Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 314 | Şubat  2005

                   

 

 


Tsunami Turizmi

Yıldırım Türker/ 03.01.2005 / Radikal

Masal ülkelerini vuran tsunami felaketinin neden olduğu görüntüleri televizyonlardan, gazetelerden izliyoruz. İlgimizi çeken, 11 Eylül'ün yerle bir olan kulelerinden sonra sıkça işittiğimiz, "Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" söyleminin kimsenin diline uğramaması. Oysa bilim adamları dünya haritasının değiştiğini, dolayısıyla insanlık tarihinin en şiddetli dönüm noktalarından birini yaşadığımızı belirtiyor. 150 bini çoktan aşan ölü sayısı, depremin vurduğu ülkelerin açlık ekonomilerinin paramparça oluşu dünyanın bu yarısında endişeli bir bekleyiş duygusuna yol açmıyor. 11 Eylül'ün müsebbibi olanların şıpınişi saptanıp harekete geçilmesiyle birlikte hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına ikna edildik. Oysa Güney Asya'yı vuran doğal bir afetti. Kaçınılmaz olan. Tanrının öfkesi. Lanetlerin büyüğü. Dolayısıyla bir suçlu aramanın kimsenin aklına gelmemesi doğal görünüyor. Bu konuda fazla laf üretmeden ağırbaşlı davranıp yaraların bir an evvel sarılması için dua etmekten başka bir çare yok gibi. Oysa on binlerce insanın ölüp milyonlarcasının açlık ve salgınların pençesinde kıvranmasının nedeninin uyarı sisteminin pahalılığı olduğunu artık biliyoruz. Var olan bu sistemden yoksul ülkelerin yararlanamamış olduğunu da. ABD'nin Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nin (NOAA) Hawai'deki merkezinin sisteme 'abone' 26 ülkeyi uyardığı, ancak Hint Okyanusu'nun yoksul ülkelerine bir türlü ulaşamadığı ayyuka çıkmadı mı? Hint Okyanusu'ndaki küçücük ada Diego Garcia'daki askeri personelini zamanında uyaran ama milyonlarca insanı gözden çıkaran ABD askeri yetkililerinin açıklaması son derece soğukkanlı. Hindistan, Sri Lanka sisteme üye değil. Uyarı cihazları bulunmuyor. Kaldı ki Noel zamanı, kimi arayıp kime ulaşılacağı da bilinmiyor.

Phuket hâlâ dolu
Dünya jet-set'inin gözde tatil yeri, Tayland'ın Phuket Adası'nın hâlâ turistlerle dolu olduğunu okuyoruz. Sahile birkaç yüz metre uzaktaki Tiger adlı diskotekteki eğlencelerden görüntüler vardı gazetelerde. Eğlenenler, kısa bir ara verip Elton John'un 'Candles in the Wind'ini çalmış, maytap yakıp birkaç dakikalığına ölenleri andıktan sonra geceye devam etmişler. Otellerin doluluk oranı yüzde 90'larda seyrediyormuş. Taylandlı eşiyle Phuket'te yaşayan İsveçli Aime Yodkaew'le konuşan gazeteciler, hanımın kafasının karışık olduğunu belirtiyor: "Güneşleneceklerine her gün bir saatlerini enkaz kaldırma işine ayırsalar yerel halka büyük yardım yapmış olacaklar. Ama gitsinler de diyemiyorum. Çünkü giderlerse tekne kiralama işiyle uğraşan kocam işsiz kalır" diyesiymiş.

İşte orada, o asla eskisi gibi olamayacak kumsallarda sereserpe uzanmış tatilini yapan insanlar hakkında ikircikli duygulara kapılmamız bekleniyor. Çünkü bütün uyarı sistemlerinin berisinde yaşayan potansiyel turistler olarak algılanıyor, kendimizi de öyle algılıyoruz. O cesur beyaz turistler belki aylar önce satın almış oldukları Tayland tatilini ertelemeyerek kurbanlarla dayanışma içindeki gönüllüler olarak kutsanmalı mı? Ağzına mikrofon tutulan bir Alman, 'Yapacak şey yok ki, tatilime devam edeceğim' diyor. Yöre halkının ayakta kalabilmesi için turizm gelirinden olmaması gerektiğinden, hepimize biraz tuhaf da gelse bu kıyamet sonrası turistlerinin yöre ekonomisine katkısından söz ediliyor. Böylelikle belki hâlâ cesetlerin vurduğu o kumsalda kulağında walkman, kıçında tangasıyla güneşlenen bu beyaz turistler, dünya tarihinin en müstehcen alegorisine dönüşüyor.

Çünkü orada, âdetleri farklı, öngörülebilen ölümü konu-sunda uyarılması bile gerekmeyen, yüzyıllardır Batı'nın sömürgesi olarak tüketilmiş, azgın ve paralı turistler tarafından toptan fahişeleştirilmiş bir halk yaşıyor. Dünyaya turizm hizmeti dışında hiçbir şey sunamayacak hale getirilmiş zoraki animatörler. Kolay boyun eğen, hayatını efendisinin merhametine bırakmaya hazır cinsel köleler. Dünyanın en güzel coğrafyasında, oranın gerçek sahibi olduğunu bir an olsun aklına getirmeden yaşayan masal canlıları. Onlar için yas tutmak, onlar için üzüldüğünü göstermek zorunda değilsin. En fazla hizmetlerinin karşılığını ödersin.

Bahşişi biraz bol tutarsan mesele yok.
Kendi çevresi tarafından ayıplanmadan, hukukun nefesini ensesinde hissetmeden çılgın fantezilerini doludizgin yaşayabilmek için parası bol, düşleri kıyıcı o beyaz turistler, yaz mevsimi uzun mu uzun o kıyılara koşuyor. Ülkelerinde kendilerini gözaltında hisseden çocuk tacizcileri hiç yadırganmadan şık odalarına alabiliyorlar emirlerine amade kılınmış erkek ya da kız çocuklarını. O pedofiller şimdi ölüsever safariciler olarak yıkıntıların arasında karşımıza çıkıyor. Belki hep Sodom ve Gomorra'dan artakalanı merak ederlerdi. Yok, kimsenin tuzdan bir sütuna dönüşeceği de yok.

Onlar, 'Hiçbir şey değişmeyecek' diyor. Buraya ölüm de yakıştı. Hiçbir yere gitmeyiz. Ölmüş de olsa köpeğin ensesinden düşmeyen keneler gibi.

Turist patlaması
İnsanın bir turist olarak portresi cilalanıyor çünkü. Çünkü görüntüler dünyasının vicdanı kendine kadar insanı, karşı kıyıda titreşenlere yalnızca bakıyor. Varoluşunun yegâne teminatı, kayıtsızlık kalkanı. Çoktan sabitlenmiş, safları tutulmuş bir dünyayı bir souvenir olarak büfesine yerleştirmiş bir kere.

Susan Sontag, tsunami felaketinin fotoğraflara yansıma biçimini okuyamadı. Yıllardır boğuştuğu kansere yenildi. Uzun zamandır dünyanın çağdaş insan tarafından algılanışı meselesine 'Fotograf'ın ışığından bakıyordu. Müstehcenin tanımını belirleyen tabu hissiyle bizi ürkütüp ıstırap veren tabu hissinin benzer biçimlerde yitirildiğini anlatıyordu, fotoğraf üstüne yazdığı denemelerinde. Pornografinin yarattığı şok birkaç kez izlendiğinde nasıl eriyip tükeniyorsa dünyayı saran acı ve adaletsizlik görüntülerinin de zamanla dehşet verici olanı sıradanlaştırdığına, aşina ve kaçınılmaz kıldığına dikkati çekiyordu. (Sadece bir fotoğraf işte, ne var bunda?)

İnsanların turistleştirilmesi üstüne de çok düşündü ve yazdı. Egzotik ülkelerde yaşayan koyu renkli insanların yaşadığı canavarlıkların fotoğraflarının sergilenmesinde de farklı bir yordam görüyor, kendi insanına yakıştıramadığı görüntüleri onlar konu olduğunda fütursuzca kullanan Batılı gözü eleştiriyordu. "Ne de olsa ötekiler, düşman sayılmadıklarında bile, aynı zamanda (bizim gibi) bakan kişiler değil, yalnızca (kendilerine) bakılacak kişiler saymaktadırlar."

Basınımızda da bu yaklaşımın en kaba halini gördük. Bu korkunç felaketi, gala yangını üstüne bozulan sinirlerini dinlendirmek için orada bulunan Selma Türkeş'in (filancanın eski eşi, cemiyet hanımı) peşini bırakmayan lanet olarak okuduk. Yüz binin üstünde insanın öldüğü, milyonlarcasının evsiz barksız kaldığı bu depremle ilişki kurabilmemiz için bu bahtsız kadının başına gelenlere (ise bulanmak, özel uçakla memlekete dönmek zorunda kalmak) vah-vahlanmamız gerekiyormuş gibi. Şimdi zengin ülkelerin yardım konusunda sürekli el artırışlarına tanık oluyoruz. O yardımların nasıl ve nerelerde kullanılacağını hep birlikte göreceğiz. Şu noktada söylenebilecek en tehlikeli şey, 'Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak'tır. Her şeyin eskisi gibi olması gerekiyor. Zengin Batılının tatil köyleri, bu kez daha görkemli olarak inşa edilecek. O ülkelerin borçları belki biraz ertelenebilir. Ama ucuz işgücü, sınırsız cinsel hizmet ve dünyanın en güzel kumsallarından kim vazgeçmek ister. Ama Güney Asya'da yaşanan felaketin sadece doğal bir afet olmadığını görebilmek için şu an o kumsallarda yatanların rahatlığına bakmak yeterli.
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...