|

Bellek Müzesi
Ahmet İnsel / 22.12.2004 / Radikal
Binlerce insanın ölmesine, onbinlerce insanın yerinden yurdundan
edilmesine yol açan darbelerin failleri, velev ki onlar için af veya
dokunulmazlık kararı alınmış olsun, cezasız kalabilirler mi? Onlar
cezasız kaldıkça, topluluğun ortak belleğinde oluşan yara kanamaya devam
etmez mi? Güney Amerika, hâlâ, perde arkasında CIA'nın bulunduğu askeri
diktatörlük döneminin yaralarını tedavi etmeye uğraşıyor. Bir yandan
halen hayatta olan suçluların cezalandırılması mücadelesini bir avuç
yargıç verirken, diğer yanda yaşananlarla toplumun yüzleşmesi, yani
ortak belleğin üzerindeki örtünün kaldırılması mücadelesini kayıp
yakınları, tarihçiler, siyasetçiler, gazeteciler veriyorlar. 1970'lerde
Güney Amerika'da uygulanan Condor Planının arkasında CIA vardı. Bu plan
çerçevesinde, Şili, Arjantin, Paraguay ve Uruguay'de sol muhalefetin
liderleri ve militanları sistemli biçimde yok edildiler. Bu ülkelerde
aşağı yukarı benzer biçimde uygulanan bu imha planı, Güney ve Güneydoğu
Avrupa için ABD'nin uyguladığı Gladyo planını andırıyordu. Askeri
diktatörlükler, fütursuz bir şiddet kullanarak, kendi toplumlarını kana
buladılar.
Askeri dokunulmazlık
Askeri diktatörlüklerin son bulmasının üzerinden Arjantin'de yirmi,
Şili'de onbeş yıl geçmesine rağmen bugün hâlâ binlerce kişinin başına ne
geldiği bilinmiyor. Bunların ne cesetleri bulundu ne de askerler
tarafından gözaltına alındıklarından sonra kaderlerinin ne olduğu
aydınlandı. Şili ve Arjantin'de askeri hiyerarşi, yönetimi sivillere
devrederken, askeri diktatörlük döneminde yapılan işlerden dolayı
dönemin yöneticilerine dokunulmazlık tanınması ilkesini neredeyse yegâne
şart olarak sundu. Demokratikleşme yolunda sabırsızlanan Şili ve
Arjantin halklarına bir tür şantajdı yapılan. Yeniden cepheden çatışmaya
girip, yeniden toplumsal gerginlik yaratmak istemeyen geçiş dönemi
mimarları, kerhen de olsa bu şartı kabul ettiler.
Ama önce Arjantin'de, ardından Şili'de, özellikle kayıp yakınlarının
yılmayan mücadeleleri sonucunda, bu dokunulmazlık zırhı çatlamaya
başladı. Arjantin'de cuntacı generallerden hayatta olan birkaçı,
verdikleri emirlerin yol açtığı cinayetlerden dolayı 90'larda hapse
girdiler. Bundan rahatsız olan bazı genç subayların örgütlediği darbe
girişimi kolaylıkla bastırıldı. Bu vesileyle, Arjantin'de kayıpların bir
kısmının cesetlerinin helikopterle açık denize atıldığı, asit
fıçılarında eritildiği ortaya çıktı. Buna rağmen Arjantin toplumunun
ortak belleğinde askeri diktatörlük döneminin yaraları bütünüyle
sarılmış değil. Kayıp Anneleri hareketi, bugün dahi, çok sınırlı
yargılamalardan sonra üzeri alelacele örtülmüş o dönemin vahşetlerinin
aydınlığa kavuştu-rulmasını, askeri cuntanın kurbanlarının anısı için
talep etmeye devam ediyor.
Yargıçlar var
Şili'de, 1973'de düzenlediği kanlı darbeyle iktidara gelen general
Pinochet'yi iktidarı bırakmaya ikna etmek için daha uzun bir zaman
gerekti. 1990'da, merkez sol ve sağ partilerle yapılan anlaşma
gereğince, askeri rejimin dosyaları açılmayacaktı. Zaten 1979'da
Pinochet yönetimi, darbeden o güne kadar yapılan tüm insan hakları
ihlalleri için genel af ilan etmişti. Bu affa da dokunulmayacaktı.
Bu anlaşma, sadece bir gruba veya bir topluma karşı değil, insanlığa
karşı işlenmiş suç olarak algılanan bu tür eylemler karşısında sessiz
kalmayı vicdanı kabul etmeyen birkaç inatçı yargıcın girişimiyle
bozuldu. Şili'li yargıç Juan Guzman Tapia, ilk olarak, 1979 affının
cesetleri bulunmayan ve başlarına ne geldikleri bilinmeyen kişilere
karşı işlenmiş suçlar için geçerli olamayacağını Şili Yüksek
Mahkemesi'ne kabul ettirdi. Buna dayanarak, Pinochet'nin darbesinden
sonra Şili'de dolaşan "ölüm kervanları" hakkında soruşturma
başlattı.
Bu arada yardımına bir İspanyol yargıç yetişti. Onun da girişimiyle,
Pinochet 503 gün Londra'da bir klinikte göz hapsinde kaldı. Avukatları,
uzun mücadeleler sonunda, akli yeteneklerini yaşlılık nedeniyle
kaybettiğinden dolayı cezai ehliyetinin olmadığı kararını almayı
başardılar. Pinochet Şili'de serbest yaşamaya devam etti. Yargıç Guzman
ise işin peşini bırakmadı. Geçtiğimiz pazartesi günü, Pinochet'ye karşı
yeniden dava açılması için mahkemeye sunduğu 45 sayfalık iddianamenin 21
sayfasını emekli generalin son dönemde verdiği demeçlerin
metinlerine, video kayıtlarına ayırmış. Zanlının, geçen eylülde,
hakkındaki yolsuzluk soruşturmasında verdiği yanıtlarda "tüm akli
yeteneklerinin yerinde olduğunu ve iyi ile kötü arasında ayırım
yapabildiğini" belirten yargıç, Pinochet'nin bir Miami televizyonunda
yayımlanan söyleşisindeki soğuk, sinik mizah örneklerini ilave kanıt
olarak gösteriyor. Hiçbir akli yetenek eksikliği sıkıntısı çekmediği
ayan beyan ortada bir Pinochet tablosu çiziyor. Bu vesileyle, Condor
operasyonu çerçevesinde ortadan kaybolan dokuz kişinin akıbetinin
soruşturulması üzerinden Pinochet'ye dava açılmasını mahkemeden talep
ediyor. Bu talebi kabul eden mahkeme Pinochet'nin şimdilik ev hapsinde
tutulmasına karar
verdi.
Yolsuzluk da
var
Yargıç Guzman, bu davanın ardından, Pinochet ile ilgili iki yeni dava
daha açmaya hazırlanıyor. Biri, 1974 Eylülü'nde Şili'li general Carlos
Prats'ın, Arjantin'in başkenti Buenos Aires'te öldürülmesi, diğeri ise
ABD'ye kaçırılan milyonlarca dolarla ilgili yolsuzluk
davaları.
Şili'de yargıç Guzman'ın girişiminin ardından ve toplumdan gelen ısrarlı
talep karşısında, yıllarca Pinochet konusunda dili dişi kenetlenmiş
halde kalan sosyalist Cumhurbaşkanı Lagos, nihayet geçtiğimiz aylarda
diktatörlük döneminde yapılan işkencelerle ilgili hazırlattığı raporu
yayımladı. Bu rapordan önce, ordunun sivil hükümete kalıcı biçimde
hükmetmesini sağlayan 1980 Anayasası değiştirilmişti. Bu reformlar
sadece suçluların cezalandırılmasını değil, açılan adalet penceresinin
ardından esen özgürlük rüzgarı sayesinde, Şili'nin bir başka istisnai
durumuna son verilmesini sağladı. Evli çiftlere boşanma hakkı
tanındı.
Bellek
müzesi
Toplumun ortak belleğindeki yaraların sarılması, bu bellek üzerinde
çalışılmasını, onun derinliklerinde, kuytu köşelerinde kalan
bölgelerinin aydınlatılmasını, kısacası toplumun kendi tarihiyle cesur
biçimde yüzleşmesini gerektirir. Arjantin'de yayımlanan Punto de Vista
dergisinin 2004 Ağustos'unda yayımlanan sayısında, bellek
politikalarının önde gelen sözcülerinden Vezetti, bu konuyu uzun bir
yazıda ele alıyor. Arjantin'de, askeri rejim muhaliflerinin çoğunun
işkence gördüğü, öldürüldüğü deniz harp okulunun eski binasının bir
bellek müzesi haline dönüştürülmesi projesinin tartışılması vesilesiyle,
Vezetti bunun toplumun kendisiyle barışması için önemli ama yetersiz
olduğunu belirtiyor. Hukuk devletinin tesisini ve siyasal alanın
ahlâkileştirilmesini, siyasetle toplumun barışması için olmazsa olmaz
bir koşul olarak gören yeni cumhurbaşkanı Kirchner, bu "bellek müzesi"
projesini suçluları kısmen korumaya devam eden af dokunulmazlığı
zırhının son parçalarını kaldırmanın tamamlayıcı bir parçası olarak
görüyor. Vezetti ise, "bellek iradesinin" suçluların cezalandırılması, o
meşum binaların halka açılmasıyla yetinemeyeceğini, toplumun kendisiyle
de yüzleşmesinin gerekli olduğunu belirtiyor. Bu çerçevede, sadece
askerlerin yaptıklarıyla yetinile-meyeceğini, örneğin devlet terörü
politikalarının kökenlerini general Peron'un popülist diktatörlüğü
dönemine kadar uzatmanın gereğini hatırlatıyor. Diğer toplumsal
aktörlerin yaşanan trajedideki rollerinin de ele alınması gerektiğini
hatırlatıyor.
Türkiye
"Bellek politikası"na sadece askeri diktatörlüklerden yeni çıkmış Latin
Amerika ülkelerinin değil, geleceklerini daha güvenli, daha sağlam
temeller üzerinde kurmaları için hemen hemen tüm ülkelerin ihtiyacı yok
mu? Örneğin Türkiye'nin 1971 darbesini izleyen yıllarda ve 1980 sonrası
askeri cunta yönetiminde yaşadıklarıyla, 1950'lerden bu yana adım adım
uygulanan Özel Harp stratejilerinin binlerce mağduruyla yüzleşmesi
gerekmiyor mu? Türkiye toplumunun bir parçası olan Türkiyeli Kürtlerin
varlığının ısrarla uzun yıllar boyunca inkar edilmesinin ağır bedelini
ödeyen binlerce yurttaşımızın anısıyla yüzleşmemiz gerekmiyor mu? 6-7
Eylül olaylarıyla, Varlık vergisiyle ve çok daha önemlisi Ermeni tehciri
kararının trajik sonuçlarıyla yüzleşmemiz gerekmiyor mu? Toplumsal
belleğimizin bu ve başka kanayan yaralarının tedavi edilmesinin olmazsa
olmaz ilk adımı, bunların üzerindeki tüm tabuları yıkarak tartışmak,
eldeki bilgi ve belgelerin toplumun ortak malı olmasını
sağlamaktır.
Suçluların cezalanması kadar önemli olan, bir toplumun geçmişinin
şerefli, parlak sayfalarıyla övünürken, bu geçmişin kirli ve karanlık
cepheleriyle de yüzleşebilmesi ve suçu bir günah keçisinin sırtına atıp,
o yükten kurtulmasının engellenmesidir. Askeri dikatörlüklerin yarattığı
trajediler, sadece askerlerin altından kalkamayacakları çaptadırlar.
Bunu Türkiye'nin yakın tarihinden biliyoruz. Geçtiğimiz yıllarda Latin
Amerika'da siyasetçiler ergin toplum olma yolunda aşılması gereken
eşiğin bu "bellek çalışması", bellek politikası olduğunun bilincine
vardılar. Şimdi sırada Amerika yerlilerine beyazların yüzyıllardır
yaptıkları muameleyle yüzleşmeleri var.
|