|

Yılın Kara Mizah Öyküleri
Mehmed Durmuş
Dünyada İslamsızlıktan doğan küfür, nifak ve zulüm politikaları aynen
sürmektedir. Dünyanın müstekbirleri faaliyetlerine, sözde Müslüman
topluluklar da susmaya devam ediyorlar. Başta ABD olmak üzere, dünyanın
emperyalist aktör devletleri Müslüman geçmişli toplumları denek olarak
kullanmayı sürdürüyorlar.
Dünyada her gün o kadar hadise cereyan ediyor ki, bunlar bir yönüyle
trajik, bir yönüyle tam bir kara mizah örneğidirler. İşte bunlardan bir
demet...
ABD’nin Afganistan’da kendi elleriyle diktiği kukla yönetimin lideri
Hamid Karzâî, geçtiğimiz Aralık ayında yemin ederek başkanlık koltuğuna
oturdu. Kara mizah burada değil, tören esnasında vukû buldu. Tören bol
dinî motifli idi. Kur’an okunarak başlanan törende Karzaî Kur’an üzerine
yemin etti ve el bastı. Kukla Karzaî Kur’an üzerine yemin ederken,
karşısında, protokolde ABD yönetiminin şahinlerinden Dick Cheny ve
Rumsfeld de oturu-yorlardı. Acaba Karzaî, Kur’an’a yemin ederken,
ABD’nin Ebu Gureyb cezaevinde, Guantanamo üssünde, Felluce’de
yaptıklarının aynısını yeni dönemde ben kendi ellerimle yapacağım diye
mi and içiyordu? Veya bu Kur’an’la, ABD’nin başını çektiği, Dünyayı
kafirleştirme siyasetine nasıl hizmet edilir, bunu size göstereceğim mi
demek istiyordu? Cheny ve Rumsfeld’in gözleri pürdikkat Karzaî’nin
üzerindeydi...
Kara kapkara mizah örneği.
Bir başka kara mizah öyküsü Rahşan Ecevit yönetiminde yazıldı. Kocasıyla
birlikte 28 Şubat döneminde “Din’in elden gitmesi” için elinden geleni
ardına koymayan bir kadın, şimdi kalkıp misyonerlik faaliyetlerinden
yakınıyor, “ülkemi isterim” diyor ve “din elden gidiyor” diye feveran
ediyor. Rahşan Ecevit’in bu haykırışının, AB’ne girme konusunda bir
karşı cephe oluşturan ulusalcı, yeni kuvayı milliyeci kanadın adına bir
çıkış olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum. “Ülkemi isterim” derken
kastettiği de acaba, “arz-ı mev’ud” ideali midir, ondan da kuşkulanırım.
Fakat bir toplumla bu kadar açıktan dalga geçilme-sindeki pervasızlığı,
dalga geçmenin bu kadar kolay olmasını da izah etmekte zorlanıyorum.
Tabi kara mizahı tamamlayan fotoğraf kareleri bu kadar olsaydı, eksik
olurdu. Albümün diğer karelerinde Rahşan Ecevit’in sözlerini ciddi ciddi
tartışan, “yoksa acaba Rahşan Ecevit gerçekten hidayete mi erdi? Neden
olmasın, hemen kestirip atmak yanlış olur” gibi ilkel ve mankafasal
yaklaşımlar bulunmaktadır. Kendi tanrısal değerleri üzerine yemin
edeceği halde, Merve Kavakçı’ya bile, başındaki örtüden dolayı
katlanamayarak, tam bir siyasi linç örneği ile Nedvelerinden yaka paça
dışarı atmalarını olsun hatırlamayan bu zavallı bî-idrak Etrak, kara
mizahı kıvamına erdirmektedirler.
ABD Başkanlık sarayı Beyaz Saray’da Müslümanların Ramazan ve Kurban
bayramı gibi dînî günlerini kutlamak, hatta ramazan ayında iftar
davetleri vermek artık bir Amerikan klasiği oldu. George Bush,
Müslümanların kurban bayramını kutlayan bir mesaj yayınladı. Ne yalan
söyleyeyim, bir insanı zevkine öldürüp haremine el koyan, öldürdüğü
insanın kafa derisini yüzen ve kanını içip etini yedikten sonra, sofra
hizmetlerini de kendisine yaptırdığı haremine teşekkür etme
centilmenliği gösteren bir kovboya benzettiğim Bush’un bu kutlamaları
da, sözde Müslüman topluluklar arasında ne yazık ki mâkes bulmaktadır.
Düşünebiliyor musunuz: Bir devlet başkanı, dünyada (Afganistan, Irak,
Filistin v.b) bunca namusunu kirlettikleri, çoluk çocuk demeden,
yaralı-sağlam ayırt etmeden kurşuna dizdikleri, camilerini başlarına
yıktıkları bir toplumun bayramını kutluyor! Üstelik de İbrahim
Peygamber’in o tertemiz adını ağzına alarak! Hem de ne diyor biliyor
musunuz: Hz. İbrahim’in “Amerika’yı ve dünyayı daha iyi bir yer haline
getiren şefkat anlayışına örnek teşkil” ettiğini ileri sürüyor!
Peki bütün bunlara karşın Irak halkı ne yapıyor? Onlar da ABD’nin
koyduğu sandıkların başına güle oynaya gidiyor ve oy kullanıyorlar;
Amerika bize özgürlük ve demokrasi getirecek diye...
Bush’un sözlerine karşılık, ‘söz’le bir karşılık vermenin hiçbir
anlamının olmadığını da biliyorum...
Fakat şunu da biliyorum, eğer ki Bush’un, bayramlarını tebrik ettiği
“bütün Müslümanlar” arasında, bu sözlerin alıcısı olmasa (mâkes bulmasa)
bunu nasıl yapacaktı?! Buna böyle bakmayanlar, en azından son yılların
en büyük fitnesi olan dinlerarası Diyalog entrikalarına baksınlar.
Reuters Ajansı hacda şeytan taşlamak için Mina’da toplanan 2.5 milyon
hacı adayının büyük çoğunluğunun, ellerindeki taşları atarken, ABD
Başkanı Bush’u akıllarından geçirdiklerini yazmış. Ajans, çoğu hacı
adayının Bush’u günümüzün şeytanı olarak gördüğünü ve sembolik olarak
atılan taşlarla Bush’u hedeflediklerini yazmış. İsrail başbakanı Ariel
Saron’la İngiltere başbakanı Tony Blair de şeytan niyetine taşlanan
liderler arasında yer almaktalarmış. (Milliyet, 23.01.2005).
Buraya kadar her şey iyi.
Derin anlamlar her zaman ayrıntılarda gizleniyor. 2001 Yılında Taliban’a
esir düştükten sonra Müslüman olan İngiliz kadın gazeteci Yvonne Ridley,
“Şeytan taşlarken Bush’u, Şaron’u ve Blair’i düşün-meden edemedim”
demiş. Mısır’lı Muhammed adındaki bir hacı da, “şeytan taşlarken Bush,
Şaron ve Blair’i düşündük ve öfkemiz biraz yatıştı” demiş. İngiliz
mühtedî kadının sözleri, İslam’ı daha net anlayan duru bir ses olarak
çarptı kulaklarıma. Mısırlı’nın söylediği “öfkemiz biraz yatıştı” sözüne
karşılık ise ‘heyhat’ dedim. İşte gelenek haccın içini böyle boşalttı
diye düşündüm. Halbuki şeytan taşlamak, “öfkemizin biraz yatışması” için
değil! Bilakis, öfkemizin diri, canlı ve daimi tutulması için olmalıdır.
Hac bunun için vardır. Şeytanın temsilcisi olarak görülen Bush’lar,
Şaron’lar, Blair’ler, sadece bugün var olan konjonktürel hadiseler
değil, aksine, hiç bitmeyecek olan şeytanizmin temsilcileridirler.
Mina’da şeytan taşlamak Mısır’lı Muhammed’in öfkesini yatıştırıyor,
hacdan gelince de mutlaka, “zemzem içtim günah işlememeliyim”
gerekçesiyle Bush’un, Şaron’un ve Blair’in adlarını -gıybet olur
düşünesiyle- ağzına almayacaktır.
Reuters’ın haberinin yansıttığı kara mizah karesi henüz tamamlanmadı.
Hacı adaylarından bir bölümü ise şeytan taşlarken akıllarından siyaset
geçirmediklerini belirterek, “Bu, Allah için yapılan bir şey, taş
atarken sadece Allah’ı düşündüm” buyurmuşlar... Haberin bu kısmı,
geleneksel büyük ekseriyetin düşünsel sefaletini ve sefahetini
(beyinsizliğini) gösteren çok önemli bir ayrıntıdır diye düşünüyorum.
Kendilerini İslam’a nisbet erden toplumların ‘gelmez yanlarının’
teşhisinde önemli bir belgedir bu. Şu son not ise, aynı toplumlara
hükmeden Karzaî-Allavî modelinin portresini çizen daha önemli bir
kanıttır:
Suudî Arabistan Kralı Fahd ve Veliaht Prens Abdullah, yayınladıkları
mesajda, Müslümanları “Allah’a ve O’nun Rasulü’ne savaş açmak anlamına
gelen terörizmden” uzak durmaya davet etmişler, İslam’ın bağışlama ve
ılımlılık telkin eden öğretisine sadık kalınmasını salık vermişler.
Tabi bu anekdot aynı zamanda hacda şeytan taşlayan Müslümanlara belki
de, ilk başta ‘şeytan taşlama’ işine nereden başlamaları gerektiği
konusunda önemli bir fikir verici niteliktedir. Suudî yöneticiler ise
tam olarak kendilerini tanımlamışlar.
Son olarak, peşpeşe röportajlarla parlatılan, Amerika’da tutulan
‘görevli’ bir vaizin röportajındaki kara kapkara mizah boyutuna değinmek
sanırım yerinde olur.
Son zamanlarda nurculuk hareketinin yeniden matahlaştırılması, peşpeşe
yapılan röportajlar, dizi yazılar, Nurcu kitaplarının eşantiyon olarak
verilmesi v.b. elbette tesadüfî değildir. Her şeyden önce, bazı
‘kaşımalar’ ödünç olmak durumundadır. Hele de onların dünyasında ‘beleş’
bir kaşıma olmaz. Kanımca olayın esas sebebi şudur: Dünya genelinde ve
Türkiye özelinde, İslam’ın ılımlılaştırılması, Dünyayı kafirleştirme
politikalarında İslam’ın bir ‘sorun’ olmaktan çıkartılıp tam tersine, bu
politikaya hizmet eden bir araç haline gelmesi gerekmektedir. Tabi ki bu
uğurda küresel hegemonik güçlere yol gösteren, onlara yardım ve yataklık
eden ‘içerden’ bazı mihmandarlar gerekmektedir. Dinlerarası Diyalog ve
hoşgörü entrikalarının amacı tamamen budur. Tabi ki bu entrikaların esas
aktörleri, kuzu postuna bürünmüş kurtlardır. Fakat, içeride bu kurtlara
yardım ve yataklık eden, bütün düşünme melekeleri tevhid eksenine
tamamen kapanmış, müslümanca basiretten tamamen yoksun, İslam için
kurulan tuzakları anlayacak hiçbir zihinsel kapasiteye sahip olmayan o
kadar beyinsiz var ki, bunlar, küresel güçlerin işlerini hep âsân
etmektedirler.
Aydın Doğan’ın Milliyet’inin nereden icap edip de, kendisiyle röportaj
yaptığını anladığını hiç zannetmediğim mevzu bahis vaiz, kendisine
sorulan sorular karşısında o kadar coşuyor ki, kendisindeki cevherleri
kendisinin bile nasıl olup da bugüne kadar iyi tanıyamadığının
şaşkınlığını yaşıyor sanki... Çok derin bilgi ve hikmet birikimine
sahipmiş gibi ve artistik pozlar vermekten de geri durmayarak, yerel ve
küresel efendileri memnun etmek için ne söylemek gerekirse hepsini
söylüyor. Kenan Evren’e cennette bir köşk rezervasyonu yapıyor; kendi
tabanına ve dolaylı olarak bütün topluma kesinlikle ve kesinlikle ülke
yönetimine talip olmayın, yani siyasetten uzak durun vasiyetinde
bulunuyor; Hristiyanlıkvârî, geleneksel tapınmanızı yapın, sizden
istenen paraları verin ama sakın ha siyasi talepte bulunmayın, siyasal
düşünmeyin mesajını yineliyor. Bu ‘görevli’ vaiz Amerikan çıkarlarını o
kadar koruyup kolluyor ki, Amerika’nın Irak’ı işgal edişiyle
Peygamberimiz’in Mekke’yi fethetmesi arasında -çok enteresan, şeytanın
bile aklına gelmez- bir alaka kurmaktan çekinmiyor. (Milliyet, Fethullah
Gülen’le 11 Gün, 18.01.2005, s. 14, son sütun).
Bu vaizin bir megaloman edasıyla ve çok etkileyen(!) pozları eşliğinde
sarf ettiği sözler karşısında acı tebessümler eksik olmuyor yüzümden.
Maksadım, röportajı baştan sona kritik etmek değil. Kalemimi daha fazla
kirletmek de istemiyorum. Fakat, bu röportajı okuyan ve okudukça
basireti daha da körleşen, gözleri bağlanan, dilleri tutulan, adeta
büyülenen, hipnotize edilen yığınlarca insanın bu aymazlığına değinmek
istedim. Bu kadar mutlak itaatle röportajı okuyan bu yığınlar, Hoca
Efendilerinin bu hezeyanları karşısında, “o söylüyorsa bir hikmeti
vardır” mantığı ile yaklaşmakta, hocalarını şerikleştirmektedirler.
‘Kara mizah’da ayetin yeri olur mu demeyin. Lütfen bu insanların içinde
bulunduğu şirk koşma ile, Ahzap Suresinin 67. ayetini bir kere daha
Allah rızası için okuyalım ve ölçüp biçelim, tartıp tefekkür ve tezekkür
edelim. Arkasından da bu insanlara ahirette “onlar alevli bir ateşe
yaslanacaklardır” veya “onlara elîm bir azabı müjdele!” gibi mizahî
müjdeyi hatırlatalım. |