Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 313 | Aralık  2005

                   

 

 


Güneydoğu Asya Depremi’nin Düşündürdükleri          

Sumatra Adası’nın güneyinde meydana gelen ve on binlerce insanın ölümüne neden olan 8.9 şiddetindeki deprem, dünya kamuoyunu ciddi olarak sarstı ve  sıradan bazı tartışmaların ötesinde, ‘ilahi ceza’ ve ‘uyarı’ konularını gündeme getirdi. Medyada kimi çevreler, deprem ve ardından meydana gelen tsunami hadisesinin, insanın ‘doğa karşısında’ ne denli aciz olduğunu bir kez daha gösterdiği üzerinde durmayı yeğlerken, kimileri de, deprem vesilesiyle sadece evlerin-barkların değil, siyasi düzenlerde dahi kimi değişimlerin olabileceği tahmininde bulundular. Fakat laik veya değil, pek çok çevrenin, gizli veya açık, “acaba bu deprem, Tanrı’nın bir hatırlatması olabilir mi?” sorusunu kendilerine sorduğu da görüldü. 17 Ağustos Depremi’nden sonra, gündemin başlıca maddeleri arasına giren bu soruya, kimi Müslümanlar makul cevaplar verirken, kimileri de, bunun bir ‘uyarı’ olarak alınabileceği değerlendirme-sinde bulunmuşlardı. Bu kez de, aynı şey oldu; ve bazı çevreler, son 40 yılın en şiddetli yer sarsıntısı olarak gösterilen Uzakdoğu Depremi’ni Allah’tan gelen bir ‘ikaz’ olarak yorumladılar. Bunun gerekçesi, Uzakdoğu ülkelerinin, bu aylarda, zengin kuzey ülkeleri vatandaşlarının ‘tatil mekanı’ olması ve buralarda her türlü fuhşiyatın işlenmesiydi. Bu tür yorumlar 17 Ağustos Depremi’nde de yapılmıştı ve gerekçeler de hemen hemen aynıydı.       
Ancak sağlıklı bir değerlendirme yapıldığında, bu yorumların önemli bir kısmının yanlış olduğu görülebilir. İlk yanlış, deprem ve bunun gibi ‘musibetler’in nedeni konusunda ‘kesin’ konuşulmasıdır. Bu konuda hiçbir insan, ‘yetkili’ kılınmadığı için, musibetlerin nedenini ‘kesin olarak’ bilemez. Bu gayba taş atmakla eş anlamlıdır. Bir musibetin ilahi ceza olup-olmadığını, ancak bu konuda açıklama yapma yetkisine sahip biri (yani Peygamber) açıklayabilir. Son peygamber de geldiğine göre, musibetlerin gerekçesi konusunda kesin konuşmak doğru değildir. Fakat her musibetin bir ‘sınav’ boyutu olduğu düşünüldüğünde, bu hadise-den bazı dersler çıkarmak gerektiği söylenebilir. Doğrusu da zaten budur. Fakat burada “insanın kendi eliyle işledikleri nedeniyle” başa gelen musibetler söz konusu olduğunda, bunun bir ‘uyarı’ özelliği taşıdığından bahs etmek mümkün olabilir. Örneğin, toplumsal vazifelerin yerine getirilmemesi nedeniyle içine düşülen ‘fitne’, toplumun salih üyelerini de etkileyebilir ve buradaki musibetin ‘ikaz’ özelliği taşıdığı düşünülebilir. Ancak deprem, sel, ölüm gibi “arzda ve nefislerde meydana gelen” musibetler, insanların ihtiyar ve istitaat alanı dışında kaldığından, bu konuda, ancak sabır ve imtihan kavramlarının yardımına müracaat edilebilir. Nitekim Hadid:20-21-22. ayetlerinde bu husus açıkça belirtilmiştir. Bu arada, şu hususun da altı çizilmelidir: bu tür musibetleri takdir eden, elbette Allah’tır. Bunlar, basit birer tabiat hadisesi değildir. Ancak burada ince çizginin ayırdında olmak gerekir. Musibetleri takdir edenin Allah olması ile, bu musibetlerin bir ilahi ceza olarak görülmesi ayrı şeylerdir. En basitinden, bu tür musibetlerin ‘salih kullar’ın da başına gelebileceği gerçeği, bu konuda itidalli konuşmanın elzem olduğunu göstermeye yeter.         

Sonuç itibarıyla, Güneydoğu Asya Depremi, gerçekten o ülkeleri derinden sarsmıştır ve bu hadisenin etkileri devam edecektir. Bu musibetin ilk elden isabet ettiği ülkelerin insanları, bir imtihan içindedir. Bizler de hem Müslümanlar olarak hem de insan oluşumuzun gereği olarak, onların bu imtihanında yanlarında olmayı doğru görüyoruz ve imkanlarımız ölçüsünde yardıma muhtaç olanlara yardım edilmeli diyoruz. Yakın geçmişimizde bu acıyı derinden yaşayan bir toplum olarak, bu hassasiyeti en çok göstermesi gerekenler arasında olmamız gerektiği hususunu hatırlatmak istiyoruz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...