Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 313 | Aralık  2005

                   

 

 


AVRUPA BİRLİĞİ “TAMAM”MI

17 Aralık AB Zirvesi’nden çıkan karar, Hükümet ve medyanın büyük çoğunluğu tarafından, Türkiye’nin Batılılaşma serüveninde ‘tarihi’ bir dönemece tekabül ediyor. Gerçekten öyle mi? Acaba Türkiye, bu kararla birlikte, üyelik sürecinde cidden önemli bir adım mı atmış oldu, yoksa bu karar, iddia edildiği kadar önemli değil mi?

                                                                                   
Bu ve benzeri sorulara cevap bulabilmek için, zirvenin öncesi ve sonrasındaki gelişmeleri sağlıklı bir şekilde yorumlamak gerekmektedir. Öncelikle ifade edilmelidir ki, Zirve’den çıkan karar, çok net bir şekilde, AB’nin Türkiye ile olan ilişkilerinin ‘çıkar hesabı’na dayalı geliştiğini göstermektedir. Bunu, gerek Ekim’deki komisyon raporunda kullanılan “Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamayız” ifadesinden, gerekse, görüşmelerin kilitlendiği noktada Erdoğan’ın masadan kalkmasının ardından, AB’li temsilcilerin telaşlanarak, bir takım tavizler vermesinden anlamak mümkündür. Bu çıkar hesabının da, temelde ‘stratejik’ amaçlar çerçevesinde şekillendiği görülmektedir. Yani Avrupa Birliği, Türkiye’nin üyeliğini, Birliğin uluslar arası arenada (ilerde) oynayacağı rol bazında değerlendirmekte ve bu açıdan Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu bir anlamda deklare etmektedir. Chirac’ın Fransız televizyonuna verdiği mülakatta bu hususun altını özenle çizmiş olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır. Gerek zirve öncesinde gerekse zirve sırasında, Türkiye’nin önüne ek zorluklar çıkaran bir ülke görüntüsü sunan Fransa adına en yetkili ağızdan yapılan bu açıklamanın bu açıdan önemi olduğu aşikardır. Şu halde, 17 Aralık Zirvesi, sürecin bundan sonraki kısmı için, bu açıdan önemli bir sinyal vermiştir diyebiliriz. Daha açık ve net bir şekilde ifade edecek olursak, AB, stratejik çıkarları gereğince, Türkiye’yi bir biçimde kendi içinde tutmak istemektedir. Şartlar tamamlandığı ve ortam hazır olduğunda, Türkiye’nin AB üyesi olması mümkündür.

                                                                                   
Zirve esnasında, 6 Ekim Raporu’nda yer almayan hususların, özellikle de Kıbrıs’la ilgili yeni şartların masaya getirilmesi ise, tipik bir Batılı ‘diplomatik’ manevra olarak görülmelidir. Açıkçası bu konu, Fransa’nın başını çektiği ve Türkiye’nin üyeliğine biraz soğuk bakan kesimlerin Rum Kesimi’ni kullanarak, Türkiye’den daha fazla bir şeyler koparma gayretlerinin bir yansıması olarak değerlendi-

rilmelidir. Rum Kesimi de, bu konuda işlevini yeterince görmüş, ama ipler bir nevi kopma noktasına geldiğinde, sürecin etkin aktörlerinin devreye girmesiyle, ‘sınırı’ kendisine hatırlatılmıştır. Ancak burada hatırlanmalıdır ki, Türkiye ile müzakerelere başlama tarihinin 3 Ekim olarak belirlenmesi ve bu süre içinde Kıbrıs sorununun çözümlenmesi yönünde ‘sözlü’ güvence istenmesi, Türk heyetinin, görüşmelere giderken çok da beklediği bir şey değildi. Zaten Kıbrıs konusunda AB üyelerinin bu denli diretmesi üzerine Erdoğan’ın masadan kalkmayı tercih etmesi dahi, bu konuda heyetin ‘belirli’ bir stratejisinin olmadığı sonucunu çıkarmaya elverişlidir. Fakat, neticede, Erdoğan’ın çektiği rest, AB üyesi ülkelere, ‘stratejik’ çıkarlarının hatırlatılması anlamına geliyordu ve bu noktada, AB, riski üstlenemezdi. Orta yol da ancak böylece bulundu. Dolayısıyla, bu sonucu şöyle değerlendirmek mümkündür: Türkiye, Kıbrıs konusunda bir anlamda verdiği ‘taviz’ karşılığında, müzakere tarihi alabilmiştir. Fakat verilen taviz, ‘açık’ olmamış, sadece ‘açık uçlu’ olmuştur! Eğer 3 Ekim’e kadar, Kıbrıs sorununda, net bir çözüme ulaşılamazsa, Türkiye’nin müzakerelere başlaması da zora girecektir.


Ayrıca Fransa ve Avusturya başta olmak üzere, bazı üye ülkelerin Türkiye’nin üyeliğini ‘referandum’a götüreceklerini deklare etmiş olmaları da, müzakere sürecinde sorun doğuracak konulardan biri olarak değerlendirilmelidir. Türkiye, önüne getirilen bütün şartları yerine getirse dahi, üye ülkelerden bazılarında yapılacak referandumun ‘olumsuz’ çıkabilme ihtimali, müzakerelerde AB’nin elini güçlendiren, Türkiye’yi ise (en azından) moral açıdan zora sokan bir faktör olarak işlev görecektir.


Bu arada, müzakere sürecinin mahiyetine ilişkin olarak da şunlar söylenebilir: 17 Aralık Zirvesi de bir kez daha göstermiştir ki, bu müzakere sürecinde eli güçlü olan taraf AB’dir. Bunun kanıtı, 6 Ekim Raporu’nda yer almayan Kıbrıs konusunu açıkça gündeme getirip, ek tavizler koparmaya çalışmasına rağmen, Türkiye’nin bu ‘yeni durum’a net bir tavır koyamamasıdır. AB, müzakere tarihi almak üzere Brüksel’e giden heyetin, bir tarih alamadan Türkiye’ye geri dönmesinin risklerini üstlenemeyeceğini kestirdiğinden, bu şekilde ek taviz istemiş ve bir anlamda da bunu almıştır. Zaten öteden beri, Türkiye’ye farklı bir prosedür uygulanması gerektiği yönünde medya kanalıyla dillendirilen görüşlerde de, aynı içerik söz konusudur. Türkiye’nin bu konuda yapabildiği tek şey, çifte-standart uygulanmasının kabul edilemeyeceği yönünde çeşitli beyanlarda bulunmaktır. Fakat bu beyanlara rağmen, fiilen Türkiye’ye farklı muamele yapılmakta ve süreç bu şekilde devam etmektedir. Elbette bunun, Türkiye’nin ‘farklı’ bir ülke olmasından kaynaklanan nedenleri vardır; ancak diplomatik pazarlıkların ilerleyişine bakıldığında, genel anlamda, Türkiye’nin bu hususta ‘pasif’ bir tavır gösterdiği söylenebilir. Müzakerelerin başlaması durumunda, bu pasif tavrın, başka tavizleri beraberinde getireceği düşünülebilir. 
Bütün bu açılardan bakıldığında, Türkiye’nin müzakere tarihi almış olması, açık bir ‘başarı’ olarak görülmemeli, müzakere tarihi alamaması durumunda, açık bir ‘mağlubiyet’ ile karşılaşmış olacağı söylenmelidir. Dolayısıyla 17 Aralık zirvesinde açık bir mağlubiyet neticesi çıkmamıştır; ancak hükümetin ve başka bazı medya çevrelerinin iddia ettiği gibi, ‘açık bir başarı’ da söz konusu değildir. Ancak Zirve’nin, AB’nin Türkiye’ye ‘ihtiyacı’ olduğunu kanıtladığını söyleyebiliriz.                                                 

Ancak bu arada vurgulanması gereken başka bazı konular olduğu da unutulmamalıdır. her şeyden önce, AB (veya Amerika dahil, Batı) AB üyeliği sürecini kullanarak, Türkiye’de pek çok alanda ciddi dönüşümler gerçekleştirmeyi hedeflemektedirler. Ülkenin siyasi, idari, ekonomik yapılarında dönüşüm gerçekleşirken, ideolojik (hatta kısmen kültürel) anlamda bir dönüşüm de hedefler arasındadır. Türkiye, AB’ye üye olduğunda siyasi ve ekonomik sistemi ile zaten ‘dönüşmüş’ olacaktır. Fakat bu dönüşüm, daha önceki örneklerinde olduğu gibi, bir nevi ‘tepeden’ gerçekleşeceği için, toplum tabanında kabul görmesi konusunda bir takım sıkıntılar yaşanabilir. İşte bunun önünü almak için, özellikle ideolojik ve kültürel alanda da bazı dönüşümlerin gerçekleşmesi gerekecektir. Bu bağlamda, kültürün en önemli unsuru olan ‘din’ konusunda bazı senaryoların devreye girmesi beklenmelidir. Burada amaç, İslam’ın Batılı kavramlarla özde çelişmediği düşüncesini kitlelerin bilincine yerleştirmek olacaktır. Batının el üstünde tuttuğu demokrasi, insan hakları ve özgürlükler konularında, İslam’la bir ‘te’lif’ arayışına hız verilecek ve İslam’ın ‘uysallaştırılması’na çalışılacaktır. İslam dünyasında öteden beri bu yönde çalışmalar yapılmaktadır ve AB üyeliği süreci, Türkiye’nin bu yönde dönüştürülmesi için kullanılacaktır. Bu ise, elbette, özü itibarıyla, bir ‘tahrif’ sürecidir ve bu nokta üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Özellikle üyelik sürecinde bir takım ‘imkanlar’ın ortaya çıkabileceği beklentisiyle hareket eden bazı çevrelerin, bu yüzden, yanıldıkları ve bu esaslı noktada değerlendirme hatası yaptıkları açıktır. AB süreci, eğer tam da üye ülkelerin istediği şekilde sonuçlanırsa, bu, Türkiye’deki İslami gelişmenin lehine değil, son tahlilde, aleyhine olur. Elbette bu süreç, Türkiye’deki sistemin baskıcı yönlerini törpüleyici etki doğurabilir; ancak, bu serbestliğin neyin karşılığı olarak tanınacağı sorusu önem arz etmektedir. Avrupa tarihi şunu göstermektedir ki, seküler güçler, ideolojik hakimiyetin ardından siyasi hakimi-yeti de ele geçirdiğinde, Hıristiyanlığa ‘serbest’ bir alan tanıdılar; ancak bu alan, “din ile devletin birbirine karışmaması” ilkesine dayanıyordu. Mağlup edilmiş Hıristiyanlık bu konuda seküler güçlerle uzlaştı. Artık bu Hıristiyanlık, siyasal yaşamda, Ortaçağ’daki Hıristiyanlık değildi. Hatta daha sonraki dönemlerde, önemli oranda ‘modern’ etkilere maruz kaldı. Protestanlık ile başlayan bu süreç, kimi Kiliseler de, klasik Hıristiyanlığın asla benimseyemeyeceği “eşcinsel evliliklere izin verme” noktasına kadar ilerledi. Yani modernleşme süreci, Hıristiyanlığı da bir anlamda kendi içinden ‘dönüştürmüş’ oldu. İşte Türkiye’nin AB üyeliği sürecini de, en azından hedefleri itibarıyla, bu zaviyeden değerlendirmek gerekir.


Fakat bu, İslam’ın başına da tamı tamına aynı şeyin geleceği anlamına gelmemelidir. Böyle bir risk hiç yoktur denemez, ancak İslam’ın kendine özgü farklılıkları olduğu dikkate alındığında, en azından şu söylenebilir: Türkiye’de (veya İslam dünyasının diğer bölgelerinde) İslam’ı dönüştürmeye ya da reforma tabi tutmaya onay verecek pek çok kesim bulunabilir; ancak Kur’an bütünüyle tahrif edilmediği sürece, İslam’ın, Hıristiyanlığın yaşadığı tecrübeyi aynısıyla yaşamayacağı da açıktır. Elbette burada artık Kur’an lafızlarının değiştirilmesi gibi bir tehlikeden bahsedilemez. Ancak yapılacak olan şey, ayetlerin “anlamlarını eğip-bükmek” olacaktır. Bu ise, ayetleri “işittik ve itaat ettik” diyecek kişiler var olduğu sürece, bu dönüştürme sürecinin akim kalacağı anlamına gelir.                                                                             
Müslümanlara düşen görev, dönüştürme sürecinin tehlikelerine karşı teyakkuz halinde olmak ve imkanları ve güçleri oranınca, bu sürece eklemlenen unsurları ifşa etmek ve dosdoğru yol üzerinde yürümeye devam etmektir. Unutulmamalıdır ki, doğru yol üzerinde atılacak en küçük adım dahi sevabı mucipken, yanlış yol üzerinde geçen her an, o yolun yolcusu Mü’min bile olsa, sorgulanmayı gerektirir. Mü’minler, doğru yolu bilmeli, “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetini, hayatlarına düstur edinmeli, Hikmet ve güzel öğütle Rablerinin yoluna çağırmalıdırlar. Umulur ki, Rableri de onlara yollarını açar.

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...