Sözlükte “geride kalmak ve biri diğerinin yerine geçmek anlamındaki
“half” kökünden türeyen ihtilaf, masdar ve isim olarak bir şeyin diğer
bir şeyin peşinden gitmesi, gidip gelmek, ayrı görüşe sahip olmak,
çekişmek, karşı gelmek, eşit olmamak, görüş ayrılığı, anlaşmazlık” gibi
anlamlara gelmektedir. Terim olarak: “söz veya davranışta birinin
tuttuğu yoldan başka bir yol tutmak” demektir.
Hilaf ve ihtilaf kelimeleri benzer anlam içermeleri ve zaman zaman
birbirlerinin yerlerine kullanılmalarına karşın, aralarında ayrıntı
olarak şu fark bulunmaktadır: ihtilaf daha çok farklı bir görüşe sahip
olma, farklı görüşlerden birini benimseme anlamı taşırken, hilaf farklı
görüşlere karşı tavır alma anlamına gelmektedir.
İhtilaf kavramı İslami literatürde oldukça yaygın ve çok çeşitli
konularda kullanılmaktadır. Ancak Kur’an, iki tür ihtilaftan söz
etmektedir: İtikadi ve yaratılıştaki ihtilaf. Diğer bir deyimle kesbi
(çalışıp çabalayarak elde edilen) ve gayri kesbi (tabii) ihtilaf.
Tabii (yaratılıştan olan) ihtilaflar Sünnetullah’ın gereği olarak
vardır. Gece-gündüz, soğuk-sıcak, tatlı-acı, bitkiler, insanların
renklerinin ve dillerinin ayrı ayrı oluşları gibi. (Furkan- 62; Rum -
22) Kesbi ihtilaflar ise inanç ve görüş farklılığını ifade etmektedir.
İman-küfür, tevhid-şirk, İslam-laiklik gibi.
Kur’an, ihtilaf kavramını, Sünnetullah gereği olan farklılıkların
dışındaki konularda, olumsuz anlamda kullanmaktadır. Kuran, vahyin
tespitlerini, öngördüğü inanç sistemini ve değer yargılarını uygun
görmeyerek, kendi anlayışlarına (hevalarına) uyanları “ihtilafa
düşenler” olarak tanımlamaktadır. Toplumlar vahiyden sapınca, iman ve
amel konusunda doğru ve yanlışı belirlemede ayrılığa düştüler. Onların
içine düştükleri ayrılığı gidermek ve doğru yolu göstermek için Allah
kitap ve elçi gönderdi. Ancak insanlar haset ve ihtirasları yüzünden
vahyin hükümleri üzerinde ihtilafa düştüler. Kur’an bu durumu vahyi
reddetme ve inkar olarak nitelendirmektedir. “Bütün insanlık bir
zamanlar bir tek topluluktu; (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun
üzerine Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar
aracılığıyla hakikati ortaya seren vahiy(ler) bahşetti ki bununla
insanların farklı görüşler edinmeye başladıkları her konuda karar
verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin bütün kanıtları geldikten
sonra aralarındaki haset ve ihtirastan dolayı onun anlamı hakkında
ihtilafa düşenler bizzat bu (vahy)in tevdi edildiği aynı insanlardı.
Ancak Allah, inananları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa düştükleri
hakikate sevk etti; çünkü Allah,
(ulaşmak) isteyeni doğru yola ulaştırır.”(2 Bakara-213)
Kur’an’la sabit olan ve itikadi konuların dışında kalan konularda farklı
görüş ve düşüncelerin olması “dinde ihtilaf” olarak nitelendirilemez.
Kişisel düşünceler, dinin yerine konulmadığı, din gibi telaki
edilmediği sürece doğrunun ve iyinin ortaya çıkmasını sağlaması
açısından çok yararlı ve önemli bir etkinliktir. Bu etkinlik ne kadar
önemsenirse o oranda insan ve toplumun gelişmesine, ilerlemesine katkıda
bulunur. Bu Kur’an’da çok sık vurgulanan ve yapılması tavsiye edilen
“akletmek”tir. Kur’an, aklını kullanmayanı Allah indinde yaratıkların en
kötüsü olarak tanımlamaktadır. (8 Enfal – 22) Aklın kullanılması yani
insanın akletmesi, Allah’ın insana verdiği en büyük nimettir. Aklı
kullanmamak bu nimete nankörlük etmektir. Aklın kullanılması, insanın
tahkik ve muhakeme etmesi demek olan düşünce farklılığı, Kur’an’ın küfür
olarak tanımladığı ihtilafla bir ilgisi olmadığı gibi aslında
sünnetullah’ın gereğidir. Diğer bir deyimle “ihtilaf değil rahmettir.”
Her insanın bir “alem” olarak yaratıldığı göz önünde bulundurulursa
birbirlerinden farklı düşünmeleri tabii bir hal olarak görülür.
Farklılık ve aykırılıkları yok etmeye
çalışmak demek, başka dünyaları yok
etmek demek olur.
Yaşadığı hayatı düzenlemek de dahil bizzat Yaratıcı tarafından insanın
tasarruf ve inisiyatifine bırakılan birçok konuda, insanın değişik
görüş ve düşüncede olmasını, ihtilafı giderme adına kısıtlamaya
çalışmak; akletmekle mükellef olarak yaratılan insanın, akletme
faaliyetini durdurmak olur. Yaratıcı, dilerse kendisini dahi inkar
edebileceği şekilde irade verdiği, kendisini inkar edebilme hakkını
tanıdığı kuluna; neyi düşünüp, neyi düşünemeyeceğini belirleme hakkını
hiç kimse kendisinde göremez. Ancak, kendi iradeleriyle iman etmeyi
seçenler için Kur’an’ı ölçü almaları bir zorunluluktur. Ölçü olarak
Kur’an’ı alması koşuluyla farklı düşünme bir kimsenin Mü’min ve Müslüman
oluşuna engel teşkil etmez. Zira,
Kur’an ‘ı ölçü almayan bir düşünce; görüş ve düşünce farklılığı değil
inanç farklılığı olur. “İtikatta ihtilaf”a düşülmüş olunur.
İtikada
konu olmayan her şey tartışmaya açık demektir. Temel ölçü olarak
Kur’an’ın alınması koşuluyla Müslümanların istedikleri gibi düşünmeleri
doğuştan sahip oldukları bir haktır. Bu gerçeğe inanan bir Müslüman’ın,
kendisinden farklı düşünen bir kimseyi kınaması veya ona karşı olumsuz
bir tavır takınması söz konusu olmadığı gibi; yanılgılarını
düzeltebilmek için bunu büyük bir imkan olarak görür. Görüş
farklılıkları din halini almadıkça, diğer bir deyimle insanlar kendi
görüş ve düşüncelerini din gibi telaki etmedikçe, düşünce farklılığı
ayrılığa dönüşmez. Eğer düşünce farklılığı ayrılığa neden olmuşsa bu
tevhidin bozulduğunu ve aslında itikadi farklılıkların ortaya çıkmış
olduğunu gösterir. Kur’an’ın ölçü alınmasında zaafa düşülmesi, yeterli
özenin gösterilmemesi halinde insan Şeytan’ın ayartmasına açık hale
gelineceğinden, ihtilafın itikada taşınması kaçınılmaz olur.
Müslümanların geçmişlerine göz attığımızda ilk dönem Müslümanlarından
sonraki kuşaklarda, İtikatta Kur’an’ın dışında kimi kaynakların da kabul
görmesi ile birlikte, tevhidi düşüncelerinin giderek bozulduğu
görülmektedir. Bu bozukluk zamanla artarak Müslümanların Kur’an’la
ihtilafa düşmelerine neden olmuştur. Bugün içinde bulunduğumuz durumu,
geçmişle mukayese ettiğimizde ehli kitabın vahiyle ihtilafından farklı
olmayan bir ihtilafın yaşandığını görmekteyiz. Tıpkı geçmiş toplumlarda
olduğu gibi, görüş ve düşüncedeki ihtilafların itikadi ihtilaflara
dönüşmüş olduğu bir durum yaşan-maktadır. Günümüz Müslümanları(!)
kendilerini İslam’a nispet etseler de; Kur’an’ın hükümlerine karşı
kendi hükümlerine tabi olduklarından, Kur’an’ın “ihtilaf ehli” olarak
tanımladıklarından fazla bir farkları kalmamıştır.
Özellikle mistizm başta olmak üzere, mezhebi ve fıkhı ekollerin din
adına koydukları kuralların din gibi görülmesi, tevhidin bozulmasına
neden olmuş ve insanlar Kur’an’ın hükümleri üzerinde ihtilafa
düşmüşlerdir. Tıpkı kendilerine gelen vahyi bozan geçmiş toplumlar gibi.
Din adına uydurulan şeylerin giderek dinin yerini alması, hakikatin
kaybolmasına neden oldu. Ve insanlar din diye aslında hevalarına tabi
olmaya başladılar. Yani vahyin yerine hevalarını din edindiler. Bu
durum, dinde tahrifatın kaçınılmaz bir sonucudur.
Nasıl ki geçmiş ümmetler, dinde düştükleri ihtilafı gidermek için
kendilerine gönderilen vahiy ve elçiyi sapıklıkla suçlayarak;
atalarını üzerinde buldukları yola uymanın doğruluğunu iddia ettilerse;
vahye tabi olan, kulluğunu ve dinini yalnızca Allah’a has kılan
Müslümanlar da aynı durumla karşı karşıyadırlar. Tabii görüş ve düşünce
ihtilafı olarak gösterilmeye çalışılsa da aslında ihtilaf Kur’an’ın
hükümlerine karşı itikadi bir ihtilaftır. Tabi olunan inanç sistemine
Kur’an perspektifinden bakıldığında Kur’an’ın; kü-für, şirk ve “ihtilaf”
olarak tanımladığı bir ihtilafla karşı karşıya olunduğu görülecektir.
Bir yanda “dinini ve kulluğunu Allah’a has kılmak”, Onu Rab ve İlah
olarak yeterli görmek ve ölçü (Furkan) olarak yalnızca O’nun Kitab’ına
tabi olmak, diğer yandan da inancına şirki bulaştırmış Allah’la birlikte
birçok ilah edinmiş, Allah’ın dini yanında kimi insanların (şeyh,
mürşid, müctehid, fakih, üstad) görüş ve düşüncesini de din gibi
görenler. Bu iki kesimin arasındaki ihtilaf, dinin sınırları içinde
“görülmeye” çalışılsa da dinde ihtilaftan başak bir şey değildir.
İtikada esas teşkil etmeyen ve hayatımızı düzenlemeyle ilgili konularda
ortaya çıkan görüş ve düşünce farklılığı, gerçeğin ve doğrunun ortaya
çıkmasını sağlaması bakımından “ihtilaf” olarak değil ancak istişare
olarak nitelenmelidir. Bu, Kur’an’ın mü’min’lerden istediği bir
davranıştır. Kur’an, mü’min’lerin işlerini aralarında müşavere ederek
yapmalarını istemektedir. (42 Şura – 38) Kur’an’da müşaverenin
öngörülmesi aynı zamanda insanlar arasında farklı düşüncelerin
olabileceği anlamına da gelmektedir. “Kesin olmayan her hüküm içtihada
açıktır, içtihada açık olan her hüküm de ihtilafa açıktır.” Hakkında
kesin nas olmayan konular, kulların kararına ve düzenlemesine bırakılan
konulardır. Hakkında nas olup ta bizzat nas tarafından açık bırakılan
konular da kulların farklı anlam, hüküm ve içtihatlarına açık bırakılmış
demektir.
Müslümanların düşünce ve inanç hayatında çok önemli bir fonksiyona sahip
olmasına karşın, bugün fıkıh alanında inancın vahiyle ihtilafa
dönüşmesinin nedeni, insanların kendi anlayış ve görüşlerini dinin
sabiteleri gibi görmeleridir. Fıkhın, (güya) dini açıklamak ve anlaşılır
kılmak için dine sürekli ilaveler yapmış olmasıdır. Her şeye din
adına kural koymak, durmaksızın helal ve haram tespiti yapmak, sevap ve
günahları belirlemek; bizzat Allah tarafından insanın sorumluluğuna
bırakılan alanları da vahyin alanı içine sokmaya çalışmak, ihtilafların
giderek vahiy karşıtı inanca dönüşmesinin nedenleri başında
gelmektedir. Özellikle, doğrudan insanın sorumluluğuna bırakıldığı için,
vahye dayandırılamayan alanlarda ve konularda; ya vahyi tevil ederek ya
da Peygamber efendimiz adına uydurdukları yalanlarla veya kendilerince
yüksek payeler biçilen şahsiyetlerin aracılığı ile konulan hükümler,
çizilen sınırlar; insan görüş ve düşüncesinin vahyin yerini almasına
ve inançlarını bozarak onların vahiyle ihtilafa düşmelerine neden
olmuştur.
“Tür ve çeşit” ihtilafı ile “çelişki” ihtilafı farklıdır. Biri fıtratın
gereği diğeri de gerçeği reddetmenin sonucudur. İnsanların algılama ve
kavrama düzeylerinin farklılığı, kapasite, yetenek, bilgi, anlayış ve
bakış açılarından dolayı birbirlerinden farklı düşünmeleri bizzat
sünnetullah’ın gereğidir. Bu Kur’an tarafından tavsiye ve teşvik edilen
bir durumdur. Halife olarak yaratılan ve yeryüzünü imar etmekle
görevlendirilen insan, bunu ancak düşünce ve görüşünü açıkça ifade
edebilmesiyle başarması mümkün olabilir. İnsanın aklını devre dışı
bırakması, düşüncedeki donukluk ve durgunluk gelişmeyi ve ilerlemeyi
durduracağından insan yeryüzünü gereği gibi imar edemez. Allah’ın,
Rasulüne müminlerin görüşünü alarak karar vermesini istemesi; (3/159)
sahabenin bazı konularda Allah resulünün görüşüne itiraz etmiş olması
ve Nebi’nin(sav) de kimi itirazları haklı bularak kendi görüşünden
vazgeçtiği gerçeği; Hz. Musa ve Hz. Harun ile Hz. Hasan ve Hz.Hüseyin
aralarındaki tartışmalar dikkate alındığında, Müslümanların farklı
düşünebileceklerini; düşünmenin ve akletmenin önemini yeterince ortaya
koymaktadır. Farklı düşünmek, “Kur’an’ın yerdiği ihtilaf” değil; insana
irade verilmiş olmasının ve onun yeryüzünün halifesi olmasının
gereğidir. Ancak, dinin bütünlüğünü bozarak, onun bir parçasını veya
belli bir bölümünü alıp o parçayı da dinin bütünü yerine koymak düşünce
farklılığı değil, inanç farklılığını doğurur. İtikadı bozmak olur. Dinin
bazı kısımlarını alıp, bazı kısımlarını bırakmak dinde
tefrikayadüşmektir. Dini parçalara ayırmaktır. “(O ortak koşanlardan
olmayın ki onlar) Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her
parti kendi yanındakiyle sevin(ip övün)mektedir. (30/32)
Vahyin belirlediği herhangi bir konuda anlaşmazlık ile konunun kendisini
red ve inkar etmek aynı şey değildir. Anlaşmazlık söz konusu olabilir
ancak red ve inkar etme hükmün kendisine yönelmesi halinde ihtilaf küfre
dönüşür. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan
emir sahiplerine (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir şey hakkında
çekişirseniz onu Allah’a ve peygambere döndürün, eğer Allah ve ahiret
gününe inanıyorsanız. Bu, hem hayırlı hem netice itibariyle daha
güzeldir.” (4-Nisa -59) “Lafzın” anlam ve amacını doğru anlamaya
çalışmak ve bu konuda farklı fikirler ileri sürmekle “lafzın” kendisini
tartışma konusu etmek bir değildir. Birincisi akletmek, kalben ve aklen
düşünmektir. İkincisi ise küfür ve şirktir. İşte Kur’an bu ikinci tavrı
ihtilaf (itikadi) olarak görmektedir. Yoksa Allah’ın ne dediğini, ne
demek istediğini anlamayı amaç edinmiş olarak ortaya çıkan farklı
yorumlar “dinde ihtilaf” olarak görülmemektedir.
Kur’an, Müslümanlar arasındaki düşünce ve görüş farklılığının inanç
farklılığına dönüştürülmesini şiddetle kınamakta ve buna sebep olanları
lanetleyerek küfre girme ve zulüm yapma olarak nitelendirmektedir.
Düşünce farklılığının inanç farklılığına dönüşmesinin başlıca nedeni
olan beşeri görüşlerin dinin yerine geçirilmesinden vazgeçilmeden ve
ölçü olarak Kur’an’ alınmadan, tevhidin korunması ve vahdetin
sağlanması mümkün olamaz. Bugün, Allah’ın dini parça parça edilmiş ve
herkes kendi yanındakini gerçek din saymaktadır. “Dinlerini (bir kısmını
inkar etmek suretiyle) parça parça edenler, ayrı ayrı fırkalar olanlar
(yok mu?) sen hiçbir şekilde onlardan değilsin. Onların işi (cezası)
ancak Allah’a aittir. Sonra O, ne yaptıklarını kendilerine
bildirecektir.” 6 En’am – 159) Tasavvufun inanç ve amel yapısı, vahiy ve
Allah anlayışı Kur’an’ı kriterlere göre değerlendirildiğinde, onun
yukarıdaki ayetin kapsamında olduğunda hiçbir kuşku yoktur. Aslında,
Kur’an ve sünnete göre dini anlamak ve uygulamak gibi bir misyonu olan
fıkıh, maalesef kendi kurallarını tıpkı vahiy gibi belirleyici ve
bağlayıcı hale getirmiş, hatta teoride olmasa da realitede kaynaklık
değeri açısından vahyin önüne geçmiştir. Günümüzdeki şekliyle
Müslümanların inancını ve pratiğini şekillendiren fıkıh, büyük bir
oranda Kur’an’la ihtilaf halindedir. Özellikle haramlar ve helaller,
sevaplar ve günahlar konusunda koyduğu kurallar ve belirlediği şartlar,
vahyin devre dışı bırakılmasına; insan kaynaklı bir din anlayışının
oluşmasına neden olmuştur. Fıkhın, din adına sürekli yeni kurallar
üretmiş olması sonucunda, din alabildiğine çoğalmış, ağırlaşmış ve
içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Bu çoğalma giderek dinin kendi
mecrasından çıkmasına, inancın vahyin kontrolünden çıkarak aklın,
hevanın, hasedin, mistisizmin kontrolüne girmesine neden olmuştur.
Gelinen bu noktada ortaya “itikadi ihtilaf” çıkmıştır. Ve bu
“ihtilaf”, dini insanların kontrolünden çıkarıp vahyin kontrolüne vermek
iste-yenlerle, dini kendi kontrolünde tutmak isteyenlerin arasındadır.
Vahiyle sabit kılınmış alanların dışında kalan alanlarda, kuralları
sabitleştirmek, insanın kendi içtihadını/yorumunu din haline getirmesi
anlamına gelir. Hayatı düzenleme konusunda bizzat Yaratıcı tarafından
insanın inisiyatifine bırakılmış alanlarda değişmez sabit kurallar
koymak, helaller ve haramlar tespit etmek, sevap ve günahlar belirlemek
“dinde ihtilaf” etmektir. Bu alanlarda her türlü düşünce ve görüş
farklılığı doğal karşılanmalıdır. Tartışmaya açık bırakılmış alanı
tartışmaya kapatmak, vahyin yanında ayrıca beşeri görüşü de “din “
haline getirmek olur. Ki bu Kur’an’ın küfür olarak gördüğü ihtilaf
kapsamına girmektedir. Bu bağlamda herhangi bir mezhebin görüşünü kesin
uyulması gereken kural düzeyinde görmek, mezhebi din edinmek
olur.
Yeryüzündeki kargaşa insanın hevasına uymasının sonucudur. Dünyaya
aşırı düşkünlüğü, bencilliği, haset ve ihtirası yüzünden azgınlaşan;
Kur’an’ınifadesiyle “bağiy”leşen insan, sapkınlaşmıştır. Doğru yolu
göstermek için gönderilen vahiylere karşı muhalefet etmelerinin temel
nedeni bu sapkınlıktır.
“Bağiy”leşen toplumlar vahyi kendi arzularına göre değiştirerek,
işlerine geleni alırlar, gelmeyeni de bırakırlar. Dinin parçalanması,
tahrif edilmesi, heva ve hevesin belirleyici hale gelmesi kaçınılmaz
olur. Diğer bir anlatımla “vahiyle ihtilafa” düşülmesi insanın
“bağıy”leşmesinin doğurduğu bir sonuçtur. İhtilaf ile ilgili ayetlere
bakıldığında, ihtilafın bilgi-sizlikten kaynaklanmadığı görülmektedir.
İnsan kendisine bilgi(ilim) geldikten sonra ihtilafa düşmüştür. Dünyaya
karşı olan aşırı sevgi, ihtiras ve tutku insanda küfür ve kibre neden
olmakta ve bundan dolayı da insan haktan sapmaktadır. İnkarcı tavır
insandaki doğru ile yanlışı birbirinden ayırma duygusunu yok etmektedir.
Doğru yolu gösteren bilgi(ilim) gelince de ona ihtilaf etmektedir. Yani
ihtilaf bilinçli bir tercihin sonucudur.
İslam inancında itikada konu olan şeyler üzerinde ihtilaf olamaz. Diğer
bir deyimle “itikatta ihtilaf olmaz”. Vahyin kendisine ve onun
bildirdiklerinin hakikat olduğuna ihtilaf edilemez. Bu konularda ihtilaf
eden küfre/şirke düşmüş olur. İtikatta kesinlik yani yüzde yüz eminlik
şart olduğundan, vahyin dışında hiçbir kaynak itikada esas alınamaz. Bu
nedenle Kur’an dışındaki diğer kaynaklardaki bilgiler üzerinde
ihtilaf edilmesi “itikadi ihtilafa” neden olamaz. Kim bu kaynaklardaki
bilgileri itikadi ihtilaf konusu yaparsa, o kendi anlayışını vahyin
yerine koymuş olur ki bu vahiyden sapmadır. Ve bu tutum Kur’an’ın küfür
olarak tanımladığı ihtilaftır. Zira yalnızca Kur’an’ın kendisi ve
içerdiği bilgiler üzerinde iman etmek noktasında kuşkuya yer
bırakmaksızın inanmak temel esastır. Bu esasta eksiği olan iman etmiş
sayılmaz.
Dileyen iman, dileyen de inkar edebilir. Yaratıcının zorunlu görmediği
bir konuda hiçbir güç zorlayıcı olamaz. Ancak bir kimse imanı tercih
ettikten sonra, bir kısmını alıp bir kısmını bırakarak onun bütünlüğünü
bozamaz. Her kim bu bütünlüğü bozarsa o Kur’an’a ihtilaf etmiş sayılır.
Kur’an’ın kendisini kabul etmeyi tartışma konusu etmeyen bir kimse, onun
hükümlerinin meşruluğunu tartışma konusu ettiği anda Kur’an’ı kabul
etmiş olmasıyla çelişkiye düşmüş olur. Kur’an’a göre kısmen kabul
etmemeyle hiç kabul etmeme birdir.
Dinin gösterdiği yolu terk ettiği halde Müslümanlık iddiasında bulunan,
Rabb’lığı ve İlahlığı tek başına Allah’a özgü kılmayan; dinin, aynı
zamanda hayat sistemi olduğunu kabullenmeyen bir kimse, dinini
parçalamış demektir. Gelen “ilmi” yanlış ve tutarsız şeyler için
kullananlar, dinle bağlarını koparmış kimselerdir. Onların hesabı
Allah’a kalmıştır. Dinin yalnızca işlerine gelen ve kabullerine uyan
kısımlarını alarak, kendilerini Müslüman sayanlar vahyin tamamını inanç
ve yaşamlarında ölçü almayı kabullenmedikleri sürece “ilim” geldiği
halde ihtilafa düşenlerden hiçbir farkları olamaz. Vahyi, imanında ve
amelinde ölçü almayı zorunlu görmeyen ve ona teslim olmayı içtenlikle
benimsememiş bir kimseye itaat edilmesi, ona iltifat edilmesi, onunla
ortak hareket edilmesi veya az da olsa ona sevgi duyulması insanı “vahye
ihtilaf” etme konumuna düşürür.
Vahye göre bir dünya kurmayı “amaç” edinmeyen hiçbir anlayış ve düşünce
kendisini Müslüman olarak nitelendiremez. “Amaçta birlik” imanın
gereğidir. Amaçta ihtilaf dinde ihtilaf ile aynı anlama gelir. Bu
nedenle amaçta birlik imanda birlik demektir. “Amaç birliği” vahyin
sabitelerindendir. Bir mü’min, Kur’an’a tabi olmayı, onun yolundan
gitmeyi, onu hayata hakim kılmayı “amaç” edinmesi, onun mü’min
sayılabilmesinin temel şartlarındandır. Bu şartı dikkate almayan bir
kimse, dinle ihtilafa düşmüş ve dinden sapmış demektir. “Amaç” birliği
Müslümanlar için itikadi bir zorunluluktur. Diğer bir anlatımla
Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin davası İslam olmak zorundadır.
Davası İslam olmayanın yolu da İslam değildir. Yolu İslam olmayan bir
kimse kendisini Müslüman sansa da aslında onun Müslümanlıkla bir
ilişkisi kalmamış demektir.