|

AVRUPA BİRLİĞİ “TAMAM”MI
17 Aralık AB Zirvesi’nden çıkan karar, Hükümet ve medyanın büyük
çoğunluğu tarafından, Türkiye’nin Batılılaşma serüveninde ‘tarihi’ bir
dönemece tekabül ediyor. Gerçekten öyle mi? Acaba Türkiye, bu kararla
birlikte, üyelik sürecinde cidden önemli bir adım mı atmış oldu, yoksa
bu karar, iddia edildiği kadar önemli değil mi?
Bu ve benzeri sorulara cevap bulabilmek için, zirvenin öncesi ve
sonrasındaki gelişmeleri sağlıklı bir şekilde yorumlamak gerekmektedir.
Öncelikle ifade edilmelidir ki, Zirve’den çıkan karar, çok net bir
şekilde, AB’nin Türkiye ile olan ilişkilerinin ‘çıkar hesabı’na dayalı
geliştiğini göstermektedir. Bunu, gerek Ekim’deki komisyon raporunda
kullanılan “Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamayız” ifadesinden, gerekse,
görüşmelerin kilitlendiği noktada Erdoğan’ın masadan kalkmasının
ardından, AB’li temsilcilerin telaşlanarak, bir takım tavizler
vermesinden anlamak mümkündür. Bu çıkar hesabının da, temelde
‘stratejik’ amaçlar çerçevesinde şekillendiği görülmektedir. Yani Avrupa
Birliği, Türkiye’nin üyeliğini, Birliğin uluslar arası arenada (ilerde)
oynayacağı rol bazında değerlendirmekte ve bu açıdan Türkiye’ye ihtiyacı
olduğunu bir anlamda deklare etmektedir. Chirac’ın Fransız televizyonuna
verdiği mülakatta bu hususun altını özenle çizmiş olduğu dikkatlerden
kaçmamalıdır. Gerek zirve öncesinde gerekse zirve sırasında, Türkiye’nin
önüne ek zorluklar çıkaran bir ülke görüntüsü sunan Fransa adına en
yetkili ağızdan yapılan bu açıklamanın bu açıdan önemi olduğu aşikardır.
Şu halde, 17 Aralık Zirvesi, sürecin bundan sonraki kısmı için, bu
açıdan önemli bir sinyal vermiştir diyebiliriz. Daha açık ve net bir
şekilde ifade edecek olursak, AB, stratejik çıkarları gereğince,
Türkiye’yi bir biçimde kendi içinde tutmak istemektedir. Şartlar
tamamlandığı ve ortam hazır olduğunda, Türkiye’nin AB üyesi olması
mümkündür.
Zirve esnasında, 6 Ekim Raporu’nda yer almayan hususların, özellikle de
Kıbrıs’la ilgili yeni şartların masaya getirilmesi ise, tipik bir Batılı
‘diplomatik’ manevra olarak görülmelidir. Açıkçası bu konu, Fransa’nın
başını çektiği ve Türkiye’nin üyeliğine biraz soğuk bakan kesimlerin Rum
Kesimi’ni kullanarak, Türkiye’den daha fazla bir şeyler koparma
gayretlerinin bir yansıması olarak değerlendi-
rilmelidir. Rum Kesimi de, bu konuda işlevini yeterince görmüş, ama
ipler bir nevi kopma noktasına geldiğinde, sürecin etkin aktörlerinin
devreye girmesiyle, ‘sınırı’ kendisine hatırlatılmıştır. Ancak burada
hatırlanmalıdır ki, Türkiye ile müzakerelere başlama tarihinin 3 Ekim
olarak belirlenmesi ve bu süre içinde Kıbrıs sorununun çözümlenmesi
yönünde ‘sözlü’ güvence istenmesi, Türk heyetinin, görüşmelere giderken
çok da beklediği bir şey değildi. Zaten Kıbrıs konusunda AB üyelerinin
bu denli diretmesi üzerine Erdoğan’ın masadan kalkmayı tercih etmesi
dahi, bu konuda heyetin ‘belirli’ bir stratejisinin olmadığı sonucunu
çıkarmaya elverişlidir. Fakat, neticede, Erdoğan’ın çektiği rest, AB
üyesi ülkelere, ‘stratejik’ çıkarlarının hatırlatılması anlamına
geliyordu ve bu noktada, AB, riski üstlenemezdi. Orta yol da ancak
böylece bulundu. Dolayısıyla, bu sonucu şöyle değerlendirmek mümkündür:
Türkiye, Kıbrıs konusunda bir anlamda verdiği ‘taviz’ karşılığında,
müzakere tarihi alabilmiştir. Fakat verilen taviz, ‘açık’ olmamış,
sadece ‘açık uçlu’ olmuştur! Eğer 3 Ekim’e kadar, Kıbrıs sorununda, net
bir çözüme ulaşılamazsa, Türkiye’nin
müzakerelere başlaması da zora girecektir.
Ayrıca Fransa ve Avusturya başta olmak üzere, bazı üye ülkelerin
Türkiye’nin üyeliğini ‘referandum’a götüreceklerini deklare etmiş
olmaları da, müzakere sürecinde sorun doğuracak konulardan biri olarak
değerlendirilmelidir. Türkiye, önüne getirilen bütün şartları yerine
getirse dahi, üye ülkelerden bazılarında yapılacak referandumun
‘olumsuz’ çıkabilme ihtimali, müzakerelerde AB’nin elini güçlendiren,
Türkiye’yi ise (en azından) moral açıdan zora sokan bir faktör olarak
işlev görecektir.
Bu arada, müzakere sürecinin mahiyetine ilişkin olarak da şunlar
söylenebilir: 17 Aralık Zirvesi de bir kez daha göstermiştir ki, bu
müzakere sürecinde eli güçlü olan taraf AB’dir. Bunun kanıtı, 6 Ekim
Raporu’nda yer almayan Kıbrıs konusunu açıkça gündeme getirip, ek
tavizler koparmaya çalışmasına rağmen, Türkiye’nin bu ‘yeni durum’a net
bir tavır koyamamasıdır. AB, müzakere tarihi almak üzere Brüksel’e giden
heyetin, bir tarih alamadan Türkiye’ye geri dönmesinin risklerini
üstlenemeyeceğini kestirdiğinden, bu şekilde ek taviz istemiş ve bir
anlamda da bunu almıştır. Zaten öteden beri, Türkiye’ye farklı bir
prosedür uygulanması gerektiği yönünde medya kanalıyla dillendirilen
görüşlerde de, aynı içerik söz konusudur. Türkiye’nin bu konuda
yapabildiği tek şey, çifte-standart uygulanmasının kabul edilemeyeceği
yönünde çeşitli beyanlarda bulunmaktır. Fakat bu beyanlara rağmen,
fiilen Türkiye’ye farklı muamele yapılmakta ve süreç bu şekilde devam
etmektedir. Elbette bunun, Türkiye’nin ‘farklı’ bir ülke olmasından
kaynaklanan nedenleri vardır; ancak diplomatik pazarlıkların
ilerleyişine bakıldığında, genel anlamda, Türkiye’nin bu hususta ‘pasif’
bir tavır gösterdiği söylenebilir. Müzakerelerin başlaması durumunda, bu
pasif tavrın, başka tavizleri beraberinde getireceği düşünülebilir.
Bütün bu açılardan bakıldığında, Türkiye’nin müzakere tarihi almış
olması, açık bir ‘başarı’ olarak görülmemeli, müzakere tarihi alamaması
durumunda, açık bir ‘mağlubiyet’ ile karşılaşmış olacağı söylenmelidir.
Dolayısıyla 17 Aralık zirvesinde açık bir mağlubiyet neticesi
çıkmamıştır; ancak hükümetin ve başka bazı medya çevrelerinin iddia
ettiği gibi, ‘açık bir başarı’ da söz konusu değildir. Ancak Zirve’nin,
AB’nin Türkiye’ye ‘ihtiyacı’ olduğunu kanıtladığını söyleyebiliriz.
Ancak bu arada vurgulanması gereken başka bazı konular olduğu da
unutulmamalıdır. her şeyden önce, AB (veya Amerika dahil, Batı) AB
üyeliği sürecini kullanarak, Türkiye’de pek çok alanda ciddi dönüşümler
gerçekleştirmeyi hedeflemektedirler. Ülkenin siyasi, idari, ekonomik
yapılarında dönüşüm gerçekleşirken, ideolojik (hatta kısmen kültürel)
anlamda bir dönüşüm de hedefler arasındadır. Türkiye, AB’ye üye
olduğunda siyasi ve ekonomik sistemi ile zaten ‘dönüşmüş’ olacaktır.
Fakat bu dönüşüm, daha önceki örneklerinde olduğu gibi, bir nevi
‘tepeden’ gerçekleşeceği için, toplum tabanında kabul görmesi konusunda
bir takım sıkıntılar yaşanabilir. İşte bunun önünü almak için, özellikle
ideolojik ve kültürel alanda da bazı dönüşümlerin gerçekleşmesi
gerekecektir. Bu bağlamda, kültürün en önemli unsuru olan ‘din’
konusunda bazı senaryoların devreye girmesi beklenmelidir. Burada amaç,
İslam’ın Batılı kavramlarla özde çelişmediği düşüncesini kitlelerin
bilincine yerleştirmek olacaktır. Batının el üstünde tuttuğu demokrasi,
insan hakları ve özgürlükler konularında, İslam’la bir ‘te’lif’
arayışına hız verilecek ve İslam’ın ‘uysallaştırılması’na
çalışılacaktır. İslam dünyasında öteden beri bu yönde çalışmalar
yapılmaktadır ve AB üyeliği süreci, Türkiye’nin bu yönde dönüştürülmesi
için kullanılacaktır. Bu ise, elbette, özü itibarıyla, bir ‘tahrif’
sürecidir ve bu nokta üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Özellikle
üyelik sürecinde bir takım ‘imkanlar’ın ortaya çıkabileceği
beklentisiyle hareket eden bazı çevrelerin, bu yüzden, yanıldıkları ve
bu esaslı noktada değerlendirme hatası yaptıkları açıktır. AB süreci,
eğer tam da üye ülkelerin istediği şekilde sonuçlanırsa, bu,
Türkiye’deki İslami gelişmenin lehine değil, son tahlilde, aleyhine
olur. Elbette bu süreç, Türkiye’deki sistemin baskıcı yönlerini
törpüleyici etki doğurabilir; ancak, bu serbestliğin neyin karşılığı
olarak tanınacağı sorusu önem arz etmektedir. Avrupa tarihi şunu
göstermektedir ki, seküler güçler, ideolojik hakimiyetin ardından siyasi
hakimi-yeti de ele geçirdiğinde, Hıristiyanlığa ‘serbest’ bir alan
tanıdılar; ancak bu alan, “din ile devletin birbirine karışmaması”
ilkesine dayanıyordu. Mağlup edilmiş Hıristiyanlık bu konuda seküler
güçlerle uzlaştı. Artık bu Hıristiyanlık, siyasal yaşamda, Ortaçağ’daki
Hıristiyanlık değildi. Hatta daha sonraki dönemlerde, önemli oranda
‘modern’ etkilere maruz kaldı. Protestanlık ile başlayan bu süreç, kimi
Kiliseler de, klasik Hıristiyanlığın asla benimseyemeyeceği “eşcinsel
evliliklere izin verme” noktasına kadar ilerledi. Yani modernleşme
süreci, Hıristiyanlığı da bir anlamda kendi içinden ‘dönüştürmüş’ oldu.
İşte Türkiye’nin AB üyeliği sürecini de, en azından hedefleri
itibarıyla, bu zaviyeden değerlendirmek gerekir.
Fakat bu, İslam’ın başına da tamı tamına aynı şeyin geleceği anlamına
gelmemelidir. Böyle bir risk hiç yoktur denemez, ancak İslam’ın kendine
özgü farklılıkları olduğu dikkate alındığında, en azından şu
söylenebilir: Türkiye’de (veya İslam dünyasının diğer bölgelerinde)
İslam’ı dönüştürmeye ya da reforma tabi tutmaya onay verecek pek çok
kesim bulunabilir; ancak Kur’an bütünüyle tahrif edilmediği sürece,
İslam’ın, Hıristiyanlığın yaşadığı tecrübeyi aynısıyla yaşamayacağı da
açıktır. Elbette burada artık Kur’an lafızlarının değiştirilmesi gibi
bir tehlikeden bahsedilemez. Ancak yapılacak olan şey, ayetlerin
“anlamlarını eğip-bükmek” olacaktır. Bu ise, ayetleri “işittik ve itaat
ettik” diyecek kişiler var olduğu sürece,
bu dönüştürme sürecinin akim
kalacağı anlamına
gelir.
Müslümanlara düşen görev, dönüştürme sürecinin tehlikelerine karşı
teyakkuz halinde olmak ve imkanları ve güçleri oranınca, bu sürece
eklemlenen unsurları ifşa etmek ve dosdoğru yol üzerinde yürümeye devam
etmektir. Unutulmamalıdır ki, doğru yol üzerinde atılacak en küçük adım
dahi sevabı mucipken, yanlış yol üzerinde geçen her an, o yolun yolcusu
Mü’min bile olsa, sorgulanmayı gerektirir. Mü’minler, doğru yolu
bilmeli, “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetini, hayatlarına düstur
edinmeli, Hikmet ve güzel öğütle Rablerinin yoluna çağırmalıdırlar.
Umulur ki, Rableri de onlara yollarını açar.
|