|

İslam
Dünyası İçin Bir Ham Hayal Daha
Mümtaz’er Türköne / 27.01.2005 / Zaman
CIA'’nın web sitesinde (www.cia.gov) iki hafta önce bir rapor
yayımlandı. Ulusal İstihbarat Konseyi (National Intelligence
Council)’nin imzasını taşıyan rapor, 2020’nin dünyasını kurguluyor.
Global Geleceği Haritalamak (Mapping The Global Future) başlığını
taşıyan 123 sayfalık rapor, 15 yıllık zamanı içine alan bir gelecek
projeksiyonu yapıyor.
Amerika’da bu tür çalışmaların yaygın olduğu bilinir. Gelecekbilim
(futurology) çalışmaları içinde önemli bir yer alacağa benzeyen rapor
bizi de yakından ilgilendiriyor. İslam dünyası için terör tehdidini
merkeze alarak geliştirilen projeksiyon kalın fırça darbeleri ile
önümüze tartışılabilecek yakın bir gelecek koyuyor. Hilafet, bir
Amerikan senaryosu olarak bu raporla 21. yüzyılda yeniden hayat buluyor.
Önce raporun bütünü hakkında bilgi verelim.
Geleceğin haritası
Gelecek üzerinde kafa yormanın anlamı tartışmalı. İlgilendiğiniz
alan yaptığınız işin ciddiyetini de belirliyor. Nüfus, doğal kaynaklar
gibi alanlarda tahminde bulunmak zor değil. Ancak bütün karmaşıklığı ve
bütünlüğü içinde geleceğin tahmin edilemeyeceğine kimse itiraz etmiyor.
Gelecek hiçbir zaman tahmin edilemez. Zira yaptığınız tahminin kendisi
de geleceği oluşturan faktörlerden biri haline gelir ve geleceği
değiştirir. Bu gerçeği en iyi bilenler ise gelecekle uğraşmayı meslek
edinen fütürologlardır. Fütüroloji, bazı teknikler kullanarak geleceğin
tarihini yapmaya girişir. Amaç geleceği kesin biçimde tahmin etmek
değil, bir gün karşımıza çıkacak olan geleceği hazırlamak ve geleceğe
hazırlanmaktır. Kısaca bu çalışmaların amacı geleceği kestirmek değil,
değiştirmektir.
ABD’nin istihbarat örgütünün, kalburüstü bütün uzmanları seferber ederek
böyle bir rapor hazırlaması elbette gelecek endişelerini bizimle
paylaşma niyeti ile açıklanamaz. ABD geleceği kurgulamaya ve inşa etmeye
çalışıyor. Bunun için de bizim kucağımıza tartışacağımız konuları
bırakıyor. Tabii bütün bunların inandırıcı ve ikna edici olması
gerekiyor.
2020’nin dünyası nasıl bir dünya? Cevap, raporda verildiği gibi
öncelikle ekonomik alanda yoğunlaşıyor.
2020’ye kadar 15 yıl içinde dünya ekonomisinin % 80 oranında büyümesi
öngörülüyor. Kişi başına düşen gelir % 50 oranında artıyor. Global
ölçekte iki yeni aktör devreye giriyor: Çin ve Hindistan. Endonezya ve
Brezilya da yeni etkin oyuncular haline geliyor. Bu yıl İngiltere’yi
sollayan Çin, 2010’da Almanya’yı, 2016’da Japonya’yı geride bırakıyor ve
2040 yılında ABD seviyesine ulaşıyor. Biraz geriden Hindistan benzer
süreci izliyor. Rapor’a göre ABD 2020’de de dünyaya nizam veren güç
olmaya devam ediyor. Dört hayali senaryo ile 2020’nin dünyası bugüne
taşınıyor. “Davos Dünyası” başlığını taşıyan ilk senaryo global ekonomi
içinde Çin ve Hindistan’ın oynayacağı rolü tartışıyor. Bu arada Avrupa
ve Rusya gibi ülkelerin yaşlanan nüfus ve işgücü yüzünden çekeceği
sıkıntılara değiniliyor. “Pax Americana” başlıklı bölüm ABD
hegemonyasının geleceğini konu alıyor. Buna göre 2020’de de ABD
ekonomik, teknolojik, politik ve askeri üstünlüğünü sürdürüyor. “Korku
Döngüsü” başlıklı bölümde, kitlesel tahrip gücüne sahip terörist
saldırıların George Orwell’in 1984 romanındakine benzer bir dünyaya kapı
aralayacağı ileri sürülüyor. 15 yıl sonrası uluslararası terörün ve buna
bağlı olarak güvensizlik duygusunun arttığı bir dünyayı haber veriyor.
“Yeni bir hilafet”
Yeni Bir Hilafet” başlığını taşıyan hayali senaryo, 2020’de hilafeti
yeniden diriltmiş İslam dünyasını ince nüanslarla resimleştiriyor.
Öncelikle, dinlerin önümüzdeki 15 yılda, insanların kendilerini tarif
ederken başvurdukları en önemli kimlik faktörü haline geleceği
belirtiliyor. Marksizmin gözden düşmesi ile ortaya çıkan boşluk dinler
tarafından dolduruluyor. Birçok dinin sıradan mensubu, Hristiyan
Evangelist, Hindu milliyetçi, Yahudi fundamentalist ve Müslüman
radikaller gibi eylemcilere dönüşüyor.
Uluslararası terör tehdidi, doğrudan siyasi İslamın gücünden besleniyor.
Globalleşmenin eşitsiz sonuçları, dini kimliklere elde hazır sosyal
dayanışma formları niteliği kazandırıyor. Özellikle İslamiyet,
2020’lerde en önemli küresel etkiyi yaratacak ve dünyayı peşinden
sürükleyecek bir hamleye girişiyor ve milli sınırların üzerinde
otoritesi olan bir gücü, hilafeti devreye sokuyor.
Hilafet kurgusu, diğer hayali senaryolar gibi somutlaştırılıyor ve Usame
bin Ladin’in hayali torunu Said bin Ladin’in 2020’de yazdığı bir
mektupta mesele enine boyuna gözler önüne seriliyor. Rapor, hilafet
senaryosunu liberal Müslümanlar ile radikaller arasında belirsiz bir
alana bırakıyor ve herhangi bir tercihten yana tavır belirlemiyor.
Ancak, hilafetin Müslümanlar ve hatta Müslüman olmayanlar arasında
gördüğü büyük ilgi abartılarak aktarılıyor. İslam ülkelerinin yönetici
sınıfları halife ile iyi geçinmenin yollarını arıyor, Papa halife ile
diyaloğa giriyor, olimpiyatlarda Müslüman sporcular kendi ülkelerine
değil halifeye sadakatlerini dile getiriyor. Halife petrol alanlarına
müdahale ediyor ve ABD karşılık veremiyor. İran azarlanıyor ve hizaya
getiriliyor. Küreselleşme karşıtları halifeyi hemen bir idol haline
getiriyor. Senaryo bir örnek durum olarak radikal İslamın global
hareketleri nasıl ateşleyebileceğini somutlaştırmaya çalışıyor. Hilafet,
özellikle Batı’ya karşı güçlü bir karşı ideoloji olarak ortaya çıkıyor.
Ancak bir kere ortaya çıktıktan sonra, ona öncülük edenleri bile şaşkına
uğratacak kapsayıcılık ve etkinlikte bir rol oynamaya başlıyor.
Özet olarak somut ve abartılı bir anlatım ile İslam dünyasının gündemine
hilafet kurumunu yeniden diriltmek sorunu yerleştiriliyor.
Amerika’nın İslam dünyasından gelecek terör tehdidini bütünüyle Batı
için en önemli tehlike olarak gündeme yerleştirdiği ve terörün “İslam
terörü”ne indirgendiği görülüyor. Hilafet tezinin ise, İslam dünyasında
merkezi ve legal bir otorite oluşturmak ve böylelikle radikalizmi
törpülemek gibi bir anlam taşıdığı anlaşılıyor.
2020’nin gerçek dünyası ve dengeleri sessiz, sakin ama kararlı bir
şekilde yükselen Çin ile başta ABD olmak üzere bugünün patronları
arasında bir hesaplaşmaya dayanıyor. İslam dünyasının bu dengeler
arasında bir aktör olarak yeri yok. İslam dünyası sadece terör üreten
dolayısıyla dünyanın güvenlik endişelerini arttıran bir faktör olarak
devreye giriyor. Terör yüzünden artan güvenlik harcamaları, global
ekonominin önüne bir fatura koyuyor. Bu faturayı üretken olmayan ABD
gibi ekonomiler diğerlerine kesiyor.
İslam dünyasının geleceği
İslam dünyasının hilafet gibi geçmişte de son derece tartışmalı olan bir
kurumun etrafında birleşerek papalık benzeri bir hiyerarşi altında
toplanması ham bir hayal. Kim halife olacak ve iddiasını neye
dayandıracak? Bu soruya tatmin edici bir cevap bulmak zor. Ancak İslam
dünyasının bir kişi değil ama her ülkenin yer aldığı temsil esasına
dayanan kolektif bir iradeye bazı sorunları havale etmesi mümkün. İlmi
konularda salahiyet sahibi olan ve bütün İslam ülkelerinin temsil
edildiği bir kurul gerçek bir itibara ve yaptırım gücüne sahip olabilir.
Böyle bir kurul İslam Konferansı Örgütü içinden de çıkabilir. Böyle bir
kurulun doğal olarak üstleneceği misyon, halkı ile karşı karşıya
iktidarını sürdürmeye çalışanları da tasfiye etmek olabilir. Böyle bir
misyon için öncelik ise Türkiye’ye yakışır.
Hilafet İslam tarihi boyunca tartışmalı bir kurum olarak var
olagelmiştir. Kritik önem kazandığı evre, İslam dünyasının neredeyse
bütünüyle sömürgeleştiği 19. yüzyıldır. Bu dönemde Osmanlı hilafeti,
düşkün durumda olan İslam halkları için bir onur ve ümit kaynağı olarak
itibar görmüştür. Tarihi boyunca tartışmalı olan bu kurumun
tartışılmayan temel niteliği şudur: Hilafet dini değil, siyasi bir
kurumdur. Hilafet kurumunun dinî hiçbir yetkisi ve salahiyeti
olmamıştır. ABD’nin senaryosunda önerilen hilafet, dini yetkilerinden
güç alan bir otoritedir. Bu projenin imkansızlığının sebebi de budur.
Bizim için önemli olan sorun ABD’nin çizdiği gelecekte İslam
toplumlarına biçilen terör rolüdür. Bu rol gerçek bir haksızlıktır. Bu
rolü reddedecek bir uzlaşma ve iradenin bütün İslam dünyasında egemen
olması gerekiyor. İslam dünyasının kuracağı gelecek böyle bir irade
üzerinde yükselmelidir.
*Gazi
üniversitesi Öğretim üyesi
|