|

İki Dost
Arif Kaya
-Bir-
Tanışma
Haydin namaza
Haydin felaha
Namaz uykudan hayırlıdır
Ezan sesi gecenin karanlığında dalga dalga yayılırken yattığım yerden
doğruldum. Yatağın kenarında bir müddet oturup “insanların yattıkları
kabirlerinden kaldırılıp (tekrar diriltilip) ölümden önce hayatta iken
yapıp ettiklerinin hesabını vermek üzere toplanacakları günü” tahayyül
ettim. O zorlu günde kendim dahil tüm mü’minleri merhameti ile
yargılaması ve bağışlaması için “din günü’nün sahibi”ne dua ettim.
Ayrıca bu dünya hayatında bana bir günlük bir süre daha tanıdığı; bir
şans, bir fırsat daha verdiği için şükrettim. Uyuyup uyanmayabilirdim
pekala. Uyku bir nevi ölüm, ölüm de kıyamete dek sürecek bir nevi uyku
değil miydi?
Abdest alıp namaz kıldıktan sonra çalışma odasına geçerek yeni güne
merhaba dedim. Yeni bir gün dedim de aklıma günlük gazetelerden birinin
hoşuma giden bir logosu geldi. “Her sabah dünya yeniden kurulur. Her
sabah taze bir başlangıçtır”. Gecenin sabaha doğru evrildiği, karanlığın
yerini yavaş yavaş aydınlığa terkettiği, tan yerinin ağarıp güneşin ilk
ışıklarının odayı doldurduğu vakitleri yıllardır değerlendirmeye
çalışmışımdır gücüm yettiğince. Zira sabah namazından sonraki vakit;
uyku sonrasının dinginliği, dinlenmişliği; hane halkının uykuda oluşu;
içeride ve dışarıda sessiz ve sükunet içindeki ortam nedeniyle okumak,
çalışmak ve düşünmek için en elverişli zaman dilimidir.
“Yoksa sen bir müslüman olarak sabah namazı sonrası güne başlamıyor,
tekrar yatıp kendini bu imkandan mahrum bırakarak güneşin ışıklarını
üzerine mi doğduruyorsun?”
Evet diye cevap vermiştim vermesine de, soru aklıma takılıp kalmıştı o
zamanlar. Bu makul ve mantıklı soru, sonraları beni düşündürecek, takip
eden yıllarda sabah namazı ile güne başlama alışkanlığımın yerleşmesine
vesile olacaktı.
Hayata dair ne varsa her şeyin allak bullak olduğu, değişim sancılarının
devam ettiği yıllarda karşılaş-mıştım soru sahibiyle. Adı Selçuk’tu.
Kırşehir’li olup telefon, faks gibi iletişim araçlarının satış ve servis
işleriyle uğraşan bir işyeri vardı. Mütebessim bir çehresi, samimi
tavırları ve tatlı diliyle hoş sohbet bir adamdı. O konuşunca siz susup
ona kulak kesilir, can kulağıyla dinlerdiniz. Ben yirmili yılların
başındayken o kırklı yılların sonundaydı. Başından nice şeyler geçmiş,
sürgit okuyan, kendini diri tutmayı becerebilmiş biriydi. Anlattığı
konulara hakimiyeti, her konuyu basite indirgeyip çeşitli örneklerle
zenginleştirmesi, nüktelerle bezemesi onu dinlemeyi zevkli kılıyordu. O
ne kadar davasına inanmış, ele aldığı konuları özümsemiş, bitmek
tükenmek bilmeyen enerjisi ile dinamik bir görünüm sergiliyorsa, ben de
o kadar dağınık, kafası karmakarışık, binbir sorunun beynimi çatlattığı
bir vaziyette idim. Şair’in diliyle; [Çile, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük
Doğu Yay., 27. basım, İstanbul, 1996]
Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.
Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.
Daha güzel anlatılamazdı halet-i ruhiyem.. Küçük yaşlardan beri kitap
alacak param pek olmasa da bulabildiğim her kitabı, yazılı kağıt
cinsinden her şeyi okudum. İlköğretim yıllarında Teksas, Tommiks gibi
çizgi romanların ve Kemalettin Tuğcu serisinin epey kısmını okumuştum.
İlk ve orta öğretimin ezberci, düşünceyi körelten, taklitçi ve özgüven
kazandırmaktan yoksun bir ideolojik kalıba dökmeye çalışan, “her türlü
şey öğretilir, derde devadan gayri” cinsinden malumatı kafatasımız içine
boca eden yapısından azade olup biraz olsun nefes alabildiğim yüksek
tahsil yıllarında ciddi ve düzenli biçimde kitap okumaya başladım.
Hatırlıyorum, fakülteye başlamadan önceki tatilde mahallemizin camiinde
görevli ve o yıllarda henüz yeni ve genç olduğundan bir şeyler yapmaya,
bildiği bir takım şeyleri öğretmeye çalışan imam-hatibinden “Oğlum
Osman, Kızım Ayşe, Üç Deniz Ötesi (Ahmed Günbay Yıldız), Minyeli
Abdullah (Hekimoğlu İsmail), Huzur Sokağı (Emine Şenlikoğlu), Son Devrin
Din Mazlumları (Necip Fazıl Kısakürek)” gibi kitapları param
olmadığımdan okumak için ödünç olarak almış, iyi kötü düzenli olarak
okumaya başlamıştım. Tabi okuduğum her kitap önüme yeni ufuklar açtığı
gibi kafamda türlü türlü soruların oluşmasına neden oluyordu. Bu ilk
kitaplar hem içerikleri hem de yaşım nedeniyle aklımdan ziyade
duygularıma hitap ediyor, galeyana getiriyordu.
Belirli bir seçime tabi tutmadan abur cubur cinsinden de olsa her türlü
kitabı okuyor, her türlü ortama girip çıkıyor, her tip insanla
karşılaşıyordum. Yıllarca beni oyalayan, sloganlarla tıka basa dolduran,
beni küçük bir dünyaya hapsedip ne kuşa ne de deveye değil de devekuşuna
benzetip ayan beyan gerçekler karşısında başımı kuma gömdüren milli (!)
eğitime tüm güvenimi yitirip, fakültede bir nebzecik de olsa nefes
alınca ilgim fakültedeki derslere değil de, kendimi ve dünyayı anlamaya,
anlamlandırmaya yönelmişti. Fakülteyi idare edecek kadarıyla götürü-yor,
fakat kişiliğimin ve kimliğimin oluşum sürecini daha ön plana alıyor,
önemsiyordum.
Selçuk beyin bir dergideki yazılarıyla karşılaşınca o güne kadar
rastlamadığım nitelikte, farklı bir zihin yapısına sahip biri olduğunu
anlamakta gecikmedim. Pekala sorularıma yeterli ve doyurucu cevaplar
alabileceğim kişi o olabilirdi. Çekingen ve içine kapanık bir karaktere
sahip olduğumdan bir süre tereddüt ettim. Sonra bütün cesaretimi
toplayıp işyerindeki çalışma odasının kapısını çaldım.
Ve karşımda tam da aradığım kişi duruyordu. Gün akşam olmadan yani ömür
tükenip bitmeden bir dost bulmuştum. Allah için seven ve öfkelenen,
Allah’tan korkan ve kuldan utanan, “sahih iman ve salih amel sahibi”
olmaya özen gösteren adam gibi bir adam. Bir Allah dostu.
Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye.
|