiği bir puta, yani kendi eyleminin sonucuna, tapacak kadar yabancılaşmasıdır. Oysa, Kitaplı Dinlerin vazettikleri Tanrı, belirli bir kalıpta dondurulamaz. Tanrı’nın suretinde yaratıldığı için insan da, insanın eylemleri de dondurulamaz. Sınırsız yeteneklerini kullanabileceği onca şey, sorunlarını çözmesi için onca yol varken, kalkıp (mesela, Modernite’den) bir put yapması, var olma nedeni diye o putu bellemesi, ona secde etmesi kabul edilemez. Ne ki, o put bir kez kabul görmeye dursun, bireyin insan olmaktan kaynaklanan zenginliğiyle, sonsuz yetenekleriyle teması kesilir. Bu dünyanın kendisinden sorulduğunu unutur. Ne kendisini, ne de çevresini toparlayabilir. Yapıcı gücünü, insan olma keyfiyetini kaydı-hayat şartıyla bir puta devretmiştir. Bundan böyle kendisini, yaratıcı güçlerinin ve aklının etkin taşıyıcısı olarak değil, kendi dışındaki ve yaşayakalmasını borçlu olduğunu vehmettiği güçlere bağımlı, yapabilecekleri sınırlı bir ‘nesne’ olarak algılayacaktır. Eylemlerini ‘put’ belirler, özgür iradesi değil. Özgürlüğü bir illüzyondan, seçme hakkı bir sanrıdan ibarettir. İşin aslını asla öğrenemeyecektir, çünkü bizzat kendisine el olmuştur. Gerçekliği değil, kendi yarattığı çarpıtmaları algılamaktadır.

Kur’an’da “kendi istek ve tutkularını ilâh edinmek” şeklinde tanımlanıyor (Furkan, 43; Casiye 23), Karl Marks, “kişinin kendi eyleminin kendisinden ‘gayri’ bir güç, kendisi tarafından

yönlendirileceği yerde, ona tepeden bakan ve karşı olan bir güç haline geldiği durum”dur, der. “Güç” kelimesinin yerine “modernite” kelimesini koyarsak mesele daha kolay anlaşılacaktır.

Modernite-din ilişkisinin anlamı                                                                          
Günümüz Türkiye’sinin toplumsal kişiliğini anlamak için, kapitalizmin gelişim süreci içinde Batılı türdaşlarımıza neler olduğuna bakmamız lâzım. Kilise’nin “eşcinselliğin kutsanması” gibi en büyük bir günaha nasıl razı edilebildiğini, “hatadan münezzeh” papanın böylesi bir dejenerasyona neden ve nasıl uğradığını öğrenmemiz lâzım. Nasıl olup da, Amerikalı bir düşünürün ifadesiyle, dinin “Vitrinlerde teşhir edilen mallardan birisi haline geldiğini” anlamak lâzım. Modern Batı’nın “İnsanın varoluşuna ilişkin temel soruları bir yana bıraktık” hayıflanmasını, “Hayatın anlamını, sorunların çözümünü bir yana bıraktık, ömürlerimizi kârlı bir alana yatırmak, çok büyük sorunlar çıkmadan geçiştirmek istiyoruz” mutsuzluğunu anlamak lâzım.

Ve nihayet, günümüzde “modern” ile “din”in karşı karşıya getirilmesi “haksızlıktır” buyurmadan önce, çağdaş Batılının kitaplı dinlerin hiçbirisiyle uzlaşamadığını görmek lâzım. Papaz ve hahamların tüm uğraşmalarına karşın, kilise ve sinagogların Batı toplumunun yabancılaştırıcı güçleri arasında yer aldıklarının farkına varmak lâzım. İnsanları tümüyle din-dışı bir sistemde ve fakat iyi bir Hıristiyan ya da Yahudi olduklarına yaşadıklarına inandırmak diye bir şeyin olduğunun ayırdında olmak lâzım. Çağdaş putperestliğin farkına varamazsak, kendimizi dindar bellemişken aslında küfr içinde olmamız mümkündür.

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...