|

Tarih
İdeolojik Cehalet mi?
Etyen Mahçupyan27.01.2005 / Zaman
Gazetesi
Türkiye
üç yüz küsur yıllık ‘Batı’ya adaptasyon’ sürecinde, epeyce radikal bir
noktaya geldi. Çünkü bu süreç hem adapte olmak isteyen hem de bunun
gerektirdiklerini sürekli savsaklayan bir ruh halini yansıtmaktaydı.
Oysa bu kadim siyasetin AB karşısında sürdürülmesi mümkün değil…
Türkiye değişmekle kalmayacak, kendini hızla değiştirmek zorunda da
kalacak. Bunun anlamı şu ana kadar sakınılan ve millileşen birçok kabul
ve alışkanlığın sarsılması, hatta anlamsızlaşarak buharlaşmasıdır. Söz
konusu uyum süreci tarımdan sosyal politikalara uzanan çetin bir
dönüşümü ifade ettiği ölçüde; bunun arka planındaki ideolojik/psikolojik
temelin de sorgulanmasına neden olacak ve belki de asıl zorlanma bu
alanda yaşanacak. Çünkü Türkiye’nin toplumsal bütünlüğü gerçek bir
konuşma, tanıma, anlama ve paylaşma pratiği üzerine değil; birtakım
tarihsel ve kimliksel hurafeler üzerine oturmakta. Dolayısıyla bu
adaylık süreci Türkiye’de tarih ve ulusal kimlikle de yüzleşme gereğini
ima ediyor… Batılılar istediği için değil, biz artık kendimizi aldatmak
istemediğimiz için…
Konuyu açarken elimizde yetkin bir referans var: Şükrü Hanioğlu’nun 20
Ocak tarihli olağanüstü güzellikteki yazısı şöyle başlıyordu: “Türkiye,
tarihe atfedilen aşırı ehemmiyetten dolayı, tarihin bilinmemesinin
yararlı olduğunun düşünüldüğü nadir toplumlardan birisidir… Ülkemizde
tarih o denli önemlidir ki toplumun, onu, bir süzgeçten geçirilip,
klişelere indirgenip, tamamen mükemmelleştirilerek resmi ideolojiye
uyumlu hale getirilmedikçe öğrenmemesinin daha uygun olduğu
düşünülmektedir.” Diğer bir deyişle Türkiye toplumu bugün hemen her
konuda, devletin veya cemaat önderliğinin kendisine sunduğu ‘olması
gereken’ tarihi, gerçekten ‘yaşanmış’ olan tarih sanmakta. Bu her şeyden
önce bir ayıklama ve yeniden oluşturma operasyonu.
Öte yandan tarih de bütün bilimsel yaklaşımlar gibi ayırma, analiz etme
ve birleştirme çabası içerir; ama bu tarihçinin elindeki verilere
yönelik soru sormasıyla başlar. Yani ‘tarihi anlamak’, zorunlu olarak
bazı verilerin öne çıkarılmasını gerektirse de; iş tarihsel olguların
yok sayılması, hatta yok edilmesi noktasına gelirse; ortada gerçek
anlamıyla bir ‘tarih’ değil, sadece ideoloji kalır… Hanioğlu, belgelerin
yok edilmesine ilişkin Osmanlı’dan verdiği örneklerin ardına, bunun
“Cumhuriyet resmi tarihçiliğinin şahikasına ulaştırdığı bir gelenek”
olduğunu eklemiş.
Kısacası karşımızda şöyle bir durum var: Bizler ulusal kimliği bir
biçimde ilgilendiren bütün tarihsel olaylar hakkında net bilgiler
taşıdığımızı sanmaktayız. Oysa ülkenin en önemli tarihçilerinden biri,
kandırılmış olduğumuzu ve buna bizzat tarihçilerin alet olduğunu
söylüyor: “… Tarihçi de geçmiş bir gerçekliği anlayarak yeniden
yaratmaya çalışan bir uzman değil, geçmişi mükemmelleştirme süzgecinden
geçirerek resmi ideolojinin hizmetine sunan bir görevli haline
gelmektedir.” Hanioğlu burada bilerek mi geniş zaman fiili kullanmış
bilemeyiz; ama tarihi gerçek bir anlama çabasıyla okuma gayreti
gösterenler, bugün hâlâ resmi tarihçiler eliyle ideolojik tarih
üretilmeye çalışıldığının farkındadırlar.
Bir toplumu hayali bir tarihle beslemenin bir maliyeti olmalı. Türkiye
kaçınılmaz olarak kendi tarihiyle yüzleşirken, devletle de yüzleşecek.
Tarihin yaşanmış olduğu şekliyle, bütün karmaşıklığı ve tezatlarıyla
karşımıza çıkması ise, demokratikleşmenin ana referansını oluşturacak.
Çünkü bu tarih ulusal kimlik kategorilerinin anlamsızlığını; bunları
beslemek üzere üretilen ideolojik tarihin ise pespayeliğini gözler önüne
sererken; zihinleri de çoğulcu bir Türkiye’ye hazırlayacak.
|