Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 313 | Aralık  2005

                   

 

 


“Büyülü” Dünyada Mankurtlaşanlar (1)


                            Murat Kirişçi

 

 

1.İlk Söz


Görsel medyanın kendisi sadece bir araçtır. Yani elle tutulur, gözle görülür, yapılır, bozulur, kırılır bir araç. Ancak bu araç, diğer araçlardan farklı olarak kendisinin ve onu takip edenlerin gündemlerini kendisi belirliyor. Çünkü, onu meydana getirenlerin ona yükledikleri anlam ve felsefi boyut görsel medyaya bu hakkı veriyor. Aynı zamanda bu hakla kendine ait kültürler de üretiyor. Görsel  kültür, iletişim kültürü, televizyon kültürü ve diğerleri.

        
Oluşturulan bu kültür zamanla insanın da kültürü haline geliyor ve insanı varoluşunun sebeplerinden uzaklaştırıyor. Bu kültür o kadar yaygın ve mesajı o kadar tek tipleştirici ki günümüzde bu kültüre en az bir yönüyle bulaşmamış toplumlar, insanlar bulmak neredeyse imkansız.

        
Televizyonun “uzaktan” kumandasıyla, evlerimizde kendi hükümranlığımızı sürdüğümüzü zannederken, o kumanda ile “kumanda” edildiğimizi görebiliyor ya da hissedebiliyor muyuz? Gazetelerin renkli sayfalarından, birbirinden çekici resimlerin içinde gezinirken gündemi takip ettiğimizi mi düşünüyoruz? İnternette “sörf” yapıp bilgi ulaşımının kolaylığını yaşadığımızı iddia ederken hangi bilgiye ne ölçüde ulaştığımızı ve bu bilgilerin ne kadar yararlı olduğunu biliyor muyuz? Reklam ve propagandayla ne yememiz gerektiğinden giyimimize, okumamız gerekenden inanmamız, görmemiz, seyretmemiz gerekene kadar hayatımızın kontrol altında olduğunun farkında mıyız?

Hayatımızı kontrol altında tutan bu yapı, bizleri ne olarak görüyor? Nasıl bir anlam yüklüyor ve bizden neler bekliyor?

        
Bilimden ve teknolojiden kaçamayacağımıza, uzağında durmayacağımıza inandırılıyoruz. Geleceği belirleyen ve hayata müdahil olan yegane gücün bilim ve teknolojinin kendisi olduğunu inanmamız yani ilahlığını kabullenmemiz bekleniyor. Belki de geleceğin; salt makinelerden, elektronikten, bilgisayardan, teknoloji çılgını anlayışlardan başka bir şey olmayacağının kabulüne şartlanan çocukların varlığı bekliyor ileride bizleri.

        
Bilim ve teknoloji putu ve bunun felsefesini yürüten Batı dünyası, bunu kendi üstünlükleri olarak nitelendiriyor ve bu üstünlük anlayışından güç alıyorlar. Maskeli bir dünya altında ezmeyi, sömürmeyi ve mankurtlaşmış insanları yönetmeyi istiyorlar. Küre-selleşen bu anlayışın tahakkümü, taşıyıcı bir kültür olarak televizyonla, bilgisayarla, reklam vs. evlerimize, okullarımıza, iş yerlerimize, çarşılarımıza ve kafala-rımıza akıyor. Ama bu akıntının en fazla zarar verdiği kısım çocukların dünyası. Çünkü, iletişim, görsel medya felsefesi en çok ve en kolay çocukları aldatıyor, o renkli dünyasına çekiyor. Onların hayatı anlamlandırma safhalarına müdahale ediyor, yanılgılarını çoğaltıyor ve monoton bir hayatın kurgusunu sokuyor kafalarına. Çocuk yaşta gözüne, gönlüne, diline, ku-lağına, dolan görsel medya, bu bebeğin hayatının di-ğer parçalarında da kendisinden kopmasını engelliyor.

        
Evet görsel medya güçlü ve etkili ama, bu güç ve etkiye bizim sayemizde ulaşıyor. Çocuklarımızı bu şekilde kandırıyor, geleceğimizi bu şekilde çalmaya çalışıyor.

        
Hayatı nesnelleştiriyor görsellik. Soyutu yok ediyor, hayallerimizi somutlaştırıyor ve bizi bu somutluğa inandırarak hayallerimizin ancak ve ancak bu olabileceğine inandırıyor. Modern birey, gazete ve televiz-yondan aldığı popüler kültür değerleriyle, gündelik yaşamına kılavuz olabilecek yargılara varmakta ve böylece kendini gerçekleştirmenin yapay bir biçimini benimsemektedir Güneş, Sadık; “Medya ve Kültür”; 2001, Vadi Yay., s.13.

        
Günümüzde hayat, çok tekdüze çok profan (dindışı, seküler) bir hal almıştır. Postmodern algının insanlar üzerinde oluşturduğu bilinmezcilik, anlamsızlık, kutsalsızlık, değersizlik ve saygısızlık değişik araçlarla meşrulaştırılmış ve hayata egemen kılınmıştır.

        
Pozitivist felsefeden bugüne kadar oluşan atmosferde metafizik-akıl dışı her tür inanış reddedilmeye çalışılmıştı. Ancak insanlarda bu fıtrattan, varoluş gerçeğinden uzak anlayışla oluşan boşluk ve kaosu mitolojik varlıkla, değişik tanrı anlayışları, uzayda yaşayanlar ve büyü doldurmuştur.

        
Bu konudan en çok etkilenen kitle ise çocuklardır. Özellikle çizgi filmler ve çocuklar için yapılan filmlerde verilen mesaj, çocukların düşünce ve duygularını etkilemekte. Çocuğa hem aklın üstünlüğü ve metafi-ziğin anlamsızlığı anlatılırken, çizgi filmlerle doğa üstü güçlere sahip kahramanlar, büyü, ölümsüz bir hayat empoze ediliyor. Bu haliyle çocuklar, yetişkinlik ve çocukluk arasında serüvenini yaşarken modern medyaların kıskaçları ararsında kalıyor. Şirin, M.Ruhi; “Gösteri Çağı Çocukları”; İz Yayınları, 1999, s.24. Modern dünyanın insanı, fakat özellikle çocuk, imgesel bilgi (enformasyon) edinme alışkanlıklarından ötürü boş inançlara açık bir zihin yapısı kazanır. Markalar ve imajlarla oluşturulan ikonografik inanışlar, modern kültürlerde oldukça önemli bir yere sahiptir. Güneş, Sadık; a.g.e., s.15   

 

2. Büyülü Dünya


Yakın bir zamana kadar televizyonların çizgi film reytinglerinde baş sıralarda olan bir çizgi vardı: He-Man. “Kaslı Yahudi” anlayışla ortaya çıkmış bu kah-raman alelade bir insanken ortalıkta oluşan sıkıntılarda ve kötülere karşı olması gerektiğinde kılıcını göğe kaldırır ve “gölgelerin gücü adına” bu kötülüklerle savaşırdı. Çünkü “gölgeler”den aldığı güçle, kaslı, yenilmez bir savaşçı haline gelir ve her tür düşmanla hiçbir zorluk yaşanmadan savaşarak düşmanı yok ederdi. Böyle doğa üstü güçlere sahip bir kahramanı seyreden çocuklar ise sokaklarda, evlerde ve okullarda arkadaşlarıyla şunu haykırıyordu: “Gölgelerin Gücü Adına! Güç Bende Artık”. Gücün kaynağı konusunda daha çocuk yaşta yanılmaya başlıyorlar. Gücün ne’liği ve niteliğini sorgulayamadan, insanın kendisi dışında bir varlık olamayacağını öğrenemeden inanç formları yıkılıyordu. Çizgi filmin gösterdiği hayat biçimi de zaten gerçek bir inanç biçiminin oluşmasını engelleyici mahiyetteydi. Uzayda yaşayan, mağaralarda “gölge-ler”e sığınan ve “gölgeler” adlı tanrıların gücünü kullanan, uçan araçlar ve lazerli silahlar, doğal olarak çocukların kafasında “Rabbül Alemin” olan Allah’ı unutturmaya yetiyor. Allah’ın gücünü öğrenmeyen, Allah’tan yardım istemeyi bilmeyen, öğrenemeyen bir nesil yetiştiriliyor. Ölümü kendisi için yok etmiş, yaşlanmayan, gerektiğinde vücudunda fizyolojik değişiklikler yapan bu tanrıları oyunlaştıran çocukların masumiyetleri yok oluyor, çocuklukları sekteye uğruyor, hayal dünyaları yıkılıyor.

        
Her zaman şiddet ve vahşi güçle iğdiş edilmiyor çocukların kafaları, sevimli yaratıklara da yer veriliyor çizgi filmlerde. Şirinler, bu çizgi filmlerin baş yapıtı. Şirin, küçücük mantar kulübelerden oluşan, mutlu ve huzurlu bir hayat geçiren bir topluluk Şirinler. Kulağa hoş gelen müzikleri, gözlere hoş gelen renkleri ve özenilesi huzur dolu yaşamlarıyla Şirinler bir mutluluk modeli adeta. Gizli bir dünyada yaşıyorlar. “Gizli” olması da çizgi filme ayrı bir renk katıyor. Başlarken bir “dış ses” şöyle diyor. “Kim bilir, siz de uslu çocuklar olursanız, belki şirinlerin köyünü görebilirsiniz!”.

        
Bu masum yaratıkların filmleriyle verilen mesajlar nelerdir? İlk önce bireyci bir hayatı anlatıyor bu film. Tüm şirinler kendi kulübelerinde yalnız yaşıyorlar. Doğmuyor ve doğrulmuyorlar(!) Aile olma, anne baba olgusu gündemde yok. Ancak bir Şirin Baba var ki baba isminde, o da Baba’lık vasfını aralarında en yaşlı ve en bilge oluşuyla almış.

        
Her Şirin bir tek özelliğiyle Şirinler toplumunda var: Obur, uykucu, usta, çiftçi, ressam, şakacı, sinirli, bilgin, şirine vs. Hayatı bütünüyle anlatan bir Şirin görmek imkansız.

        
Her zaman olduğu gibi ortamda kötülük yapanlar var: Gargamel ve kedisi. İşte belki de en büyük sorun burada başlıyor. Gargamel daima Şirinleri yakalamak için “Büyü” yapıyor ve bu büyüleri de yine başka büyüler yaparak Şirin Baba bozuyor. Kötülüğü altetmenin yegane rehberi oluyor büyü. Hatta Şirin Baba bazı sorunların çözümünde tıkanırsa “Tabiat Anne” olan ve tabiat olaylarına müdahale eden(!) bir kadına ya da iklimlerle ilgilenen bir yaşlı adama danışıyor, onlardan veya bu şekilde tanımlanabilecek başka yaratıklardan yardım istiyor.

        
İşte bu ve benzeri olaylarla büyü ve ilahlar çocukların kafasında yer etmiyor mu? Beyinleri şartlandırılarak metaforlar oluşturulmuyor mu? Zihinlerinden geçen hayaller etkilenmiyor mu? Evet, bütün bunlar oluyor ve maalesef bu çizgi filmde de güç “büyü”ye atfedilirken yardım dilemenin yönü saptırılıyor.      

        
Elbette büyü kavramı sadece çizgi filmlerde işlenmiyor. Bugün esiri olduğumuz dizilerde ya da oluşturulan hayali kahramanlarla hayat hem çocuklarımız hem de bizim için tamamen yaşanabilirlikten çıkmakta. Bunların içinde son zamanlarda, dünyayı kasıp kavuran, yüzlerce dile çevrilen ve sinemaya uyarlanarak hasılat rekorları kıran Harry Potter; büyünün, cadılığın, insanüstü güçlerin, ilahların, ikonların ayyuka çıktığı bir çocuk/yetişkin romanı ve filmi oldu.  

        
Değersizliğin ve kutsallığın bu kadar yoğunlaştığı dinin metafizik alana hapsedilerek bu kadar hayattan uzaklaştırılmaya çalışıldığı modern ve hatta postmo-dern dönemlerde, insan üstü anlayışın bu kadar göklere çıkarıldığı yaşam formları içinde ortaya çıkan birçok romandan birisi Harry Potter. Bu kitapların kurgusu hayat içinde, hiçbir duruma, döneme,       -kitaplarda Londra ve İngiltere’den bahsetmesine rağmen- yere ve bölgeye benzememekte, hiçbir sağlam anlayışa bağlanmamaktadır. Grek mitolojisindeki “yapma tanrılar” gibi, bu çalışmada da “yapma ilahlar”, “yapma güçler”, “yapma dinler” üzerine bir “bilimsel mitoloji” kurulmuştur.

        
Bir neopaganizm olarak tanımlayabileceğimiz bu çok tanrılık kurgusu, kainatı bir düzensizlikle ve kaosla belirleyerek, gerçek hayata korku, endişe ve kaygı salmaktadır. Bu endişe, insanın psikolojisinde kişilik parçalanmalarına yol açabilecek kadar ileriye gidebilir. Çünkü bu tür gizem ve büyü bir çok insanda “gizli kişilik”ler oluşturabilmektedir.

Harry Potter’da “başkasının bedenini paylaşarak” yaşayan symbiosis (birlikte yaşam) formları da mevcuttur. Bu yaratıklar, bir beden ve şekle sahip olmamakla beraber yaşamın içinde birebir bulunmakta ve her olaya istedikleri gibi, istedikleri güçle müdahale edebilmektedirler. Bu anlamda romanda kullanılan dil ve kelimeler insan zihninde –ama özellikle çocukların zihninde- hayata müdahil olan değişik tanrıları çağrıştırmakta ve pagan bir kültür aşılamaktadır. Kafalarda oluşan bu putları kıracak bir İbrahim peygamber ne zaman çıkacak, ne zaman bu büyü(!) bozulacaktır?

        
Bu inançsız, ilahsız fakat alabildiğine gizemli, alabildiğine korkunç, alabildiğine vahşi hayaletlerle, büyücülerle, cadılarla yani doğaüstü-metafizik güç-lerle-yaratıklarla süslenmiş romanlar, yeni bir hayat biçiminin ulaklarımıza, zihinlerimize fısıldanmasından başka ne olabilir ki?

        
Açıktır ki Harry Potter romanlarında ortaya atılan düşünce ve kulağımıza üflenenler, aslında yazarın,  eserin içinde kullandığı dil ile zihinlerimizde kalıcı izler bırakmaktadır. Bu düşüncenin izdüşümleri hayata pagan bir kültür olarak yansımaktadır. Bu hayat biçimi de kişiliksiz ve yozluk anlatan bir değersizlik üretmektedir. Büyünün sınırsızlığı ve hiç kesintiye uğramaması da yine bu inançsızlığı sabit ve sürekli hale getirmektedir.

        
Harry Potter romanları, en küçük okuyucudan yetişkin okuyucusuna kadar tüm okur kitlesini kendisiyle özdeşleştiren bir mekan anlayışı da oluşturmaktadır. Anlatılan mekanların, zamanın ve kullanılan malzemelerin tümü çocukların dünyasında kolayca anlaşılabilecek hale getirilerek, gerçek üstücülüğe, büyüye ve gücün tanrısal niteliğinin yerine-yönüne dair çarpıtıcı bilgi vermektedir. Çünkü bu romanlarda büyü yüceltilmektedir.  Dolayısıyla Allah, kader, imtihan yerini, kötülere karşı ancak gizli güçlerden ve büyüden yardım talebine inandırmaktadır. Bu durum, insanın diğer insanlardan farklı olma hırsıyla gizli güçlere sahip olabilme, düşmanlarını büyü ile yenebilme, cadılık, düğümlere üfleme, ilizyonizm düşüncelerini cazip kılmaktadır. (devam edecek)

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...