|

YEİS
Naz Ferniba
Beş gün sonrasında elinde valiziyle apartmanın dördüncü katına çıktı. Üç
kapıdan soldaki beyaz boyalı olana doğru yürüdü. Eski püskü bir teneke
parçasının üzerinde onbir yazılıydı. Heyecanla zile bastı. Bir… İki… Üç…
Ses yok. Kimse yok. Apartman var. Daire var. Kapı var. Ses yok.
Dizira beklemeye başladı. Apartman boşluğu her zamanki gibi karanlıktı.
Gölgeler oynamaya geldiler. Basamaklarda bir iniyor iki çıkıyorlardı.
Sonra kahkahalar duydu Dizira. Gölgelerin oyun kahkahaları dolaştı bütün
katları. Kapıları yalayıp geçtiler. Dizira bir daha zile uzandı. Bir…
İki… Üç… “Bu saatte nereye gitmiş olabilirler?” diye mırıldandı. Alnına
biriken temmuz sıcağı terini elinin tersiyle sildikten sonra valizin
üzerine yığıldı. “Nereye gitmiş olabilirler?”
Meraklanmıştı. Kızlarını düşündü. Yüzü aydınlanır gibi oldu, ama korku
daha azimliydi. O ara ayak sesleri duydu. Hemen doğrulup basamaklara
koştu. Bir adam. Yaşlıca bir adam geliyordu ağır ağır. Adam Dizira’nın
yüzüne hiç bakmadan beyaz boyalı kapıya doğru yürüdü. Cebinden
anahtarını çıkardı. Kapıyı açtı ve içeri girdi. Dizira dondu yerinde.
Kimdi bu adam? Nereden gelmişti böyle? Ne işi vardı kendi evinde?
Anahtarı da nereden bulmuştu? Bir sürü soru koşa koşa gelip önünde
durdular. Elleri ayakları oynuyordu soruların. Kimisi insanın içini
gıdıklarcasına gülüyordu. Dizira elinin tersiyle bütün soruları devirdi.
Yeniden zile uzandı. Bir… İki… Üç…
İçeriden silik bir ses duyuldu. “Kimsin?” Dizira dayanamayıp “Asıl sen
kimsin?” diye bağırmak istedi.
Ama o zaman kapıyı açmazdı ki bu adam.
Ayak uçlarıyla betonu eşelemeye çalışırken.
“Bir soru sormak istiyordum” diyebildi ancak.
Az önce içeri giren adam kapıyı araladı. “Ne istiyorsun?” diye sordu.
Yüz ifadesi sertti. Çizgiler bütün yüzünü dolaşıyorlardı. Kıvrımlar
arasında derin çukurlar oluşmuştu. Dizira Van Gölü’ne benzetti bir
tanesini. Bir kayık sulara karışmış kıyı boyunca ilerliyordu. Adam “Ne
var dedim?” diye bağırınca Dizira kendine geliverdi.
“Burada oturan iki küçük kız ve anneleri nereye gittiler acaba?” diye
sordu tereddütle. Adam önce ayak-kabılarına baktı. Dizira’nın. Sol
ayakkabısının bağcığında durdu bir süre. Sonra pantolonuna baktı. Bu
sırada kısa kollu gömlek biraz ürkmüş terlemeye başlamıştı. “Burada
oturan iki kız ve anneleri yok” cümlesi daha Dizira’nın kulaklarına yeni
ulaşmıştı ki kapı büyük bir gürültüyle yüzüne kapandı.
Dizira ne yapacağını bilemedi. Hemen apartmandan dışarı attı kendisini.
Bir elinde valizi, bir elinde hiçbir şeyi yolda durup apartmana uzun
uzun baktı. Hava iyice kararmıştı. “Bu benim oturduğu apartman. Daha beş
gün önce kızlarımla vedalaşıp havaalanına bu evden gittim. Adres de
doğru. Renolke 18. Neler oluyor? Bu bir şaka mı?” diye mırıldandı. Sokak
lambası, patlamış olan ampullerini unutup loş bir ışık yaymaya
çalışıyordu. “Şaka… şaka…” diye fısıldadı sokak lambası. Dizira
tepesinde yükselen direğe öfkelendi. “Böyle şaka olmaz” diye bağırdı.
Karanlık, etrafında dolaşıyordu. Birden “Neden onları yalnız bırakıp
gittin?” diye sordu. Dizira hangi yöne bakacağını şaşırdı. “Sen de
kimsin? Çık ortaya. Göreyim neye benzediğini.”
“Ben karanlık’ım” dedi. “Rengim karadır. Kara’nlık…”
Bu sırada yıldızlar gökten inmiş otların arasında koşturuyorlardı. Ay,
ayın on dördü gibi açılıp saçılmıştı. Bacak bacak üstüne atmış, büyük
bir koltuğa rahatça yayılmış, bir bardak çay içiyordu keyifle. Dizira’ya
gülümsedi. “Gel çay içelim” dedi olanları umur-samadan.
“Çay içmek” diye mırıldandı Dizira. Taşlar yol kenarında lastik top gibi
zıp zıp zıplayarak ay’a ulaşmaya çalıştılar “çay” kelimesini duyunca.
“Biz gelelim, biz gelelim” diye bağırışıyorlardı. Birbirlerini iteleyip
yere düşürmeye çalışıyorlardı. Başka bir âlemdiler. Başka bir âlemden
gibiydiler.
Ay elindeki bardağı ters çeviriverdi onları görünce. Çay zıplayan
taşların üzerine döküldü. “Tadı güzel mi?” diye de seslendi oturduğu
koltuktan. Taşlar yalanmaktan cevap bile vermeye fırsat bulamıyorlardı.
Dizira ağzı açık seyrederken olanları “Bunlar gerçek olamaz” diyerek
başını ellerinin arasına alıp yere çömeldi.
“Bunlar gerçek olamaz. Olsa olsa bir kabus.”
Otlar Dizira’nın ayaklarının etrafına doluşup ona şarkı söylemeye
başladıklarında parktaki salıncakta sallanan birisinin olduğunu anladı.
Salıncağın kulağı tırmalayan ciyk ciyk’laması her şeyi anlatmaya
yetiyordu. “Gece yarısı bir salıncağa kim biner ki?”
Salıncağın yanına vardığında nefes nefese kalmıştı. Karanlıktı. Bu
memlekette sokaklarda o kadar az lamba vardı ki her yer zifiri karanlık
içinde kayboluyordu. “Kim var salıncakta?
“Ben varım.”
“Sen kimsin?”
“Az önce tanışmıştık ama. Ben karanlık.”
Dizira aklını oynatacağını sandı. Karanlık. Bu memlekete geleli beri
karanlıktan nefret eder olmuştu. Geceleri sokağa çıkmak istemiyor, her
şey karanlığa yutuluyordu.
“Git başımdan” diye bağırdı Dizira.
“Sabah olsun giderim. İstersen seni de götüreyim.”
“Hayır, beni yutamayacaksın. Beni yutamayacaksın. Ben varım. Ben
buradayım. Çocuklarımı ver bana.”
Karanlık sallanmaya devam etti.
“Çocuklarını neden bırakıp gittin?”
“Gitmek zorundayım. Gitmeliydim. Sadece beş günlüğüne…”
“Beş günde neler olmaz ki”
“Ne oldu? Onlara ne oldu?”
”Bilmem.”
Dizira yabancı bir ülkede yalnız bıraktığı ailesinin başına ne geldiğini
anlayabilmek için bütün cümlelerini başucuna çağırdı. Onları sıra sıra
dizdi. Baştan sona okudu. Beğenmedi yeni cümleler kurdu. Yeni sahneler,
yeni senaryolar oluşturdu. Renklere boyadı. Olmadı. Sildi. Yeniden
başladı. Saatlerce cümle oyunu içinde kayboldu. Bu sırada karanlık,
çevresinde fır dönüyordu. Bir yaklaşıp bakıyor, bir uzaktan inceliyordu.
Karanlık’ın kara’nlık bir yüzü vardı. Seçilmiyordu. Bu yüzden yüz
ifadesinin nasıl olduğu kestirilemiyordu. Bir tek ses tonu, çıkardığı
sesler… Dizira iç sıkıntısını daha fazla taşıyamayacağını düşündü.
“Bir şeyleri kaybetmek çok zor” dedi.
“Kaybetmemek için ne yaptın?” diye sordu karanlık.
Dizira düşündü. Kaybedebileceğini hiç aklına getirmemişti ki. “Neyi ne
zaman kaybedeceğini hiç bilemezsin” diye fısıldadı karanlık.
“Kararlarını alırken, o karar sonucunda ayrılacak bütün yolların
varacağı noktayı hayâl edebilmelisin. Giderken, aklında sadece beş gün
sonra sâlimen geri döneceğin vardı. Ya dönemeseydin?”
“Ama döndüm.”
“Evet, döndün. Bıraktıkların nerede?”
“Bilmiyorum… bilmiyorum… Sen söyle neredeler?”
“Karşılaştığın her şeye sormalısın bu soruyu artık. Evin kapısından
başla. Apartman boşluğuna. Merdiven basamaklarına. Pencerelere. Yollara.
Yol kenarındaki ağaçlara. Ağaçların yapraklarına. Dolmuşlara. Bir ucunu
yakalayabilirsen sora sora bağlantıları bula-bilirsin. Hiçbir yere
dokunmadan gitmiş olmaları mümkün değil, eğer gitti iseler.”
“Eğer gitti iseler… mi?”
“Fikir vermeye çalışıyorum. Ya gitmedi iseler. Kimsenin görmüş olması
mümkün değil o zaman. Bulundukları yere varmadan onlara da varamazsın.
Önce mekânı, ardından onları bulmalısın. Hayat silsilelerden oluşur. Hep
bir şeyler bir şeylere bağlıdır. Sebep sonuç gibi. Hiçbir şey asılı
değildir boşlukta. Havada asılı duran bile havaya tutunmak zorundadır.”
“Kafam karıştı. Başım dönüyor. Durduramıyorum.”
“Belki de senin kafan her zaman karışıktı da artık bir düzene girmek
istediği için çabalıyor.”
Dizira kulaklarında şiddetli bir çınlama duydu. Ses yükseliyordu.
Yükseldikçe yükseldi. Artık çınlama dışında hiçbir şey duyamıyordu.
Gözlerini sımsıkı kapatıp boylu boyunca yere uzandı.
• Ay Vakti, sayı 52
|