Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 314 | Şubat  2005

                   

 

 


Tarih İdeolojik Cehalet mi?

Etyen Mahçupyan27.01.2005 / Zaman Gazetesi

Türkiye üç yüz küsur yıllık ‘Batı’ya adaptasyon’ sürecinde, epeyce radikal bir noktaya geldi. Çünkü bu süreç hem adapte olmak isteyen hem de bunun gerektirdiklerini sürekli savsaklayan bir ruh halini yansıtmaktaydı. Oysa bu kadim siyasetin AB karşısında sürdürülmesi mümkün değil…

Türkiye değişmekle kalmayacak, kendini hızla değiştirmek zorunda da kalacak. Bunun anlamı şu ana kadar sakınılan ve millileşen birçok kabul ve alışkanlığın sarsılması, hatta anlamsızlaşarak buharlaşmasıdır. Söz konusu uyum süreci tarımdan sosyal politikalara uzanan çetin bir dönüşümü ifade ettiği ölçüde; bunun arka planındaki ideolojik/psikolojik temelin de sorgulanmasına neden olacak ve belki de asıl zorlanma bu alanda yaşanacak. Çünkü Türkiye’nin toplumsal bütünlüğü gerçek bir konuşma, tanıma, anlama ve paylaşma pratiği üzerine değil; birtakım tarihsel ve kimliksel hurafeler üzerine oturmakta. Dolayısıyla bu adaylık süreci Türkiye’de tarih ve ulusal kimlikle de yüzleşme gereğini ima ediyor… Batılılar istediği için değil, biz artık kendimizi aldatmak istemediğimiz için…

Konuyu açarken elimizde yetkin bir referans var: Şükrü Hanioğlu’nun 20 Ocak tarihli olağanüstü güzellikteki yazısı şöyle başlıyordu: “Türkiye, tarihe atfedilen aşırı ehemmiyetten dolayı, tarihin bilinmemesinin yararlı olduğunun düşünüldüğü nadir toplumlardan birisidir… Ülkemizde tarih o denli önemlidir ki toplumun, onu, bir süzgeçten geçirilip, klişelere indirgenip, tamamen mükemmelleştirilerek resmi ideolojiye uyumlu hale getirilmedikçe öğrenmemesinin daha uygun olduğu düşünülmektedir.” Diğer bir deyişle Türkiye toplumu bugün hemen her konuda, devletin veya cemaat önderliğinin kendisine sunduğu ‘olması gereken’ tarihi, gerçekten ‘yaşanmış’ olan tarih sanmakta. Bu her şeyden önce bir ayıklama ve yeniden oluşturma operasyonu.

Öte yandan tarih de bütün bilimsel yaklaşımlar gibi ayırma, analiz etme ve birleştirme çabası içerir; ama bu tarihçinin elindeki verilere yönelik soru sormasıyla başlar. Yani ‘tarihi anlamak’, zorunlu olarak bazı verilerin öne çıkarılmasını gerektirse de; iş tarihsel olguların yok sayılması, hatta yok edilmesi noktasına gelirse; ortada gerçek anlamıyla bir ‘tarih’ değil, sadece ideoloji kalır… Hanioğlu, belgelerin yok edilmesine ilişkin Osmanlı’dan verdiği örneklerin ardına, bunun “Cumhuriyet resmi tarihçiliğinin şahikasına ulaştırdığı bir gelenek” olduğunu eklemiş.

Kısacası karşımızda şöyle bir durum var: Bizler ulusal kimliği bir biçimde ilgilendiren bütün tarihsel olaylar hakkında net bilgiler taşıdığımızı sanmaktayız. Oysa ülkenin en önemli tarihçilerinden biri, kandırılmış olduğumuzu ve buna bizzat tarihçilerin alet olduğunu söylüyor: “… Tarihçi de geçmiş bir gerçekliği anlayarak yeniden yaratmaya çalışan bir uzman değil, geçmişi mükemmelleştirme süzgecinden geçirerek resmi ideolojinin hizmetine sunan bir görevli haline gelmektedir.” Hanioğlu burada bilerek mi geniş zaman fiili kullanmış bilemeyiz; ama tarihi gerçek bir anlama çabasıyla okuma gayreti gösterenler, bugün hâlâ resmi tarihçiler eliyle ideolojik tarih üretilmeye çalışıldığının farkındadırlar.

Bir toplumu hayali bir tarihle beslemenin bir maliyeti olmalı. Türkiye kaçınılmaz olarak kendi tarihiyle yüzleşirken, devletle de yüzleşecek. Tarihin yaşanmış olduğu şekliyle, bütün karmaşıklığı ve tezatlarıyla karşımıza çıkması ise, demokratikleşmenin ana referansını oluşturacak. Çünkü bu tarih ulusal kimlik kategorilerinin anlamsızlığını; bunları beslemek üzere üretilen ideolojik tarihin ise pespayeliğini gözler önüne sererken; zihinleri de çoğulcu bir Türkiye’ye hazırlayacak.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...