|

Mustafa BOZACIOĞLU/ZONGULDAK(2 )
SORU 1:
Ahzab suresinin 56. ayetinde şöyle buyuruluyor: “Allah ve melekleri
peygambere salat ederler. Ey iman edenler siz de ona salavat getirin ve
tam bir teslimiyetle selam verin.” Burada Allah'ın ve meleklerin
peygambere “salat” etmesini nasıl anlamalıyız?
CEVAP 1:
Salat: Dua, Namaz, rahmet, havra anlamlarına gelen bir kelimedir. Bunun
çoğulu ise “salavat”tır. Aynı kökten türeyen “musalla” da namaz kılınan
yer ve seccade demektir.
Allah'ın salat etmesi bir kul için şereflerin en yücesidir. Allah o kulu
kendi katında en yüce makama eriştirmiş demektir. Onun meleklerinin
salatı ise peygamber için dua etmek, Allah'ın şanını yücelttiği
elçisine uygun olan bir mukabeleyle karşılık vererek dua ve
temennilerini Allah'a arz etmeleridir. Allah'ın değerli kıldığına layık
olan değeri vermeleridir.
Ayetin devamındaki: “Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve teslim
olarak selam verin” kısmında ise Allah'ın ve meleklerin övüp yücelttiği
bu elçiye siz de dua ve selamlarınızla mukabele edin; ona teslim olarak
selamlayın, karşılayın. Onu incitici hareketlerden sakının.
Bir sonraki gelen ayete baktığımızda bu manayı görmemiz mümkündür:
“Allah'a ve Rasulüne eziyet verenler dünya ve ahirette
lanetlenmişlerdir.”
Ayetin siyak ve sibakına baktığımızda 50. ayetten itibaren
Peygamber(a.s)’ın aile hayatından, hanesine girip çıkarken yapılması
gerekenlerden, peygambere ve eşlerine eziyetten, peygamber eşleriyle
ebediyyen evlenmenin yasaklanmasından, bu konuda gizlenenlerin de
açıklananların da Allah tarafından bilindi-ğinden, ancak babalar,
oğullar, kardeşler ve yeğenler için hane-i saadete girip çıkmalarının
günah olmadığından bahsedildikten
sonra:
“Allah ve melekleri peygambere salat ederler. Ey iman edenler sizde ona
salat ve selam edin.” “Allah ve Rasulüne eziyet edenler dünyada ve
ahirette lanetlenmişlerdir” buyuruluyor. bu iki ayeti birlikte
düşünerek, o gün peygamber (a.s ) ve ailesine nasıl bakıldığını ve
gizli açık neler düşünüldüğünü görmek mümkündür.
Medine’nin münafıkları boş durmuyor, ileri geri konuşarak hem peygamber
(a.s) ve eşlerini, hem de mü’minleri rencide ediyorlar. Aynı surenin 60.
aye-tinde: “Andolsun ki eğer münafıklarla, kalplerinde hastalık
bulunanlar ve Medine de dedikodu yapanlar bu yaptıklarından
vazgeçmezlerse mutlaka seni onlara musallat ederiz. Sonra senin yanında
az bir zaman kalabilirler. Hepsi de lanetlenmiş olarak nerede ele
geçirilirlerse yakalanır ve öldürülürler.” (33/60-61)
Toplumun bir kısmı peygamber ve ailesi için incitici, tahkir edici
dedikodularla uğraşırken Allah duruma müdahale ederek elçisinin
statüsünü yeniden inanan ve inanmayanlara deklare ediyor.
Allah elçisine en yüce makamı vermiştir. Melekler onun için dua ve
niyazda bulunurlar. Ey iman edenler, siz de imanınızın gereğini yapın
Allah ve meleklerinin tarafına gelin ve bu kervana katılın. Münafık,
müşrik ve kalpleri hasta olanların telkinlerine kulak ver-meyin.
Peygamberi incitmeyin, ona tam bir teslimi-yetle teslim olun demektir.
Böylece Allah'ın elçisine layık olduğu saygı, hürmet ve desteği vererek
onun tarafında olmak, O’na dost olmak ve dost kalmaktır. O’nu rencide
edecek hal ve hareketlerden kaçınmaktır. Allah'ın şereflendirdiğine tam
bir güven ve teslimiyetle bakmak onun safında yerimizi almaktır.
Teamüllerde olduğu gibi kelimelerin yalın ifadeleriyle salat ve selam
okuyup (Allahümme salli ala Muhammed’in ve ala ali Muhammed) sonra da
heva ve hevesine hizmet edenler gibi olmamaktır.
Bu duyarlılık, peygamber (a.s) yaşarken böyle olduğu gibi yokluğunda da
böyledir. Onun şahsiyetine, ailesine ve de dinine söz edenlere karşı,
her Müslüman’ın aynı hassasiyeti göstererek tarafını belirlemesi
gerekir. Kalplerinde hastalık bulunanlar olarak ifade edebileceğimiz bu
grubun varlığı bugün de mevcuttur. Bir yandan peygamberin idealine,
dinine saldırılırken; diğer yandan da onun şahsına ve ailesine
saldırmaktadırlar. Bunlara karşı koymada, malın ve canın seferber
edildiği mücadelede Allah için yerimizi almalıyız. Tam bir teslimiyetle
selam vermenin anlamı budur.
İnsanlar, teslim oldukları, güven duydukları bir kimse için her türlü
desteği verip taşın altına ellerini koyarlar. Allah (c.c) elçisi için
inananlardan O’na ve davasına sahip çıkmalarını ve Muhammed’e selam
olsun diyecek bir hal üzere olmalarını istemektedir...
Soru 2: Kadınların özel durumlarındaki namaz ve oruç uygulamasının aslı
nedir? Kılan ve tutanların durumu nedir? Sadece hastalık kıyası,
peygamber uygula(t)ması mı... oruçla ilgili. Kur’an sadece mukareneti
yasaklamışken...(2/222)
CEVAP 2:
Kadınların özel durumuyla alakalı hükmü Allah (c.c.) şöyle açıklıyor:
Sana kadınların ay halini soruyorlar. De ki: O bir ezadır. Bu nedenle bu
durumda olan kadınlarla cinsel ilişkiden uzak durun. İyice
temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikten sonra Allah'ın
emrettiği şekilde yaklaşın. Allah çok tövbe edenleri ve çok
temizlenenleri sever.
Kadınlarınız sizin tarlanızdır. Artık tarlanıza diledi-ğiniz şekilde
yaklaşın. Kendiniz içinde bir şeyler hazırlayın. Allah'tan korkun ve
mutlaka O’na kavuşacağınızı bilin. Sen de mü’minleri müjdele.
(2/222-223)
Böylece kadınların özel durumları ile alakalı konuda sorulan soruya
Allah (c.c.) vahiyle cevap veriyor. Bu dinin sahibi O’dur. İlkelerini de
elbette kendisi ko-yacaktır. Dini Allah'a has kılmanın anlamı da budur.
Allah dinine kimseyi ortak etmiyor. Bu nedenle “peygambere düşen yalnız
açık bir tebliğdir” ( 24/54) buyuruluyor.
“Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan kıssalarını
sana anlattığımız kimseler de vardır, anlatmadığımız kimseler de. Hiçbir
peygamber Allah'ın izni olmaksızın bir ayeti kendiliğinden getiremez.
Allah'ın emri gelince de hak uygulanır. O zaman batılı seçenler hüsrana
uğrayacaklardır.” (40/78)
Allah özel durumla alakalı hükmünü 2/222 de eşler arasındaki ilişki ile
sınırlamıştır. Kur’an’da bunun dışında herhangi bir yasak koymamıştır.
Özellikle oruç ve namaz konusunda muafiyeti belirten bir ayetin olmaması
ve bir kimseden bu farzların kaldırılması, peygamberlere verilen tebliğ
yetkilerini aşan bir durum olması nedeniyle konunun düşünül-mesinin
doğru olacağı kanaatını taşıyoruz.
Ayrıca Allah (c.c) dinini tamamladığını (5/3), dini Allah'a has kılarak
kulluk etmesini (39/2 ), peygamberin hanımlarının rızasını düşünerek
Allah'ın helal kıldığını nefsine haram edemeyeceğini (66/1), emr
olunduğu gibi dosdoğru olması gerektiğini (11/112), Allah'ın vahyi
olmadan asla bir şey söyleyemeyeceğini (10/16), sadece bir uyarıcı
olduğunu (11/12), Peygamber sadece kendisine vahyedilene tabi olduğunu
(10/15) beyan eden ayetlerin ışığında olayın değerlendirilmesinin doğru
olacağını düşünüyoruz.
“Ayetlerimiz o müşriklere açık bir delil olarak okunduğun da, bize
kavuşmayı ummayanlar: Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir”
dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem imkansızdır. Ben sadece
bana vahyedilene uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem, büyük bir
günün azabından korkarım.”( 10/15)
Yukarıdaki ayeti dikkatle okuyup düşündüğümüzde, Allah (c.c) elçisinin
din konusundaki görev ve yetkilerini belirlediğini görüyoruz. O sadece
kendisine vahyedilene uyan biri olarak sunuluyor. Halbuki geleneksel
İslam anlayışındaki peygamber portresinin hiç de öyle olmadığını
görüyoruz:
Namaz ve orucu bazı hal ve şartlarda kişilerden kaldıran, ayetleri
tahsis eden, helal ve haram koyan, Allah’ın vur dediğini öldüren (recm
cezası gibi), Kur’an üzerine ilaveler yapan, (ehli eşek etinin
yasaklanması, altın ve ipeğin erkeklere yasaklanması, kadının hala ve
teyze üzerine nikahlanmaması gibi ve ila ahir konularda) Kur'an’da hiç
bir dayanağı olmadığı halde Ku’ran’a ilave hükümler koyan bir peygamber
portresi görüyoruz. Kur’an’ın çizdiği peygamber portresi, sadece vahye
tabi olan ve vahyi tebliğ eden bir peygamber iken; hadislerin çizdiği
Peygamber portresi tamamen farklı yetkilerle donatılmış bir şahsiyet
oluyor. Bizler burada durarak: ”Zann ile yakin zail olmaz” kuralı
gereğince kendi-sinden hesaba çekileceğimiz kitabın bize tanıttığı
peygambere tabi olmanın doğruluğuna inanıyoruz.
Kur’an’ın iniş sürecine baktığımızda mevcut hali değiştirici bir ayet
gelmedikçe peygamber (a.s) kendi-liğinden herhangi bir değişiklik
yapmıyor. Bunun en açık örneği içki, faiz, kumar gibi toplumu ifsat eden
konularda bile ilgili ayetler gelene kadar herhangi bir aksü’l-amelde
bulunmuyor. “Dini Allah'a has kılın” emrine uyarak dini belirleyenin
Allah olduğunu, kendisine düşenin ise açıkça tebliğ olduğunu teslim
ediyor.
Namazların cem’iyle alakalı konuda, özellikle gündüz ve gece
namazlarının birlikte ve ayrı ayrı kılınmasıyla alakalı ayetlerin satır
aralarında buna imkan veren bir karinenin varlığına inanıyoruz. “Güneşin
eğil-mesinden geceye kadar” (17/78), Güneşin doğmasından ve batmasından
önce, gecenin başladığı zamanla gündüzün iki ucunda da ibadet et
(20/130), “Akşama ulaştığınızda, sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda
ve öğleye erdiğinizde...” gibi ifadelerin zamana oturtulması Resule
bırakılmış yapılan uygulamada vahyin onayından geçmiştir. Böyle bir
ayetin Kur’an’da olmayışı bunu göstermektedir.
SORU 3:Kurban için gereken zenginlik ile zekat için gereken zenginlik
farklı mıdır? İkisi arasında mukayese yapıldığında Kurban lehine fark
çıkıyor. Bir de Hacc’da kesilen kurban ibadeti farklı bir ibadet midir?
Bunu kurban konusunda nasıl izah ederiz?
CEVAP 3:
İslam da ibadetlerin yerine getirilmesi için değişmez kural, o işi
yapmaya gücünün yetmesidir. “Allah kimseyi gücünün yetmediğinden
mükellef tutmaz.” (2/286) Tüm mükellefiyetler güç yetme esasına dayanır.
Bu nedenle Kurban için gereken imkanla zekat için gereken imkan aynı
değildir. Zekat için İslam’ın zenginlik saydığı nisaba ulaşmak
gerekirken; Kurban kesmek için nisaba ulaşan malın olması şart değildir.
Kurban kesmeye yetecek mali imkanın olması yeterlidir. Bunun en güzel
örneği peygamberimizdir. Hiçbir zaman zekat vermemiştir (zekat verecek
kadar mala sahip olmamıştır) ama Hicretin 3. yılından itibaren her yıl
kurban kesmiştir. Bu nedenle Kurban için gereken mali imkana sahip olan
kişinin Kurban bayramı günlerinde en ucuzundan da olsa Kurban almaya
gücü varsa yeterlidir. Bu kimsenin Kurban kesmesinde her hangi bir
sakınca yoktur.
Zekat ise mal varlığından alınan bir vergi olması nedeniyle malın
istenilen seviyeye gelmiş olması gerekir. Bununla birlikte yıl boyunca
elde kalmış gelip geçen bir mal olmaması da gereklidir. İslam’ın zekat
ve sadakalardaki amacı ihtiyaç sahiplerini çoğaltmak değil muhtaçları
azaltmaktır. Bu nedenle zenginliğin varlığını devam ettirecek bir
konumda olmasını gözeterek, servetin belli bir seviyede olmasını
istemektedir.
Hacc’da kesilen kurbanlara gelince; birincisi bu kurban evi taşrada olup
Hacc mevsimine kadar yani Arafat’a çıkmadan önce umre yapan hacıların
orada kestiği kurbandır ki buna şükür kurbanı denir. (2/196) Bir
mevsimde hacc ve umreyi yapmaya muvaffak eden Allah'a şükür için
kesilir. Kurban kesme imkanı yoksa üç gün hacda yedi gün de evine
dönünce toplam on gün oruç tutması gerekir. İkincisi ihramlı iken
avlanan hacıların avladığı hayvana denk bir kurban kesmesidir. (5/95)
Buna imkan bulamayanlar için de kurbana denk düşecek kadar fakir
doyurmak veya oruç tutmaktır. Üçüncüsü de herhangi bir sebeple Hacc’dan
engellenen, gidemeyen kimseler orada kesilmek üzere bir kurban gönderir
ve o kurban kesilene kadar başını tıraş etmez. (2/196) Hacc-ı kıran’a
niyet edenler için Hacc’da kurban kesmeleri gerekmez. Hacının kendi
istemesi müstesna olmak kaydıyla. İşte Hacc’ın kurbanı bunlardan
ibarettir.
SORU 4: Hacc suresinin 34 ve 37. ayetlerini dikkate alarak kurbanın
hükmü ve kurban tartışmalarının amacı nedir? Bu dinin peygamberi Hacc’ın
dışında hiç kurban kesmemiş midir ki olay bu kadar kargaşaya
getiriliyor?
CEVAP 4:
Kurban: Kelime anlamı yaklaşma demek olan Karibe fiilinin mastarıdır. Bu
ifade İslam ıstılahında Allah'a yaklaşmak maksadıyla boğazlanan
hayvanlara verilmiş bir isimdir. Daha özel ifadesiyle, Zilhicce ayının
onuncu gününden itibaren bayramın ilk üç gününde Kurban kesmeye durumu
elverişli, mukim müslümanlar’ın Allah'ın rızasını umarak deve, sığır ve
davar cinsinden kestiği hayvanlara kurban ismi verilmiştir. Bu günlere
de Kurban Bayramı günleri denilmiştir.
Kurbanın tarihçesinin insanlık kadar eskiye dayandığını görüyoruz. “Ey
Muhammed! (onlara Adem’in iki oğlunun durumunu anlat. İkisi birer kurban
sunmuşlardı. Birinin ki kabul edilmiş diğerinin ki kabul edilmemişti.
(Kurbanı kabul edilmeyen )”Andolsun seni öldüreceğim demiş,(kardeşi de)
“Allah yalnız kendisine saygılı olanlarınkini kabul eder” cevabını
vermişti.) (5/27)
Hak- batıl bütün inanç sistemlerinde yüceliğine inanılan varlığa kurban
kesme olayı tarih boyunca hep devam edegelmiştir. İnsanlar inandıkları
varlığın sevgisini kazanmak veya gazabından korunmak için onun adına
kurbanlar sunmuşlardır. Bu inanış ve davranış biçimi insanlığın yabancı
olduğu bir konu olmamakla beraber . Hz. İbrahim ( a.s) ile daha bir önem
kazanmıştır. Oğlu ile denendikten sonra (37/102-109) “Doğrusu bu açık
bir deneme idi. Ona fidye olarak
büyük bir kurbanlık verdik.” (37/107-108)
Ayrıca İbrahim (a.s.)’dan beri Kabe ve etrafında icra edilen Hanif
dininde İsmail (a.s.)’la devam eden Hacc ve kurban olayı Mekke ve
çevresinin hep görüp icra ettiği bir olaydı. Ancak zaman içinde hedefler
saptırılmış, Allah bilinmesine rağmen kurbanlar putları adına kesilerek
kanları Kabe’nin duvarına sürülmeye başlanmıştır. İslam’ın ilk
günlerinde gelen Kevser suresinde bu olaya işaret eden bir ifadenin yer
aldığını görüyoruz: “(Ey Muhammed!) biz sana Kevser’i verdik; o halde
Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Senin şanın yücedir. Sonu kesik
olan sana ebter diyenin kendisidir.” (108/1-3)
Buradaki kurban kesme olayının peygamber (a.s.)’ın hayatında özellikle
Mekke’de nasıl gerçekleştiği konusunda her hangi bir malumat olmamakla
beraber, kesilen kurbanların ancak Allah adına kesilmesinin gerektiğini
vurgulayan bir ifadeyi görüyoruz.
Mekke döneminin sonu, Medine döneminin başlarında geldiği kabul edilen
Hacc suresinin özellikle 34 ve 38. ayetlerinde yapılan vurgu kurbanın
umumiliğine, İnfak’a, takvaya ve müslümanların Allah tarafından
savunulacağınadır.
“Her ümmet için kurban kesmeyi bir kulluk eylemi olarak öngördük ki,
kendilerine rızık olarak verdiğimiz hayvanları keserken Allah'ın ismini
ansınlar diye. Sizin tanrınız tek bir tanrıdır. Öyleyse bütün
varlığınızla kendinizi ona teslim edin.”(22/34)
Bu ayetlerin ardından H. 3. yıl Kaynuka yahudilerinin sürgün
edilmesinden sonra kurban kesilmesine dair şöyle bir rivayetten
bahsedildiğini görüyoruz.
Samduhi İbni Şebbeden naklen “İlk defa kurban bayramında koyun kurban
edilmesi Benü Kaynuka ile girişilen savaştan sonra gerçekleştirildi”
demektedir. (İslam peygamberi M: Hamidullah C. 2.5.1131)
Bu savaş, Bedir ile Uhud savaşı arasında yapılmıştır. (M.624-625)
Ramazan orucu da Hicret’in ikinci yılda farz kılınmasına rağmen bu
günlerde peygamberimizin Bedir’den dönüp dönmediği bilinmediği için, her
iki bayramın kutlama tarihinin de H. 3. yıla rastlamış olması daha
muhtemeldir.
Peygamberimiz, Hicretten sonra Medine’de cahiliye’den kalma bayramlar
olarak kutlanan Mihrican ve Nevruz bayramlarını kaldırarak yerine islami
olan bu iki bayramı (Ramazan ve Kurban bayramlarını) Allah'ın bir lütfu
olarak sunmuştur.
Ancak kurban bayramını kutlarken Hz. Muhammed (a.s.)ın kurban kesip
kesmediğine baktığımızda şu rivayetleri görüyoruz;
Bera İbn-i Azid (r.a) dan:
Rasulullah(s.a)’dan kurban bayramı hutbesini söylerken işittim:
Bu günümüzde bizim için ilk yapılacak şey namaz kılmaktır. Ondan sonra
evlerimize dönüp kurban kesmek olacaktır. Her kim böyle yaparsa,
Sünnetimize uygun iş yapmış olur.(Tecrid C. 35, 162)
Yine aynı şahıstan bir başka hadis de şöyle:
“Rasulullah (a.s) bize kurban bayramı günü hutbesinde şöyle buyurdu:
Her kim bizim bu namazımızı kılıp ondan sonra keseceğimiz kurbanı
keserse, kurban sünnetimize uygun iş yapmış olur. Her kim de namazdan
önce kurban keserse kurban ecrini alamaz.”(Tecrid C. 3,s.164). “Kim
kurban kesmeye mali kudreti müsait olur da kurban kesmezse o kimse sakın
bizim musallamıza yaklaşmasın.” İbn-i Mace’nin Ebu Hureyre’den naklen
aldığı bu hadis aynı zamanda Ebu Hanife ve mezhebinde vücub delili
gösterilerek kurban ibadetinin vacip olduğu kanaatine
varılmıştır.”(Tecrid C: 12 s. 33)
Konunun başka bir boyutuna ışık tutan şöyle bir hadis daha
nakledilmiştir.
İbn-i Ömer (r.a)dan; “Hz. Muhammed (a.s) kurban edilecek hayvanı musalla
da boğazlardı.”
Musalla Asr-ı Saadette bayram namazlarının kılındığı peygamber
mescidinden yaklaşık bin arşın uzakta bulunan geniş bir boşluktur.
Bayram namazları burada kılınıyor. Kadın, erkek ve çocukların
iştirakiyle. Herkes burada toplanarak tekbir ve telbiyede
bulunuyorlardı. İşte kurbanda bunların bulunduğu bu mekanda kesilerek
Allah'ın şeairi olan (işaretleri) bu fiiller bütün bir şehir halkına en
açık ifadesiyle tebliğ ediliyordu.
Bu nedenle Medine’nin ilk günlerinde ve Mekke’nin son günlerinde geldiği
belirtilen Hacc Suresinin 34. ayetiyle “Her ümmete meşru kılınan kurban
kesme konusunun hayat sahnesinde icra edildiğini görü-yoruz. Özellikle
surenin 34. ayetiyle umumu ilgilendiren kurban kesme işi bu Musalladaki
aleni uygulama ile herkese gösterilmiş oluyordu.
Aynı zamanda bu uygulamalardan şunu da anlamamız mümkündür ki; “Kurban”
müslümanlar’ın hayatına Hacc’ın farz kılınmasıyla girmiyor. Adem(a.s)ın
çocuklarından beri var olan kurban kesme olayı, İslami anlamda
Medine’nin ilk günle-rinden itibaren bayramlarla birlikte icra edilmeye
başlanıyor. (M. Hamidullah İslam Peygamberi, 2.Cilt). Bu nedenle kurban
müslü-manlar’ın sadece hacc ibadetiyle yaptıkları ve hacc’ın farz
olmasıyla başlayan bir ibadet değildir. Hacc’ın farz kılınması H. 9.
yılda olmuştur. (2/158, 196-198)
Fakat kurban H. 3. yıldan itibaren Medine’de icra edilmeye başlanmıştır.
Zikredilen hadis ve hadiseler bunu göstermektedir.
Kimlerin bu ibadeti yerine getireceği konusuna gelince, İslam’ın bütün
emir ve isteklerinde kulun vus’atına göre sorumluluk verilmesinin ilahi
adaletin gereği olduğu açıkça beyan edilmektedir.
“Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler; kazandığı iyilik
lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir.”
“Rabbimiz! Eğer unutacak ve yanılacak olursak bizi sorumlu tutma.
Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme.
Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma. Bizi affet, bizi
bağışla, bize acı. Sen mevlamızsın; kafirlere karşı bize yardım et.”
(2/286) buyruğunda olduğu gibi. Bu ibadeti yapabilmek için önce kurban
almaya muktedir olacak mali imkana sahip olmak gerekmektedir. Salt
istemek yetmiyor. İstenilen şeyi gerçekleştirecek güce ve imkana sahip
olmak gerekiyor. Hacc için de aynıdır; “yoluna gücü yeten” ifadesi
kullanılıyor. Güç yetiremeyenin sorumluluğu da söz konusu değildir. Bu
nedenle peygamberimiz: “Mali imkanı yerinde olduğu halde kurban kesmeyen
bizim musallamıza gelmesin” ifadesini kullanıyor. Sözün maksadı gayet
açıktır.
Kurbanın hükmü konusuna gelince; Fıkhi ekollerin kurban konusundaki
görüşleri şöyledir.
Sa’id İbn-i Müseyyeb, Ata İbn-i Rebah, Alkame, Esved ve İmam Şafii
sünnet olduğunu söylüyorlar.
Medine’nin imamı İmam Malik ise; zengin olan kimse kurban kesmeyi
bırakmamalı. Özürsüz bırakırsa fenalık edilmiş olur.
İbrahim En-Nehai: kurban zengin şehir halkına vaciptir.
Ebu Hanife ve mezhebinin müctehidlerine göre de Kurban, hür, mukim ve
zengin olan kimseye vaciptir. (Tecrit C. 12, s. 33)
Mezhepler arası farklılığın kaynağına indiğimizde, bunların şu iki
hadise dayandıklarını görüyoruz:
“Her kim Zilhicce hilalini görüp de kurban kesmek dilerse kurbanın tüy
ve tırnaklarından bir şeye dokunup ayıplamasın; bunları muhafaza
etsin.
Bu hadiste geçen “kurban kesmek dilerse...” sözündeki ifadeyi
muhayyerlik anlamında alarak” sünnet veya mendub hükmünü veriyorlar..”
Bizce bu sözün anlamı kurban kesip kesmemekteki muhayyerlikten ziyade,
kurban edilecek hayvanın seçimindeki muhayyerliği anlatıyor. Kurban
edeceğiniz hayvanı belirledikten sonra, Zilhicce’nin hilali ile bayram
arasında on günlük zaman kaldığından bu zaman içinde belirlenen hayvanın
tüy ve tırnaklarına dokunulmamasını istiyor. Söz böyle anlamaya daha
müsait olarak gözüküyor.
İkinci hadis ise İbn-i Mace’nin Ebu Hureyre den naklettiği şu hadistir:
“Kim ki kurban kesmek için mali kudreti müsait olurda kurban kesmez ise,
o kimse sakın bizim mu-sallamıza yaklaşmasın.”
Bu hadisin ifadesinden: “ peygamberimiz nafile bir ibadeti yapmayan
kimse için böyle bir ifade kullanmaz. Ancak vücub ifade eden bir ibadeti
terk edene bu ifade kullanılacağından, “kurban kesmek vaciptir” hükmüne
varmışlardır. (Tecrid C.12 kitabü’l-edahi)
Ancak biz konuya genel sünnet anlayışımızın çerçevesinden bakmak
istiyoruz. İnanıyoruz ki Allah’ın Rasulüne arkadaşlık eden o değerli
insanlar da olayları böyle görüyorlardı. Herhangi bir konuda
Rasulullah’ın yaptığı bir ameli görünce, onlar da peygamberin yaptığını
vus’atları ölçüsünde yapmaya çalışıyorlardı. Onlar bunu sünnet (yol)
edinmişlerdi. Bundan emin idiler. Bizde eminiz ki Kur’an’ı sünnet
edinenden daha güzel örnek olamaz. O Allah'ı razı etmenin yoludur. O ne
yapmışsa Allah adına yapmıştır. Çünkü Allah öyle söylüyor:
“De ki: Namazım, kurbanım(ibadetlerim), hayatım ve ölümüm alemlerin
Rabbi olan Allah içindir. Onun hiç ortağı yoktur. Böyle emrolundum ve
ben müslümanların ilkiyim.”
De ki; Allah her şeyin Rabbi iken ondan başka Rab mı arayayım? Herkesin
kazandığı kendisinedir. Kimse başkasının yükünü taşımaz. Sonunda
dönüşünüz Rabbinizedir. Ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir.”
(6/162-164)
Peygamber Efendimiz de: “Ben kendiliğimden bir şey yapmam, şayet iki şey
arasında muhayyer bırakılsam günah olmadığı sürece kolay olanını tercih
ederim” buyuruyor.
Kurban kesmesi istenmeseydi böyle bir şey yapmazdı. O’nun sünneti
Kur’an’da istenileni yaparak Allah'ı razı etmenin yolunu göstermektir.
Buradaki kastedilen sünnet, peygamberin Kur’an dan anladıklarını hayata
geçirmedeki takip ettiği yoldur ve bunun terk edilmesi mümkün değildir.
Bu sünnet, vakitlerden önce ve sonra kıldığı nafile anlamında bir sünnet
değildir. Kur’an’ı hayata geçirmek için takip ettiği yol anlamında
sünnettir ki hiç ayrılmadığı, inkıtaa uğratmadığı bir sünnet. Bu yoldan
Allah'ın razı ol-duğunu biliyoruz. Sonu belli olmayan hal ve yoldan
Allah'a sığınırız. Çünkü bütün işlerin sonucu Allah'a dönecektir.
Sosyal ve ekonomik boyutuyla öne çıkan ibadetlerin, son yıllarda medyada
dile düşürülüp saptırılmasına gelince; bunu uzun soluklu yapılmış bir
projenin sonucu olarak görüyoruz.
Her ilah, kulları üzerindeki hükümranlığını, hayatta icra edilecek bir
takım kurallar, kavramlar ve anlayışlarla temin eder. Bunu belli zaman
ve mekanlarda icra edilen teamüller, merasimler, şölenler ve de
ibadetlerle yapar. Bunun sonucu olarak, yemede, içmede, giyinmede, alış
-verişte, savaş ve barışta, aile ve toplum hayatında çeşitli yaptırımlar
ve ilkeler koyarak, ödül ve cezalarla devamlılığını sağlar. İşte
bunların bütünü O İlahın veya O Dinin ŞEA-İRİdir/işaret taşlarıdır. Bu
hak için de böyle batıl için de böyledir. Bu nedenle Allah:
“De ki; bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu (eşi, benzeri ve dengi
olmadığı) vahyolundu. Artık müslüman olacak mısınız?” (21/108)
Yerde ve gökte kendisinden başka ilah olmadığını söyleyen Allah da
(21/122) hükümranlığının gereği bir takım işaretler koymuştur, onu
tanıyan kullar için bu cümleden olarak “Safa ile Merve Allah'ın
şearindendir.” (2/158) “İşte kurbanlık deve, sığır ve davarları Allah'ın
size olan şearinden (işaretlerinden) kıldık...”(22/36)
“Bu hayvanların etleri ve kanları Allah'a ulaşmaz. Allah'a ulaşacak olan
sadece sizin takvanızdır (hangi duygu ve düşünce ile onları
boğazladığınızdır) Size doğru yolu gösterdiğinden, Allah'ı yüceltmeniz
için onları sizin emrinize amade kıldı. Ey Muhammed! iyilik yapanları
müjdele.” (22/37)
“Bu böyledir. Kişinin Allah'ın İŞARETLERİNE hürmet göstermesi kalplerin
takvasındandır.”
Bu manada Safa ve Merve Allah'ın işareti, Kabe Allah'ın işareti, Hacc
Allah'ın işareti, namaz Allah'ın işareti, Kurban Allah'ın işareti, Oruç
Allah'ın işareti, bayramlar Allah'ın işareti kısaca Allah adına yapılan
her iş Allah'ın işaretidir. Bunlar Allah adına yapıldıkça “ bu izler,
işaretler” İslam’ın adresini göstermeye devam edecek, zulmeti boğan
kandillerin ışıkları sönmeyecektir. Hal böyle olunca Allah'ı kozmik bir
aleme mahkum eden bir anlayışın bunca işaret gör-meye tahammülü olabilir
mi? Adres gösteren tüm işaretleri sudan bahanelerle ekranlara taşıyarak
ileri geri konuşup hürmetinin bitirilmesini istiyorlar. “Rencide olmaz
mı dide’i huffaş Ziyadan ?” Elbette olacaktır. İşte işin aslı budur.
Kureyş’in müşrikleri putları adına kurban keserek, şölenler şenlikler
düzenliyorlardı. Mallarını üçe ayırıyorlar ve birini kendilerine, birini
Allah'a, birini de putlara taksim ettikten sonra Allah'ın mala ihtiyacı
yoktur diye Allah'a ayırdıklarını da putlarınınkine katıyorlardı. Ama
asla putların hissesini Allah'ınkine katmıyorlardı. Fakat o da onları
kurtarmaya yetmedi.
Gösterilen medyatik gayretler, hayvan sevgisi nameleri, kurbanı sadakaya
tahvil oyunları, medyatik zevatın adres gösterme gayretleri Allah'ın
işaretlerini silmeye kadir olamayacaktır. Çünkü: “Kafirler istemese de
Allah nurunu tamamlamaya muktedirdir.”
İslam’da her ibadetin kendine has hikmetleri vardır. Biz bunların bir
kısmına vakıf olabiliriz ama Allah onunla vakıf olamadığımız nice
hikmetler murat etmiştir. Bu nedenle ibadetlerde aynilik esastır. Zekatı
oruca, haccı namaza veya sadakaya tahvil edemedi-ğimiz gibi, kurbanı da
sadakaya çeviremeyiz. Onunla Rabbimiz’in neler murat ettiğini bizler
bilemeyiz. Son yıllarda bunlar üzerinde köşe kapmaca oynandığı,
menfaatleri için özel fetvalar çıkarıldığı, bu sayede birilerinin bir
yıllık et ihtiyacı temin edildiği gözlerden kaçmasa gerek. Dünyevileşen
insanlarımızın bayramlarda da kapısını çekip tatil köylerinin yolunu
tutması, kurban kesmeyi zahmetli görüp paraya tahvil etmesi, tasvip
edilebilir bir durum değildir. Sadaka sadaka, kurban da kurbandır. Bu
dinin sahibi inanandan ikisini de yerli yerince istemektedir.
Hz. Ömer’e hediye edilen deve çok asil bir hayvan olduğu için, onu satıp
onun parasına başka hayvanlar alarak kesmek istediğini Peygamberimize
sorar. Peygamberimiz:
“Satma ya Ömer, o deveyi bütün asaletiyle Allah'a kurban et” buyurur.
Zamanımızda kurban kesmek hala birilerine verilen değerin göstergesi
olarak kabul edilmiyor mu? Verilen kıymete göre koç kurban edilirse
başka, boğa kurban edilirse başka, deve kurban edilirse daha da başka
bir anlam kazanıyor. Bunların sayılarının çokluğu da adına kurban
edilenin şahsına ayrı bir değer kazandırıyor.
Allah, şanı yüceltilmeye en layık olandır. Onun adına oğlunu kurban
etmeyi göze alan İbrahimler olmak; Onun için kurban edilen İsmailler
olmak; Onun dinini yüceltmek için cehd eden mücahitler; O’nu birleyen
muvahhidler olmak inananlar için ne büyük bir şereftir. Değil malını
Allah için, canı vermek onlar için asla zor gelmez. Bunu ancak gerçekten
iman edenler bilir. İnananların bu konudaki fedakarlığını dostları da,
düşmanları da bilir...
Namazımız, kurbanımız, yaşamımız ve ölümümüz alemlerin Rabbi olan Allah
içindir diyerek İbrahimi bir teslimiyet ile Allah'a teslim olarak,
kurbanlarını kesen Müminlere selam olsun diyor, daha nice kurbanlara ve
bayramlara erişmek temennilerimizle, sizleri Allah'a emanet ediyoruz.
Not: Sadaka ve kurbanların, savaş ve afetler nede-niyle, bize kapısı
yakın olan ihtiyaç sahiplerinden başlamak kaydıyla tüm insanlığa
ulaştırmada hiçbir sakınca yoktur. “Komşusu açken kendisi tok
sabah-layan bizden değildir” ilkesi bu milletin hafızalarından henüz
silinmemiştir. |