|

GELENEK
Gelenek, gerek Doğu’da ve gerekse Batı dillerindeki
muhtelif sözcükleri tek başına karşılamak durumunda olan talihsiz bir
kelimedir. Birbirlerinden çok farklı kültürler ve anlam düzeyleri bu
Türkçe sözcük yoluyla tam bir kargaşa doğurabilmektedir. Bu sebeple
herhangi bir geleneğe dair bir çözümlemeye girişmeden, onun farklı anlam
içeriklerini ayrıştırmak gerekir.
An’ane, haber, haber-i sadık, mütevatir, rivayet, nakil, taklit, sünnet
ve tekamül-ü kadim, Türkçe’deki gelenek sözcüğüyle ifadelendirilebilen
Arapça kökenli kelimelerdir. Bu çerçevede, geçmişten aktarılma/ gelme ve
yol oluşturma kavramlarının söz konusu olduğu görülmektedir. Batı
dillerinde ise en yaygın olarak (İngilizce ve Fransızca’daki
yazılışıyla) tradition kelimesi bulunmaktadır.
Modern dönem Müslümanlarının düşünce hayatındaki gerilimi yansıtma ya da
ifade etme niteliğinden ötürü, çözümlemeyi ‘tradition’ üzerinde devam
ettirmek uygun olacaktır. Başvuru kaynaklarında bu konuya bakıldığında
göze çarpan durum şudur: Kelimeye ilişkin güncel tartışmalardaki çerçeve
bu kaynaklarda geçmemekte, yerine Batıdaki dini ya da siyasi gelişmeler
sonucu ortaya çıkan spesifik akımlardan söz edilmektedir. Sözcük,
Latince’de elden ele aktarmak, teslim etmek anla-mındaki tradere
fiilinden türetilmiş olan traditio (aktarma, teslim) dan gelmektedir.
Daha sonra Hıristiyan ilahiyatçılar tarafından, kilisece ‘Katolik İnanç’
olarak muhafaza edilip aktarılan öğretileri ifade etmek üzere
kullanılmıştır. Ne var ki, bu kaynaklarda biraz önce geçtiği üzere
terimleşmiş haliyle sözcüğün, birbirleriyle ilgisiz daha bir çok şeyi
karşıladığına şahit olunmaktadır. İşin daha da ilginç olan yönü,
gelenekselcilerden bazılarının bu kelimeyi yeterlikli görmemeleridir.
Mesela S. Hüseyin Nasr, ‘tradition’ “bir öğretinin taşınması,
vahyolunanla yaşanması ve ilgili mahiyetin açığa vurulması” şeklindeki
anlamlandırmanın yetersizliğine değindikten sonra, onu yeniden, kendince
tanımlamaya yönelmektedir. Ona göre gelenek, kök bakımından iletme ile
ilgili olup; bilgi, uygulamalar, teknikler, hukuklar ve şekillerin
naklini kapsar. Modern dönem öncesindeki dillerde de buna dair bir
karşılığın bulunmadığını söyleyen Nasr; Hinduizm, Budizm, Taoizm,
Yahudilik, Hıristiyanlık, İslam ve diğerlerinin, geleneksel diye
nitelenen birer dünya ya da uygarlık oluşturmalarına karşılık, bunun
böyle olduğunu vurgular. Hinduizm ve Budizm’deki Dharma, Tao-izm’deki
Tao ve İslam’daki Din terimlerinin, Tradition terimiyle özdeşlik
taşımadıklarının Nasr da farkındadır. Bu durumda o, geleneğin, yaşayan
bir varlık gibi olduğunu, iz bıraktığını ama bu ize in-dirgenemediğini;
ilettiği şeylerin kağıt üzerine yazılmış kelimeler, ruhlara kazınmış
gerçekler ya da nefes gibi görülebileceklerini ifadeyle sözcüğü
kurgulamaktadır.
Görüldüğü üzere, gelenek tanımlanmak istenirken, nesnel unsurlar yerine,
değer içeren yargılara başvurulmaktadır. Geleneğin; “dinin
yaşanamamasının dayanaklarını içine alan bir birikim” veya “metinle okur
arasındaki uzaklığı kapatıp, ufuklarını kaynaştıran bir öge” ya da
“dinin yaşandığı bir imkanlar manzumesi” olduğu yolundaki muhtelif
tanımlama girişimleri de bu durumdan âzâde değildir. Değer içeren bu
ifadeler bir tarafa bırakılacak olursa, daha objektif çerçevede,
geleneğin, modernlik öncesine işaret bağlamında bir kullanıma sahip
olduğu görülmektedir. Bu anlamda o, insanlığın, bizâtihi aklı
kutsallaştıran modernlik öncesindeki –ilahi kökenli kabul edilen-
kutsala ilişkin tecrübelerini ifade etmekte ve somut olarak da, daha çok
Çin, Hint ve Orta Doğu (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam) hikmetlerine
tekâbül etmektedir.
Türkçe’de gelenek kelimesinin ise farklı anlam katmanlarına sahip olduğu
görülmektedir. Bunlar şöyle sıralanabilir:
1. İnsanlığın aşkın olana ilişkin tecrübesinin tümü (Metafizik/felsefi
anlam);
2.Tarihsel bir otorite kurumlaşması (Dînî / düşünsel/ siyasi anlam);
3. Örf ve adet, görenek (Toplumsal anlam);
4. Geçmişe dayanan düşünsel çığır.
Toplumsal anlamda gelenek, bir toplumun üyelerini birbirine bağlayan,
geçmişten gelen ve bu itibarla saygınlık taşıyan, kuşaktan kuşağa geçen
köklü alışkanlıkları ya da manevî kültür unsurlarını ifade için
kullanılmaktadır. Birey, kendisinden önce çıkıp yerleşmiş olan bu
davranış kalıplarını hazır bulmakta, düşünce ya da davranış planında
bunların yaptırımlarıyla muhatap olabilmektedir. Ancak asıl problem,
geleneğin yukarıda zikrolunan birinci ve ikinci anlam düzeylerinde
ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple İslam-gelenek ilişkisini değerlendirmeyi,
bunların ele alınması sonrasına bırakmak daha uygun olacaktır.
Müslümanların entelektüel yaşamlarında derin etkiler uyandıran,
geleneğin birinci anlam düzeyi olmuştur. Bu da, gelenekselciler olarak
anılan bir zümrenin geleneği ve gelenekselciliği birer kavram olarak
üretmeleri sonucunda teşekkül etmiştir. Batı kökenli olan bu düşünsel
gelişmede başlıca A.K. Coomaraswamy, F. Schoun, R. Guenon, M. Lings,
S.H. Nasr gibi isimler söz konusudur. Bu çığır, mo-dernliğin öncesini,
onda rastlanmayan bir başlık -tradition- la nitelendirerek bir paradigma
inşa etmeye çalışmıştır. Bu inşa ameliyesinde ise, hiçbir zaman malzeme
yokluğu çekilmemiştir. Gelenek, metafizik anlamında insanı aşkın (ulvî),
ilahi olana bağlayan ilkeler bütünüdür, bir anlamda dindir -gerçekten
ona “ed-Din” diyenler çıkmıştır-, dolayısıyla gelenek evrensel bir
kullanıma sahip görülmektedir; Sanatan Dharma (Hinduzim), Sophia
Perennis (Batı, Hıristiyanlık) ve Hikmet-i Hâlide (İslam), aynı
çerçevenin yerel tezahürleridir. Gelenekselciler, genelde geleneğe bir
asli din, ilahi düzenin dünyadaki somut belirişleri olarak yaklaşmakta
ve din, vahy, kutsal, ortodoksi, otorite, zâhir ve bâtın vs.
kavramlarıyla yakından ilgilenmektedirler. Yine Nasr’a göre gelenek,
ilahi bir kaynağın gerçeğini ve ilkelerini, farklı yerlerdeki
uygulamalarıyla birlikte vasıtalar (haberci, peygamber, avatar, logos…)
aracılığıyla ifade eden kozmik bir tasavvur oluşturmaktadır.
Burada geleneğin ayıredici özelliklerinin neler olduğu noktası önem
kazanmaktadır. Bunlar arasında en başta geleni, kuşkusuz onun geçmişten
bugüne uzanan ve yarını talep eden, bir bağlantı ilkesi oluşturan
sürekliliğidir. Haddizatında bu, kendisinin varoluş sebebini oluşturur.
Sürekliliği koparacak, kesintiye uğratacak her şey, geleneğin
yozlaşmasına ya da başkalaşmasına yol açacak olumsuz bir gelişme
olacaktır.
Geçmişe verilen önem, onda ön planda yer alan unsurların ve kuşakların
yüceltilmesine yol açmaktadır. Geçmişlerin önderliği ya da başka bir
deyişle seleflerin otoritesi, geleneği karakterize eden en önemli
özelliklerden biridir. Geçmiş; sahihlik, prestij ve bozulmamışlık
bakımından temayüz etmektedir. Bu durum, geleneğin yenilikler
karşısındaki rahatsızlığını ve gösterdiği direnci açıklamaktadır. İslam
toplumlarının tarihinde ortaya çıkan bid’ata ilişkin tartışmalar, bu
çerçevede anlam kazanmaktadır.
Selefin itibarı, geleneğin bir başka özelliğini, otoriteyi ortaya
çıkarmaktadır. Gelenek içinde oluşan otorite-ler, varlıklarını,
kendilerini izleyenlerin mutlak itaati sayesinde gerçekleştirip
sürdürürler. Bu itaatin mahiyeti bile, yine geleneğin kurallarınca
belirlenmiştir ve bu bireyin yaşamında yer etmiştir. Hiyerarşik
ya-pılanmalar, bu duruma dair somutlaşmaları temsil etmektedirler.
Otoriteyi sağlayan gelenek, kendi yetkinlik ve eksiksizlik tasavvuruyla
da temayüz eder. O asla tamamlanacak bir şey değildir, kendi içerisinde
bir bütündür ve ebedi gerçekliktir. Ne kendisinden şüphe edilmesine, ne
de başkalarıyla karşılaştırılmasına tahammülü vardır. Bu müstağniliğiyle
gelenek, aynı zamanda yegane geçerlilik iddiasını da bünyesinde taşır.
Geleneklerden her biri, diğerleri karşısında orijinaliteleri itibariyle
en sahih gelenek oldukları iddiasındadırlar. Bu durum, bir geleneğin
kendi içinde de geçerlidir; önce gelen üstündür, daha değerlidir.
Mesela, İslami gelenekte bunun bir iz-düşümü, nesillerin, peygamber
döneminden başlayarak bir değer sıralamasına tabi tutulmalarıdır.
Geleneğin zamanı değerlendiriş şekli, modernizmdeki ilerlemeci
tasavvurun tam aksini teşkil eder. Zaman, gittikçe daha kötüye gitmekte
ve bozulmaktadır. Çeşitli geleneklerin her birinde -İslam geleneği de
dahil- bu duruma ilişkin çok zengin malzemeler mevcuttur. İnsanlık; bir
“Altın Çağ”dan başladığı serüveninde sürekli kötüye doğru bir gidiş
içindedir. Kıyamet hususunun bu yönde kullanılması, gelenek denilen şeye
çok zengin imkanlar bahşedebilmektedir.
Ne var ki, tarihsel bir gerçeklik vardır; o da, geleneğin modernlik
karşısında büyük bir yenilgi tatmış olmasıdır. Tamamen ortadan
kaldırılamamış olmasına karşın, yaşamdaki yeri hayli daraltılmıştır.
Aklileşme, ilerleme, sekülerleşme geleneğin aleyhinde sonuçlar doğuran
süreçlere yol açan etkenler olmuşlardır. Bu arada geleneğin kendisi de
modernleşmiş, öz bilincine bu evrede varmıştır. Geleneğin hazırda ve
yakın gelecekteki durumu üzerinde ise, kavrama ilişkin muhtelif
kullanımlardan kaynaklanan görüş farklılıkları mevcuddur. Bu noktada
gözlemlerle beklentiler karışabilmektedir. Kimileri geleneğin,
modernliği aşma yönünde en uygun araç olacağını ileri sürmek-te, bu
çerçevede dinlere ait tecrübelere gönderilerde bulunan formülasyonlar
ortaya atılmaktadır. Bu iyimser yaklaşımın karşısında ise, geleneğin
çözüm-sel yeteneğinin sona erdiği, tükendiği, kendisini ifa-de etmek
istediği takdirde artık kaçınılmaz ve paradoksal bir şekilde modern
zeminlerde hareket etmek zorunda kalacağı yollu görüşler yer almaktadır.
Uğradığı yenilgide dini (inananlarının pratikleri bağlamında) de
kendisine ortak eden gelenek, hazırdaki açılım çabasında yine
meşrulaştırıcı en büyük güç olarak dine müracaat etmektedir.
Gelenekselcilerin, din ile geleneğin ayrılamayacağı yönündeki
aksiyomları bunu göstermektedir. Özellikle Batı’da modernliğin uğradığı
başarısızlık, bireyleri bir arayış sürecine sokmuştur. İşte burada
dinsel karaktere bürünen geleneksel temayüller cazibedar hale
gelmektedirler. Bu ise, sahih dini toplumsal düzlemlerde çarpıtabilme
potansiyelindeki bir gelişmeyi ifade etmektedir. Sahih dinin
unsurlarının, gelenekle aralarındaki tezadı ve uyumsuzluğu ortaya
koymaları bu bağlamda büyük önem kazanmaktadır. Böyle bir girişim hem
dini geçmişteki olumsuz artıkların yükünden kurtaracak, hem de
gelecekte, geleneğin kendisine ilişmesinden doğabilecek zararlardan onu
koruyacaktır.
İslam gelenek denilen şeyle nasıl bir ilişkiye sahip olabilir? Geçmişe
ilişkin referanslar bakımından Kur’an’da ön plana çıkan olumluluk değil,
olum-suzluktur. Bu bağlamda ele alınabilecek bir örnek, sürekli olarak
müşrik kültürün teşhirinde kullanılan, atalar kültürü şeklinde
adlandırılabilecek çerçevedir. Bunun ne kadar olumsuz bir duruma işaret
ettiği gayet açıktır. Düşünmeye, akletmeye çağrılanlar, sürekli olarak
geçmişe ait, hazır kalıplarla mazeretler uydurmaya kalkışmaktadırlar.
Elbette bu örnekteki bu durumun gelenekselcilerin vazettiği ilkeyi
temsil etmediği ileri sürülebilir. Bu durumda Kur’an’dan gelenek denilen
şeye ilişkin referans noktalarının araştırılması gerekecektir. Böyle bir
araştırma ise bu tip bir durumun Kur’an’da mevcut olduğunu ortaya
koymanın hiç de kolay olmadığını gösterecektir. Bu bağlamda maruf
kavramının böyle bir çerçeve sağladığı yolunda iddialar söz konousu
edilebilmektedir. Ancak ‘maruf’un, yukarıda ayırt edici özellikleri
sıralanan gelenek paradigmasıyla örtüşmek bir yana, ne derece uyum
arzettiği ortadadır. Bu kavram, salt geçmişten gelen ve değerini oradan
alan bir gaye değil, insanın akletme potansiyeliyle sıkı bağlantıya
sahip bir kullanımdır.
Geleneği öne sürme tavrında başvurulan en önemli özelliklerden biri,
gelenekteki sürekliliktir. İslam’ın toplumsal yaşamdaki yerinde geleneğe
başvurulmadığı takdirde türedi, geçmişi bulunmayan bir hareketin söz
konusu olacağı şeklinde çıkarımlarda bulunulmaktadır. Tabii ki,
süreklilik önemli bir niteliktir. Ancak İslami açıdan ilahi kökenli
para-metreler dahilinde bulunmayan ögelerin ya da kültürel
zenginliklerin, kendi başlarına meşruiyet ya da itibar kazanmaları söz
konousu olamaz. Zira İslam’da asıl vurgu, geleneğe ya da -benzer
süregidimlere değil, vahyi olanadır. Kur’an’da geçmişle ilintili olarak
sürekliliğin olumsuz tarafının tekrar tekrar ön plana çıkartılması çok
anlamlıdır. Oysa İslam’ın pratik yaşamının kendisinde bu özelliği
–sürekliliği- sağlayacak çok önemli bir enstrüman zaten vardır; yaşayan
sünnet, Müslümanların zihinsel ve toplumsal yaşayışlarında Kur’an’la
aralarında oluşabilecek bir kopukluğa ya da kesintiye izin vermeme
özelliğiyle belirginleşmektedir. Gelenek ise ümmetin mazide
gerçekleştirdiği birikime bir atıf olarak kullanılmaktdır. Ancak bu
tecrübelerin kendi başına bir kutsallık taşıyamayacakları bilinmeli,
içlerinde barındırdıkları sembolist* unsurların İslami yaşantıyı
bambaşka kıyılara sürükleyebilecekleri unutulmamalıdır. Geçmiş konusunda
sahih araçlar yoluyla bir ayrıştırma süreci zorunludur. Diğer yandan
geleneğe dönmek suretiyle İslam’ın kendisini yeniden üretmesi de mümkün
değildir; zira İslam dünyasının toplumsal geçmişi, sahih anlamda yeniden
İslamileşmeyi sağlayacak unsurlara sahip değildir.
Bundan başka, gelenek denilen yapının ortaya koyduğu en önemli
işlevlerden biri, olgu ya da olaylara ilişkin bir meşruiyet çerçevesi
oluşturmasıdır. Doğal, toplumsal ve bireysel düzeylerde ortaya çıkan
bütün tezahürlerin geçerlilik taşıyıp taşımamaları bu çerçevedeki
değerlendirmelere bağlı olacaktır. Geleneği kendisine özgü kılan
özellikler, ona dayalı meşruiyet çerçevelerini de belirlemektedirler. Bu
halde biri dinden, diğeri gelenekten gelen bir çifte meşruluk durumu
doğmaktadır. Sonuçta sahih dinin kendisi, gelenek tarafından kuşatılır
hale de gelecektir.
İslam toplumlarının tarihsel süreçleri gözlemlendiğinde, gelenek olarak
değerlendirilebilecek üç kümeleniş tarzı ortaya çıkmaktadır: Bunların
ilki selef ya da fıkıh gelenekselciliğidir. Bu tarz, sahih İslami metnin
ve bunun etrafındaki kavramların dondurulmasına yol açmıştır. İçtihadın
fiilen ortadan kalkmasıyla ortaya çıkan sorunlara İslami çözüm imkanları
kaybolmuş, Müslümanlar yeni çözümler üretemez hale gelmişlerdir.
Bir başka tarz da tasavvufi gelenekselcilik olarak adlandırılabilir. Bu
çerçevede ise Kur’ani kavramların çarpıtıldığı, İslami hayatın
bütünlüğünün zedelendiği, başvurulan sembolleştirici yollarla İslam’ın
kaygan bir zemine çekildiği görülmektedir. Bugün tarikatlar, bütün bu
olumsuzlukları fiilen sürdürmektedirler.
Bu iki tarz, birlikte üçüncü bir tarz olarak popüler gelenekçiliği
beslemiştir. Burada bir taraftan katı, sınırlı bir din anlayışı
yaygınlık kazanırken, diğer taraftan hurafelerin dini kuşattığı bir
durum ortaya çıkmıştır. Bu üç tarz, dinin toplumsal süreçlerde
başkalaşımında başrolleri oynamışlardır.
Bütün bunların yanında siyasal arenada geleneksel zeminlerin arzettiği
durum da ayrı bir olumsuzluktur. Modernleşme süreçleri karşısında İslam
dünyasında gelenekselci hareketler iki ana yönelim göstermişlerdir.
Bunlardan ilki reddedici yönelim olup, kökenlerini selef
gelenekçiliğinde bulmaktadır. Burada siyasal planda aktif görünüme
rağmen, gerçek ve sonuç alıcı bir siyasal hareket söz konusu değildir.
Benimseyici yönelim ise, mistik gelenekteki sembolleştirici süreçlerden
ve pragmatik yaklaşımlardan beslenmekte olup, ya siyasal hayata tam bir
ilgisizlik, ya da İslamın bu hayata ilişkin yanlarının göz göre göre
budanması veya çarpıtılması söz konusudur. Yine gelenekte mevcud
‘mutluluk çağı’, ‘kader’, ‘zamanın kötüye gidişi’ vs. gibi kabuller,
İslam’ın siyasal yanlarına ilişkin vahim sonuçlar doğurmaktadırlar.
Bunlara göre, madem ki içinde bulunulan dönem zatında bozuk, kötü bir
dönemdir, o halde İslami kurumlara yönelik laik yıkımlara karşı çıkmanın
bir anlamı olmayacaktır; olanla yetinmek, uyum sağlamak en iyisidir.
Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda geleneğin ne modernliğe ne de
başka bir şeye karşı meydan okuyabilmesi hiç mümkün gözükmemektedir.
Ancak gelişen İslami süreçlerde onun engelleyici ya da çarpıtıcı roller
oynaması her zaman mümkündür.
* Burada kasdedilen, Kur’an’daki kavramların içlerini boşaltıp, farklı
muhtevalarla yeniden doldurmaya, çarpıtmaya yönelik tutumlardır. |