|

Tarihi
Galipler Yazar
Çev: Selvet Akgün
Noam Chomsky Freitag, 51 2004, 10/Aralık/2004
’Şerrin Düzeltilemez Tarafı’. Amerikan medyasında Yasir
Arafat’ın ölümü
Yasir Arafat’ın ölümü bir çok bakımdan tarih üzerindeki tanımlama gücüne
sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu ve bu tarihin hangi prensiplere
göre yazıldığını gösteriyor. Burada en temel ilke ‘bizim iyi olduğumuz’
ve ‘bizim’ yaptığımız her şeyin yüksek prensiplere itaat ettiğidir, her
ne kadar pratikte bazen hatalar yapılsa da.
Bu ilkeye başka birkaç düstur daha uymaktadır. Birincisi, bizim
tarafımızdan desteklenen devletler de özde iyiler, her ne kadar ‘bizim
kadar iyi’ olmasalar da: Bu devletler ABD’nin görüşlerine uydukları
sürece ‘akıllı pragma-tistler’ tarafından yönetiliyorlar. Bir başka
prensip düşmanlarımızın temelden kötü olduklarını ifade ediyor. Ne kadar
kötü oldukları şu an kendilerine hangi yoğunlukta saldırdığımıza ya da
saldırma planları kurduğumuza bağlı. Bu devletlerin statüsü çok hızlı
değişebilir. Bu cümleden olarak şimdiki Amerikan hükümetinin üyeleri ve
onların hocaları, Reagan ve Baba Bush döneminde Saddam Hüseyin’i
beğeniyorlardı ve ona sadece Kürtlere gaz bombası attığı, rejim
muhaliflerine işkence yaptığı, 1991’de neredeyse devrileceği bir Şii
ayaklanmasını bastırdığı sürece yardım ediyorlardı. Saddam böylece
‘istikrara’ – yani ‘bizim’ hakimiyetimize – katkı sağlıyordu. ‘Biz’
Tanrı adına Irak’a saldırma ve orada bize itaat ettiği ve böylece
‘istikrara’ katkı sağladığı sürece ‘demokratik’ olarak tanımlanacak bir
rejim ikame etmenin zamanı geldiğine inandığımızda aynı cinayetler
iğrenç şerliliğin kanıtına dönüşmüşlerdi.
Aktarılan prensipler çok basit ve kariyer ve şan peşinde koşan herkes
için anlaşılır. Uygulamasındaki kesintisizlik çok güzel belgelenmiştir.
Totaliter toplumlarda başka bir şey beklenemez zaten – korkuya bir saik
olarak dayanılmayan hür toplumlarda bu çok ilginç bir fenomen.
Vetonun despotluğu
Ben Arafat yorumlarıyla ilgili analizimi dünyanın en nüfuzlu
gazetesi olan New York Times (NYT) ve ABD’nin yerel gazetelerinin içinde
en fazla tahsilli liberal elitlerin görüşlerini yansıtan Boston Globe
(BG) ile sınırlandıracağım.
12 Kasım’daki NYT’nin başyazısı Arafat’ın ‘Filistinlilerin yaşayabilir,
bağımsız bir devlet kurma özlemlerinin sembolü ve aynı zamanda
gerçekleştirilmesinin en önemli engeli’ olarak tasvir edilmesiyle
başlıyor. Arafat hiçbir zaman İsrailli eski bakan Shlomo Avineri’nin 13
Kasım’da NYT’de yazdığı gibi ‘İsraillilere doğru adım atıp onların korku
ve ümitlerine hitap etme becerisini gösteren ve böylece İsrail’le
yaptığı anlaşma ile Sina yarımadasını geri alabilen’ Mısır Cumhurbaşkanı
Sedat’ın seviyesine ulaşamamış.
İnsan Filistin’de bir devletin kuruluşunun önünde daha önemli engeller
tasavvur edebilir, fakat bunlar başta da belirttiğimiz prensiplerden
dolayı tartışmaya açılamazlar, tıpkı Avineri’nin çok iyi tanıdığı Sedat
hakkındaki gerçekler de olduğu gibi. Ben bu engellerden bazısına
değinmek istiyorum.
Yetmişli yılların ortasında Filistinlilerin kendilerine ait bir devlet
kurma hakkı uluslararası gündemde tartışmaya başlandığında, böyle bir
devletin karşısında ABD hükümeti sürekli ‘en önemli engel’di. Bu
cümleden olarak NYT, mutmain bir şekilde kendisini ikinci sırada
görebilir. Bu, en geç 1976’da Suriye, BM Güvenlik Konseyi’ne Ortadoğu
sorunuyla ilgili İki-devletli bir çözüm öngören bir tasarı sunduğunda
ölçülü bir kararın alınmasını ABD kendi vetosuyla bloke ettiğinde
anlaşıldı. Aynı tabloyu ertesi senelerde de gördük, sadece Güvenlik
Konseyi’nde değil, aynı zamanda Ortadoğu kararlarını düzenli bir şekilde
150:2 çoğunluklarla karara bağlayan genel toplantılarda da.
NYT, Arafat 80’li yıllarda tekrar tekrar müzakereler taleb ettiğinde ve
İsrail’in boykotuyla karşılaştığında inatçı bir şekilde bu durumu haber
yapmaya direndi. NYT’nin aksine İsrail basını Şimon Peres’in Arafat’ın
FKÖ’sünü ‘müzakere partneri olamaz’ şeklinde basit bir gerekçeyle
reddettiği Arafat’ın çabalarını gündeme taşımıştı.
Bunun üzerine kısa bir süre sonra kesinlikle İbranice basını
okuyabildiğini düşündüğümüz NYT Kudüs muhabiri ve Pulitzer ödülü sahibi
Thomas Friedman, kendi hükümetleri tarafından kaale alınmayan İsrail
barış güçlerinin ümitsiz durumunu resmediyordu. Aynı zamanda Şimon
Peres’in‚Yahudi toplumunda gördü-ğümüz gibi Arap toplumunda bir ‘barış
hareketinin’ olmayışını şikayet ettiğini kaydediyor ve Peres’in durum
tespitini aktarıyordu: FKÖ ‘şiddet yanlısı bir organi-zasyon olarak
kaldığı ve müzakere yapmaya karşı oldu-ğu sürece’ onlarla müzakere
edilemez. Dürüst bir haber aktarımının düsturlarına göre gidecek
olursak, Fried-man’ın yazılarında Şimon Peres ‘akıllı bir pragmatist’
olarak gözüküyor. Bu gözardı edilmesi mümkün olma-yacak kadar açık olan
bir bilançodan sadece küçücük bir parçadır. Bunun gözardı edilmesi ancak
tarihi kendi malları olarak görenlerin versiyonuna kararlı bir şekilde
bağlanmakla olur.
Camp-David’in başarısızlığı
11 Kasım 2004 tarihli NYT Ortadoğu uzmanı Judith Miller’in ayrıntılı
anma yazısı 12 Kasım’daki başyazının esprisini koruyordu. Miller’e göre
“Arafat 1988’e kadar İsrail’in tanınmasını hep reddetti ve buna karşın
silahlı mücadele ve terörde ısrar etti. Diplomatik yola ise Irak Başkanı
Saddam Hüseyin ile 1991’deki Körfez savaşında omuz omuza verdikten sonra
karar verdi.”
Böylece Miller titiz bir şekilde resmi okuyuş tarzını tekrarlıyor.
Gerçekte ise Arafat 1991’den önce – İsrail’in özellikle ılımlı
‘pragmatistler’ kılığında Washington’un onayıyla reddettiği- İsrail ve
Filistin’in meşruiyetini karşılıklı tanıma hedefiyle tekrar tekrar
müzakereler teklif etmişti. 1989’da Şamir-Peres koalisyon hükümetinin
birinci aksiyomunda belirtilen Ürdün ile İsrail arasında “başka bir
Filistin devleti olamaz; zira Ürdün zaten bir Filistin devletidir”
görüşü partiler-üstü uzlaşmaya dayanıyordu. İkinci aksiyom işgal
altındaki bölgelerin kaderi ‘İsrail hükümetinin belirlediği ana çizgiler
doğrultusunda’ düzenlemesi gerektiğini ifade ediyordu. Bu plan ABD
tarafından şartsız kabul görmüş ve 1989’un sonunda Dışişleri Bakanı
James Baker tarafından sunulan Baker Planı’na dönüşmüştü.
Ancak Miller’in ifadelerinin ve resmi tarih görüşünün aksine Körfez
savaşından sonra müzakereleri değerlendirmeye alan Amerikan hükümetiydi;
zira o zaman ABD tek taraflı olarak kendi çözümünü dayatabileceğini
farketmişti. Bu 1991 ila 1993 arasındaki önce ciddi olarak düşünülmemiş
Madrid’deki müzakereleri beraberinde getirdi ve nihayet İsrail ile
Arafat etrafındaki FKÖ yönetimi arasındaki Oslo anlaşmalarına
götürmüştü.
Bu anlaşmanın başından beri Filistinlilerin çıkarlarına bir ihanet
olduğu belliydi.
13 Eylül 1993’deki ‘prensip açıklaması’ şunları karara bağlamıştı:
Müzakerelerin sonucu sadece 1967’deki BM-kararı 242’ye (*) dayanacak.
Böylece yetmişli yılların ortasından itibaren Ortadoğu’nun en mühim
diplomatik konusu –yani Filistinlilerin İki-devlet çözümü çerçeve-sinde
ulusal hakları- gözardı edilmişti. Oslo anlaşmasının metninden İsrail’in
yerleşim politikasının devamı için bir mandanın bulunduğu açık bir
şekilde ortaya çıkıyor. O dönemin Yitzak Rabin ve Şimon Peres
etrafındaki siyasi yönetimi bunu gizlemek için bir sebep de görmü-yordu.
Rabin’in düşüncelerinin arasından Arafat’a işgal edilmiş bölgelerde
İsrail’in polisliğini yapma rolünün düştüğü görünüyordu. Bu ödevinin
hakkını verdiği sürece bir pragmatist olarak görülüyordu ve onun
rejimindeki rüşvet sistemi ve baskılara ilgi duymayan ABD ve İsrail’in
desteğine sahipti. Gitgide daha fazla toprak İsrail’e kaybedildiğinden
Arafat’ın Filistin halkını kontrol etmesi güçleşiyordu ve tekrar şerli
bir kahpe ve bir barış engelcisi olarak görülmeye başlanıyordu.
Bu arada İsrail – Amerikanın desteğiyle- işgal edilmiş bölgelerin
yerleşimcilerle doldurulmasına ve entegras-yonuna duraklamaksızın devam
ediyordu. Clinton’un görev döneminin son yılında bu toprak ilhakı nihai
zirvesine ulaşmıştı ki, böylece diplomatik bir çözüme dair ümit iyice
kaybolmuştu.
Miller’in NYT anısı beklenilen finaline kavuşuyor: Temmuz 2000 tarihinde
Camp David’de (**) Arafat Clinton ve Barak’ın bonker barış teklifini
‘reddetti’ ve daha sonra da Aralık 2000’de masada duran Clinton
‘Parametre’lerini de kabul etmeye yanaşmadı. Böylece Arafat halen
şiddete dayalı bir çözüm aradığının tartışılmaz delilini ortaya koymuş
oldu. Bu barışsever ABD ve İsrail için üzüntü verici bir durum
oluşturmuş.
Gerçekte ise Camp David’in tekliflerine göre Batı Şeria birbirinden
tamamen kopuk ilçelere bölünecekti. Hiçbir Filistinli lider, o zamanlar
–gerçi New York Times ve Amerikan Mainstream medyasının geri kalan kısmı
hariç olmalı- herkesin kolayca ulaşabileceği haritalara baktığında
açıkça göreceği gibi, bunu kabul edemezdi.
Camp David’in başarısızlığından sonra Clinton, Arafat’ın itirazlarının
gerçekten de ciddi gerekçeleri olduğunu kavramıştı. Bunu bulanık formüle
edilmiş, fakat
muhtemel bir çözüm adına Camp David’de müzakere edilen pozisyonlardan
çok daha fazla yaklaşan mezkur ‘parametreler’de görmek mümkün. Clinton
böylece kendisi inatçı Arafat mitinin altını oyuyordu. Resmi tarih
yazımı için bu, gerçi bir şey ifade etmiyordu.
Harvard Üniversitesi ve Massachusetts Institute of Technology (MIT)’in
yayınladığı International Security dergisi gibi kaynaklardan Clinton’un
Arafat ve Barak’ın ‘parametreler’le ilgili tepkilerine dair sarfettiği
açıklamaları öğrenmek mümkün. İlgili dergi şu sonuca varıyor: “2000/2001
olaylarının Filistinli versiyonu İsrailli versiyondan çok daha tutarlı’
–yani ABD ve New York Times’ın versiyonu. Buna göre yüksek düzey
İsrailli ve Filistinli müzakereciler Clinton’un ‘parametreleri’ni
‘sonraki çabalarının temeli’ olarak kullandılar ve 2001’in başlarında
Mısır’a ait Taba’da ‘itirazları’nı tartıştılar. Buradan da Camp David’de
Filistin tarafının bazı itirazlarını kabul eden geçici bir anlaşma çıktı
– bu resmi versiyonu iptal eden bir diğer durumdur.
Taba müzakereleri İsrail tarafından iptal edildi, böylece bu görüşmeler
devam etseydi nereye varacağını kestiremiyoruz. AB temsilcisi Miguel
Moratinos’un ayrıntılı bir raporu her iki tarafça doğru olarak kabul
edildi ve İsrail gazetelerinde işlendi. Ancak ben, ABD’deki medyanın
bunu not aldığı konusunda şüphe ediyorum.
Miller’in versiyonuyla daha fazla ilgilenmek bize bir şey
kazandırmayacak. Şimdi liberal Boston Globe’a yönümüzü çevirelim. 12
Kasım sayısında BG yayıncıları NYT’nin temel prensibine uyuyorlar, fakat
en azından daha henüz bir Filistin yoksa bunun tek suçlusunun sadece
Arafat olmadığını itiraf ediyorlar. İsrail’in siyasi liderleri de bu
konuda ‘tam masum değiller.’ ABD’nin belirleyici rolünün ise
kaydedilmesi bir tarafa, düşünülemiyor bile.
Bunun dışında Globe 11 Kasım’da Arafat’ın ‘2. Dünya Şavaşı’ndan sonra
dünya çapında yaygınlaşan sömürge-karşıtı hareketlerin ortaya çıkardığı
kült olarak tazim edilen Çin’de Mao Zedong, Küba’da Fidel Castro,
Irak’da Saddam Hüseyin gibi karizmatik ve otoriter liderlerden’
sayılması gerektiğini öğreniyoruz. Bu öğretici, zira içinde bir nebze de
olsa bir hakikat payı var. Aynısı eğer Yarı-tanrı olarak lanse edilen
Ronald Reagan’ın emperyal cenaze merasimiyle ilgili bir başyazıda onun
medyanın ve entellektüellerin fütursuz ve büyük yardımlarıyla cinayetler
işleyen ‘bir kült olarak tazim edilen’ Hitler’den İdi Amin’e oradan
Şimon Peres’e kadar halk kasaplarıyla birlikte anılsaydı doğru olurdu.
Bu kıyası kavramakta zorlanan, tarihle daha yoğun olarak ilgilenmeli.
Ülkenin kurtuluşu
Bütün bunların yanısıra NYT sonunda Arafat’ın ölümüyle ilgili
misafir yazar İsrailli tarihçi Benny Morris’in ayrıntılı yorumunu
sunuyor. O da yazının başında hiçbir tereddüt bırakmıyor: Arafat
barıştan ve işgalin bitirilmesinden bahseden, fakat hakikatte
‘Filistin’i kurtarmak’ isteyen bir at cambazıydı. Sırf bu bile onun
düzeltilemez şerliliğini gösterirmiş. Morris, okuyucularının korkunç
formül olan ‘Filistin’in kurtarılması’nı siyonist ideolojinin
cephanesinden ödünç aldığını fark etmeyeceklerine inanıyor. Bunların bir
yüzyıl boyunca kabul ettikleri temel prensip ‘ülkenin kurtuluşu’ydu;
siyonist hareketin sürekli merkezi bir konsepti olan bir prensip: Ülkeyi
gerçek sahiplerinin yararına ‘kurtarmak’ için ülkenin asli nüfusunun
kovulması. Morris’in bu sorunla ilgili tutumunun İsrail tarafından
keskin bir şekilde kınanması onun şerefine oldu. ABD’de ise bu yazarın
kendisine kin beslenen bir düşmanın ölümüyle ilgili yazı yazmasının
birinci seçenek olduğuna inanılıyor.
(*) 242 no’lu Karar, Haziran 1967’deki Altı gün savaşından sonra
İsrail’in o dönem işgal ettiği bütün bölgelerden geri çekilmesini ve
İsrail devletinin mevcudiyeti için uluslararası garantiler formüle
etmişti, fakat benzeri bir açıklama bir Filistin devleti için
yapılmamıştı..
(**) Temmuz 2000’de Yasir Arafat ve o dönemin İsrail Başbakanı Ehud
Barak Bill Clinton’un daveti üzerine 14 gün Camp David’te hiçbir sonuca
ulaşmayacak şekilde müzakerelerde bulundular.
Noam Chomsky 1928’de doğdu, 1955’den beri Massachusetts Institute of
Technology (MIT)’de araştırıyor ve öğretiyor ve o günden beri dil bilim
üzerinel görüşleriyle dikkatleri üzerinde topluyor. Aynı zamanda siyasi
bir deneme yazarı olarak keskin açıklığıyla iğneleyici olan toplum
teşhisleri ile de isim yaptı. Yıllardır Amerika’nın her şeye gücünün
yettiği savını inceliyor ve diğer ülkelerin birer kurban veya uydu
devlet olarak elinde bulunduğu görüşünü savunuyor. Bu tez onun 1999’daki
Kosovo savaşı, Ortadoğu’daki durum ve 2001’den beri ABD ve
müttefiklerinin Anti-terör-savaşıyla ilgili yazılarını şekillendiriyor. |