17 Aralık’ta Ne Olur?
Kürşad Atalar / 13.12.2004 / gazetem.net
Son birkaç haftadır, Türkiye gündemi, doğal olarak, tam üyelik
görüşmelerine başlamak için yapılan başvurunun değerlendirileceği 17
Aralık AB Zirvesi’ne kilitlenmiş durumda. Temel tartışma konusu ise şu:
AB, üyelik müzakerelerine başlamak için bir tarih verecek mi yoksa
takınacağı tutum, ipe un serme anlamına gelecek türden mi olacak?
Kamuoyu, kilitlenmiş; bu sorunun cevabını bekliyor. Bu ortamda, konunun
can alıcı başka boyutlarına dikkat çekmeye çalışmak da beyhude.
Bu vasatı göz önünde tutarak, bu yazımda, 17 Aralık zirvesinde
çıkabilecek muhtemel karara dair bir siyasal öngörüde bulunmaya
çalışacağım. Bunu yaparken, Türkiye’nin AB üyeliğinin ‘anlamı’ ve
muhtemel sonuçlarını da dikkate alarak, spekülatif bazı tahminlerde
bulunacağım.
Farkındayım, pek çok parametreye bağlı siyasal gelişmeler hakkında ‘ucu
açık’ olmayan öngörülerde bulunmanın riski hayli yüksek. Ve yine
biliyorum ki, bu, siyasal gelişmeleri stratejik bağlamda yorumlayan pek
çok analistin genellikle tercih etmediği bir yöntem.
Ama ben, yazım Gazetem.net’te yayınlandığında, karara 5 gün kalmış
olacağını biliyorum ve bir öngörüde bulunmak için bu zamanın yeterince
uygun olduğunu düşünüyorum.
İlk öngörümü hemen söyleyeyim.
Bana göre, Zirve’den çıkacak karar, Birliğin, Türkiye ile ‘tam üyelik’
için müzakerelere başlayabileceğine dair bir ifadeyi içinde
barındıracak. En azından Birlik, bu konuda açık bir ‘niyet izharı’nda
bulunacak.
Çünkü, bu, her şeyden önce, AB’nin sahici bir ‘küresel siyasal aktör’
olup-olamayacağına dair kamuoyuna verilmiş açık bir mesaj olarak
değerlendirilecek. Birliğin etkin unsurlarının, Türkiye üyeliğini, bu
açıdan kaçırılmaması gereken bir ‘fırsat’ olarak gördüğünü düşünüyorum.
Bu fırsat şudur: AB, eğer sahici bir ‘siyasal’ güç ise, bunu ispatlamak
zorunda. Türkiye’nin üye olabilmesi için ise gerçekten (siyasal ve
ekonomik) pek çok sorunun
çözümlenmesi lazım. Ayrıca süreç içinde (veya bitiminden sonra dahi)
‘kültürel’ doku uyuşmazlığının doğurabileceği sorunlar da var. Şayet,
müzakere süreci sonunda, her türlü badire atlatılarak, Türkiye’nin
üyeliğe kabul edilmesi söz konusu olursa, AB, dünya kamuoyuna (özellikle
de Amerika’ya karşı) şu mesajı verebilecektir: “Biz, güçlü bir küresel
aktör olarak dünya siyasetinde varız. Bunun kanıtı, Türkiye gibi bir
ülkeyi üyeliğe kabul etmiş olmamızdır!”
Komisyon raporunda yer alan: “Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamayız”
mealindeki cümleyi, bu hassasiyetin ifadesi olarak alabiliriz.
Ayrıca dikkat edilirse, Avrupalıların Türkiye’yi kaybetmeme konusunda
gerçekten hassasiyet sahibi olduğu görülür. Çünkü reddetmek için
ellerinde pek çok gerekçenin bulunduğu dönemlerde dahi, Türkiye’yi
açıkça dışlayıcı bir tutum sergilememişlerdir. Bu bile, tek başına,
Avrupalıların, Türkiye’nin öneminin bilincinde olduklarını gösterir.
İkinci olarak, Zirve’ye katılan liderler, Türkiye’ye ayrımcılık
yapıldığı anlamına gelebilecek bir metne imza atmak istemeyeceklerdir.
Tam tersi, özellikle de Birliğin etkin aktörleri, ortak ‘değerler’e
atıfta bulunan bir söylemi benimseyeceklerdir.
Bu noktada, Fransa’nın başını çektiği 6’lı grubun hassasiyetlerinin
karar metni üzerinde ‘belirleyici’ olamayacağını düşünüyorum.
Çünkü bu tür hassasiyetler, çoğunlukla, iç politik hesaplarla
ilişkilidir.
Modern-ulus-devletlerin küresel siyaset bağlamındaki tavırlarını ise,
çoğunlukla ‘çıkar’ kavramı belirler. Çıkar söz konusu olduğunda, ünlü
Fransız ‘romantizmi’ dahi para etmez!
Ayrıca, Batılıların ‘pazarlık’ uzmanı olduklarını da hatırlatmak
isterim. Çıkar kavramının belirlediği ‘diplomasi’yi, uluslararası
siyasetin merkezine yerleştirenler onlardır. ‘Çatışma-çözümleme’
(conflict resolution) tekniklerini de onlar icad etmişlerdir.
Bu yüzden, 17 Aralık’a birkaç hafta kala, Komisyon raporu’nda yer
almadığı halde, ‘imtiyazlı ortaklık’ benzeri formülleri dillendiren
çevrelerin tavrını anlamak zor olmamalıdır.
Kıbrıs, serbest dolaşım, azınlıklar gibi konularda talep edilen
tavizleri de aynı kategoride değerlendirmek gerekir.
Bu arada hemen ifade edeyim ki, bu sözlerim, AB ülkelerinde, Türkiye’nin
üyeliğine ciddi rezervler koyan kesimlerin sosyal tabanı olmadığını
savunduğum şeklinde alınmamalı. Benim söylemek istediğim şey, el’an,
Avrupa’da, siyasileri bu yönde karar almaya zorlayacak bir konjonktürün
bulunmadığıdır.
Eğer şartlar değişir ve ‘çatışma’ olgusu, örneğin Huntington’un
kehanetindeki gibi, küresel siyasette etkin bir unsur haline gelirse, bu
durumun, Türkiye-AB ilişkilerini etkilemesi kaçınılmazdır.
11 Eylül hadisesinden sonra, Avrupa kamuoyunun bu yönde bir baskı
altında kaldığı doğru olmakla birlikte, bu etkinin, şu an itibarıyla,
‘belirleyici’lik düzeyine ulaşamadığı açıktır.
Şu halde, Avrupa Birliği, 17 Aralık’ta, ‘çıkar’ları doğrultusunda
‘akılcı’ bir karar alacak ve Türkiye ile üyelik müzakerelerine
başlayabileceğini deklare edecektir.
Ancak müzakere sürecinin ‘ucu açık’ olup-olmayacağı hususu şüphelidir.
Komisyon raporunda bu husus dillendirilmiş olmasına rağmen, Zirve’nin
sonuç bildirgesinde, ‘ucu açık’ tabirinin telaffuzu konusunda ciddi
çekingenlik emareleri görülebileceğini düşünüyorum.
Fakat, Komisyon raporundaki hassasiyetin de bütünüyle ihmal edilmeyeceği
söylenebilir.
Bu yüzden, Türkiye’ye bir tarih verilecekse, süre uzatımına gidilmesi,
bir ‘ortayol’ çözüm seçeneği olarak düşünülebilir.
Şu halde, tam üyeliğin gerçekleşmesi için uygun tarihler olarak 2015 ve
daha sonrasını hesaplamak gerekir.
Bu arada, 2023 tarihinin de, en uç süre olarak bazı çevrelerin zihninde
yer tuttuğunu da hatırlatalım.
Çünkü bu tarih, Cumhuriyet’in 100. kuruluş yıldönümüne tekabül eder. Bu
çevrelerin, Türkiye’nin böylesi bir tarihte AB üyesi olmasını ‘anlamlı’
bulacağını düşünebiliriz.
Fakat bunu resmen dillendirmek, AB’nin Türkiye’yi istemediği yönündeki
yorumlara güç kazandıracağı için, tercih edilmesi zordur.
Nihayet, süreç boyunca da başka –beklenmedik- gelişmelerin olması
durumunda, müzakerelerin inkıtaa uğraması da söz konusu olabilir.
Ancak, Komisyon raporunda bu hususun özellikle belirtilmiş olmasını, 17
Aralık tarihinde olumsuz bir karar çıkacağına yormamak gerekir.
Bilakis, bunu, müzakere sürecinde, Avrupa’nın elini güçlendirmek için
düşünülmüş bir tedbir/sigorta olarak görmek lazımdır.
Ve, asla olmayacak bir şey: Bazılarının öne sürdüğü gibi, AB’nin,
Türkiye’yi sürekli kapıda bekletmesi söz konusu olamaz.
Bu bir süreçtir; öyle ya da böyle bitecektir.
Türkiye, ya AB üyesi olur, ya da olmaz.
Başka iki ihtimal olarak, ancak,üyelik müzakereleri bitmeden AB’nin
dağılmasından veya Türkiye’de bir rejim değişikliğinden bahsedilebilir.
Her iki durumda da zaten üyelik müzakereleri anlamsızlaşır.
Ancak kısa vadede bu yönde bir gelişme beklenmemektedir.