|

Özgürlük Ne Menem Bir Şey
Mukaddes Özkan
O bir kadın mıydı yoksa bir erkek mi, çok da önemli değil. O bir
insandı. Kimseye hesap vermeden yaşadı, heveslerinin peşinde koşmanın,
“Ben özgürüm” demenin bedelini de çok ağır ödedi. Bu maraton onu çabuk
yordu, elindekini avucundakini tüketti.
“Hayır ben özgür değilmişim, ben bunu yaşayarak öğrendim. Özgürlüğün ne
olduğunu, ya da ne olmadığını tecrübelerimle anladım. Aklım erdiğinden
beri özgür olmak için çabaladım durdum hep. Ama gerçekte böyle bir
tanımın insan hayatında varolmadığını anladım sonunda” diyordu artık
kendi kendine ve elinde kalan üç beş dosta.
Özgür olmak demek, kural tanımamak demek anlamına gelmiyor mu! Herkes
kendi kuralını kendi koyar, bildiği gibi yaşar olmuyor mu bunun
kısacası.
Batılı bir büyükannenin torununa yazdığı kitabın adındaki gibi,
”Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” değil miydi işin aslı. Cahilliğinde o
kitabın adını gördüğü zaman, daha kitabı okumadan bir heyecan kaplamıştı
içini. Amerikalı büyükannenin nasihatlerini kendine yapılmış gibi büyük
bir şevkle okumuştu. Hayatının o döneminde ne kadar akledemez olduğuna
şimdi yanıyordu yüreği.
Artık başını ellerinin arasına alıp derin derin düşünebiliyor,
düşündükçe de, “Bu özgürlük aşkı ne menem bir şeymiş ki başımı döndürüp,
gözümü görmez, kulağımı duymaz etmişti” diye söyleniyordu kendi kendine.
Nefsinin götürdüğü yere gitmiş, maddi olmayan her şeyini kaybetmişti.
Şimdi çok zengindi belki ama hayatının anlamı kalmamıştı.
Çocukluğunda başlayıp, hayatını kapsayan bu yanlışa nasıl ve ne zaman
saplanmıştı. Bir zamanlar, kendini iyi hissettiren bu duygu, şimdi
düşündükçe yüreğini sıkıyordu. Aslında kendini iyi hissettiği,
yaptıklarından haz aldığı zamanlarda bile, derinlerde bir yerlerde hep
bir şeylerin eksikliğini hissederdi. Tanımlayamadığı bir sızı ruhunu
acıtırdı sürekli.
Çocukluktan gençliğe adım attığı günlerde, üniversite hayatında özgür
takılan gençlerle oturup kalkar, bundan da büyük zevk aldığını sanırdı.
Bu tarz yaşam, ona kendini özel hissettiriyordu. Geleneklere tepeden
bakmak, toplumun katı kurallarını hiçe saymak, çevresindekilerin dini
inançlarıyla dalga geçmek, entelektüel bir hava veriyordu ona, kendini
Kaf dağında görmesini sağlıyordu.
Özgür olmak demek kimseye hesap vermemek değil miydi? O zaman niye
yaşamdaki hem varolan, hem de yasaklanan her şeyin tadına bakmasındı.
Alkolden başladı uyuşturucudan çıktı. Bu arada aşklar yaşadı, bunların
kimi sahteydi, kimi gerçek. Ama biri vardı ki, onu kaybetmenin acısı kar
yangını gibi bir şeydi. Hani karda kışta soğukta kalırsınız da, kar
soğuğu iliklerinize kadar sizi yakar, sızlatır ya, bu acı işte öyle bir
şeydi. Bu yangını ona yaşatan da özgürlük takıntısıydı. Özgürdü ya,
kimseye hesap vermek zorunda da değildi, parası da vardı kendini niye
kısıtlasındı ki?
Ama gel gör ki, Rabbine yönelip de,Yaratanın kulundan istediklerini
kavradıkça düştüğü yanılgının ne büyük olduğunu fark ettiğinde iş işten
çoktan geçmişti. Yaşamında pek çok şeyi kaybetmiş, yeniden başla-yacak
gücü bile kalmamıştı. Olan olmuş, kar yangınına düşmüştü bir kez.
Hayatındaki en önemli insanı kaybetmiş, aşkta geri dönülmez bir noktaya
gelmişti. Cennet sandığı yerin cehennem olduğunu görüvermişti birden.
Özgürlük, tıpkı alkol gibiydi. Dozunda ve yerinde kullanmasını
bilebilseydi bu kadar zarar görmeyebilirdi. Ama diyordu, ama bu dozu
ayarlamak her babayiğidin karı değil. En iyisi haddini bilmekti.
Şimdi çok iyi anlamıştı ki, insanın bir fıtratı var, buna ters düşen bir
yaşam tarzı, ona sadece acı veriyor, huzursuzluk veriyor. İnsanın
başıboş yaratılmadığını, hesap vermesi gereken bir ilahi adalet
olduğunu, görüp, geçmişine yanıyordu.
Kainatta hiçbir şey sebepsiz yere varolmamıştı, hele ki insanoğlunun
yaradılışı hiç de sebepsiz olamazdı. Onu yaratan, onu en iyi bilendi,
yarattığını en iyi bilen olduğu için de, onun hayatını, yine onun
iyiliği için bir takım kurallara bağlamıştı. İnsanoğlunun özgür
olamayacağını, ne yaparsa yapsın, Allah’a karşı olan sorumluluğundan
kaçamayacağını yaşam ona belletmişti. Özgürlük denen şey, insan doğasına
fitne sokmaktan başka bir şey değilmiş meğer, diye hayıflanmak kalmıştı
geriye bir tek yaşadığı hayattan.
|