Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 314 | Şubat  2005

                   

 

 


Tarihi Galipler Yazar

 

Çev: Selvet Akgün     

Noam Chomsky Freitag, 51 2004, 10/Aralık/2004 

 

’Şerrin Düzeltilemez Tarafı’. Amerikan medyasında Yasir Arafat’ın ölümü

Yasir Arafat’ın ölümü bir çok bakımdan tarih üzerindeki tanımlama gücüne sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu ve bu tarihin hangi prensiplere göre yazıldığını gösteriyor. Burada en temel ilke ‘bizim iyi olduğumuz’ ve ‘bizim’ yaptığımız her şeyin yüksek prensiplere itaat ettiğidir, her ne kadar pratikte bazen hatalar yapılsa da.

Bu ilkeye başka birkaç düstur daha uymaktadır. Birincisi, bizim tarafımızdan desteklenen devletler de özde iyiler, her ne kadar ‘bizim kadar iyi’ olmasalar da: Bu devletler ABD’nin görüşlerine uydukları sürece ‘akıllı pragma-tistler’ tarafından yönetiliyorlar. Bir başka prensip düşmanlarımızın temelden kötü olduklarını ifade ediyor. Ne kadar kötü oldukları şu an kendilerine hangi yoğunlukta saldırdığımıza ya da saldırma planları kurduğumuza bağlı. Bu devletlerin statüsü çok hızlı değişebilir. Bu cümleden olarak şimdiki Amerikan hükümetinin üyeleri ve onların hocaları, Reagan ve Baba Bush döneminde Saddam Hüseyin’i beğeniyorlardı ve ona sadece Kürtlere gaz bombası attığı, rejim muhaliflerine işkence yaptığı, 1991’de neredeyse devrileceği bir Şii ayaklanmasını bastırdığı sürece yardım ediyorlardı. Saddam böylece ‘istikrara’ – yani ‘bizim’ hakimiyetimize – katkı sağlıyordu. ‘Biz’ Tanrı adına Irak’a saldırma ve orada bize itaat ettiği ve böylece ‘istikrara’ katkı sağladığı sürece ‘demokratik’ olarak tanımlanacak bir rejim ikame etmenin zamanı geldiğine inandığımızda aynı cinayetler iğrenç şerliliğin kanıtına dönüşmüşlerdi.

Aktarılan prensipler çok basit ve kariyer ve şan peşinde koşan herkes için anlaşılır. Uygulamasındaki kesintisizlik çok güzel belgelenmiştir. Totaliter toplumlarda başka bir şey beklenemez zaten – korkuya bir saik olarak dayanılmayan hür toplumlarda bu çok ilginç bir fenomen.
 

Vetonun despotluğu
Ben Arafat yorumlarıyla ilgili analizimi dünyanın en nüfuzlu gazetesi olan New York Times (NYT) ve ABD’nin yerel gazetelerinin içinde en fazla tahsilli liberal elitlerin görüşlerini yansıtan Boston Globe (BG) ile sınırlandıracağım.

12 Kasım’daki NYT’nin başyazısı Arafat’ın ‘Filistinlilerin yaşayabilir, bağımsız bir devlet kurma özlemlerinin sembolü ve aynı zamanda gerçekleştirilmesinin en önemli engeli’ olarak tasvir edilmesiyle başlıyor. Arafat hiçbir zaman İsrailli eski bakan Shlomo Avineri’nin 13 Kasım’da NYT’de yazdığı gibi ‘İsraillilere doğru adım atıp onların korku ve ümitlerine hitap etme becerisini gösteren ve böylece İsrail’le yaptığı anlaşma ile Sina yarımadasını geri alabilen’ Mısır Cumhurbaşkanı Sedat’ın seviyesine ulaşamamış.

İnsan Filistin’de bir devletin kuruluşunun önünde daha önemli engeller tasavvur edebilir, fakat bunlar başta da belirttiğimiz prensiplerden dolayı tartışmaya açılamazlar, tıpkı Avineri’nin çok iyi tanıdığı Sedat hakkındaki gerçekler de olduğu gibi. Ben bu engellerden bazısına değinmek istiyorum.

Yetmişli yılların ortasında Filistinlilerin kendilerine ait bir devlet kurma hakkı uluslararası gündemde tartışmaya başlandığında, böyle bir devletin karşısında ABD hükümeti sürekli ‘en önemli engel’di. Bu cümleden olarak NYT, mutmain bir şekilde kendisini ikinci sırada görebilir. Bu, en geç 1976’da Suriye, BM Güvenlik Konseyi’ne Ortadoğu sorunuyla ilgili İki-devletli bir çözüm öngören bir tasarı sunduğunda ölçülü bir kararın alınmasını ABD kendi vetosuyla bloke ettiğinde anlaşıldı. Aynı tabloyu ertesi senelerde de gördük, sadece Güvenlik Konseyi’nde değil, aynı zamanda Ortadoğu kararlarını düzenli bir şekilde 150:2 çoğunluklarla karara bağlayan genel toplantılarda da.

NYT, Arafat 80’li yıllarda tekrar tekrar müzakereler taleb ettiğinde ve İsrail’in boykotuyla karşılaştığında inatçı bir şekilde bu durumu haber yapmaya direndi. NYT’nin aksine İsrail basını Şimon Peres’in Arafat’ın FKÖ’sünü ‘müzakere partneri olamaz’ şeklinde basit bir gerekçeyle reddettiği Arafat’ın çabalarını gündeme taşımıştı.

Bunun üzerine kısa bir süre sonra kesinlikle İbranice basını okuyabildiğini düşündüğümüz NYT Kudüs muhabiri ve Pulitzer ödülü sahibi Thomas Friedman, kendi hükümetleri tarafından kaale alınmayan İsrail barış güçlerinin ümitsiz durumunu resmediyordu. Aynı zamanda Şimon Peres’in‚Yahudi toplumunda gördü-ğümüz gibi Arap toplumunda bir ‘barış hareketinin’ olmayışını şikayet ettiğini kaydediyor ve Peres’in durum tespitini aktarıyordu: FKÖ ‘şiddet yanlısı bir organi-zasyon olarak kaldığı ve müzakere yapmaya karşı oldu-ğu sürece’ onlarla müzakere edilemez. Dürüst bir haber aktarımının düsturlarına göre gidecek olursak, Fried-man’ın yazılarında Şimon Peres ‘akıllı bir pragmatist’ olarak gözüküyor. Bu gözardı edilmesi mümkün olma-yacak kadar açık olan bir bilançodan sadece küçücük bir parçadır. Bunun gözardı edilmesi ancak tarihi kendi malları olarak görenlerin versiyonuna kararlı bir şekilde bağlanmakla olur.

Camp-David’in başarısızlığı
11 Kasım 2004 tarihli NYT Ortadoğu uzmanı Judith Miller’in ayrıntılı anma yazısı 12 Kasım’daki başyazının esprisini koruyordu. Miller’e göre “Arafat 1988’e kadar İsrail’in tanınmasını hep reddetti ve buna karşın silahlı mücadele ve terörde ısrar etti. Diplomatik yola ise Irak Başkanı Saddam Hüseyin ile 1991’deki Körfez savaşında omuz omuza verdikten sonra karar verdi.”

Böylece Miller titiz bir şekilde resmi okuyuş tarzını tekrarlıyor. Gerçekte ise Arafat 1991’den önce – İsrail’in özellikle ılımlı ‘pragmatistler’ kılığında Washington’un onayıyla reddettiği- İsrail ve Filistin’in meşruiyetini karşılıklı tanıma hedefiyle tekrar tekrar müzakereler teklif etmişti. 1989’da Şamir-Peres koalisyon hükümetinin birinci aksiyomunda belirtilen Ürdün ile İsrail arasında “başka bir Filistin devleti olamaz; zira Ürdün zaten bir Filistin devletidir” görüşü partiler-üstü uzlaşmaya dayanıyordu. İkinci aksiyom işgal altındaki bölgelerin kaderi ‘İsrail hükümetinin belirlediği ana çizgiler doğrultusunda’ düzenlemesi gerektiğini ifade ediyordu. Bu plan ABD tarafından şartsız kabul görmüş ve 1989’un sonunda Dışişleri Bakanı James Baker tarafından sunulan Baker Planı’na dönüşmüştü.

Ancak Miller’in ifadelerinin ve resmi tarih görüşünün aksine Körfez savaşından sonra müzakereleri değerlendirmeye alan Amerikan hükümetiydi; zira o zaman ABD tek taraflı olarak kendi çözümünü dayatabileceğini farketmişti. Bu 1991 ila 1993 arasındaki önce ciddi olarak düşünülmemiş Madrid’deki müzakereleri beraberinde getirdi ve nihayet İsrail ile Arafat etrafındaki FKÖ yönetimi arasındaki Oslo anlaşmalarına götürmüştü.
Bu anlaşmanın başından beri Filistinlilerin çıkarlarına bir ihanet olduğu belliydi.

13 Eylül 1993’deki ‘prensip açıklaması’ şunları karara bağlamıştı: Müzakerelerin sonucu sadece 1967’deki BM-kararı 242’ye (*) dayanacak. Böylece yetmişli yılların ortasından itibaren Ortadoğu’nun en mühim diplomatik konusu –yani Filistinlilerin İki-devlet çözümü çerçeve-sinde ulusal hakları- gözardı edilmişti. Oslo anlaşmasının metninden İsrail’in yerleşim politikasının devamı için bir mandanın bulunduğu açık bir şekilde ortaya çıkıyor. O dönemin Yitzak Rabin ve Şimon Peres etrafındaki siyasi yönetimi bunu gizlemek için bir sebep de görmü-yordu. Rabin’in düşüncelerinin arasından Arafat’a işgal edilmiş bölgelerde İsrail’in polisliğini yapma rolünün düştüğü görünüyordu. Bu ödevinin hakkını verdiği sürece bir pragmatist olarak görülüyordu ve onun rejimindeki rüşvet sistemi ve baskılara ilgi duymayan ABD ve İsrail’in desteğine sahipti. Gitgide daha fazla toprak İsrail’e kaybedildiğinden Arafat’ın Filistin halkını kontrol etmesi güçleşiyordu ve tekrar şerli bir kahpe ve bir barış engelcisi olarak görülmeye başlanıyordu.

Bu arada İsrail – Amerikanın desteğiyle- işgal edilmiş bölgelerin yerleşimcilerle doldurulmasına ve entegras-yonuna duraklamaksızın devam ediyordu. Clinton’un görev döneminin son yılında bu toprak ilhakı nihai zirvesine ulaşmıştı ki, böylece diplomatik bir çözüme dair ümit iyice kaybolmuştu.

Miller’in NYT anısı beklenilen finaline kavuşuyor: Temmuz 2000 tarihinde Camp David’de (**) Arafat Clinton ve Barak’ın bonker barış teklifini ‘reddetti’ ve daha sonra da Aralık 2000’de masada duran Clinton ‘Parametre’lerini de kabul etmeye yanaşmadı. Böylece Arafat halen şiddete dayalı bir çözüm aradığının tartışılmaz delilini ortaya koymuş oldu. Bu barışsever ABD ve İsrail için üzüntü verici bir durum oluşturmuş.
Gerçekte ise Camp David’in tekliflerine göre Batı Şeria birbirinden tamamen kopuk ilçelere bölünecekti. Hiçbir Filistinli lider, o zamanlar –gerçi New York Times ve Amerikan Mainstream medyasının geri kalan kısmı hariç olmalı- herkesin kolayca ulaşabileceği haritalara baktığında açıkça göreceği gibi, bunu kabul edemezdi.
Camp David’in başarısızlığından sonra Clinton, Arafat’ın itirazlarının gerçekten de ciddi gerekçeleri olduğunu kavramıştı. Bunu bulanık formüle edilmiş, fakat
muhtemel bir çözüm adına Camp David’de müzakere edilen pozisyonlardan çok daha fazla yaklaşan mezkur ‘parametreler’de görmek mümkün. Clinton böylece kendisi inatçı Arafat mitinin altını oyuyordu. Resmi tarih yazımı için bu, gerçi bir şey ifade etmiyordu.

Harvard Üniversitesi ve Massachusetts Institute of Technology (MIT)’in yayınladığı International Security dergisi gibi kaynaklardan Clinton’un Arafat ve Barak’ın ‘parametreler’le ilgili tepkilerine dair sarfettiği açıklamaları öğrenmek mümkün. İlgili dergi şu sonuca varıyor: “2000/2001 olaylarının Filistinli versiyonu İsrailli versiyondan çok daha tutarlı’ –yani ABD ve New York Times’ın versiyonu. Buna göre yüksek düzey İsrailli ve Filistinli müzakereciler Clinton’un ‘parametreleri’ni ‘sonraki çabalarının temeli’ olarak kullandılar ve 2001’in başlarında Mısır’a ait Taba’da ‘itirazları’nı tartıştılar. Buradan da Camp David’de Filistin tarafının bazı itirazlarını kabul eden geçici bir anlaşma çıktı – bu resmi versiyonu iptal eden bir diğer durumdur.

Taba müzakereleri İsrail tarafından iptal edildi, böylece bu görüşmeler devam etseydi nereye varacağını kestiremiyoruz. AB temsilcisi Miguel Moratinos’un ayrıntılı bir raporu her iki tarafça doğru olarak kabul edildi ve İsrail gazetelerinde işlendi. Ancak ben, ABD’deki medyanın bunu not aldığı konusunda şüphe ediyorum.

Miller’in versiyonuyla daha fazla ilgilenmek bize bir şey kazandırmayacak. Şimdi liberal Boston Globe’a yönümüzü çevirelim. 12 Kasım sayısında BG yayıncıları NYT’nin temel prensibine uyuyorlar, fakat en azından daha henüz bir Filistin yoksa bunun tek suçlusunun sadece Arafat olmadığını itiraf ediyorlar. İsrail’in siyasi liderleri de bu konuda ‘tam masum değiller.’ ABD’nin belirleyici rolünün ise kaydedilmesi bir tarafa, düşünülemiyor bile.

Bunun dışında Globe 11 Kasım’da Arafat’ın ‘2. Dünya Şavaşı’ndan sonra dünya çapında yaygınlaşan sömürge-karşıtı hareketlerin ortaya çıkardığı kült olarak tazim edilen Çin’de Mao Zedong, Küba’da Fidel Castro, Irak’da Saddam Hüseyin gibi karizmatik ve otoriter liderlerden’ sayılması gerektiğini öğreniyoruz. Bu öğretici, zira içinde bir nebze de olsa bir hakikat payı var. Aynısı eğer Yarı-tanrı olarak lanse edilen Ronald Reagan’ın emperyal cenaze merasimiyle ilgili bir başyazıda onun medyanın ve entellektüellerin fütursuz ve büyük yardımlarıyla cinayetler işleyen ‘bir kült olarak tazim edilen’ Hitler’den İdi Amin’e oradan Şimon Peres’e kadar halk kasaplarıyla birlikte anılsaydı doğru olurdu. Bu kıyası kavramakta zorlanan, tarihle daha yoğun olarak ilgilenmeli.

Ülkenin kurtuluşu
Bütün bunların yanısıra NYT sonunda Arafat’ın ölümüyle ilgili misafir yazar İsrailli tarihçi Benny Morris’in ayrıntılı yorumunu sunuyor. O da yazının başında hiçbir tereddüt bırakmıyor: Arafat barıştan ve işgalin bitirilmesinden bahseden, fakat hakikatte ‘Filistin’i kurtarmak’ isteyen bir at cambazıydı. Sırf bu bile onun düzeltilemez şerliliğini gösterirmiş. Morris, okuyucularının korkunç formül olan ‘Filistin’in kurtarılması’nı siyonist ideolojinin cephanesinden ödünç aldığını fark etmeyeceklerine inanıyor. Bunların bir yüzyıl boyunca kabul ettikleri temel prensip ‘ülkenin kurtuluşu’ydu; siyonist hareketin sürekli merkezi bir konsepti olan bir prensip: Ülkeyi gerçek sahiplerinin yararına ‘kurtarmak’ için ülkenin asli nüfusunun kovulması. Morris’in bu sorunla ilgili tutumunun İsrail tarafından keskin bir şekilde kınanması onun şerefine oldu. ABD’de ise bu yazarın kendisine kin beslenen bir düşmanın ölümüyle ilgili yazı yazmasının birinci seçenek olduğuna inanılıyor.

(*) 242 no’lu Karar, Haziran 1967’deki Altı gün savaşından sonra İsrail’in o dönem işgal ettiği bütün bölgelerden geri çekilmesini ve İsrail devletinin mevcudiyeti için uluslararası garantiler formüle etmişti, fakat benzeri bir açıklama bir Filistin devleti için yapılmamıştı..

(**) Temmuz 2000’de Yasir Arafat ve o dönemin İsrail Başbakanı Ehud Barak Bill Clinton’un daveti üzerine 14 gün Camp David’te hiçbir sonuca ulaşmayacak şekilde müzakerelerde bulundular.

Noam Chomsky 1928’de doğdu, 1955’den beri Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de araştırıyor ve öğretiyor ve o günden beri dil bilim üzerinel görüşleriyle dikkatleri üzerinde topluyor. Aynı zamanda siyasi bir deneme yazarı olarak keskin açıklığıyla iğneleyici olan toplum teşhisleri ile de isim yaptı. Yıllardır Amerika’nın her şeye gücünün yettiği savını inceliyor ve diğer ülkelerin birer kurban veya uydu devlet olarak elinde bulunduğu görüşünü savunuyor. Bu tez onun 1999’daki Kosovo savaşı, Ortadoğu’daki durum ve 2001’den beri ABD ve müttefiklerinin Anti-terör-savaşıyla ilgili yazılarını şekillendiriyor.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...