|

Gelenek, Tarihle Kanıtlanabilecek
Bir Mesele Değildir.
Abdurrahman Arslan
Cevap 1: Bu soru karşısında kanımca evvela gelenek kavramı üzerinde
biraz durmamız, sonra da müslümanlarca yapılan gelenek-modernizm
kategorileş-tirmesini tahlil etmek gerekiyor. Zira böyle bir
kategorileştirme her şeyden önce batılı paradigmaya ait olup Kartezyen
mantık üzerine kuruludur. Mo-dernist anlayış geleneği bu mantık
üzerinden kendinin "ötekisi" olarak tanımlamıştır. Böyle bir ayrıştırma
bizim paradigmamıza ait olmadığı halde, şahsım da dahil hepimiz bu
ayrıştırma neticesinde ortaya çıkan kavramlardan hareket ederek meseleyi
tahlile çalışıyoruz. Mesela son zamanlarda sıkça kullanılan
"muhafazakarlık" kavramı da islami paradigmaya ait bir kavram olmadığı
halde müslüman bunu herhangi bir mahsur görmeden kullanabiliyor. Oysa
gelenek gibi muhafazakarlık da moderniteden bağımsız bir kavram değil .
Şu da var ki kartezyen mantık üzerine kurulu bu ayrımlama aslında
ideolojik bir nitelik taşımakta ve bizi yönlendirmektedir. Sözgelimi
modernizm, kendilerini modernitenin kavram ve kalıplarına göre
örgütlemeyen toplumları, "geleneksel toplum"; modern değerlere
benzemeyen, anlam dünyaları ve işlevleri farklı olan değerleri
"geleneksel değerler" şeklinde kategorize ederek, hem zihni düzeyde hem
de toplumsal pratik içinde kendi değerlerini daha üst bir mevkiye
yerleştirmeye çalıştığı halde, bu çok zaman gözlerden kaçar.
Dolayısıyla geleneksel ve modern ayrımlaması daha başlangıçtan itibaren
bizi sinsice geçmişten, bize ait geçmişten bir kopuşa davet eder. Zira
bu ideolojik ayrımlamanın kendini meşrulaştırdığı temel, "ilerleme"
fikrine dayanır. Yani tarihin/zamanın hep mükemmele doğru bir seyir
içinde olduğu fikrine. "İlerleyen" ile "durağan"ın veya medeni ile
barbarın hem yeniden tanımlanmasını hem de aralarındaki ilişkinin
yeniden kurulmasını içerir bu. Bu ilişkide ilerlemeci bir tarih/toplum
anlayışı "şimdi" ve "geleceğin" dünden daha mükemmel olduğuna vurgu
yaparak, düne ait olduğu ve sadece orada kalan /kalması gereken geleneği
mahkum eder. Hıristi-yanlığın tarihsel tecrübesinde kendine ait haklı
bir anlamı olsa da, böyle bir tarih/toplum anlayışının ve tabii ki söz
konusu kategorileştirmenin İslam’da meşruiyetinin olduğunu söylemek
mümkün değil.
Modernist zihniyetin, başından itibaren gelenek şeklinde tanımladığı
şeye/şeylere karşı çıktığını biliyoruz. Geleneği Hıristiyanlığın temsil
ettiği bağlamda kendinin karşıtı olarak görmüştür. Fakat burada şunu da
önemle bir yere not etmemiz gerekir ki, kendisi de bir çok cihetten
Hırıstiyanlığı taklit ederek kendine ait bir gelenek inşa etmeye
çalışmıştır. Sözgelimi İslam’ın "usûl" geleneği gibi, modernist bilgi
anlayışının da "yöntem" geleneği olduğunu hatırlayabiliriz. Bu anlayışın
karşı çıkış sebeplerinden biri geleneğin modernist zihniyet karşısındaki
gücünü, dolayısıyla kiliseyi ve dini değerleri zayıflatmak, toplumsal
hayatta geriletmek içindir. Karşı çıkış kaynağını ve meşruiyetini
dinden/kiliseden alan düşünce ve sosyal alışkanlıkların saf dışı
edilmesi açısından bu önemliydi. Bir diğer sebebi ise mo-dernist
anlayışın aklın insan arzularını başıboş bırakmayacağına, onları
başarıyla yönetebileceğine dair varsayımını haklı çıkarmak
istemesindendi. Zira Hıristiyanlık geldiğinden bu yana bunun aksini
savunmuştu. Ona göre akıl insan arzularının kötü bir aletiydi. Bu yüzden
modernist anlayışa göre gelenek, akıl-dışılığı temsil ediyordu; ve
sorgulanmadan körü körüne edinilmiş alışkanlıklardı. Üstelik bunlar da
aklın yönetebilme kapasitesine karşı engel teşkil etmekteydiler. Daha
doğrusu ve daha önemlisi gelenek "özgür birey" in ortaya çıkmasına mani
oluyordu. Bu yüzden de modern zihniyet insanları sürekli olarak
emansipasyona davet eden kışkırtıcı bir üslup kullanır. Cemaate ait
ferdi/dindarı bireye dönüştürmek için durmadan çaba sarfeder.
Aydınlanma, kendi ideallerinin temsil ve taşıyıcısı gördüğü mükemmel
insan modeli olarak kabul ettiği "özgür birey"e ve onun hümanist
değerlerine engel teşkil eden herşeyi; bütün dini/cemaatsel değerleri,
ilişkileri, düşünce ve yaşama tarzını gelenek kategorisine alarak
değerlendirmeyi tercih eder. Kendi karşıtı olarak gördüğü bu değerlere
karşı her zaman ciddi bir mücadele sürdürmüştür. Bu zihniyet dünyasının
gelenek ve geleneksel değerlere meydan okuyuşu aslında kaynağı olan dine
karşı bir tehdidi ifade eder. Hırisiyanlığın kilise-merkezli temsilini
göz önüne aldığımızda gelenek eleştirisinin taşıdığı haklılığı
görebiliriz. Fakat modernist kabullerden hareket edilerek İslam’ın bir
çok değerine karşı gelenek adı altında sürdürülen eleştirilerin,
yaşadığımız kavram kargaşası içinde ciddi sorunlar ve sapmalar
doğurduğunu kaydetmemiz gerekiyor.
Eğer müslümanların yaşadığı uzun tarih tecrübesi içinde oluşmuş
siyasal/kültürel olguları gelenek olarak kabul ediyorsak, yukarıdaki
sözlerimden elbetteki bunların eleştirilemez olduğu anlamı çıkmaz.
Elbetteki eleştirilirler ve eleştirilmeleri de gerekiyor. Fakat burada
bir sorun var: bu eleştiriyi hangi paradigmatik kabulden hareket ederek
yapa-cağız. Kanımca meselenin özü bugün budur. Çünkü gelenek eleştirisi
çok zaman bindiğimiz dalı kesmekle eşdeğer neticeler doğuruyor.
Unutmamak gerekir ki modernist değerlerin kaynağında bilim ve hümanizm
var; İslam’ın değerlerinin kaynağında ise bilindiği gibi vahiy
bulunuyor. Gelenek eleştirisi çok zaman İslam’ın dokuduğu bağlamlarda
kendini inşa etmiş bir gelenek eleştirisi olmaktan çok modernist
amaçlarla ve hedeflerle yüklü bir gelenek eleştirisi olmaktan
kurtulamıyor. Bu yüzden de asla tecdid vasfı kazanamıyor.
Öte yandan belki de bu gelenek eleştirisi üzerinde başka bir sebepten
dolayı daha dikkatle durmamız gerekiyor; çünkü bu eleştiride, masum gibi
görünse de, geleneğin modernite tarafından kullanılması da kuvvetle
muhtemeldir. Böyle bir durumda modernite "yerlileşir", o dünya görüşüne
ait bir unsurmuş gibi kabulünü kolaylaştırır. Gelenek eleştirisi çok
zaman kendi muhtevasında geleneğin yeniden yorumunu da taşır. Bu
yorumlama ve eleştiri, geleneği modernizmin kalıplarına döker, bugün
sıkça rastladığımız gibi, moderniteye dini bir heyecan katarak
müslümanların elleriyle kendi hedefine varmaya çalışır.
Müslümanların son dönemlerde geleneğin bilgi boyutunu ihmal ettiklerini
söz konusu etmemiz lazım. Modernist düşünce kendisini geleceğe angaje
ettiğinden karşıtını, kendinden aşağı bir düzlemde kurmak üzere geçmişte
aramıştır. Yaşanmış zaman içinde bir hayat pratiği olarak geçmişe
"bağımlı" olan gelenek bu karşıtlığın bir kutbu olmuştur. Modern olan
kendini gelecek zaman uzamında konumlandırdığından gelenekte tarih
bağımlı bir konum kazanmıştır. Bu haliyle geleneğin bilgiden
arındırılarak kavramsallaştırıldığını görürüz. Diğer bir ifadeyle
geleneğin yaşanan zamana ait epistemik bir niteliği olmadığı varsayılır.
Halbuki gelenek ne doğrudan doğruya toplumun örf, adet, töresi anlamına
gelir; ne de sadece geçmişe ve orada var edilmiş bir birikimi veya bu
birikimden modernist bir okuma ile hasıl edilmiş bir olguyu kastetmek
mümkündür. İslami bağlamı içinden gelenek salt geçmişe ve geçmişe ait
bir bilgiye indirgenemez.
Gelenek derken şüphe yok ki öncelikle hayatın kendisi, onun pratiği ile
ilişkili, ona tekabül eden bir olgudan bahsediyoruz demektir. Böyle bir
durumda geleneğin hem bilgi, aynı zamanda da vahiy ile ilişkili olması
veya onunla bağlantılı olması mecburiyeti bulunur. Zaten kişisel olarak
gelenek derken kastettiğim ve gelenekten anladığım tek şey, "sünnettir".
Benim için sünnet sadece geleneğin kaynağı değil, müslümanların
"kültürünün" ta kendisidir. Bu yüzden dünyadaki bütün müslümanların tek
ve ortak bir kültüründen bahsetmemiz gerekiyor, o da sünnettir.
Müslümanlar, ulus-devletin tanımladığı modernizmin en müphem ve içi boş
kavramı olarak "kültür" kavramını kanımca kullanamazlar; bu İslam’la
kendi tanımı gereği asla uyuşmaz. Onun adına "İslam kültürü" diyerek
islamileştirmeye çalışsak da, bu İslam’ın entellektüel envanterinde
kendine meşru bir yer bulamaz.
Sünnet, dolayısıyla hayatın içindeki bir unsur olarak görülerek, o
bizzat hayatın kendisidir. Bu nedenle sünnet derken "kuru" bir sünnet
anlayışı muhayyilemde yer almıyor. Benim için sünnet, biraz sonra kısaca
değinmeye çalışacağım gibi önce "gelenek" olması ile; her şeyden önce
anlama faaliyetini de kapsayan, teorinin amel haline gelmesinde bizi
yanlışlardan koruyarak, teori-pratik tutarlılığını sağlayan kaynak
olması ile; modern "hayat tarzı" karşısında müslümanlar için kurucu
hayat pratiği olması ile; ve son olarak cemaat olmak için fazlasıyla
önem taşıyan örf/adetlerin hem kaynağı hem de deforme olduklarında
restore edilmelerinin meşru imkanı olmasıyla müthiş önem taşıyor. Tabii
ki sünnette göre yaşamanın neticesinde inşa olmuş "insan modeli" ve
kazanılacak sevabı burada hatırlatmama gerek yok. Bu nedenle ve tabii ki
aziz Kur'an’ı unutmadan; bizim geleneğimiz müslümanların
modern/postmodern dünya karşısında yollarını şaşırmadan sürdürecekleri
çabanın tek imkanıdır. Bu haliyle, yani kaynağında sünnet olan gelenek
"tercüme" edilemez; toplum ve tarih-üstü bir boyut taşır; verili olması
ve peygamber tarafından getirilmiş olması sebebiyle özgürleştirici bir
imkan olarak ortaya çıkar. Bu yüzden biz müslümanlar bu geleneğin içinde
fıkhederiz; hakikati bu geleneğin içinde kavramaya çalışırız; doğumlarda
bu geleneğe göre sevinir, ölümlerde bu geleneğe göre yas tutarız. Ve
tabii ki - şimdilerde marazi bir durum olarak beyaz gelinlik
islamileştirilmiş olsa da - düğünlerimizi yine bu geleneğe göre yapmak
için çaba sarfederiz. Bunlar yanında Hadis'in,Tefsir'in, Fıkh'ın o
kendine has tutarlılığıyla yüzyıllara meydan okuyan "usûl" geleneğini,
modern bilginin bir ideoloji olduğunu saklamaya çalışan düalist
karakterli "yöntem"iyle burada karşılaştırma yapmaya gerek görmüyorum.
İslam cihetinden gelenek iki meşru kaynağa sahiptir. Biri
peygamberimizin (s.a.v.) sünnetidir.Diğeri de bu peygamberin daha önce
gönderilmiş olan peygamberlerin "izleri" üzerinden gönderilmiş
olmasıdır. Burada dikkat çeken husus, Hz Adem(a.s.) 'den beri gelen bir
zincirin, yeni gelen peygamberin sünneti ile toplumsal hayat içinde
devam eden/ettirilen sürekliliğidir.Geleneğin tarih ve zamanı aşması
insanın yaşamını sadece kendi düşünce ve amaçları doğrultusunda
gerçekleştirmediğine işaret eder. Sünnet olarak gelenek, müminin kendi
şahsi ve kendisi gibi inananların gündelik ve tarihsel tecrübelerini
yorumladıkları ölçü ve çerçeveyi oluşturmasıyla insanı, son zamanların
entellektüel serbest pazarında kendisi için alıcı bulmaya çalışan kör
bir "tarihselliğin" nesnesi olmaktan kurtararak, öznesi yapar.
Cevap2: Buradaki temel sorun nereden kalkılarak bu eleştirilerin
yapılacağıdır. Çünkü bizim eleş-tirimizi olduğu kadar ondan hasıl olacak
neticeyi belirleyecek olan, eleştiri için seçtiğimiz kalkış noktasıdır.
Burada gelenek eleştirisi yapılırken modernist etkiden ne kadar bağımsız
olduğumuz eleştiri-nin sağlığı açısından önemlidir. Yoksa gelenek
eleştirilemez diye bir kaide olamaz; elbetteki zaman içinde deforme
olmuş/edilmiş gelenek eleştiriye tabi tutulmak durumundadır. Bugün buna
ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki günümüzün gelenek
eleştirisi bize bir inşa sunmuyor, sadece Kur'an ve sünnete referansta
bulunuyor. Ama eleştiri inşacı değil; sadece farkına varmadan sosyal
gerçeklik dünyamızda bir "tabula rasa" yaratmak istiyor; bu ise
modernizm lehine bir işlev görüyor. Dolayısıyla burada müminin kimliğini
korumasının önemli kaynağı olan hayat pratiğini nasıl koruyacağını ciddi
bir sorun haline getiriyor. Çünkü hayat boşluk kabul etmiyor, gelenek
eleştirisiyle boşalan yere modernizm ve/veya modernist değerler fazla
zorluk çekmeden gelip yerleşiyor. Modern kentsel hayatın ve onun
kültürünün bu özelliğini unutmamamız gerekiyor. Kanımca söz konusu
eleştirilerin olabilmesi için her şeyden önce ister düşüncede ister
hayat tarzımızdaki bize ait geleneği, sünnetle yeniden restore etmemiz
gerekiyor. Deforme olan yerlerin, çürümüşlüğün peygamberin yaptığı gibi
yeniden tamir edilmesi gerekiyor; yıkmadan, hayatın dışına atmadan. Eğer
biz modernist, hatta giderek bombardımanı altına girmekte olduğumuz
postmodernist düşünce ve hayat tarzına karşı muhalefet etmek, onun
tehditlerinden kendimizi ve neslimizi korumak istiyorsak, bu hayat
evreninin içinde kalarak ona karşı mücadele etmek zorundayız. Bu,
geleneğin reddiyle değil, ancak restorasyonu, yeniden inşasıyla
mümkündür. Bu inşadan sonra ancak sağlıklı bir modernite eleştirisi
yapabiliriz. Daha doğrusu inşa ile eleştiri eş zamanda cereyan eden
süreçler olmak durumundadır. Bu çabanın sağlıklı olabilmesi için
meşruiyetini modernite karşıtlığından değil, bizzat kendi teorik özünden
alması zorunludur. Bunun için de modernizm eleştirimizin sağlam bir
temele oturup oturmadığını sıkça test etmek zorundayız. Modernizmi artık
iyice "zihinselleştirmiş" olan müslümanların, zihnen arınmadan sağlıklı
bir eleştiri yapabileceklerini mümkün görmüyorum.
Burada gelenek, modernizmin istediği gibi vahyin değişebilen bir olgu
olmadığını hatırlatan ve bu çeşit eğilimlere karşı çıkan özelliğiyle
önem taşır. Bu haliyle de gelenek sadece "muhafaza" etmek gibi bir
misyon taşımaz; burada gelenek esas olarak anlama ve açıklamanın
imkanını teşkil eder. Çünkü vahiyle bize ne bildirilmişse o peygamberin
gösterdiği tarzdaki özgünlüğü içinde muhafaza edilmek zorundadır. Ancak
bundan sonra mesajın sahici anlaşılma biçimi sonraki nesillere
aktarılabilir. Gelen her neslin, mesajın anlaşılma biçiminin doğru ve
özgün olduğunu bilmesi önemlidir. Anlaşılma biçimiyle alakalı tereddüt,
ciddi bir kırılma ve dolayısıyla ontolojileri farklı hakikat anlayışı ve
zihniyet biçimleri kurmaya yönelik kapılar açar.
Cevap 3: Doğruların gelenekte tam ve eksiksiz şekilde mevcut
olduğuna inanan ve bunu savunan bir "gelenekçi" anlayışa kendimi hiç de
yakın bulmadığımı belirtmeliyim. Sözgelimi İslam’ın salta-nata
dönüştürülmüş olması kabul edilebilir bir şey midir? Bana sorarsanız
bunu yanlış ve kabul edilemez bir şey olduğunu söyleyen yine bizzat
geleneğin kendisidir. Tarihsel tecrübeyle geleneği birbirine
karıştırmamak gerekiyor kanımca. Tarihi yüceltmek bizi tarih
tapıcılığına götürür, bu da bizim için çok kötü bir çıkmaz olacaktır.
Cevap 4: Modernizm bugün, diğer dinlerin müntesipleri gibi bizi
de kendisiyle inandığımız dine ait düşünme/yaşama geleneğinin arasında
tercihte bulunmaya zorluyor. Hatta açıkça kendisini tercih etmemizi
istiyor. Peki, onun bizi esenliğe çıkartacak "doğruyu" temsil ettiğini
söyleyebilir miyiz? Tabii ki burada ona rağmen tercihte bulunmak zor bir
çabayı gerektiriyor. Akan sulara karşı yüzmek gibi bir şey bu. Bu da
bizim imtihanımız. Fakat buna rağmen kanımca önemli olan kendimize ait
bir "hayat alanı" seçmemiz, inşa etmemizdir. Bunun ancak
sünnet/gelenekle mümkün olabileceğine inanıyorum. Modernite "dışı" bir
alan, ancak mo-dernizm "içinde" farklı sosyal ilişkiler/hayat tarzının
amel haline dönüşmesiyle var kılınabilir. Bu hem farklılığı, hem de bu
farklılıktan dolayı "modernizm dışı"lığı imkan dahiline sokarak inşa
edecektir. Yoksa mesele, modernizm dışı bir alanda modernizm-dışı bir
hayatı amel haline dönüştürmek değildir. Herkeste biliyor ki böyle bir
imkana sahip değiliz; hayat dediğimiz hadiseyi "tabula rasa" haline
getirmek mümkün değil. |