Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 313 | Aralık  2005

                   

 

 


Fitne: Ortadoğu’da

Diyalektik

Ayşe Kadıoğlu / 22.12.2004 Radikal

 

 

Demokrasi, Avrupalı Müslümanların bildiği ve diğer Müslümanlara öğretmesi gereken bir erdem olarak görülüyor. Oryantalist bakış, militarizmi, saldırganlığı, bilgisizliği ve demokrasi eksikliğini sadece Müslüman dünya ile eşleştiriyor.   

ABD ve Ortadoğu arasındaki tarihsel gelişmelerin bir koreografisi olsaydı eğer, bu şüphesiz diyalektik, yani her olgunun kendisini yok edecek olan bir başka olguyu kendi içinde barındırması şeklinde izah edilebilecek bir hareket biçimi olurdu. ABD hükümetleri, sonradan kendilerini vuracak olanları uzun yıllar beslediler aslında.         Ortadoğu'nun bugün içinde bulunduğu açmazı, Fransız sosyal bilimci Gilles Kepel, geçtiğimiz haftalarda İngilizce olarak yayımlanan kitabında "cihat" ve "fitne" kavramlarına başvurarak açımlıyor (The War for the Muslim Minds -Müslüman zihinleri kazanmak için yapılan savaş anlamında Belknap, Harvard). Ortadoğu'yu uzun yıllardır izleyen, çalışan ve Türkiye'de de yayımlanan, "Allah'ın Batısında" (Metis, 1995) ve "Cihat" (Doğan Kitap, 2001) gibi kitapların da yazarı olan Kepel, bu kitabında Ortadoğu'da İslamcı militanların giriştikleri ve özellikle ABD'yi hedef alan kutsal savaş yani cihatın, beklenen zaferin aksine Müslüman toplumların arasında kargaşaya, geçimsizliğe, bölünmelere, iç çekişmelere yol açtığını ve bu nedenle cihat olgusunun aslında Müslüman dünyasında bir fitne unsuru haline gelmeye başladığını söylüyor.

Taş Devri terörü ve dijital teknoloji
Kitabı okurken, Camp David Anlaşmaları, İran Devrimi, rehineler krizi ve nihayet Aralık ayında Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgali ile sona eren 1979 yılının, Müslüman dünyası ile ABD arasında bugün yaşanan kopuşun başlangıcı olduğunu görüyorsunuz. Kanımca, nasıl 20. yüzyıla damgasını vuran faşizm, Stalinizm gibi önemli gelişmelerin tohumunun atıldığı yıl 1918 olarak alınabilirse, uzun 1979 yılının da bugün Ortadoğu'da yaşanan savaşa doğru evrilen gerilimin dönüm noktası olduğunu söylemek mümkün. ABD'nin Afganistan'da Kızıl Ordu'ya karşı savaşan mücahitlere yaptığı yardımlar sonucu gelişip serpilen İslamcı hareket bugün savaş alanını (Dar-al Harb) ulusal coğrafi sınırların ötesine, küresel bir boyuta taşıdı. Kepel'in ifadesiyle, "Taş Devri ile dijital teknolojinin birleşmesinden", Irak'ta rehinelerin kafalarının kesilme görüntülerinin internette yayımlanma olgusu ortaya çıktı. (s.52)  Kepel'in kitabını okurken, son derece bilgili bir aydının akılda tutması dahi oldukça zor olan yüzlerce olay arasında kurduğu bağı gözlemliyorsunuz. Ancak aynı zamanda da, arka planda ve inceden inceye varlığını hissettiren oryantalist bir bakış açısı var. Sanırım Kepel'in Türkiye'nin AB üyeliği ile ilgili ve özellikle AKP ile ilgili geçtiğimiz günlerde Le Monde'da yazdığı ve herkesi şaşırtan olumsuz görüşlerinin arkasında da bu oryantalist bakış var (Ahmet İnsel, 14/11/2004 tarihli Radikal İki'de bu yazıya değinmişti). Kepel önemsediğim bir aydın, ona haksızlık etmek istemem ama belli ki Ortadoğu'yu yıllardır çok yakından izlemek, oryantalizme düşmeye engel değil. Kepel'in Ariel Şaron ve Yaser Arafat'a yönelttiği eleştiri oklarından bile oryantalizm kokusu yayılıyor. Aslında Kepel, Şaron'u sert bir dille eleştiriyor, onun barışa hiç bir zaman niyeti olmadığını söylüyor, ancak onu biraz daha akıllı, Arafat'ı da dünyadan habersiz bir lider olarak resmederken, ister istemez oryantalizme düşüyor.        

Yeni muhafazakârlar ve Zevahiri    
Kepel, ABD'de yükselen yeni muhafazakâr (neo-kon) dalganın köklerini, "akıllı silahlar" yolu ile yeni bir savunma stratejisinin 1950'lerde mimarı ve diğer neo-konların çoğu gibi Şikago Üniversitesi profesörü olan Albert Wohlstetter'a kadar gerilere götürüyor. Bugün Amerikan dış politikasına yön veren neo-konların bazılarının (Richard Perle, Douglas Feith gibi), 1996'da, İsrail'de bir düşünce kuruluşunun girişimiyle hazırladıkları bir rapora dikkat çekiyor. Bu raporda Oslo barış sürecinde verilen ödünlerden geri dönmek isteği dile getiriliyordu. Bunun yerine, İsrail'in Türkiye ve Ürdün ile stratejik bir birlik geliştirerek daha etkin ve atak bir strateji ile Irak'ta Saddam Hüseyin rejimini devirmeye girişmesi öngörülüyordu. (ss.65-66) Yeni muhafazakârlar, Ocak 1998'de ABD Başkanı Clinton'a yazdıkları açık mektupta, Irak'da var olduğundan şüphelendikleri kitle imha silahlarından söz ediyorlardı. Aynı dönemde, yeni muhafazakâr yazarlar William Kristol ve Robert Kagan, New York Times'da Irak'ı sadece bombalamanın yetmeyeceğini, Clinton'un Irak'a karadan işgal güçleri göndermesi gerektiğini yazıyorlardı. 11 Eylül sonrası meşruiyetlerini pekiştiren yeni muhafazakârlar, bu görüşlerini hayata geçirebilecek ortamı bulmuşlardı.  

Kepel'in kitabındaki en ilginç bölüm, El Kaide'nin asıl beyni olarak nitelediği Ayman el Zevahiri ile ilgili. 1951'de Mısırlı aydın bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Zevahiri'nin hayatı, 1966'da Nasır rejiminin islamcı düşünürü Seyid Kutb'un infazıyla değişiyor. Zevahiri'nin kafasında İslamcı düşüncenin temelleri Kutb ile atılıyor. 1986'da, Cidde'de, yolu onu parasal olarak destekleyecek Usame bin Ladin ile kesişiyor. Kepel, 11 Eylül'den hemen sonra Zevahiri'nin Usame bin Ladin ile birlikte, Afganistan'da bir mağaranın önünde yaptıkları konuşmadaki görüntünün İslamiyetin başlangıcını, Peygamber ve Hicret temalarını çağrıştırdığını söylüyor.        

Zevahiri 11 Eylül'den hemen sonra yayımlanan kitabında İslamcı hareketlerin nasıl Ortadoğu'daki diktatörlükler ile mücadelede başarısız olduğuna, çünkü Müslüman zihinleri harekete geçirmekte yetersiz kaldıklarına işaret ediyor. Bu nedenle artık Müslüman dünyanın içindeki diktatörler ile mücadeleyi yeni bir cepheye, bunlara destek veren ABD'ye karşı bir harekete dönüştürmek gerektiğini söylüyor. Kepel'e göre ABD'ye karşı cihat çağrısının arkasında, Müslüman zihinleri kazanmak, Müslüman kitleleri harekete geçirmek, onların kendilerini güçlü hissetmelerini sağlamak arzusu yatıyor.    

Kepel, Ortadoğu'da barış umudunu, Avrupa ülkelerinde yaşayan ve Avrupa kültürü ile yoğrulmuş Müslümanlara bağlıyor. Hani neredeyse onlardan "beyaz Müslümanlar" diye söz edecek gibi. ABD'nin, İslamcı terör eylemlerini tasvip etmeyen Avrupalı Müslümanları küstürmemeye özen göstermesi gerektiğini söylüyor (Bunun doğal sonucu olarak Türkiye-AB

ilişkisini desteklemesi gerekirdi). Bu doğru ancak yetersiz bir tespit. Demokrasi ile militarizmin birarada olmayacağını savunması gerekenlerin ille de ve sadece Müslüman olmasını beklemek yetmiyor. Aynı beklentiyi Avrupalı Yahudiler ve ABD içindeki Yahudi baskı grupları için de dile getirmek gerek. Ne gariptir ki Ortadoğu için demokratikleşme ifadesini artık en çok yeni muhafazakârlar telaffuz ediyor. Ancak onlar bunu yaparken, İsrail'in zaten demokratik olduğu varsayımı içindeler. Aynı varsayım Kepel'in satır aralarında da var. Demokrasi Avrupalı Müslümanların bildiği ve diğer Müslümanlara öğretmesi gereken bir erdem olarak görülüyor. Oryantalist bakış militarizmi, saldırganlığı, bilgisizliği ve demokrasi eksikliğini sadece Müslüman dünya ile eşleştiriyor.

 

 

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...