Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 313 | Aralık  2005

                   

 

 


Mustafa BOZACIOĞLU/ZONGULDAK(2 )

SORU 1: Ahzab suresinin 56. ayetinde şöyle buyuruluyor: “Allah ve melekleri peygambere salat ederler. Ey iman edenler siz de ona salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” Burada Allah'ın ve meleklerin peygambere “salat” etmesini nasıl anlamalıyız?


CEVAP 1: Salat: Dua, Namaz, rahmet, havra anlamlarına gelen bir kelimedir. Bunun çoğulu ise “salavat”tır. Aynı kökten türeyen “musalla” da namaz kılınan yer ve seccade demektir.

        
Allah'ın salat etmesi bir kul için şereflerin en yücesidir. Allah o kulu kendi katında en yüce makama eriştirmiş demektir. Onun meleklerinin salatı ise peygamber için dua etmek,  Allah'ın şanını yücelttiği elçisine uygun olan bir mukabeleyle karşılık vererek dua ve temennilerini Allah'a arz  etmeleridir. Allah'ın değerli kıldığına layık olan değeri vermeleridir. 

        
Ayetin devamındaki: “Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve teslim olarak selam verin” kısmında ise Allah'ın ve meleklerin övüp yücelttiği bu elçiye siz de dua ve selamlarınızla mukabele edin; ona teslim olarak selamlayın, karşılayın. Onu incitici hareketlerden sakının.

 
Bir sonraki gelen ayete baktığımızda bu manayı görmemiz mümkündür: “Allah'a ve Rasulüne eziyet verenler dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir.”


Ayetin siyak ve sibakına baktığımızda 50. ayetten itibaren Peygamber(a.s)’ın  aile hayatından, hanesine girip çıkarken yapılması gerekenlerden, peygambere ve eşlerine eziyetten, peygamber eşleriyle ebediyyen evlenmenin yasaklanmasından, bu konuda  gizlenenlerin de açıklananların da Allah tarafından bilindi-ğinden, ancak babalar, oğullar, kardeşler ve yeğenler için hane-i saadete girip çıkmalarının günah olmadığından bahsedildikten sonra:                                     

“Allah ve melekleri peygambere salat ederler. Ey iman edenler sizde ona salat ve selam edin.”   “Allah ve Rasulüne eziyet edenler dünyada ve ahirette lanetlenmişlerdir” buyuruluyor. bu iki ayeti birlikte düşünerek, o gün  peygamber (a.s ) ve ailesine nasıl bakıldığını ve gizli açık neler düşünüldüğünü görmek mümkündür.

        
Medine’nin münafıkları boş durmuyor, ileri geri  konuşarak hem peygamber (a.s) ve eşlerini, hem de mü’minleri rencide ediyorlar. Aynı surenin 60. aye-tinde: “Andolsun ki eğer münafıklarla, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine de dedikodu yapanlar bu yaptıklarından vazgeçmezlerse mutlaka seni onlara musallat ederiz. Sonra senin yanında az bir zaman kalabilirler. Hepsi de lanetlenmiş olarak nerede ele geçirilirlerse yakalanır ve öldürülürler.” (33/60-61) 

        
Toplumun bir kısmı peygamber ve ailesi için incitici, tahkir edici dedikodularla uğraşırken Allah duruma müdahale ederek elçisinin statüsünü yeniden inanan ve inanmayanlara deklare ediyor.

        
Allah elçisine en yüce makamı vermiştir. Melekler onun için dua ve niyazda bulunurlar. Ey iman edenler, siz de imanınızın gereğini yapın Allah ve meleklerinin tarafına gelin ve bu kervana katılın. Münafık, müşrik ve kalpleri hasta olanların telkinlerine kulak ver-meyin. Peygamberi incitmeyin, ona tam bir teslimi-yetle teslim olun demektir.

          
Böylece Allah'ın elçisine layık olduğu saygı, hürmet ve desteği vererek onun tarafında olmak, O’na dost olmak ve dost kalmaktır. O’nu rencide edecek hal ve hareketlerden kaçınmaktır. Allah'ın şereflendirdiğine tam bir güven ve teslimiyetle bakmak onun safında yerimizi almaktır. Teamüllerde olduğu gibi kelimelerin yalın ifadeleriyle salat ve selam okuyup (Allahümme salli ala Muhammed’in ve ala ali Muhammed) sonra da heva ve hevesine hizmet edenler gibi olmamaktır.


Bu duyarlılık, peygamber (a.s) yaşarken böyle olduğu gibi yokluğunda da böyledir.  Onun şahsiyetine, ailesine ve de dinine söz edenlere karşı, her Müslüman’ın aynı hassasiyeti göstererek tarafını belirlemesi gerekir. Kalplerinde hastalık bulunanlar olarak ifade edebileceğimiz bu grubun varlığı bugün de mevcuttur. Bir yandan peygamberin idealine, dinine saldırılırken; diğer yandan da onun şahsına ve ailesine saldırmaktadırlar. Bunlara karşı koymada, malın ve canın seferber edildiği mücadelede Allah için yerimizi almalıyız. Tam bir teslimiyetle selam vermenin anlamı budur.


İnsanlar, teslim oldukları, güven duydukları bir kimse için her türlü desteği verip taşın altına ellerini koyarlar. Allah (c.c) elçisi için inananlardan O’na ve davasına sahip çıkmalarını ve Muhammed’e selam olsun diyecek bir hal üzere olmalarını istemektedir...

        
Soru 2: Kadınların özel durumlarındaki namaz ve oruç uygulamasının aslı nedir? Kılan ve tutanların durumu nedir? Sadece hastalık kıyası, peygamber uygula(t)ması mı... oruçla ilgili.  Kur’an sadece mukareneti yasaklamışken...(2/222)


CEVAP 2: Kadınların özel durumuyla alakalı hükmü Allah (c.c.) şöyle açıklıyor:

        
Sana kadınların ay halini soruyorlar. De ki: O bir ezadır. Bu nedenle bu durumda olan kadınlarla cinsel ilişkiden uzak durun. İyice temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikten sonra Allah'ın emrettiği şekilde yaklaşın. Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.


Kadınlarınız sizin tarlanızdır. Artık tarlanıza diledi-ğiniz şekilde yaklaşın. Kendiniz içinde bir şeyler hazırlayın. Allah'tan korkun ve mutlaka O’na kavuşacağınızı bilin. Sen de mü’minleri müjdele. (2/222-223)

        
Böylece kadınların özel durumları ile alakalı konuda sorulan soruya Allah (c.c.) vahiyle cevap veriyor. Bu dinin sahibi O’dur. İlkelerini de elbette kendisi ko-yacaktır. Dini Allah'a has kılmanın anlamı da budur. Allah dinine kimseyi ortak etmiyor. Bu nedenle “peygambere düşen yalnız açık bir tebliğdir” ( 24/54) buyuruluyor.

        
“Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan kıssalarını sana anlattığımız kimseler de vardır, anlatmadığımız kimseler de. Hiçbir peygamber Allah'ın izni olmaksızın bir ayeti kendiliğinden getiremez. Allah'ın emri gelince de hak uygulanır. O zaman batılı seçenler hüsrana uğrayacaklardır.” (40/78)

        
Allah özel durumla alakalı hükmünü 2/222 de eşler arasındaki ilişki ile sınırlamıştır. Kur’an’da bunun dışında herhangi bir yasak koymamıştır. Özellikle oruç ve namaz konusunda muafiyeti belirten bir ayetin olmaması ve bir kimseden bu farzların kaldırılması, peygamberlere verilen tebliğ yetkilerini aşan bir durum olması nedeniyle konunun düşünül-mesinin doğru olacağı kanaatını taşıyoruz.     

           
Ayrıca Allah (c.c) dinini tamamladığını (5/3), dini Allah'a has kılarak kulluk etmesini (39/2 ), peygamberin hanımlarının rızasını düşünerek Allah'ın helal kıldığını nefsine haram edemeyeceğini (66/1), emr olunduğu gibi dosdoğru olması gerektiğini (11/112), Allah'ın vahyi olmadan asla bir şey söyleyemeyeceğini (10/16), sadece bir uyarıcı olduğunu (11/12), Peygamber sadece kendisine vahyedilene tabi olduğunu (10/15) beyan eden ayetlerin ışığında olayın değerlendirilmesinin doğru olacağını düşünüyoruz.

        
“Ayetlerimiz o müşriklere açık bir delil olarak okunduğun da, bize kavuşmayı ummayanlar: Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir” dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem imkansızdır. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım.”( 10/15)

        
Yukarıdaki ayeti dikkatle okuyup düşündüğümüzde, Allah (c.c) elçisinin din konusundaki görev ve yetkilerini belirlediğini görüyoruz. O sadece kendisine vahyedilene uyan biri olarak sunuluyor. Halbuki geleneksel İslam anlayışındaki peygamber portresinin hiç de öyle olmadığını görüyoruz:

        
Namaz ve orucu bazı hal ve şartlarda kişilerden kaldıran, ayetleri tahsis eden, helal ve haram koyan, Allah’ın vur dediğini öldüren (recm cezası gibi), Kur’an üzerine ilaveler yapan, (ehli eşek etinin yasaklanması, altın ve ipeğin erkeklere yasaklanması, kadının hala ve teyze üzerine nikahlanmaması gibi ve ila ahir konularda)  Kur'an’da hiç bir dayanağı olmadığı halde Ku’ran’a ilave hükümler koyan bir peygamber portresi görüyoruz. Kur’an’ın çizdiği peygamber portresi, sadece vahye tabi olan ve vahyi tebliğ eden bir peygamber iken; hadislerin çizdiği Peygamber portresi tamamen farklı yetkilerle donatılmış bir şahsiyet oluyor. Bizler burada durarak: ”Zann ile yakin zail olmaz” kuralı gereğince kendi-sinden hesaba çekileceğimiz kitabın bize tanıttığı peygambere tabi olmanın doğruluğuna inanıyoruz.

        
Kur’an’ın iniş sürecine baktığımızda mevcut hali değiştirici bir ayet gelmedikçe peygamber (a.s) kendi-liğinden herhangi bir değişiklik yapmıyor. Bunun en açık örneği içki, faiz, kumar gibi toplumu ifsat eden konularda bile ilgili ayetler gelene kadar herhangi bir aksü’l-amelde bulunmuyor. “Dini Allah'a has kılın” emrine uyarak dini belirleyenin Allah olduğunu, kendisine düşenin ise açıkça tebliğ olduğunu teslim ediyor.

        
Namazların cem’iyle alakalı konuda, özellikle gündüz ve gece namazlarının birlikte ve ayrı ayrı kılınmasıyla alakalı ayetlerin satır aralarında buna imkan veren bir karinenin varlığına inanıyoruz. “Güneşin eğil-mesinden geceye kadar” (17/78), Güneşin doğmasından ve batmasından önce, gecenin başladığı zamanla gündüzün iki ucunda da ibadet et (20/130), “Akşama ulaştığınızda, sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğleye erdiğinizde...” gibi ifadelerin zamana oturtulması Resule bırakılmış yapılan uygulamada vahyin onayından geçmiştir. Böyle bir ayetin Kur’an’da olmayışı bunu göstermektedir.    

        
SORU 3:Kurban için gereken zenginlik ile zekat için gereken zenginlik farklı mıdır? İkisi arasında mukayese yapıldığında Kurban lehine fark çıkıyor. Bir de Hacc’da kesilen kurban ibadeti farklı bir ibadet midir? Bunu kurban konusunda nasıl izah ederiz?


CEVAP 3: İslam da ibadetlerin yerine getirilmesi için değişmez kural, o işi yapmaya gücünün yetmesidir. “Allah kimseyi gücünün yetmediğinden mükellef tutmaz.” (2/286) Tüm mükellefiyetler güç yetme esasına dayanır. Bu nedenle Kurban için gereken imkanla zekat için gereken imkan aynı değildir. Zekat için İslam’ın zenginlik saydığı nisaba ulaşmak gerekirken; Kurban kesmek için nisaba ulaşan malın olması şart değildir. Kurban kesmeye yetecek mali imkanın olması yeterlidir. Bunun en güzel örneği peygamberimizdir. Hiçbir zaman zekat vermemiştir (zekat verecek kadar mala sahip olmamıştır) ama Hicretin 3. yılından itibaren her yıl kurban kesmiştir. Bu nedenle Kurban için gereken mali imkana sahip olan kişinin Kurban bayramı günlerinde en ucuzundan da olsa Kurban almaya gücü varsa  yeterlidir. Bu kimsenin Kurban kesmesinde her hangi bir sakınca yoktur.

        
Zekat ise mal varlığından alınan bir vergi olması nedeniyle malın istenilen seviyeye gelmiş olması gerekir. Bununla birlikte yıl boyunca elde kalmış gelip geçen bir mal olmaması da gereklidir. İslam’ın zekat ve sadakalardaki amacı ihtiyaç sahiplerini çoğaltmak değil muhtaçları azaltmaktır. Bu nedenle zenginliğin varlığını devam ettirecek bir konumda olmasını gözeterek, servetin  belli bir seviyede olmasını istemektedir.

        
Hacc’da kesilen kurbanlara gelince; birincisi bu kurban evi taşrada olup Hacc mevsimine kadar yani Arafat’a çıkmadan önce umre yapan hacıların orada kestiği kurbandır ki buna şükür kurbanı denir. (2/196) Bir mevsimde hacc ve umreyi yapmaya muvaffak eden Allah'a şükür için kesilir. Kurban kesme imkanı yoksa üç gün hacda yedi gün de evine dönünce toplam on gün oruç tutması gerekir. İkincisi ihramlı iken avlanan hacıların avladığı hayvana denk bir kurban kesmesidir. (5/95) Buna imkan bulamayanlar için de kurbana denk düşecek kadar fakir doyurmak veya oruç tutmaktır. Üçüncüsü de herhangi bir sebeple Hacc’dan engellenen, gidemeyen kimseler orada kesilmek üzere bir kurban gönderir ve o kurban kesilene kadar başını tıraş etmez. (2/196) Hacc-ı kıran’a niyet edenler için Hacc’da kurban kesmeleri gerekmez. Hacının kendi istemesi müstesna olmak kaydıyla. İşte Hacc’ın kurbanı bunlardan ibarettir.   

        
SORU 4: Hacc suresinin 34 ve 37. ayetlerini dikkate alarak kurbanın hükmü ve kurban tartışmalarının amacı nedir? Bu dinin peygamberi Hacc’ın dışında hiç kurban kesmemiş midir ki olay bu kadar kargaşaya getiriliyor?


CEVAP 4: Kurban: Kelime anlamı yaklaşma demek olan Karibe fiilinin mastarıdır. Bu ifade İslam ıstılahında Allah'a yaklaşmak maksadıyla boğazlanan hayvanlara verilmiş bir isimdir. Daha özel ifadesiyle, Zilhicce ayının onuncu gününden itibaren bayramın ilk üç gününde Kurban kesmeye durumu elverişli, mukim müslümanlar’ın Allah'ın rızasını umarak deve, sığır ve davar cinsinden kestiği hayvanlara kurban ismi verilmiştir. Bu günlere de Kurban Bayramı günleri denilmiştir.

        
Kurbanın tarihçesinin insanlık kadar eskiye dayandığını görüyoruz. “Ey Muhammed! (onlara Adem’in iki oğlunun durumunu anlat. İkisi birer kurban sunmuşlardı. Birinin ki kabul edilmiş diğerinin ki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen )”Andolsun seni öldüreceğim demiş,(kardeşi de) “Allah yalnız kendisine saygılı olanlarınkini kabul eder” cevabını vermişti.) (5/27)

        
Hak- batıl bütün inanç sistemlerinde yüceliğine inanılan varlığa kurban kesme olayı tarih boyunca hep devam edegelmiştir. İnsanlar inandıkları varlığın sevgisini kazanmak veya gazabından korunmak için onun adına kurbanlar sunmuşlardır. Bu inanış ve davranış biçimi insanlığın yabancı olduğu bir konu olmamakla beraber . Hz. İbrahim ( a.s) ile daha bir önem kazanmıştır. Oğlu ile denendikten sonra (37/102-109) “Doğrusu bu açık bir deneme idi. Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” (37/107-108)


Ayrıca İbrahim (a.s.)’dan beri Kabe ve etrafında icra edilen Hanif dininde İsmail (a.s.)’la devam eden Hacc ve kurban olayı Mekke ve çevresinin hep görüp icra ettiği bir olaydı. Ancak zaman içinde hedefler saptırılmış, Allah bilinmesine rağmen kurbanlar putları adına kesilerek kanları Kabe’nin duvarına sürülmeye başlanmıştır. İslam’ın ilk günlerinde gelen Kevser suresinde bu olaya işaret eden bir ifadenin yer aldığını görüyoruz: “(Ey Muhammed!) biz sana Kevser’i verdik; o halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Senin şanın yücedir. Sonu kesik olan sana ebter diyenin kendisidir.” (108/1-3)

        
Buradaki kurban kesme olayının peygamber (a.s.)’ın hayatında özellikle Mekke’de nasıl gerçekleştiği konusunda her hangi bir malumat olmamakla beraber, kesilen kurbanların ancak Allah adına kesilmesinin gerektiğini vurgulayan bir ifadeyi görüyoruz.

        
Mekke döneminin sonu, Medine döneminin başlarında geldiği kabul edilen Hacc suresinin özellikle 34 ve 38. ayetlerinde yapılan vurgu kurbanın umumiliğine, İnfak’a, takvaya ve müslümanların Allah tarafından savunulacağınadır.

        
“Her ümmet için kurban kesmeyi bir kulluk eylemi olarak öngördük ki, kendilerine rızık olarak verdiğimiz hayvanları keserken Allah'ın ismini ansınlar diye. Sizin tanrınız tek bir tanrıdır. Öyleyse bütün varlığınızla kendinizi ona teslim edin.”(22/34)

        
Bu ayetlerin ardından H. 3. yıl Kaynuka yahudilerinin sürgün edilmesinden sonra kurban kesilmesine dair şöyle bir rivayetten bahsedildiğini görüyoruz.

        
Samduhi İbni Şebbeden naklen “İlk defa kurban bayramında koyun kurban edilmesi Benü Kaynuka ile girişilen savaştan sonra gerçekleştirildi” demektedir. (İslam peygamberi M: Hamidullah C. 2.5.1131)

        
Bu savaş, Bedir ile Uhud savaşı arasında yapılmıştır. (M.624-625) Ramazan orucu da Hicret’in ikinci yılda farz kılınmasına rağmen bu günlerde peygamberimizin Bedir’den dönüp dönmediği bilinmediği için, her iki bayramın kutlama tarihinin de H. 3. yıla rastlamış olması daha muhtemeldir.

        
Peygamberimiz, Hicretten sonra Medine’de cahiliye’den kalma bayramlar olarak kutlanan Mihrican ve Nevruz bayramlarını kaldırarak yerine islami olan bu iki bayramı (Ramazan ve Kurban bayramlarını) Allah'ın bir lütfu olarak sunmuştur.   

        
Ancak kurban bayramını kutlarken Hz. Muhammed (a.s.)ın kurban kesip kesmediğine baktığımızda şu rivayetleri görüyoruz;

        
Bera İbn-i Azid (r.a) dan:

Rasulullah(s.a)’dan kurban bayramı hutbesini söylerken işittim:

        
Bu günümüzde bizim için ilk yapılacak şey namaz kılmaktır. Ondan sonra evlerimize dönüp kurban kesmek olacaktır. Her kim böyle yaparsa, Sünnetimize uygun iş yapmış olur.(Tecrid C. 35, 162)

        

Yine aynı şahıstan bir başka hadis de şöyle:

        

“Rasulullah (a.s) bize kurban bayramı günü hutbesinde şöyle buyurdu:

        
Her kim bizim bu namazımızı kılıp ondan sonra keseceğimiz kurbanı keserse, kurban sünnetimize uygun iş yapmış olur. Her kim de namazdan önce kurban keserse kurban ecrini alamaz.”(Tecrid C. 3,s.164). “Kim kurban kesmeye mali kudreti müsait olur da kurban kesmezse o kimse sakın bizim musallamıza yaklaşmasın.” İbn-i Mace’nin Ebu Hureyre’den naklen aldığı bu hadis aynı zamanda Ebu Hanife ve mezhebinde vücub delili gösterilerek kurban ibadetinin vacip olduğu kanaatine varılmıştır.”(Tecrid C: 12 s. 33)

        
Konunun başka bir boyutuna ışık tutan şöyle bir hadis daha nakledilmiştir.

        
İbn-i Ömer (r.a)dan; “Hz. Muhammed (a.s) kurban edilecek hayvanı musalla da boğazlardı.” 

        
Musalla Asr-ı Saadette bayram namazlarının kılındığı peygamber mescidinden yaklaşık bin arşın uzakta bulunan geniş bir boşluktur. Bayram namazları burada kılınıyor. Kadın, erkek ve çocukların iştirakiyle. Herkes burada toplanarak tekbir ve telbiyede bulunuyorlardı. İşte kurbanda bunların bulunduğu bu mekanda kesilerek Allah'ın şeairi olan (işaretleri) bu fiiller bütün bir şehir halkına en açık ifadesiyle tebliğ ediliyordu.

        
Bu nedenle Medine’nin ilk günlerinde ve Mekke’nin son günlerinde geldiği belirtilen Hacc Suresinin 34. ayetiyle “Her ümmete meşru kılınan kurban kesme konusunun hayat sahnesinde icra edildiğini görü-yoruz. Özellikle surenin 34. ayetiyle umumu ilgilendiren kurban kesme işi bu Musalladaki aleni uygulama ile herkese gösterilmiş oluyordu.

        
Aynı zamanda bu uygulamalardan şunu da anlamamız mümkündür ki; “Kurban” müslümanlar’ın hayatına Hacc’ın farz kılınmasıyla girmiyor. Adem(a.s)ın çocuklarından beri var olan kurban kesme olayı, İslami anlamda Medine’nin ilk günle-rinden itibaren bayramlarla birlikte icra edilmeye başlanıyor. (M. Hamidullah İslam Peygamberi, 2.Cilt). Bu nedenle kurban müslü-manlar’ın sadece hacc ibadetiyle yaptıkları ve hacc’ın farz olmasıyla başlayan bir ibadet değildir. Hacc’ın farz kılınması H. 9. yılda olmuştur. (2/158, 196-198)

        
Fakat kurban H. 3. yıldan itibaren Medine’de icra edilmeye başlanmıştır. Zikredilen hadis ve hadiseler bunu göstermektedir.

        
Kimlerin bu ibadeti yerine getireceği konusuna gelince, İslam’ın bütün emir ve isteklerinde kulun vus’atına göre sorumluluk verilmesinin ilahi adaletin gereği olduğu açıkça beyan edilmektedir. 

        
“Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler; kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir.”

        
“Rabbimiz! Eğer unutacak ve yanılacak olursak bizi sorumlu tutma.

        
Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme.

        
Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen mevlamızsın; kafirlere karşı bize yardım et.” (2/286) buyruğunda olduğu gibi. Bu ibadeti yapabilmek için önce kurban almaya muktedir olacak mali imkana sahip olmak gerekmektedir. Salt istemek yetmiyor. İstenilen şeyi gerçekleştirecek güce ve imkana sahip olmak gerekiyor. Hacc için de aynıdır; “yoluna gücü yeten” ifadesi kullanılıyor. Güç yetiremeyenin sorumluluğu da söz konusu değildir. Bu nedenle peygamberimiz: “Mali imkanı yerinde olduğu halde kurban kesmeyen bizim musallamıza gelmesin” ifadesini kullanıyor. Sözün maksadı gayet açıktır.

        
Kurbanın hükmü konusuna gelince; Fıkhi ekollerin kurban konusundaki görüşleri şöyledir.       

        
Sa’id İbn-i Müseyyeb, Ata İbn-i Rebah, Alkame, Esved ve İmam Şafii sünnet olduğunu söylüyorlar.

        
Medine’nin imamı İmam Malik ise; zengin olan kimse kurban kesmeyi bırakmamalı. Özürsüz bırakırsa fenalık edilmiş olur.

        
İbrahim En-Nehai: kurban zengin şehir halkına vaciptir.

        
Ebu Hanife ve mezhebinin müctehidlerine göre de Kurban, hür, mukim ve zengin olan kimseye vaciptir. (Tecrit C. 12, s. 33)

        
Mezhepler arası farklılığın kaynağına indiğimizde, bunların şu iki hadise dayandıklarını görüyoruz:

“Her kim Zilhicce hilalini görüp de kurban kesmek dilerse kurbanın tüy ve tırnaklarından bir şeye dokunup ayıplamasın; bunları muhafaza etsin.        

Bu hadiste geçen “kurban kesmek dilerse...” sözündeki ifadeyi muhayyerlik anlamında alarak” sünnet veya mendub hükmünü veriyorlar..”

        
Bizce bu sözün anlamı kurban kesip kesmemekteki muhayyerlikten ziyade, kurban edilecek hayvanın seçimindeki muhayyerliği anlatıyor. Kurban edeceğiniz hayvanı belirledikten sonra, Zilhicce’nin hilali ile bayram arasında on günlük zaman kaldığından bu zaman içinde belirlenen hayvanın tüy ve tırnaklarına dokunulmamasını istiyor. Söz böyle anlamaya daha müsait olarak gözüküyor.


İkinci hadis ise İbn-i  Mace’nin Ebu Hureyre den naklettiği şu hadistir:

        
“Kim ki kurban kesmek için mali kudreti müsait olurda kurban kesmez ise, o kimse sakın bizim mu-sallamıza yaklaşmasın.”

        
Bu hadisin ifadesinden: “ peygamberimiz nafile bir ibadeti yapmayan kimse için böyle bir ifade kullanmaz. Ancak vücub ifade eden bir ibadeti terk edene bu ifade kullanılacağından, “kurban kesmek vaciptir” hükmüne varmışlardır. (Tecrid C.12 kitabü’l-edahi)

        
Ancak biz konuya genel sünnet anlayışımızın çerçevesinden bakmak istiyoruz. İnanıyoruz ki Allah’ın Rasulüne arkadaşlık eden o değerli insanlar da olayları böyle görüyorlardı. Herhangi bir konuda Rasulullah’ın yaptığı bir ameli görünce, onlar da peygamberin yaptığını vus’atları ölçüsünde yapmaya çalışıyorlardı. Onlar bunu sünnet (yol) edinmişlerdi. Bundan emin idiler. Bizde eminiz ki Kur’an’ı sünnet edinenden daha güzel örnek olamaz. O Allah'ı razı etmenin yoludur. O ne yapmışsa Allah adına yapmıştır. Çünkü Allah öyle söylüyor:

        
“De ki: Namazım,  kurbanım(ibadetlerim), hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. Onun hiç ortağı yoktur. Böyle emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.”

        
De ki; Allah her şeyin Rabbi iken ondan başka Rab mı arayayım? Herkesin kazandığı kendisinedir. Kimse başkasının yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir.” (6/162-164)

Peygamber Efendimiz de: “Ben kendiliğimden bir şey yapmam, şayet iki şey arasında muhayyer bırakılsam günah olmadığı sürece kolay olanını tercih ederim” buyuruyor.  

        
Kurban kesmesi istenmeseydi böyle bir şey yapmazdı. O’nun sünneti Kur’an’da istenileni yaparak Allah'ı razı etmenin yolunu göstermektir. Buradaki kastedilen sünnet, peygamberin Kur’an dan anladıklarını hayata geçirmedeki takip ettiği yoldur ve bunun terk edilmesi mümkün değildir. Bu sünnet, vakitlerden önce ve sonra kıldığı nafile anlamında bir sünnet değildir. Kur’an’ı hayata geçirmek için takip ettiği yol anlamında sünnettir ki hiç ayrılmadığı, inkıtaa uğratmadığı bir sünnet. Bu yoldan Allah'ın razı ol-duğunu biliyoruz. Sonu belli olmayan hal ve yoldan Allah'a sığınırız. Çünkü bütün işlerin sonucu Allah'a dönecektir.

        
Sosyal ve ekonomik boyutuyla öne çıkan ibadetlerin, son yıllarda medyada dile düşürülüp saptırılmasına gelince; bunu uzun soluklu yapılmış bir projenin sonucu olarak görüyoruz.

        
Her ilah, kulları üzerindeki hükümranlığını, hayatta icra edilecek bir takım kurallar, kavramlar ve anlayışlarla temin eder. Bunu belli zaman ve mekanlarda icra edilen  teamüller, merasimler, şölenler ve de ibadetlerle  yapar. Bunun sonucu olarak, yemede, içmede, giyinmede, alış -verişte, savaş ve barışta, aile ve toplum hayatında çeşitli yaptırımlar ve ilkeler koyarak, ödül ve cezalarla devamlılığını sağlar. İşte bunların bütünü O İlahın veya O Dinin ŞEA-İRİdir/işaret taşlarıdır. Bu hak için de böyle batıl için de böyledir. Bu nedenle Allah:

        
“De ki; bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu (eşi, benzeri ve dengi olmadığı) vahyolundu. Artık müslüman olacak mısınız?” (21/108)

        
Yerde ve gökte kendisinden başka ilah olmadığını söyleyen Allah da (21/122) hükümranlığının gereği bir takım işaretler koymuştur, onu tanıyan kullar için bu cümleden olarak “Safa ile Merve Allah'ın şearindendir.” (2/158) “İşte kurbanlık deve, sığır ve davarları Allah'ın size olan şearinden (işaretlerinden) kıldık...”(22/36)

“Bu hayvanların etleri ve kanları Allah'a ulaşmaz. Allah'a ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır (hangi duygu ve düşünce ile onları boğazladığınızdır) Size doğru yolu gösterdiğinden, Allah'ı yüceltmeniz için onları sizin emrinize amade kıldı. Ey Muhammed! iyilik yapanları müjdele.” (22/37)

        
“Bu böyledir. Kişinin Allah'ın İŞARETLERİNE hürmet göstermesi kalplerin takvasındandır.”       


Bu manada Safa ve Merve Allah'ın işareti, Kabe  Allah'ın işareti, Hacc Allah'ın işareti, namaz Allah'ın işareti, Kurban Allah'ın işareti, Oruç Allah'ın işareti, bayramlar Allah'ın işareti kısaca Allah adına yapılan her iş Allah'ın işaretidir. Bunlar Allah adına yapıldıkça “ bu izler, işaretler” İslam’ın adresini göstermeye devam edecek, zulmeti boğan kandillerin ışıkları sönmeyecektir. Hal böyle olunca Allah'ı kozmik bir aleme mahkum eden bir anlayışın bunca işaret gör-meye tahammülü olabilir mi? Adres gösteren tüm işaretleri sudan bahanelerle ekranlara  taşıyarak ileri geri konuşup hürmetinin bitirilmesini istiyorlar. “Rencide olmaz mı dide’i huffaş Ziyadan ?” Elbette olacaktır. İşte işin aslı budur. Kureyş’in müşrikleri putları adına kurban keserek, şölenler şenlikler düzenliyorlardı. Mallarını üçe ayırıyorlar ve birini kendilerine, birini Allah'a, birini de putlara taksim ettikten sonra Allah'ın mala ihtiyacı yoktur diye Allah'a ayırdıklarını da putlarınınkine katıyorlardı. Ama asla putların hissesini Allah'ınkine katmıyorlardı. Fakat o da onları kurtarmaya yetmedi.     

        
Gösterilen medyatik gayretler, hayvan sevgisi nameleri, kurbanı sadakaya tahvil oyunları, medyatik zevatın adres gösterme gayretleri Allah'ın işaretlerini silmeye kadir olamayacaktır. Çünkü: “Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlamaya muktedirdir.”

        
İslam’da her ibadetin kendine has hikmetleri vardır. Biz bunların bir kısmına vakıf olabiliriz ama Allah onunla vakıf olamadığımız nice hikmetler murat etmiştir. Bu nedenle ibadetlerde aynilik esastır. Zekatı oruca, haccı namaza veya sadakaya tahvil edemedi-ğimiz gibi, kurbanı da sadakaya çeviremeyiz. Onunla Rabbimiz’in neler murat ettiğini bizler bilemeyiz. Son yıllarda bunlar üzerinde köşe kapmaca oynandığı, menfaatleri için özel fetvalar çıkarıldığı, bu sayede birilerinin bir yıllık et ihtiyacı temin edildiği gözlerden kaçmasa gerek. Dünyevileşen insanlarımızın bayramlarda da kapısını çekip tatil köylerinin yolunu tutması, kurban kesmeyi zahmetli görüp paraya tahvil etmesi, tasvip edilebilir bir durum değildir. Sadaka sadaka, kurban da kurbandır. Bu dinin sahibi inanandan ikisini de yerli yerince istemektedir.

        
Hz. Ömer’e hediye edilen deve çok asil bir hayvan olduğu için, onu satıp onun parasına başka hayvanlar alarak kesmek istediğini Peygamberimize sorar. Peygamberimiz:

        
“Satma ya Ömer, o deveyi bütün asaletiyle Allah'a kurban et” buyurur. Zamanımızda kurban kesmek hala birilerine verilen değerin göstergesi olarak kabul edilmiyor mu? Verilen kıymete göre koç kurban edilirse başka, boğa kurban edilirse başka, deve kurban edilirse daha da başka bir anlam kazanıyor. Bunların sayılarının çokluğu da adına kurban edilenin şahsına  ayrı bir değer kazandırıyor.

        
Allah, şanı yüceltilmeye en layık olandır. Onun adına oğlunu kurban etmeyi göze alan İbrahimler olmak; Onun için kurban edilen İsmailler olmak; Onun dinini yüceltmek için cehd eden mücahitler; O’nu birleyen muvahhidler olmak inananlar için ne büyük bir şereftir. Değil malını Allah için, canı vermek onlar için asla zor gelmez. Bunu ancak gerçekten iman edenler bilir. İnananların bu konudaki fedakarlığını dostları da, düşmanları da bilir...

        
Namazımız, kurbanımız, yaşamımız ve ölümümüz alemlerin Rabbi olan Allah içindir diyerek İbrahimi bir teslimiyet ile Allah'a teslim olarak, kurbanlarını kesen Müminlere selam olsun diyor, daha nice kurbanlara ve bayramlara erişmek temennilerimizle, sizleri Allah'a emanet ediyoruz.

        
Not: Sadaka ve kurbanların, savaş ve afetler nede-niyle, bize kapısı yakın olan ihtiyaç sahiplerinden başlamak kaydıyla tüm insanlığa ulaştırmada hiçbir sakınca yoktur. “Komşusu açken kendisi tok sabah-layan bizden değildir” ilkesi bu milletin hafızalarından henüz silinmemiştir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...