1.İlk Söz
Görsel medyanın kendisi sadece bir araçtır. Yani elle tutulur, gözle
görülür, yapılır, bozulur, kırılır bir araç. Ancak bu araç, diğer
araçlardan farklı olarak kendisinin ve onu takip edenlerin gündemlerini
kendisi belirliyor. Çünkü, onu meydana getirenlerin ona yükledikleri
anlam ve felsefi boyut görsel medyaya bu hakkı veriyor. Aynı zamanda bu
hakla kendine ait kültürler de üretiyor. Görsel kültür, iletişim
kültürü, televizyon kültürü ve diğerleri.
Oluşturulan bu kültür zamanla insanın da kültürü haline geliyor ve
insanı varoluşunun sebeplerinden uzaklaştırıyor. Bu kültür o kadar
yaygın ve mesajı o kadar tek tipleştirici ki günümüzde bu kültüre en az
bir yönüyle bulaşmamış toplumlar, insanlar bulmak neredeyse imkansız.
Televizyonun “uzaktan” kumandasıyla, evlerimizde kendi hükümranlığımızı
sürdüğümüzü zannederken, o kumanda ile “kumanda” edildiğimizi
görebiliyor ya da hissedebiliyor muyuz? Gazetelerin renkli
sayfalarından, birbirinden çekici resimlerin içinde gezinirken gündemi
takip ettiğimizi mi düşünüyoruz? İnternette “sörf” yapıp bilgi
ulaşımının kolaylığını yaşadığımızı iddia ederken hangi bilgiye ne
ölçüde ulaştığımızı ve bu bilgilerin ne kadar yararlı olduğunu biliyor
muyuz? Reklam ve propagandayla ne yememiz gerektiğinden giyimimize,
okumamız gerekenden inanmamız, görmemiz, seyretmemiz gerekene kadar
hayatımızın kontrol altında olduğunun farkında mıyız?
Hayatımızı kontrol altında tutan bu yapı, bizleri ne olarak görüyor?
Nasıl bir anlam yüklüyor ve bizden neler bekliyor?
Bilimden ve teknolojiden kaçamayacağımıza, uzağında durmayacağımıza
inandırılıyoruz. Geleceği belirleyen ve hayata müdahil olan yegane gücün
bilim ve teknolojinin kendisi olduğunu inanmamız yani ilahlığını
kabullenmemiz bekleniyor. Belki de geleceğin; salt makinelerden,
elektronikten, bilgisayardan, teknoloji çılgını anlayışlardan başka bir
şey olmayacağının kabulüne şartlanan çocukların varlığı bekliyor ileride
bizleri.
Bilim ve teknoloji putu ve bunun felsefesini yürüten Batı dünyası, bunu
kendi üstünlükleri olarak nitelendiriyor ve bu üstünlük anlayışından güç
alıyorlar. Maskeli bir dünya altında ezmeyi, sömürmeyi ve mankurtlaşmış
insanları yönetmeyi istiyorlar. Küre-selleşen bu anlayışın tahakkümü,
taşıyıcı bir kültür olarak televizyonla, bilgisayarla, reklam vs.
evlerimize, okullarımıza, iş yerlerimize, çarşılarımıza ve kafala-rımıza
akıyor. Ama bu akıntının en fazla zarar verdiği kısım çocukların
dünyası. Çünkü, iletişim, görsel medya felsefesi en çok ve en kolay
çocukları aldatıyor, o renkli dünyasına çekiyor. Onların hayatı
anlamlandırma safhalarına müdahale ediyor, yanılgılarını çoğaltıyor ve
monoton bir hayatın kurgusunu sokuyor kafalarına. Çocuk yaşta gözüne,
gönlüne, diline, ku-lağına, dolan görsel medya, bu bebeğin hayatının
di-ğer parçalarında da kendisinden
kopmasını engelliyor.
Evet görsel medya güçlü ve etkili ama, bu güç ve etkiye bizim sayemizde
ulaşıyor. Çocuklarımızı bu şekilde kandırıyor, geleceğimizi bu şekilde
çalmaya çalışıyor.
Hayatı nesnelleştiriyor görsellik. Soyutu yok ediyor, hayallerimizi
somutlaştırıyor ve bizi bu somutluğa inandırarak hayallerimizin ancak ve
ancak bu olabileceğine inandırıyor. Modern birey, gazete ve
televiz-yondan aldığı popüler kültür değerleriyle, gündelik yaşamına
kılavuz olabilecek yargılara varmakta ve böylece kendini
gerçekleştirmenin yapay bir biçimini benimsemektedir Güneş, Sadık;
“Medya ve Kültür”; 2001, Vadi Yay., s.13.
Günümüzde hayat, çok tekdüze çok profan (dindışı, seküler) bir hal
almıştır. Postmodern algının insanlar üzerinde oluşturduğu
bilinmezcilik, anlamsızlık, kutsalsızlık, değersizlik ve saygısızlık
değişik araçlarla meşrulaştırılmış ve hayata egemen kılınmıştır.
Pozitivist felsefeden bugüne kadar oluşan atmosferde metafizik-akıl dışı
her tür inanış reddedilmeye çalışılmıştı. Ancak insanlarda bu fıtrattan,
varoluş gerçeğinden uzak anlayışla oluşan boşluk ve kaosu mitolojik
varlıkla, değişik tanrı anlayışları, uzayda yaşayanlar ve büyü
doldurmuştur.
Bu konudan en çok etkilenen kitle ise çocuklardır. Özellikle çizgi
filmler ve çocuklar için yapılan filmlerde verilen mesaj, çocukların
düşünce ve duygularını etkilemekte. Çocuğa hem aklın üstünlüğü ve
metafi-ziğin anlamsızlığı anlatılırken, çizgi filmlerle doğa üstü
güçlere sahip kahramanlar, büyü, ölümsüz bir hayat empoze ediliyor. Bu
haliyle çocuklar, yetişkinlik ve çocukluk arasında serüvenini yaşarken
modern medyaların kıskaçları ararsında kalıyor. Şirin, M.Ruhi; “Gösteri
Çağı Çocukları”; İz Yayınları, 1999, s.24. Modern dünyanın insanı, fakat
özellikle çocuk, imgesel bilgi (enformasyon) edinme alışkanlıklarından
ötürü boş inançlara açık bir zihin yapısı kazanır. Markalar ve imajlarla
oluşturulan ikonografik inanışlar, modern kültürlerde oldukça önemli bir
yere sahiptir. Güneş, Sadık; a.g.e., s.15
2. Büyülü Dünya
Yakın bir zamana kadar televizyonların çizgi film reytinglerinde baş
sıralarda olan bir çizgi vardı: He-Man. “Kaslı Yahudi” anlayışla ortaya
çıkmış bu kah-raman alelade bir insanken ortalıkta oluşan sıkıntılarda
ve kötülere karşı olması gerektiğinde kılıcını göğe kaldırır ve
“gölgelerin gücü adına” bu kötülüklerle savaşırdı. Çünkü “gölgeler”den
aldığı güçle, kaslı, yenilmez bir savaşçı haline gelir ve her tür
düşmanla hiçbir zorluk yaşanmadan savaşarak düşmanı yok ederdi. Böyle
doğa üstü güçlere sahip bir kahramanı seyreden çocuklar ise sokaklarda,
evlerde ve okullarda arkadaşlarıyla şunu haykırıyordu: “Gölgelerin Gücü
Adına! Güç Bende Artık”. Gücün kaynağı konusunda daha çocuk yaşta
yanılmaya başlıyorlar. Gücün ne’liği ve niteliğini sorgulayamadan,
insanın kendisi dışında bir varlık olamayacağını öğrenemeden inanç
formları yıkılıyordu. Çizgi filmin gösterdiği hayat biçimi de zaten
gerçek bir inanç biçiminin oluşmasını engelleyici mahiyetteydi. Uzayda
yaşayan, mağaralarda “gölge-ler”e sığınan ve “gölgeler” adlı tanrıların
gücünü kullanan, uçan araçlar ve lazerli silahlar, doğal olarak
çocukların kafasında “Rabbül Alemin” olan Allah’ı unutturmaya yetiyor.
Allah’ın gücünü öğrenmeyen, Allah’tan yardım istemeyi bilmeyen,
öğrenemeyen bir nesil yetiştiriliyor. Ölümü kendisi için yok etmiş,
yaşlanmayan, gerektiğinde vücudunda fizyolojik değişiklikler yapan bu
tanrıları oyunlaştıran çocukların masumiyetleri yok oluyor, çocuklukları
sekteye uğruyor, hayal dünyaları yıkılıyor.
Her zaman şiddet ve vahşi güçle iğdiş edilmiyor çocukların kafaları,
sevimli yaratıklara da yer veriliyor çizgi filmlerde. Şirinler, bu çizgi
filmlerin baş yapıtı. Şirin, küçücük mantar kulübelerden oluşan, mutlu
ve huzurlu bir hayat geçiren bir topluluk Şirinler. Kulağa hoş gelen
müzikleri, gözlere hoş gelen renkleri ve özenilesi huzur dolu
yaşamlarıyla Şirinler bir mutluluk modeli adeta. Gizli bir dünyada
yaşıyorlar. “Gizli” olması da çizgi filme ayrı bir renk katıyor.
Başlarken bir “dış ses” şöyle diyor. “Kim bilir, siz de uslu çocuklar
olursanız, belki şirinlerin köyünü görebilirsiniz!”.
Bu masum yaratıkların filmleriyle verilen mesajlar nelerdir? İlk önce
bireyci bir hayatı anlatıyor bu film. Tüm şirinler kendi kulübelerinde
yalnız yaşıyorlar. Doğmuyor ve doğrulmuyorlar(!) Aile olma, anne baba
olgusu gündemde yok. Ancak bir Şirin Baba var ki baba isminde, o da
Baba’lık vasfını aralarında en yaşlı ve en bilge oluşuyla almış.
Her Şirin bir tek özelliğiyle Şirinler toplumunda var: Obur, uykucu,
usta, çiftçi, ressam, şakacı, sinirli, bilgin, şirine vs. Hayatı
bütünüyle anlatan bir Şirin görmek imkansız.
Her zaman olduğu gibi ortamda kötülük yapanlar var: Gargamel ve kedisi.
İşte belki de en büyük sorun burada başlıyor. Gargamel daima Şirinleri
yakalamak için “Büyü” yapıyor ve bu büyüleri de yine başka büyüler
yaparak Şirin Baba bozuyor. Kötülüğü altetmenin yegane rehberi oluyor
büyü. Hatta Şirin Baba bazı sorunların çözümünde tıkanırsa “Tabiat Anne”
olan ve tabiat olaylarına müdahale eden(!) bir kadına ya da iklimlerle
ilgilenen bir yaşlı adama danışıyor, onlardan veya bu şekilde
tanımlanabilecek başka yaratıklardan yardım istiyor.
İşte bu ve benzeri olaylarla büyü ve ilahlar çocukların kafasında yer
etmiyor mu? Beyinleri şartlandırılarak metaforlar oluşturulmuyor mu?
Zihinlerinden geçen hayaller etkilenmiyor mu? Evet, bütün bunlar oluyor
ve maalesef bu çizgi filmde de güç “büyü”ye atfedilirken yardım
dilemenin yönü saptırılıyor.
Elbette büyü kavramı sadece çizgi filmlerde işlenmiyor. Bugün esiri
olduğumuz dizilerde ya da oluşturulan hayali kahramanlarla hayat hem
çocuklarımız hem de bizim için tamamen yaşanabilirlikten çıkmakta.
Bunların içinde son zamanlarda, dünyayı kasıp kavuran, yüzlerce dile
çevrilen ve sinemaya uyarlanarak hasılat rekorları kıran Harry Potter;
büyünün, cadılığın, insanüstü güçlerin, ilahların, ikonların ayyuka
çıktığı bir çocuk/yetişkin romanı ve filmi oldu.
Değersizliğin ve kutsallığın bu kadar yoğunlaştığı dinin metafizik alana
hapsedilerek bu kadar hayattan uzaklaştırılmaya çalışıldığı modern ve
hatta postmo-dern dönemlerde, insan üstü anlayışın bu kadar göklere
çıkarıldığı yaşam formları içinde ortaya çıkan birçok romandan birisi
Harry Potter. Bu kitapların kurgusu hayat içinde, hiçbir duruma,
döneme, -kitaplarda Londra ve İngiltere’den bahsetmesine rağmen-
yere ve bölgeye benzememekte, hiçbir sağlam anlayışa bağlanmamaktadır.
Grek mitolojisindeki “yapma tanrılar” gibi, bu çalışmada da “yapma
ilahlar”, “yapma güçler”, “yapma dinler” üzerine bir “bilimsel mitoloji”
kurulmuştur.
Bir neopaganizm olarak tanımlayabileceğimiz bu çok tanrılık kurgusu,
kainatı bir düzensizlikle ve kaosla belirleyerek, gerçek hayata korku,
endişe ve kaygı salmaktadır. Bu endişe, insanın psikolojisinde kişilik
parçalanmalarına yol açabilecek kadar ileriye gidebilir. Çünkü bu tür
gizem ve büyü bir çok insanda “gizli kişilik”ler oluşturabilmektedir.
Harry Potter’da “başkasının bedenini paylaşarak” yaşayan symbiosis
(birlikte yaşam) formları da mevcuttur. Bu yaratıklar, bir beden ve
şekle sahip olmamakla beraber yaşamın içinde birebir bulunmakta ve her
olaya istedikleri gibi, istedikleri güçle müdahale edebilmektedirler. Bu
anlamda romanda kullanılan dil ve kelimeler insan zihninde –ama
özellikle çocukların zihninde- hayata müdahil olan değişik tanrıları
çağrıştırmakta ve pagan bir kültür aşılamaktadır. Kafalarda oluşan bu
putları kıracak bir İbrahim peygamber ne zaman çıkacak, ne zaman bu
büyü(!) bozulacaktır?
Bu inançsız, ilahsız fakat alabildiğine gizemli, alabildiğine korkunç,
alabildiğine vahşi hayaletlerle, büyücülerle, cadılarla yani
doğaüstü-metafizik güç-lerle-yaratıklarla süslenmiş romanlar, yeni bir
hayat biçiminin ulaklarımıza, zihinlerimize fısıldanmasından başka ne
olabilir ki?
Açıktır ki Harry Potter romanlarında ortaya atılan düşünce ve kulağımıza
üflenenler, aslında yazarın, eserin içinde kullandığı dil ile
zihinlerimizde kalıcı izler bırakmaktadır. Bu düşüncenin izdüşümleri
hayata pagan bir kültür olarak yansımaktadır. Bu hayat biçimi de
kişiliksiz ve yozluk anlatan bir değersizlik üretmektedir. Büyünün
sınırsızlığı ve hiç kesintiye uğramaması da yine bu inançsızlığı sabit
ve sürekli hale getirmektedir.
Harry Potter romanları, en küçük okuyucudan yetişkin okuyucusuna kadar
tüm okur kitlesini kendisiyle özdeşleştiren bir mekan anlayışı da
oluşturmaktadır. Anlatılan mekanların, zamanın ve kullanılan
malzemelerin tümü çocukların dünyasında kolayca anlaşılabilecek hale
getirilerek, gerçek üstücülüğe, büyüye ve gücün tanrısal niteliğinin
yerine-yönüne dair çarpıtıcı bilgi vermektedir. Çünkü bu romanlarda büyü
yüceltilmektedir. Dolayısıyla Allah, kader, imtihan yerini, kötülere
karşı ancak gizli güçlerden ve büyüden yardım talebine inandırmaktadır.
Bu durum, insanın diğer insanlardan farklı olma hırsıyla gizli güçlere
sahip olabilme, düşmanlarını büyü ile yenebilme, cadılık, düğümlere
üfleme, ilizyonizm düşüncelerini cazip kılmaktadır. (devam edecek)