|

Fitne: Ortadoğu’da
Diyalektik
Ayşe Kadıoğlu / 22.12.2004 Radikal
Demokrasi, Avrupalı Müslümanların bildiği ve diğer Müslümanlara
öğretmesi gereken bir erdem olarak görülüyor. Oryantalist bakış,
militarizmi, saldırganlığı, bilgisizliği ve demokrasi eksikliğini sadece
Müslüman dünya ile eşleştiriyor.
ABD ve Ortadoğu arasındaki tarihsel gelişmelerin bir koreografisi
olsaydı eğer, bu şüphesiz diyalektik, yani her olgunun kendisini yok
edecek olan bir başka olguyu kendi içinde barındırması şeklinde izah
edilebilecek bir hareket biçimi olurdu. ABD hükümetleri, sonradan
kendilerini vuracak olanları uzun yıllar beslediler aslında.
Ortadoğu'nun bugün içinde bulunduğu açmazı, Fransız sosyal bilimci
Gilles Kepel, geçtiğimiz haftalarda İngilizce olarak yayımlanan
kitabında "cihat" ve "fitne" kavramlarına başvurarak açımlıyor (The War
for the Muslim Minds -Müslüman zihinleri kazanmak için yapılan savaş
anlamında Belknap, Harvard). Ortadoğu'yu uzun yıllardır izleyen, çalışan
ve Türkiye'de de yayımlanan, "Allah'ın Batısında" (Metis, 1995) ve
"Cihat" (Doğan Kitap, 2001) gibi kitapların da yazarı olan Kepel, bu
kitabında Ortadoğu'da İslamcı militanların giriştikleri ve özellikle
ABD'yi hedef alan kutsal savaş yani cihatın, beklenen zaferin aksine
Müslüman toplumların arasında kargaşaya, geçimsizliğe, bölünmelere, iç
çekişmelere yol açtığını ve bu nedenle cihat olgusunun aslında Müslüman
dünyasında bir fitne unsuru haline gelmeye başladığını söylüyor.
Taş Devri terörü ve dijital teknoloji
Kitabı okurken, Camp David Anlaşmaları, İran Devrimi, rehineler krizi ve
nihayet Aralık ayında Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgali ile sona
eren 1979 yılının, Müslüman dünyası ile ABD arasında bugün yaşanan
kopuşun başlangıcı olduğunu görüyorsunuz. Kanımca, nasıl 20. yüzyıla
damgasını vuran faşizm, Stalinizm gibi önemli gelişmelerin tohumunun
atıldığı yıl 1918 olarak alınabilirse, uzun 1979 yılının da bugün
Ortadoğu'da yaşanan savaşa doğru evrilen gerilimin dönüm noktası
olduğunu söylemek mümkün. ABD'nin Afganistan'da Kızıl Ordu'ya karşı
savaşan mücahitlere yaptığı yardımlar sonucu gelişip serpilen İslamcı
hareket bugün savaş alanını (Dar-al Harb) ulusal coğrafi sınırların
ötesine, küresel bir boyuta taşıdı. Kepel'in ifadesiyle, "Taş Devri ile
dijital teknolojinin birleşmesinden", Irak'ta rehinelerin kafalarının
kesilme görüntülerinin internette yayımlanma olgusu ortaya çıktı.
(s.52) Kepel'in kitabını okurken, son derece bilgili bir aydının akılda
tutması dahi oldukça zor olan yüzlerce olay arasında kurduğu bağı
gözlemliyorsunuz. Ancak aynı zamanda da, arka planda ve inceden inceye
varlığını hissettiren oryantalist bir bakış açısı var. Sanırım Kepel'in
Türkiye'nin AB üyeliği ile ilgili ve özellikle AKP ile ilgili geçtiğimiz
günlerde Le Monde'da yazdığı ve herkesi şaşırtan olumsuz görüşlerinin
arkasında da bu oryantalist bakış var (Ahmet İnsel, 14/11/2004 tarihli
Radikal İki'de bu yazıya değinmişti). Kepel önemsediğim bir aydın, ona
haksızlık etmek istemem ama belli ki Ortadoğu'yu yıllardır çok yakından
izlemek, oryantalizme düşmeye engel değil. Kepel'in Ariel Şaron ve Yaser
Arafat'a yönelttiği eleştiri oklarından bile oryantalizm kokusu
yayılıyor. Aslında Kepel, Şaron'u sert bir dille eleştiriyor, onun
barışa hiç bir zaman niyeti olmadığını söylüyor, ancak onu biraz daha
akıllı, Arafat'ı da dünyadan habersiz bir lider olarak resmederken,
ister istemez oryantalizme düşüyor.
Yeni muhafazakârlar ve Zevahiri
Kepel, ABD'de yükselen yeni muhafazakâr (neo-kon) dalganın köklerini,
"akıllı silahlar" yolu ile yeni bir savunma stratejisinin 1950'lerde
mimarı ve diğer neo-konların çoğu gibi Şikago Üniversitesi profesörü
olan Albert Wohlstetter'a kadar gerilere götürüyor. Bugün Amerikan dış
politikasına yön veren neo-konların bazılarının (Richard Perle, Douglas
Feith gibi), 1996'da, İsrail'de bir düşünce kuruluşunun girişimiyle
hazırladıkları bir rapora dikkat çekiyor. Bu raporda Oslo barış
sürecinde verilen ödünlerden geri dönmek isteği dile getiriliyordu.
Bunun yerine, İsrail'in Türkiye ve Ürdün ile stratejik bir birlik
geliştirerek daha etkin ve atak bir strateji ile Irak'ta Saddam Hüseyin
rejimini devirmeye girişmesi öngörülüyordu. (ss.65-66) Yeni
muhafazakârlar, Ocak 1998'de ABD Başkanı Clinton'a yazdıkları açık
mektupta, Irak'da var olduğundan şüphelendikleri kitle imha
silahlarından söz ediyorlardı. Aynı dönemde, yeni muhafazakâr yazarlar
William Kristol ve Robert Kagan, New York Times'da Irak'ı sadece
bombalamanın yetmeyeceğini, Clinton'un Irak'a karadan işgal güçleri
göndermesi gerektiğini yazıyorlardı. 11 Eylül sonrası meşruiyetlerini
pekiştiren yeni muhafazakârlar, bu görüşlerini hayata geçirebilecek
ortamı bulmuşlardı.
Kepel'in kitabındaki en ilginç bölüm, El Kaide'nin asıl beyni olarak
nitelediği Ayman el Zevahiri ile ilgili. 1951'de Mısırlı aydın bir
ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Zevahiri'nin hayatı, 1966'da Nasır
rejiminin islamcı düşünürü Seyid Kutb'un infazıyla değişiyor.
Zevahiri'nin kafasında İslamcı düşüncenin temelleri Kutb ile atılıyor.
1986'da, Cidde'de, yolu onu parasal olarak destekleyecek Usame bin Ladin
ile kesişiyor. Kepel, 11 Eylül'den hemen sonra Zevahiri'nin Usame bin
Ladin ile birlikte, Afganistan'da bir mağaranın önünde yaptıkları
konuşmadaki görüntünün İslamiyetin başlangıcını, Peygamber ve Hicret
temalarını çağrıştırdığını söylüyor.
Zevahiri 11 Eylül'den hemen sonra yayımlanan kitabında İslamcı
hareketlerin nasıl Ortadoğu'daki diktatörlükler ile mücadelede başarısız
olduğuna, çünkü Müslüman zihinleri harekete geçirmekte yetersiz
kaldıklarına işaret ediyor. Bu nedenle artık Müslüman dünyanın içindeki
diktatörler ile mücadeleyi yeni bir cepheye, bunlara destek veren ABD'ye
karşı bir harekete dönüştürmek gerektiğini söylüyor. Kepel'e göre ABD'ye
karşı cihat çağrısının arkasında, Müslüman zihinleri kazanmak, Müslüman
kitleleri harekete geçirmek, onların kendilerini güçlü hissetmelerini
sağlamak arzusu yatıyor.
Kepel, Ortadoğu'da barış umudunu, Avrupa ülkelerinde yaşayan ve Avrupa
kültürü ile yoğrulmuş Müslümanlara bağlıyor. Hani neredeyse onlardan
"beyaz Müslümanlar" diye söz edecek gibi. ABD'nin, İslamcı terör
eylemlerini tasvip etmeyen Avrupalı Müslümanları küstürmemeye özen
göstermesi gerektiğini söylüyor (Bunun doğal sonucu olarak Türkiye-AB
ilişkisini desteklemesi gerekirdi). Bu doğru ancak yetersiz bir tespit.
Demokrasi ile militarizmin birarada olmayacağını savunması gerekenlerin
ille de ve sadece Müslüman olmasını beklemek yetmiyor. Aynı beklentiyi
Avrupalı Yahudiler ve ABD içindeki Yahudi baskı grupları için de dile
getirmek gerek. Ne gariptir ki Ortadoğu için demokratikleşme ifadesini
artık en çok yeni muhafazakârlar telaffuz ediyor. Ancak onlar bunu
yaparken, İsrail'in zaten demokratik olduğu varsayımı içindeler. Aynı
varsayım Kepel'in satır aralarında da var. Demokrasi Avrupalı
Müslümanların bildiği ve diğer Müslümanlara öğretmesi gereken bir erdem
olarak görülüyor. Oryantalist bakış militarizmi, saldırganlığı,
bilgisizliği ve demokrasi eksikliğini sadece Müslüman dünya ile
eşleştiriyor.
|