|

Amerikan karşıtlığı: Yeniden?
Kürşad Atalar / 28.02.2005 /
gazetem.net
Robert
Pollack’ın Wall Street Journal’da yazdığı “Avrupa’nın hasta adamı:
Yeniden” başlıklı makale, farklı üslubu ve içerdiği kışkırtıcı mesajlar
nedeniyle, medyada büyük gürültüler kopardı. Ancak tartışmaların
odağındaki konulara bakıldığında, detayların öne çıkarıldığı ve fakat
asli noktalar üzerinde çok fazla durulmadığı görülüyor.
Bu tartışmalarda, kimi yorumcuların, Türk halkının cidden
anti-Amerikancı bir çizgiye doğru kaydığı, buna hakkı bulunduğu, hatta
anketin sonucu olarak ortaya çıkan %82’lik rakamın az bile olduğu
değerlendirmesinde bulunduğuna; kimilerinin, Amerika’nın AKP’yi yavaş
yavaş gözden çıkarmaya başladığı, bazılarının da bir Amerika-Türkiye
savaşı çıkabileceği tahmininde dahi bulunduklarına şahit olundu.
Fakat bu yeni gelişmenin küresel politikadaki anlamı, Amerikan dış
politikası açısından önemi ve bunların iç siyasete yansımaları üzerinde
pek durulmadı.
Peki niçin durulmadı?
Çünkü genel iktidar ilişkileri ve medyanın bu ilişkilerdeki rolü gereği,
bu konuları tartışmak risklidir; bu nedenle mainstream medya ‘mayınlı
tarla’ olarak görülen bu sahaya girmeyi pek istemez!
Fakat bilelim ki, bu konularla ilgili asli soruları cevaplamadan,
“dünyada Amerikan-karşıtlığının arttığı” yönündeki iddiayı sağlıklı bir
zemin üzerinde tartışmak mümkün değildir.
* * *
İlk olarak, şu hususun altını çizmek gerekir. Condoleezza Rice’in
Türkiye’yi ziyaretinden sonra, Türkiye’deki anti-Amerikancı eğilim
hususunda hükümetin ‘dikkatini çekmesi’, medyanın büyüttüğü ölçüde
Amerikan yönetiminin önemsediği bir konu değildir Mainstream medyanın,
uyarıdan kendilerinin de nasiplenebileceği endişesiyle, meseleyi
büyütmek istemesi anlamlı görülebilir, ancak söz konusu anti-Amerikanci
gelişme, Bush yönetiminin hiç hesap etmediği bir gelişme değildir.
Bunun nedenini 1991 tarihine kadar götürmek mümkündür. Sovyet rejiminin
çökmesinden sonra, Amerikan küresel politikasının temel eğilimlerine
bakıldığında, bugünkü reel gelişmelerin potansiyel imkanlarına ilişkin
ipuçlarını görmek mümkündür.
Bu bağlamda Fukuyama, Brzezinski ve Huntington’un adlarını anmak yeterli
olur sanırım.
Fakat daha somut bir şekilde önce Clinton Doktrini’yle ilk sinyalleri
alınan ve ardından da Bush Doktrini ile somutlaşan ‘hard politics’in
dayandığı temellere bakıldığında, ‘yeni’ dönemde Amerikan yönetiminin
benimsediği stratejik tercihin mantıki gerekçelerini anlamak kolaylaşır.
Açıkçası, Amerikan yönetimi, 1991’den sonra ‘askeri seçeneği’ bilinçli
bir şekilde öncelemektedir. Bunun altında da son derece makul ekonomik
ve siyasi gerekçeler bulunmaktadır. Örneğin, Amerika’nın 1960’lardaki
küresel GSYH’dan aldığı pay, 1970’li yıllardan sonra görece azalmış ve
1990’larda dengeleri zorlayacak düzeye ulaşmıştır.
Dengelerin bozulduğu veya bu yönde işaretler alınmaya başlandığı
zamanlarda, küresel güçlerin (bazen refleks olarak) askeri tercihi
düşündüğü ise tarih boyunca görülmüştür. Osmanlı’yı 1683 Viyana
Muhasarası’na hazırlayan nedenlere bakıldığında da benzeri bir tablo ile
karşılaşmak mümkündür.
Bu bağlamda, tek-kutuplu dünya tablosuyla karşılaştığımız dönemde,
Amerikan ordusunun Somali’de, Yugoslavya’da, Afganistan’da ve Irak’ta
(veya bundan sonra başka yerlerde de) askeri operasyonlar düzenlemesi
veya işgal girişimlerinde bulunmuş olmasını, stratejik bir tercihin
ürünü olarak görmek gerekir.
Dolayısıyla, medyadaki bazı kalemlerin sürekli propagandasını yaptığı
şekilde, neo-conların, Amerikan yönetimini ele geçirmiş bir ‘çete’
olduğu yönündeki iddiası, dikkate alınacak bir tezi içermemektedir. Hele
hele Amerikan yönetimi, ‘Tapınak Şövalyeleri’nden esinlenen bir grup
mistik ve sapkın Evangelist’ten hiç oluşmamaktadır! Amerikan siyasal
sisteminin yapısını ve dinamiklerini bilenler veya ‘hegemonya’ veya ‘güç
bloku’ kavramlarına azıcık aşina olanlar, bu basit indirgemeci yaklaşıma
zaten prim vermezler!
* * *
Peki, ‘hard politics’ kulvarında yürüyen bu politikanın, tepki çekmemesi
mümkün müdür? Elbetteki hayır. Bunu Amerikan yönetimi de bilmektedir ve
‘belirli sınırlar içinde kalması’ kaydıyla, bu tepkiyi normal
karşılamaktadır.
Nitekim söz konusu anketin verilerine göre, pek çok ülkede olduğu gibi
Avrupa ülkelerinde de Amerikan-karşıtı hissiyatın %80’lere ulaştığı
görülmesine rağmen, Amerikan yönetimi, bu ülkelere ilişkin genel bir
‘uyarı’ politikası gütmemiştir.
Ancak burada, Amerikan yönetiminin niçin bu görece riskli politikayı
tercih ettiğinin anlaşılması gerekmektedir. Açıkçası Amerika, elindeki
kozlara güvenerek, bu tepkinin doğurabileceği potansiyel riskleri
göğüsleyebileceğini hesap etmektedir.
Yani Amerika gücüne güvenmektedir ve fırsat varken, bunu en optimal
düzeyde kullanmak istemektedir.
Bununla birlikte, unutulmamalıdır ki, ‘hard politics’, genel olarak bir
‘geçiş dönemi’ stratejisidir ve şartlar elverdiğinde (yani statükonun
sahipleri tehdidi kuşattıklarına dair bir güven duygusuna
ulaştıklarında) bu politikadan vazgeçerler ve ‘soft politics’e
yönelirler.
Bu yüzden Amerika’nın bir yandan sertlik yanlısı bir siyaset güderken,
öte yandan BOP projesini gündeme getirmesi tesadüfi değildir. Bush
yönetimi, ‘hard politics’ uyguladığı bir vasatta, ‘demokratikleşme’
hedefini merkezine oturtmuş olan bu projeyi gündeme taşımak suretiyle,
bugünkü sertlik yanlısı politikanın sınırlarına ilişkin de bazı ipuçları
sunmuş olmaktadır!
* * *
Şu halde Türk halkının Amerikan-karşıtı eğilimler göstermesi, bu
hissiyatın reel anlamda politik bir tepkiye dönüşmesi ihtimalinin zayıf
olduğunu düşünen Amerikan yönetimini çok fazla düşündürüyor değildir.
Burada mümkün olan tek bir ihtimal varsa o da, ‘müslüman’ bir ülkede
Amerikan-karşıtlığının yükselmesi durumunda, ortaya çıkabilecek
‘potansiyel’ tehditleri önlemektir. Örneğin, şayet eğer Türkiye’deki bu
eğilim, Ortadoğu’daki halkların ‘direnme’ iradelerini psikolojik olarak
etkiliyorsa, Amerikan yönetimi, bunun için tedbir alınmasını
isteyebilir. Bu tür bir risk Avrupa ülkeleri için söz konusu
olmadığından, Amerikan yönetimi, Avrupa devletlerine yönelik ‘uyarı’da
bulunmaya lüzum görmemiştir. Çünkü ‘müslüman’ ülkelerdeki halkların
Amerikan-karşıtlığı ile, Batı ülkelerindeki sistem-karşıtı hareketlerin
anti-Amerikanizmi birbirinden farklıdır. Küresel sistem, İran
Devrimi’ndeki Amerikan-karşıtlığının tadının, sosyal-demokrat veya
komünist itirazlardaki Amerikan-karşıtlığının tadından farklı olduğunu
bilir!
Ancak bilinmelidir ki, anketin gösterdiği anti-Amerikancı eğilimin, bu
tür bir içeriği yoktur. Bilakis, Pollack’ın yazısında iddia edildiğinin
aksine, Türkiye’de ne yönetim ne de genel kitleler düzeyinde, sahici,
fiili ve köklü bir Amerikan-karşıtlığı olmadığı izahtan varestedir.
* * *
Peki, bir bardak suda koparılan fırtınayı nasıl yorumlamak lazım?
Bu noktada, kulislerde ötedenberi dillendirilen ve yurtiçi politikayı da
ilgilendiren bazı ihtimallerden bahsetmek mümkündür. Bunlar arasında AKP
yönetimine bir takım ‘uyarı’ işaretlerinin gönderilmesi de yer alabilir.
Ancak bu işaretlerden, çok kısa-vadede, acil gelişmeler olabileceği
neticesini çıkarmak isabetli olmaz. Belki şu olabilir: eğer, küresel
politikalara yön verenler, AKP iktidarının, Kemal Derviş marifetiyle
uygulanan IMF politikalarının ‘siyasal’ ayağını güçlendirme fonksiyonunu
önemli ölçüde yerine getirdiğine inanıyorlarsa, ellerinde ‘başka’
seçeneklerin de bulunduğu yönünde bir mesaj göndermeyi, orta-vadeli
amaçları açısından yararlı bulabilirler. Fakat bu, AKP’nin gözden
çıkarıldığı anlamına gelmez; sadece orta-vadeli amaçlar için zeminin
uygun hale getirilmesi yönünde atılmış bir adım olarak görülebilir. Ama
yine de bu konuda dikkatli davranmak gerekir; zira AKP’ye yönelik bu
‘uyarı’nın, bazı dengeleri bozma riski de vardır. Ekonomik ve siyasi
dengelerin, henüz böylesi bir riski kaldıracak esnekliği olmadığı
bilinmektedir.
* * *
Bir Amerika-Türkiye savaşını öngören Metal Fırtına senaryosuna gelince.
Yukarıda özetle ifade etmeye çalıştığım stratejik gerekçeler nedeniyle,
bu ihtimalin gerçekleşme şansı hemen hiç yoktur. Bazılarının,
‘dillendirilmesinin bile tehlikeli’ olduğunu altını çizerek ifade
ettikleri bu ihtimali, ben dilime almaktan çekinmiyorum, ama sadece
fantastik bir hikaye olarak gördüğümü de söylemeden geçemiyorum! |