Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 314 | Şubat 2005

                   

 

 


GELENEK

 

Gelenek, gerek Doğu’da ve gerekse Batı dillerindeki muhtelif sözcükleri tek başına karşılamak durumunda olan talihsiz bir kelimedir. Birbirlerinden çok farklı kültürler ve anlam düzeyleri bu Türkçe sözcük yoluyla tam bir kargaşa doğurabilmektedir. Bu sebeple herhangi bir geleneğe dair bir çözümlemeye girişmeden, onun farklı anlam içeriklerini ayrıştırmak gerekir.

An’ane, haber, haber-i sadık, mütevatir, rivayet, nakil, taklit, sünnet ve tekamül-ü kadim, Türkçe’deki gelenek sözcüğüyle ifadelendirilebilen Arapça kökenli kelimelerdir. Bu çerçevede, geçmişten aktarılma/ gelme ve yol oluşturma kavramlarının söz konusu olduğu görülmektedir. Batı dillerinde ise en yaygın olarak (İngilizce ve Fransızca’daki yazılışıyla) tradition kelimesi bulunmaktadır.

Modern dönem Müslümanlarının düşünce hayatındaki gerilimi yansıtma ya da ifade etme niteliğinden ötürü, çözümlemeyi ‘tradition’ üzerinde devam ettirmek uygun olacaktır. Başvuru kaynaklarında bu konuya bakıldığında göze çarpan durum şudur: Kelimeye ilişkin güncel tartışmalardaki çerçeve bu kaynaklarda geçmemekte, yerine Batıdaki dini ya da siyasi gelişmeler sonucu ortaya çıkan spesifik akımlardan söz edilmektedir. Sözcük, Latince’de elden ele aktarmak, teslim etmek anla-mındaki tradere fiilinden türetilmiş olan traditio (aktarma, teslim) dan gelmektedir. Daha sonra Hıristiyan ilahiyatçılar tarafından, kilisece ‘Katolik İnanç’ olarak muhafaza edilip aktarılan öğretileri ifade etmek üzere kullanılmıştır. Ne var ki, bu kaynaklarda biraz önce geçtiği üzere terimleşmiş haliyle sözcüğün, birbirleriyle ilgisiz daha bir çok şeyi karşıladığına şahit olunmaktadır. İşin daha da ilginç olan yönü, gelenekselcilerden bazılarının bu kelimeyi yeterlikli görmemeleridir. Mesela S. Hüseyin Nasr, ‘tradition’ “bir öğretinin taşınması, vahyolunanla yaşanması ve ilgili mahiyetin açığa vurulması” şeklindeki anlamlandırmanın yetersizliğine değindikten sonra, onu yeniden, kendince tanımlamaya yönelmektedir. Ona göre gelenek, kök bakımından iletme ile ilgili olup; bilgi, uygulamalar, teknikler, hukuklar ve şekillerin naklini kapsar. Modern dönem öncesindeki dillerde de buna dair bir karşılığın bulunmadığını söyleyen Nasr; Hinduizm, Budizm, Taoizm, Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam ve diğerlerinin, geleneksel diye nitelenen birer dünya ya da uygarlık oluşturmalarına karşılık, bunun böyle olduğunu vurgular. Hinduizm ve Budizm’deki Dharma, Tao-izm’deki Tao ve İslam’daki Din terimlerinin, Tradition terimiyle özdeşlik taşımadıklarının Nasr da farkındadır. Bu durumda o, geleneğin, yaşayan bir varlık gibi olduğunu, iz bıraktığını ama bu ize in-dirgenemediğini; ilettiği şeylerin kağıt üzerine yazılmış kelimeler, ruhlara kazınmış gerçekler ya da nefes gibi görülebileceklerini ifadeyle sözcüğü kurgulamaktadır.

Görüldüğü üzere, gelenek tanımlanmak istenirken, nesnel unsurlar yerine, değer içeren yargılara başvurulmaktadır. Geleneğin; “dinin yaşanamamasının dayanaklarını içine alan bir birikim” veya “metinle okur arasındaki uzaklığı kapatıp, ufuklarını kaynaştıran bir öge” ya da “dinin yaşandığı bir imkanlar manzumesi” olduğu yolundaki muhtelif tanımlama girişimleri de bu durumdan âzâde değildir. Değer içeren bu ifadeler bir tarafa bırakılacak olursa, daha objektif çerçevede, geleneğin, modernlik öncesine işaret bağlamında bir kullanıma sahip olduğu görülmektedir. Bu anlamda o, insanlığın, bizâtihi aklı kutsallaştıran modernlik öncesindeki –ilahi kökenli kabul edilen- kutsala ilişkin tecrübelerini ifade etmekte ve somut olarak da, daha çok Çin, Hint ve Orta Doğu (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam) hikmetlerine tekâbül etmektedir.

Türkçe’de gelenek kelimesinin ise farklı anlam katmanlarına sahip olduğu görülmektedir. Bunlar şöyle sıralanabilir:
1. İnsanlığın aşkın olana ilişkin tecrübesinin tümü (Metafizik/felsefi anlam);
2.Tarihsel bir otorite kurumlaşması (Dînî / düşünsel/ siyasi anlam);
3. Örf ve adet, görenek (Toplumsal anlam);
4. Geçmişe dayanan düşünsel çığır.

Toplumsal anlamda gelenek, bir toplumun üyelerini birbirine bağlayan, geçmişten gelen ve bu itibarla saygınlık taşıyan, kuşaktan kuşağa geçen köklü alışkanlıkları ya da manevî kültür unsurlarını ifade için kullanılmaktadır. Birey, kendisinden önce çıkıp yerleşmiş olan bu davranış kalıplarını hazır bulmakta, düşünce ya da davranış planında bunların yaptırımlarıyla muhatap olabilmektedir. Ancak asıl problem, geleneğin yukarıda zikrolunan birinci ve ikinci anlam düzeylerinde ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple İslam-gelenek ilişkisini değerlendirmeyi, bunların ele alınması sonrasına bırakmak daha uygun olacaktır.

Müslümanların entelektüel yaşamlarında derin etkiler uyandıran, geleneğin birinci anlam düzeyi olmuştur. Bu da, gelenekselciler olarak anılan bir zümrenin geleneği ve gelenekselciliği birer kavram olarak üretmeleri sonucunda teşekkül etmiştir. Batı kökenli olan bu düşünsel gelişmede başlıca A.K. Coomaraswamy, F. Schoun, R. Guenon, M. Lings, S.H. Nasr gibi isimler söz konusudur. Bu çığır, mo-dernliğin öncesini, onda rastlanmayan bir başlık -tradition- la nitelendirerek bir paradigma inşa etmeye çalışmıştır. Bu inşa ameliyesinde ise, hiçbir zaman malzeme yokluğu çekilmemiştir. Gelenek, metafizik anlamında insanı aşkın (ulvî), ilahi olana bağlayan ilkeler bütünüdür, bir anlamda dindir -gerçekten ona “ed-Din” diyenler çıkmıştır-, dolayısıyla gelenek evrensel bir kullanıma sahip görülmektedir; Sanatan Dharma (Hinduzim), Sophia Perennis (Batı, Hıristiyanlık) ve Hikmet-i Hâlide (İslam), aynı çerçevenin yerel tezahürleridir. Gelenekselciler, genelde geleneğe bir asli din, ilahi düzenin dünyadaki somut belirişleri olarak yaklaşmakta ve din, vahy, kutsal, ortodoksi, otorite, zâhir ve bâtın vs. kavramlarıyla yakından ilgilenmektedirler. Yine Nasr’a göre gelenek, ilahi bir kaynağın gerçeğini ve ilkelerini, farklı yerlerdeki uygulamalarıyla birlikte vasıtalar (haberci, peygamber, avatar, logos…) aracılığıyla ifade eden kozmik bir tasavvur oluşturmaktadır.

Burada geleneğin ayıredici özelliklerinin neler olduğu noktası önem kazanmaktadır. Bunlar arasında en başta geleni, kuşkusuz onun geçmişten bugüne uzanan ve yarını talep eden, bir bağlantı ilkesi oluşturan sürekliliğidir. Haddizatında bu, kendisinin varoluş sebebini oluşturur. Sürekliliği koparacak, kesintiye uğratacak her şey, geleneğin yozlaşmasına ya da başkalaşmasına yol açacak olumsuz bir gelişme olacaktır.

Geçmişe verilen önem, onda ön planda yer alan unsurların ve kuşakların yüceltilmesine yol açmaktadır. Geçmişlerin önderliği ya da başka bir deyişle seleflerin otoritesi, geleneği karakterize eden en önemli özelliklerden biridir. Geçmiş; sahihlik, prestij ve bozulmamışlık bakımından temayüz etmektedir. Bu durum, geleneğin yenilikler karşısındaki rahatsızlığını ve gösterdiği direnci açıklamaktadır. İslam toplumlarının tarihinde ortaya çıkan bid’ata ilişkin tartışmalar, bu çerçevede anlam kazanmaktadır.

Selefin itibarı, geleneğin bir başka özelliğini, otoriteyi ortaya çıkarmaktadır. Gelenek içinde oluşan otorite-ler, varlıklarını, kendilerini izleyenlerin mutlak itaati sayesinde gerçekleştirip sürdürürler. Bu itaatin mahiyeti bile, yine geleneğin kurallarınca belirlenmiştir ve bu bireyin yaşamında yer etmiştir. Hiyerarşik ya-pılanmalar, bu duruma dair somutlaşmaları temsil etmektedirler.

Otoriteyi sağlayan gelenek, kendi yetkinlik ve eksiksizlik tasavvuruyla da temayüz eder. O asla tamamlanacak bir şey değildir, kendi içerisinde bir bütündür ve ebedi gerçekliktir. Ne kendisinden şüphe edilmesine, ne de başkalarıyla karşılaştırılmasına tahammülü vardır. Bu müstağniliğiyle gelenek, aynı zamanda yegane geçerlilik iddiasını da bünyesinde taşır. Geleneklerden her biri, diğerleri karşısında orijinaliteleri itibariyle en sahih gelenek oldukları iddiasındadırlar. Bu durum, bir geleneğin kendi içinde de geçerlidir; önce gelen üstündür, daha değerlidir. Mesela, İslami gelenekte bunun bir iz-düşümü, nesillerin, peygamber döneminden başlayarak bir değer sıralamasına tabi tutulmalarıdır. Geleneğin zamanı değerlendiriş şekli, modernizmdeki ilerlemeci tasavvurun tam aksini teşkil eder. Zaman, gittikçe daha kötüye gitmekte ve bozulmaktadır. Çeşitli geleneklerin her birinde -İslam geleneği de dahil- bu duruma ilişkin çok zengin malzemeler mevcuttur. İnsanlık; bir “Altın Çağ”dan başladığı serüveninde sürekli kötüye doğru bir gidiş içindedir. Kıyamet hususunun bu yönde kullanılması, gelenek denilen şeye çok zengin imkanlar bahşedebilmektedir.

Ne var ki, tarihsel bir gerçeklik vardır; o da, geleneğin modernlik karşısında büyük bir yenilgi tatmış olmasıdır. Tamamen ortadan kaldırılamamış olmasına karşın, yaşamdaki yeri hayli daraltılmıştır. Aklileşme, ilerleme, sekülerleşme geleneğin aleyhinde sonuçlar doğuran süreçlere yol açan etkenler olmuşlardır. Bu arada geleneğin kendisi de modernleşmiş, öz bilincine bu evrede varmıştır. Geleneğin hazırda ve yakın gelecekteki durumu üzerinde ise, kavrama ilişkin muhtelif kullanımlardan kaynaklanan görüş farklılıkları mevcuddur. Bu noktada gözlemlerle beklentiler karışabilmektedir. Kimileri geleneğin, modernliği aşma yönünde en uygun araç olacağını ileri sürmek-te, bu çerçevede dinlere ait tecrübelere gönderilerde bulunan formülasyonlar ortaya atılmaktadır. Bu iyimser yaklaşımın karşısında ise, geleneğin çözüm-sel yeteneğinin sona erdiği, tükendiği, kendisini ifa-de etmek istediği takdirde artık kaçınılmaz ve paradoksal bir şekilde modern zeminlerde hareket etmek zorunda kalacağı yollu görüşler yer almaktadır.

Uğradığı yenilgide dini (inananlarının pratikleri bağlamında) de kendisine ortak eden gelenek, hazırdaki açılım çabasında yine meşrulaştırıcı en büyük güç olarak dine müracaat etmektedir. Gelenekselcilerin, din ile geleneğin ayrılamayacağı yönündeki aksiyomları bunu göstermektedir. Özellikle Batı’da modernliğin uğradığı başarısızlık, bireyleri bir arayış sürecine sokmuştur. İşte burada dinsel karaktere bürünen geleneksel temayüller cazibedar hale gelmektedirler. Bu ise, sahih dini toplumsal düzlemlerde çarpıtabilme potansiyelindeki bir gelişmeyi ifade etmektedir. Sahih dinin unsurlarının, gelenekle aralarındaki tezadı ve uyumsuzluğu ortaya koymaları bu bağlamda büyük önem kazanmaktadır. Böyle bir girişim hem dini geçmişteki olumsuz artıkların yükünden kurtaracak, hem de gelecekte, geleneğin kendisine ilişmesinden doğabilecek zararlardan onu koruyacaktır.

İslam gelenek denilen şeyle nasıl bir ilişkiye sahip olabilir? Geçmişe ilişkin referanslar bakımından Kur’an’da ön plana çıkan olumluluk değil, olum-suzluktur. Bu bağlamda ele alınabilecek bir örnek, sürekli olarak müşrik kültürün teşhirinde kullanılan, atalar kültürü şeklinde adlandırılabilecek çerçevedir. Bunun ne kadar olumsuz bir duruma işaret ettiği gayet açıktır. Düşünmeye, akletmeye çağrılanlar, sürekli olarak geçmişe ait, hazır kalıplarla mazeretler uydurmaya kalkışmaktadırlar. Elbette bu örnekteki bu durumun gelenekselcilerin vazettiği ilkeyi temsil etmediği ileri sürülebilir. Bu durumda Kur’an’dan gelenek denilen şeye ilişkin referans noktalarının araştırılması gerekecektir. Böyle bir araştırma ise bu tip bir durumun Kur’an’da mevcut olduğunu ortaya koymanın hiç de kolay olmadığını gösterecektir. Bu bağlamda maruf kavramının böyle bir çerçeve sağladığı yolunda iddialar söz konousu edilebilmektedir. Ancak ‘maruf’un, yukarıda ayırt edici özellikleri sıralanan gelenek paradigmasıyla örtüşmek bir yana, ne derece uyum arzettiği ortadadır. Bu kavram, salt geçmişten gelen ve değerini oradan alan bir gaye değil, insanın akletme potansiyeliyle sıkı bağlantıya sahip bir kullanımdır.

Geleneği öne sürme tavrında başvurulan en önemli özelliklerden biri, gelenekteki sürekliliktir. İslam’ın toplumsal yaşamdaki yerinde geleneğe başvurulmadığı takdirde türedi, geçmişi bulunmayan bir hareketin söz konusu olacağı şeklinde çıkarımlarda bulunulmaktadır. Tabii ki, süreklilik önemli bir niteliktir. Ancak İslami açıdan ilahi kökenli para-metreler dahilinde bulunmayan ögelerin ya da kültürel zenginliklerin, kendi başlarına meşruiyet ya da itibar kazanmaları söz konousu olamaz. Zira İslam’da asıl vurgu, geleneğe ya da -benzer süregidimlere değil, vahyi olanadır. Kur’an’da geçmişle ilintili olarak sürekliliğin olumsuz tarafının tekrar tekrar ön plana çıkartılması çok anlamlıdır. Oysa İslam’ın pratik yaşamının kendisinde bu özelliği –sürekliliği- sağlayacak çok önemli bir enstrüman zaten vardır; yaşayan sünnet, Müslümanların zihinsel ve toplumsal yaşayışlarında Kur’an’la aralarında oluşabilecek bir kopukluğa ya da kesintiye izin vermeme özelliğiyle belirginleşmektedir. Gelenek ise ümmetin mazide gerçekleştirdiği birikime bir atıf olarak kullanılmaktdır. Ancak bu tecrübelerin kendi başına bir kutsallık taşıyamayacakları bilinmeli, içlerinde barındırdıkları sembolist* unsurların İslami yaşantıyı bambaşka kıyılara sürükleyebilecekleri unutulmamalıdır. Geçmiş konusunda sahih araçlar yoluyla bir ayrıştırma süreci zorunludur. Diğer yandan geleneğe dönmek suretiyle İslam’ın kendisini yeniden üretmesi de mümkün değildir; zira İslam dünyasının toplumsal geçmişi, sahih anlamda yeniden İslamileşmeyi sağlayacak unsurlara sahip değildir.

Bundan başka, gelenek denilen yapının ortaya koyduğu en önemli işlevlerden biri, olgu ya da olaylara ilişkin bir meşruiyet çerçevesi oluşturmasıdır. Doğal, toplumsal ve bireysel düzeylerde ortaya çıkan bütün tezahürlerin geçerlilik taşıyıp taşımamaları bu çerçevedeki değerlendirmelere bağlı olacaktır. Geleneği kendisine özgü kılan özellikler, ona dayalı meşruiyet çerçevelerini de belirlemektedirler. Bu halde biri dinden, diğeri gelenekten gelen bir çifte meşruluk durumu doğmaktadır. Sonuçta sahih dinin kendisi, gelenek tarafından kuşatılır hale de gelecektir.

İslam toplumlarının tarihsel süreçleri gözlemlendiğinde, gelenek olarak değerlendirilebilecek üç kümeleniş tarzı ortaya çıkmaktadır: Bunların ilki selef ya da fıkıh gelenekselciliğidir. Bu tarz, sahih İslami metnin ve bunun etrafındaki kavramların dondurulmasına yol açmıştır. İçtihadın fiilen ortadan kalkmasıyla ortaya çıkan sorunlara İslami çözüm imkanları kaybolmuş, Müslümanlar yeni çözümler üretemez hale gelmişlerdir.
Bir başka tarz da tasavvufi gelenekselcilik olarak adlandırılabilir. Bu çerçevede ise Kur’ani kavramların çarpıtıldığı, İslami hayatın bütünlüğünün zedelendiği, başvurulan sembolleştirici yollarla İslam’ın kaygan bir zemine çekildiği görülmektedir. Bugün tarikatlar, bütün bu olumsuzlukları fiilen sürdürmektedirler.
Bu iki tarz, birlikte üçüncü bir tarz olarak popüler gelenekçiliği beslemiştir. Burada bir taraftan katı, sınırlı bir din anlayışı yaygınlık kazanırken, diğer taraftan hurafelerin dini kuşattığı bir durum ortaya çıkmıştır. Bu üç tarz, dinin toplumsal süreçlerde başkalaşımında başrolleri oynamışlardır.

Bütün bunların yanında siyasal arenada geleneksel zeminlerin arzettiği durum da ayrı bir olumsuzluktur. Modernleşme süreçleri karşısında İslam dünyasında gelenekselci hareketler iki ana yönelim göstermişlerdir. Bunlardan ilki reddedici yönelim olup, kökenlerini selef gelenekçiliğinde bulmaktadır. Burada siyasal planda aktif görünüme rağmen, gerçek ve sonuç alıcı bir siyasal hareket söz konusu değildir. Benimseyici yönelim ise, mistik gelenekteki sembolleştirici süreçlerden ve pragmatik yaklaşımlardan beslenmekte olup, ya siyasal hayata tam bir ilgisizlik, ya da İslamın bu hayata ilişkin yanlarının göz göre göre budanması veya çarpıtılması söz konusudur. Yine gelenekte mevcud ‘mutluluk çağı’, ‘kader’, ‘zamanın kötüye gidişi’ vs. gibi kabuller, İslam’ın siyasal yanlarına ilişkin vahim sonuçlar doğurmaktadırlar. Bunlara göre, madem ki içinde bulunulan dönem zatında bozuk, kötü bir dönemdir, o halde İslami kurumlara yönelik laik yıkımlara karşı çıkmanın bir anlamı olmayacaktır; olanla yetinmek, uyum sağlamak en iyisidir.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda geleneğin ne modernliğe ne de başka bir şeye karşı meydan okuyabilmesi hiç mümkün gözükmemektedir. Ancak gelişen İslami süreçlerde onun engelleyici ya da çarpıtıcı roller oynaması her zaman mümkündür.

* Burada kasdedilen, Kur’an’daki kavramların içlerini boşaltıp, farklı muhtevalarla yeniden doldurmaya, çarpıtmaya yönelik tutumlardır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...