|

Güneydoğu Asya Depremi’nin Düşündürdükleri
Sumatra Adası’nın güneyinde meydana gelen ve on binlerce insanın ölümüne
neden olan 8.9 şiddetindeki deprem, dünya kamuoyunu ciddi olarak sarstı
ve sıradan bazı tartışmaların ötesinde, ‘ilahi ceza’ ve ‘uyarı’
konularını gündeme getirdi. Medyada kimi çevreler, deprem ve ardından
meydana gelen tsunami hadisesinin, insanın ‘doğa karşısında’ ne denli
aciz olduğunu bir kez daha gösterdiği üzerinde durmayı yeğlerken,
kimileri de, deprem vesilesiyle sadece evlerin-barkların değil, siyasi
düzenlerde dahi kimi değişimlerin olabileceği tahmininde bulundular.
Fakat laik veya değil, pek çok çevrenin, gizli veya açık, “acaba bu
deprem, Tanrı’nın bir hatırlatması olabilir mi?” sorusunu kendilerine
sorduğu da görüldü. 17 Ağustos Depremi’nden sonra, gündemin başlıca
maddeleri arasına giren bu soruya, kimi Müslümanlar makul cevaplar
verirken, kimileri de, bunun bir ‘uyarı’ olarak alınabileceği
değerlendirme-sinde bulunmuşlardı. Bu kez de, aynı şey oldu; ve bazı
çevreler, son 40 yılın en şiddetli yer sarsıntısı olarak gösterilen
Uzakdoğu Depremi’ni Allah’tan gelen bir ‘ikaz’ olarak yorumladılar.
Bunun gerekçesi, Uzakdoğu ülkelerinin, bu aylarda, zengin kuzey ülkeleri
vatandaşlarının ‘tatil mekanı’ olması ve buralarda her türlü fuhşiyatın
işlenmesiydi. Bu tür yorumlar 17 Ağustos Depremi’nde de yapılmıştı ve
gerekçeler de hemen hemen aynıydı.
Ancak sağlıklı bir değerlendirme yapıldığında, bu yorumların önemli bir
kısmının yanlış olduğu görülebilir. İlk yanlış, deprem ve bunun gibi
‘musibetler’in nedeni konusunda ‘kesin’ konuşulmasıdır. Bu konuda hiçbir
insan, ‘yetkili’ kılınmadığı için, musibetlerin nedenini ‘kesin olarak’
bilemez. Bu gayba taş atmakla eş anlamlıdır. Bir musibetin ilahi ceza
olup-olmadığını, ancak bu konuda açıklama yapma yetkisine sahip biri
(yani Peygamber) açıklayabilir. Son peygamber de geldiğine göre,
musibetlerin gerekçesi konusunda kesin konuşmak doğru değildir. Fakat
her musibetin bir ‘sınav’ boyutu olduğu düşünüldüğünde, bu hadise-den
bazı dersler çıkarmak gerektiği söylenebilir. Doğrusu da zaten budur.
Fakat burada “insanın kendi eliyle işledikleri nedeniyle” başa gelen
musibetler söz konusu olduğunda, bunun bir ‘uyarı’ özelliği taşıdığından
bahs etmek mümkün olabilir. Örneğin, toplumsal vazifelerin yerine
getirilmemesi nedeniyle içine düşülen ‘fitne’, toplumun salih üyelerini
de etkileyebilir ve buradaki musibetin ‘ikaz’ özelliği taşıdığı
düşünülebilir. Ancak deprem, sel, ölüm gibi “arzda ve nefislerde meydana
gelen” musibetler, insanların ihtiyar ve istitaat alanı dışında
kaldığından, bu konuda, ancak sabır ve imtihan kavramlarının yardımına
müracaat edilebilir. Nitekim Hadid:20-21-22. ayetlerinde bu husus açıkça
belirtilmiştir. Bu arada, şu hususun da altı çizilmelidir: bu tür
musibetleri takdir eden, elbette Allah’tır. Bunlar, basit birer tabiat
hadisesi değildir. Ancak burada ince çizginin ayırdında olmak gerekir.
Musibetleri takdir edenin Allah olması ile, bu musibetlerin bir ilahi
ceza olarak görülmesi ayrı şeylerdir. En basitinden, bu tür musibetlerin
‘salih kullar’ın da başına gelebileceği gerçeği, bu konuda itidalli
konuşmanın elzem olduğunu göstermeye yeter.
Sonuç itibarıyla, Güneydoğu Asya Depremi, gerçekten o ülkeleri derinden
sarsmıştır ve bu hadisenin etkileri devam edecektir. Bu musibetin ilk
elden isabet ettiği ülkelerin insanları, bir imtihan içindedir. Bizler
de hem Müslümanlar olarak hem de insan oluşumuzun gereği olarak, onların
bu imtihanında yanlarında olmayı doğru görüyoruz ve imkanlarımız
ölçüsünde yardıma muhtaç olanlara yardım edilmeli diyoruz. Yakın
geçmişimizde bu acıyı derinden yaşayan bir toplum olarak, bu hassasiyeti
en çok göstermesi gerekenler arasında olmamız gerektiği hususunu
hatırlatmak istiyoruz. |