Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 314 | Şubat  2005

                   

 

 


Yılın Kara Mizah Öyküleri

Mehmed Durmuş

Dünyada İslamsızlıktan doğan küfür, nifak ve zulüm politikaları aynen sürmektedir. Dünyanın müstekbirleri faaliyetlerine, sözde Müslüman topluluklar da susmaya devam ediyorlar. Başta ABD olmak üzere, dünyanın emperyalist aktör devletleri Müslüman geçmişli toplumları denek olarak kullanmayı sürdürüyorlar.

Dünyada her gün o kadar hadise cereyan ediyor ki, bunlar bir yönüyle trajik, bir yönüyle tam bir kara mizah örneğidirler. İşte bunlardan bir demet...

ABD’nin Afganistan’da kendi elleriyle diktiği kukla yönetimin lideri Hamid Karzâî, geçtiğimiz Aralık ayında yemin ederek başkanlık koltuğuna oturdu. Kara mizah burada değil, tören esnasında vukû buldu. Tören bol dinî motifli idi. Kur’an okunarak başlanan törende Karzaî Kur’an üzerine yemin etti ve el bastı. Kukla Karzaî Kur’an üzerine yemin ederken, karşısında, protokolde ABD yönetiminin şahinlerinden Dick Cheny ve Rumsfeld de oturu-yorlardı. Acaba Karzaî, Kur’an’a yemin ederken, ABD’nin Ebu Gureyb cezaevinde, Guantanamo üssünde, Felluce’de yaptıklarının aynısını yeni dönemde ben kendi ellerimle yapacağım diye mi and içiyordu? Veya bu Kur’an’la, ABD’nin başını çektiği, Dünyayı kafirleştirme siyasetine nasıl hizmet edilir, bunu size göstereceğim mi demek istiyordu? Cheny ve Rumsfeld’in gözleri pürdikkat Karzaî’nin üzerindeydi...
Kara kapkara mizah örneği.

Bir başka kara mizah öyküsü Rahşan Ecevit yönetiminde yazıldı. Kocasıyla birlikte 28 Şubat döneminde “Din’in elden gitmesi” için elinden geleni ardına koymayan bir kadın, şimdi kalkıp misyonerlik faaliyetlerinden yakınıyor, “ülkemi isterim” diyor ve “din elden gidiyor” diye feveran ediyor. Rahşan Ecevit’in bu haykırışının, AB’ne girme konusunda bir karşı cephe oluşturan ulusalcı, yeni kuvayı milliyeci kanadın adına bir çıkış olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. “Ülkemi isterim” derken kastettiği de acaba, “arz-ı mev’ud” ideali midir, ondan da kuşkulanırım.

Fakat bir toplumla bu kadar açıktan dalga geçilme-sindeki pervasızlığı, dalga geçmenin bu kadar kolay olmasını da izah etmekte zorlanıyorum. Tabi kara mizahı tamamlayan fotoğraf kareleri bu kadar olsaydı, eksik olurdu. Albümün diğer karelerinde Rahşan Ecevit’in sözlerini ciddi ciddi tartışan, “yoksa acaba Rahşan Ecevit gerçekten hidayete mi erdi? Neden olmasın, hemen kestirip atmak yanlış olur” gibi ilkel ve mankafasal yaklaşımlar bulunmaktadır. Kendi tanrısal değerleri üzerine yemin edeceği halde, Merve Kavakçı’ya bile, başındaki örtüden dolayı katlanamayarak, tam bir siyasi linç örneği ile Nedvelerinden yaka paça dışarı atmalarını olsun hatırlamayan bu zavallı bî-idrak Etrak, kara mizahı kıvamına erdirmektedirler.

ABD Başkanlık sarayı Beyaz Saray’da Müslümanların Ramazan ve Kurban bayramı gibi dînî günlerini kutlamak, hatta ramazan ayında iftar davetleri vermek artık bir Amerikan klasiği oldu. George Bush, Müslümanların kurban bayramını kutlayan bir mesaj yayınladı. Ne yalan söyleyeyim, bir insanı zevkine öldürüp haremine el koyan, öldürdüğü insanın kafa derisini yüzen ve kanını içip etini yedikten sonra, sofra hizmetlerini de kendisine yaptırdığı haremine teşekkür etme centilmenliği gösteren bir kovboya benzettiğim Bush’un bu kutlamaları da, sözde Müslüman topluluklar arasında ne yazık ki mâkes bulmaktadır. Düşünebiliyor musunuz: Bir devlet başkanı, dünyada (Afganistan, Irak, Filistin v.b) bunca namusunu kirlettikleri, çoluk çocuk demeden, yaralı-sağlam ayırt etmeden kurşuna dizdikleri, camilerini başlarına yıktıkları bir toplumun bayramını kutluyor! Üstelik de İbrahim Peygamber’in o tertemiz adını ağzına alarak! Hem de ne diyor biliyor musunuz: Hz. İbrahim’in “Amerika’yı ve dünyayı daha iyi bir yer haline getiren şefkat anlayışına örnek teşkil” ettiğini ileri sürüyor!

Peki bütün bunlara karşın Irak halkı ne yapıyor? Onlar da ABD’nin koyduğu sandıkların başına güle oynaya gidiyor ve oy kullanıyorlar; Amerika bize özgürlük ve demokrasi getirecek diye...

Bush’un sözlerine karşılık, ‘söz’le bir karşılık vermenin hiçbir anlamının olmadığını da biliyorum...

Fakat şunu da biliyorum, eğer ki Bush’un, bayramlarını tebrik ettiği “bütün Müslümanlar” arasında, bu sözlerin alıcısı olmasa (mâkes bulmasa) bunu nasıl yapacaktı?! Buna böyle bakmayanlar, en azından son yılların en büyük fitnesi olan dinlerarası Diyalog entrikalarına baksınlar.

Reuters Ajansı hacda şeytan taşlamak için Mina’da toplanan 2.5 milyon hacı adayının büyük çoğunluğunun, ellerindeki taşları atarken, ABD Başkanı Bush’u akıllarından geçirdiklerini yazmış. Ajans, çoğu hacı adayının Bush’u günümüzün şeytanı olarak gördüğünü ve sembolik olarak atılan taşlarla Bush’u hedeflediklerini yazmış. İsrail başbakanı Ariel Saron’la İngiltere başbakanı Tony Blair de şeytan niyetine taşlanan liderler arasında yer almaktalarmış. (Milliyet, 23.01.2005).

Buraya kadar her şey iyi.
Derin anlamlar her zaman ayrıntılarda gizleniyor. 2001 Yılında Taliban’a esir düştükten sonra Müslüman olan İngiliz kadın gazeteci Yvonne Ridley, “Şeytan taşlarken Bush’u, Şaron’u ve Blair’i düşün-meden edemedim” demiş. Mısır’lı Muhammed adındaki bir hacı da, “şeytan taşlarken Bush, Şaron ve Blair’i düşündük ve öfkemiz biraz yatıştı” demiş. İngiliz mühtedî kadının sözleri, İslam’ı daha net anlayan duru bir ses olarak çarptı kulaklarıma. Mısırlı’nın söylediği “öfkemiz biraz yatıştı” sözüne karşılık ise ‘heyhat’ dedim. İşte gelenek haccın içini böyle boşalttı diye düşündüm. Halbuki şeytan taşlamak, “öfkemizin biraz yatışması” için değil! Bilakis, öfkemizin diri, canlı ve daimi tutulması için olmalıdır. Hac bunun için vardır. Şeytanın temsilcisi olarak görülen Bush’lar, Şaron’lar, Blair’ler, sadece bugün var olan konjonktürel hadiseler değil, aksine, hiç bitmeyecek olan şeytanizmin temsilcileridirler. Mina’da şeytan taşlamak Mısır’lı Muhammed’in öfkesini yatıştırıyor, hacdan gelince de mutlaka, “zemzem içtim günah işlememeliyim” gerekçesiyle Bush’un, Şaron’un ve Blair’in adlarını -gıybet olur düşünesiyle- ağzına almayacaktır.

Reuters’ın haberinin yansıttığı kara mizah karesi henüz tamamlanmadı.

Hacı adaylarından bir bölümü ise şeytan taşlarken akıllarından siyaset geçirmediklerini belirterek, “Bu, Allah için yapılan bir şey, taş atarken sadece Allah’ı düşündüm” buyurmuşlar... Haberin bu kısmı, geleneksel büyük ekseriyetin düşünsel sefaletini ve sefahetini (beyinsizliğini) gösteren çok önemli bir ayrıntıdır diye düşünüyorum. Kendilerini İslam’a nisbet erden toplumların ‘gelmez yanlarının’ teşhisinde önemli bir belgedir bu. Şu son not ise, aynı toplumlara hükmeden Karzaî-Allavî modelinin portresini çizen daha önemli bir kanıttır:

Suudî Arabistan Kralı Fahd ve Veliaht Prens Abdullah, yayınladıkları mesajda, Müslümanları “Allah’a ve O’nun Rasulü’ne savaş açmak anlamına gelen terörizmden” uzak durmaya davet etmişler, İslam’ın bağışlama ve ılımlılık telkin eden öğretisine sadık kalınmasını salık vermişler.
Tabi bu anekdot aynı zamanda hacda şeytan taşlayan Müslümanlara belki de, ilk başta ‘şeytan taşlama’ işine nereden başlamaları gerektiği konusunda önemli bir fikir verici niteliktedir. Suudî yöneticiler ise tam olarak kendilerini tanımlamışlar.

Son olarak, peşpeşe röportajlarla parlatılan, Amerika’da tutulan ‘görevli’ bir vaizin röportajındaki kara kapkara mizah boyutuna değinmek sanırım yerinde olur.

Son zamanlarda nurculuk hareketinin yeniden matahlaştırılması, peşpeşe yapılan röportajlar, dizi yazılar, Nurcu kitaplarının eşantiyon olarak verilmesi v.b. elbette tesadüfî değildir. Her şeyden önce, bazı ‘kaşımalar’ ödünç olmak durumundadır. Hele de onların dünyasında ‘beleş’ bir kaşıma olmaz. Kanımca olayın esas sebebi şudur: Dünya genelinde ve Türkiye özelinde, İslam’ın ılımlılaştırılması, Dünyayı kafirleştirme politikalarında İslam’ın bir ‘sorun’ olmaktan çıkartılıp tam tersine, bu politikaya hizmet eden bir araç haline gelmesi gerekmektedir. Tabi ki bu uğurda küresel hegemonik güçlere yol gösteren, onlara yardım ve yataklık eden ‘içerden’ bazı mihmandarlar gerekmektedir. Dinlerarası Diyalog ve hoşgörü entrikalarının amacı tamamen budur. Tabi ki bu entrikaların esas aktörleri, kuzu postuna bürünmüş kurtlardır. Fakat, içeride bu kurtlara yardım ve yataklık eden, bütün düşünme melekeleri tevhid eksenine tamamen kapanmış, müslümanca basiretten tamamen yoksun, İslam için kurulan tuzakları anlayacak hiçbir zihinsel kapasiteye sahip olmayan o kadar beyinsiz var ki, bunlar, küresel güçlerin işlerini hep âsân etmektedirler.

Aydın Doğan’ın Milliyet’inin nereden icap edip de, kendisiyle röportaj yaptığını anladığını hiç zannetmediğim mevzu bahis vaiz, kendisine sorulan sorular karşısında o kadar coşuyor ki, kendisindeki cevherleri kendisinin bile nasıl olup da bugüne kadar iyi tanıyamadığının şaşkınlığını yaşıyor sanki... Çok derin bilgi ve hikmet birikimine sahipmiş gibi ve artistik pozlar vermekten de geri durmayarak, yerel ve küresel efendileri memnun etmek için ne söylemek gerekirse hepsini söylüyor. Kenan Evren’e cennette bir köşk rezervasyonu yapıyor; kendi tabanına ve dolaylı olarak bütün topluma kesinlikle ve kesinlikle ülke yönetimine talip olmayın, yani siyasetten uzak durun vasiyetinde bulunuyor; Hristiyanlıkvârî, geleneksel tapınmanızı yapın, sizden istenen paraları verin ama sakın ha siyasi talepte bulunmayın, siyasal düşünmeyin mesajını yineliyor. Bu ‘görevli’ vaiz Amerikan çıkarlarını o kadar koruyup kolluyor ki, Amerika’nın Irak’ı işgal edişiyle Peygamberimiz’in Mekke’yi fethetmesi arasında -çok enteresan, şeytanın bile aklına gelmez- bir alaka kurmaktan çekinmiyor. (Milliyet, Fethullah Gülen’le 11 Gün, 18.01.2005, s. 14, son sütun).

Bu vaizin bir megaloman edasıyla ve çok etkileyen(!) pozları eşliğinde sarf ettiği sözler karşısında acı tebessümler eksik olmuyor yüzümden.

Maksadım, röportajı baştan sona kritik etmek değil. Kalemimi daha fazla kirletmek de istemiyorum. Fakat, bu röportajı okuyan ve okudukça basireti daha da körleşen, gözleri bağlanan, dilleri tutulan, adeta büyülenen, hipnotize edilen yığınlarca insanın bu aymazlığına değinmek istedim. Bu kadar mutlak itaatle röportajı okuyan bu yığınlar, Hoca Efendilerinin bu hezeyanları karşısında, “o söylüyorsa bir hikmeti vardır” mantığı ile yaklaşmakta, hocalarını şerikleştirmektedirler.

‘Kara mizah’da ayetin yeri olur mu demeyin. Lütfen bu insanların içinde bulunduğu şirk koşma ile, Ahzap Suresinin 67. ayetini bir kere daha Allah rızası için okuyalım ve ölçüp biçelim, tartıp tefekkür ve tezekkür edelim. Arkasından da bu insanlara ahirette “onlar alevli bir ateşe yaslanacaklardır” veya “onlara elîm bir azabı müjdele!” gibi mizahî müjdeyi hatırlatalım.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...