|

Tsunami Turizmi
Yıldırım Türker/ 03.01.2005 / Radikal
Masal ülkelerini vuran tsunami felaketinin neden olduğu
görüntüleri televizyonlardan, gazetelerden izliyoruz. İlgimizi çeken, 11
Eylül'ün yerle bir olan kulelerinden sonra sıkça işittiğimiz, "Hiçbir
şey eskisi gibi olmayacak" söyleminin kimsenin diline uğramaması. Oysa
bilim adamları dünya haritasının değiştiğini, dolayısıyla insanlık
tarihinin en şiddetli dönüm noktalarından birini yaşadığımızı
belirtiyor. 150 bini çoktan aşan ölü sayısı, depremin vurduğu ülkelerin
açlık ekonomilerinin paramparça oluşu dünyanın bu yarısında endişeli bir
bekleyiş duygusuna yol açmıyor. 11 Eylül'ün müsebbibi olanların şıpınişi
saptanıp harekete geçilmesiyle birlikte hiçbir şeyin eskisi gibi
olmayacağına ikna edildik. Oysa Güney Asya'yı vuran doğal bir afetti.
Kaçınılmaz olan. Tanrının öfkesi. Lanetlerin büyüğü. Dolayısıyla bir
suçlu aramanın kimsenin aklına gelmemesi doğal görünüyor. Bu konuda
fazla laf üretmeden ağırbaşlı davranıp yaraların bir an evvel sarılması
için dua etmekten başka bir çare yok gibi. Oysa on binlerce insanın ölüp
milyonlarcasının açlık ve salgınların pençesinde kıvranmasının nedeninin
uyarı sisteminin pahalılığı olduğunu artık biliyoruz. Var olan bu
sistemden yoksul ülkelerin yararlanamamış olduğunu da. ABD'nin Ulusal
Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nin (NOAA) Hawai'deki merkezinin sisteme
'abone' 26 ülkeyi uyardığı, ancak Hint Okyanusu'nun yoksul ülkelerine
bir türlü ulaşamadığı ayyuka çıkmadı mı? Hint Okyanusu'ndaki küçücük ada
Diego Garcia'daki askeri personelini zamanında uyaran ama milyonlarca
insanı gözden çıkaran ABD askeri yetkililerinin açıklaması son derece
soğukkanlı. Hindistan, Sri Lanka sisteme üye değil. Uyarı cihazları
bulunmuyor. Kaldı ki Noel zamanı, kimi arayıp kime ulaşılacağı da
bilinmiyor.
Phuket hâlâ dolu
Dünya jet-set'inin gözde tatil yeri, Tayland'ın Phuket Adası'nın
hâlâ turistlerle dolu olduğunu okuyoruz. Sahile birkaç yüz metre
uzaktaki Tiger adlı diskotekteki eğlencelerden görüntüler vardı
gazetelerde. Eğlenenler, kısa bir ara verip Elton John'un 'Candles in
the Wind'ini çalmış, maytap yakıp birkaç dakikalığına ölenleri andıktan
sonra geceye devam etmişler. Otellerin doluluk oranı yüzde 90'larda
seyrediyormuş. Taylandlı eşiyle Phuket'te yaşayan İsveçli Aime
Yodkaew'le konuşan gazeteciler, hanımın kafasının karışık olduğunu
belirtiyor: "Güneşleneceklerine her gün bir saatlerini enkaz kaldırma
işine ayırsalar yerel halka büyük yardım yapmış olacaklar. Ama gitsinler
de diyemiyorum. Çünkü giderlerse tekne kiralama işiyle uğraşan kocam
işsiz kalır" diyesiymiş.
İşte orada, o asla eskisi gibi olamayacak kumsallarda sereserpe uzanmış
tatilini yapan insanlar hakkında ikircikli duygulara kapılmamız
bekleniyor. Çünkü bütün uyarı sistemlerinin berisinde yaşayan potansiyel
turistler olarak algılanıyor, kendimizi de öyle algılıyoruz. O cesur
beyaz turistler belki aylar önce satın almış oldukları Tayland tatilini
ertelemeyerek kurbanlarla dayanışma içindeki gönüllüler olarak
kutsanmalı mı? Ağzına mikrofon tutulan bir Alman, 'Yapacak şey yok ki,
tatilime devam edeceğim' diyor. Yöre halkının ayakta kalabilmesi için
turizm gelirinden olmaması gerektiğinden, hepimize biraz tuhaf da gelse
bu kıyamet sonrası turistlerinin yöre ekonomisine katkısından söz
ediliyor. Böylelikle belki hâlâ cesetlerin vurduğu o kumsalda kulağında
walkman, kıçında tangasıyla güneşlenen bu beyaz turistler, dünya
tarihinin en müstehcen alegorisine dönüşüyor.
Çünkü orada, âdetleri farklı, öngörülebilen ölümü konu-sunda uyarılması
bile gerekmeyen, yüzyıllardır Batı'nın sömürgesi olarak tüketilmiş,
azgın ve paralı turistler tarafından toptan fahişeleştirilmiş bir halk
yaşıyor. Dünyaya turizm hizmeti dışında hiçbir şey sunamayacak hale
getirilmiş zoraki animatörler. Kolay boyun eğen, hayatını efendisinin
merhametine bırakmaya hazır cinsel köleler. Dünyanın en güzel
coğrafyasında, oranın gerçek sahibi olduğunu bir an olsun aklına
getirmeden yaşayan masal canlıları. Onlar için yas tutmak, onlar için
üzüldüğünü göstermek zorunda değilsin. En fazla hizmetlerinin
karşılığını ödersin.
Bahşişi biraz bol tutarsan mesele yok.
Kendi çevresi tarafından ayıplanmadan, hukukun nefesini ensesinde
hissetmeden çılgın fantezilerini doludizgin yaşayabilmek için parası
bol, düşleri kıyıcı o beyaz turistler, yaz mevsimi uzun mu uzun o
kıyılara koşuyor. Ülkelerinde kendilerini gözaltında hisseden çocuk
tacizcileri hiç yadırganmadan şık odalarına alabiliyorlar emirlerine
amade kılınmış erkek ya da kız çocuklarını. O pedofiller şimdi ölüsever
safariciler olarak yıkıntıların arasında karşımıza çıkıyor. Belki hep
Sodom ve Gomorra'dan artakalanı merak ederlerdi. Yok, kimsenin tuzdan
bir sütuna dönüşeceği de yok.
Onlar, 'Hiçbir şey değişmeyecek' diyor. Buraya ölüm de yakıştı. Hiçbir
yere gitmeyiz. Ölmüş de olsa köpeğin ensesinden düşmeyen keneler gibi.
Turist patlaması
İnsanın bir turist olarak portresi cilalanıyor çünkü. Çünkü
görüntüler dünyasının vicdanı kendine kadar insanı, karşı kıyıda
titreşenlere yalnızca bakıyor. Varoluşunun yegâne teminatı, kayıtsızlık
kalkanı. Çoktan sabitlenmiş, safları tutulmuş bir dünyayı bir souvenir
olarak büfesine yerleştirmiş bir kere.
Susan Sontag, tsunami felaketinin fotoğraflara yansıma biçimini
okuyamadı. Yıllardır boğuştuğu kansere yenildi. Uzun zamandır dünyanın
çağdaş insan tarafından algılanışı meselesine 'Fotograf'ın ışığından
bakıyordu. Müstehcenin tanımını belirleyen tabu hissiyle bizi ürkütüp
ıstırap veren tabu hissinin benzer biçimlerde yitirildiğini anlatıyordu,
fotoğraf üstüne yazdığı denemelerinde. Pornografinin yarattığı şok
birkaç kez izlendiğinde nasıl eriyip tükeniyorsa dünyayı saran acı ve
adaletsizlik görüntülerinin de zamanla dehşet verici olanı
sıradanlaştırdığına, aşina ve kaçınılmaz kıldığına dikkati çekiyordu.
(Sadece bir fotoğraf işte, ne var bunda?)
İnsanların turistleştirilmesi üstüne de çok düşündü ve yazdı. Egzotik
ülkelerde yaşayan koyu renkli insanların yaşadığı canavarlıkların
fotoğraflarının sergilenmesinde de farklı bir yordam görüyor, kendi
insanına yakıştıramadığı görüntüleri onlar konu olduğunda fütursuzca
kullanan Batılı gözü eleştiriyordu. "Ne de olsa ötekiler, düşman
sayılmadıklarında bile, aynı zamanda (bizim gibi) bakan kişiler değil,
yalnızca (kendilerine) bakılacak kişiler saymaktadırlar."
Basınımızda da bu yaklaşımın en kaba halini gördük. Bu korkunç felaketi,
gala yangını üstüne bozulan sinirlerini dinlendirmek için orada bulunan
Selma Türkeş'in (filancanın eski eşi, cemiyet hanımı) peşini bırakmayan
lanet olarak okuduk. Yüz binin üstünde insanın öldüğü, milyonlarcasının
evsiz barksız kaldığı bu depremle ilişki kurabilmemiz için bu bahtsız
kadının başına gelenlere (ise bulanmak, özel uçakla memlekete dönmek
zorunda kalmak) vah-vahlanmamız gerekiyormuş gibi. Şimdi zengin
ülkelerin yardım konusunda sürekli el artırışlarına tanık oluyoruz. O
yardımların nasıl ve nerelerde kullanılacağını hep birlikte göreceğiz.
Şu noktada söylenebilecek en tehlikeli şey, 'Hiçbir şey eskisi gibi
olmayacak'tır. Her şeyin eskisi gibi olması gerekiyor. Zengin Batılının
tatil köyleri, bu kez daha görkemli olarak inşa edilecek. O ülkelerin
borçları belki biraz ertelenebilir. Ama ucuz işgücü, sınırsız cinsel
hizmet ve dünyanın en güzel kumsallarından kim vazgeçmek ister. Ama
Güney Asya'da yaşanan felaketin sadece doğal bir afet olmadığını
görebilmek için şu an o kumsallarda yatanların rahatlığına bakmak
yeterli.
|