Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 314 | Şubat 2005

                   


  

Gelenek, Tarihle Kanıtlanabilecek Bir Mesele Değildir.

Abdurrahman Arslan

Cevap 1: Bu soru karşısında kanımca evvela gelenek kavramı üzerinde biraz durmamız, sonra da müslümanlarca yapılan gelenek-modernizm kategorileş-tirmesini tahlil etmek gerekiyor. Zira böyle bir kategorileştirme her şeyden önce batılı paradigmaya ait olup Kartezyen mantık üzerine kuruludur. Mo-dernist anlayış geleneği bu mantık üzerinden kendinin "ötekisi" olarak tanımlamıştır. Böyle bir ayrıştırma bizim paradigmamıza ait olmadığı halde, şahsım da dahil hepimiz bu ayrıştırma neticesinde ortaya çıkan kavramlardan hareket ederek meseleyi tahlile çalışıyoruz. Mesela son zamanlarda sıkça kullanılan "muhafazakarlık" kavramı da islami paradigmaya ait bir kavram olmadığı halde müslüman bunu herhangi bir mahsur görmeden kullanabiliyor. Oysa gelenek gibi muhafazakarlık da moderniteden bağımsız bir kavram değil .
Şu da var ki kartezyen mantık üzerine kurulu bu ayrımlama aslında ideolojik bir nitelik taşımakta ve bizi yönlendirmektedir. Sözgelimi modernizm, kendilerini modernitenin kavram ve kalıplarına göre örgütlemeyen toplumları, "geleneksel toplum"; modern değerlere benzemeyen, anlam dünyaları ve işlevleri farklı olan değerleri "geleneksel değerler" şeklinde kategorize ederek, hem zihni düzeyde hem de toplumsal pratik içinde kendi değerlerini daha üst bir mevkiye yerleştirmeye çalıştığı halde, bu çok zaman gözlerden kaçar.

Dolayısıyla geleneksel ve modern ayrımlaması daha başlangıçtan itibaren bizi sinsice geçmişten, bize ait geçmişten bir kopuşa davet eder. Zira bu ideolojik ayrımlamanın kendini meşrulaştırdığı temel, "ilerleme" fikrine dayanır. Yani tarihin/zamanın hep mükemmele doğru bir seyir içinde olduğu fikrine. "İlerleyen" ile "durağan"ın veya medeni ile barbarın hem yeniden tanımlanmasını hem de aralarındaki ilişkinin yeniden kurulmasını içerir bu. Bu ilişkide ilerlemeci bir tarih/toplum anlayışı "şimdi" ve "geleceğin" dünden daha mükemmel olduğuna vurgu yaparak, düne ait olduğu ve sadece orada kalan /kalması gereken geleneği mahkum eder. Hıristi-yanlığın tarihsel tecrübesinde kendine ait haklı bir anlamı olsa da, böyle bir tarih/toplum anlayışının ve tabii ki söz konusu kategorileştirmenin İslam’da meşruiyetinin olduğunu söylemek mümkün değil.

Modernist zihniyetin, başından itibaren gelenek şeklinde tanımladığı şeye/şeylere karşı çıktığını biliyoruz. Geleneği Hıristiyanlığın temsil ettiği bağlamda kendinin karşıtı olarak görmüştür. Fakat burada şunu da önemle bir yere not etmemiz gerekir ki, kendisi de bir çok cihetten Hırıstiyanlığı taklit ederek kendine ait bir gelenek inşa etmeye çalışmıştır. Sözgelimi İslam’ın "usûl" geleneği gibi, modernist bilgi anlayışının da "yöntem" geleneği olduğunu hatırlayabiliriz. Bu anlayışın karşı çıkış sebeplerinden biri geleneğin modernist zihniyet karşısındaki gücünü, dolayısıyla kiliseyi ve dini değerleri zayıflatmak, toplumsal hayatta geriletmek içindir. Karşı çıkış kaynağını ve meşruiyetini dinden/kiliseden alan düşünce ve sosyal alışkanlıkların saf dışı edilmesi açısından bu önemliydi. Bir diğer sebebi ise mo-dernist anlayışın aklın insan arzularını başıboş bırakmayacağına, onları başarıyla yönetebileceğine dair varsayımını haklı çıkarmak istemesindendi. Zira Hıristiyanlık geldiğinden bu yana bunun aksini savunmuştu. Ona göre akıl insan arzularının kötü bir aletiydi. Bu yüzden modernist anlayışa göre gelenek, akıl-dışılığı temsil ediyordu; ve sorgulanmadan körü körüne edinilmiş alışkanlıklardı. Üstelik bunlar da aklın yönetebilme kapasitesine karşı engel teşkil etmekteydiler. Daha doğrusu ve daha önemlisi gelenek "özgür birey" in ortaya çıkmasına mani oluyordu. Bu yüzden de modern zihniyet insanları sürekli olarak emansipasyona davet eden kışkırtıcı bir üslup kullanır. Cemaate ait ferdi/dindarı bireye dönüştürmek için durmadan çaba sarfeder. Aydınlanma, kendi ideallerinin temsil ve taşıyıcısı gördüğü mükemmel insan modeli olarak kabul ettiği "özgür birey"e ve onun hümanist değerlerine engel teşkil eden herşeyi; bütün dini/cemaatsel değerleri, ilişkileri, düşünce ve yaşama tarzını gelenek kategorisine alarak değerlendirmeyi tercih eder. Kendi karşıtı olarak gördüğü bu değerlere karşı her zaman ciddi bir mücadele sürdürmüştür. Bu zihniyet dünyasının gelenek ve geleneksel değerlere meydan okuyuşu aslında kaynağı olan dine karşı bir tehdidi ifade eder. Hırisiyanlığın kilise-merkezli temsilini göz önüne aldığımızda gelenek eleştirisinin taşıdığı haklılığı görebiliriz. Fakat modernist kabullerden hareket edilerek İslam’ın bir çok değerine karşı gelenek adı altında sürdürülen eleştirilerin, yaşadığımız kavram kargaşası içinde ciddi sorunlar ve sapmalar doğurduğunu kaydetmemiz gerekiyor.

Eğer müslümanların yaşadığı uzun tarih tecrübesi içinde oluşmuş siyasal/kültürel olguları gelenek olarak kabul ediyorsak, yukarıdaki sözlerimden elbetteki bunların eleştirilemez olduğu anlamı çıkmaz. Elbetteki eleştirilirler ve eleştirilmeleri de gerekiyor. Fakat burada bir sorun var: bu eleştiriyi hangi paradigmatik kabulden hareket ederek yapa-cağız. Kanımca meselenin özü bugün budur. Çünkü gelenek eleştirisi çok zaman bindiğimiz dalı kesmekle eşdeğer neticeler doğuruyor. Unutmamak gerekir ki modernist değerlerin kaynağında bilim ve hümanizm var; İslam’ın değerlerinin kaynağında ise bilindiği gibi vahiy bulunuyor. Gelenek eleştirisi çok zaman İslam’ın dokuduğu bağlamlarda kendini inşa etmiş bir gelenek eleştirisi olmaktan çok modernist amaçlarla ve hedeflerle yüklü bir gelenek eleştirisi olmaktan kurtulamıyor. Bu yüzden de asla tecdid vasfı kazanamıyor.

Öte yandan belki de bu gelenek eleştirisi üzerinde başka bir sebepten dolayı daha dikkatle durmamız gerekiyor; çünkü bu eleştiride, masum gibi görünse de, geleneğin modernite tarafından kullanılması da kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir durumda modernite "yerlileşir", o dünya görüşüne ait bir unsurmuş gibi kabulünü kolaylaştırır. Gelenek eleştirisi çok zaman kendi muhtevasında geleneğin yeniden yorumunu da taşır. Bu yorumlama ve eleştiri, geleneği modernizmin kalıplarına döker, bugün sıkça rastladığımız gibi, moderniteye dini bir heyecan katarak müslümanların elleriyle kendi hedefine varmaya çalışır.

Müslümanların son dönemlerde geleneğin bilgi boyutunu ihmal ettiklerini söz konusu etmemiz lazım. Modernist düşünce kendisini geleceğe angaje ettiğinden karşıtını, kendinden aşağı bir düzlemde kurmak üzere geçmişte aramıştır. Yaşanmış zaman içinde bir hayat pratiği olarak geçmişe "bağımlı" olan gelenek bu karşıtlığın bir kutbu olmuştur. Modern olan kendini gelecek zaman uzamında konumlandırdığından gelenekte tarih bağımlı bir konum kazanmıştır. Bu haliyle geleneğin bilgiden arındırılarak kavramsallaştırıldığını görürüz. Diğer bir ifadeyle geleneğin yaşanan zamana ait epistemik bir niteliği olmadığı varsayılır. Halbuki gelenek ne doğrudan doğruya toplumun örf, adet, töresi anlamına gelir; ne de sadece geçmişe ve orada var edilmiş bir birikimi veya bu birikimden modernist bir okuma ile hasıl edilmiş bir olguyu kastetmek mümkündür. İslami bağlamı içinden gelenek salt geçmişe ve geçmişe ait bir bilgiye indirgenemez.
Gelenek derken şüphe yok ki öncelikle hayatın kendisi, onun pratiği ile ilişkili, ona tekabül eden bir olgudan bahsediyoruz demektir. Böyle bir durumda geleneğin hem bilgi, aynı zamanda da vahiy ile ilişkili olması veya onunla bağlantılı olması mecburiyeti bulunur. Zaten kişisel olarak gelenek derken kastettiğim ve gelenekten anladığım tek şey, "sünnettir". Benim için sünnet sadece geleneğin kaynağı değil, müslümanların "kültürünün" ta kendisidir. Bu yüzden dünyadaki bütün müslümanların tek ve ortak bir kültüründen bahsetmemiz gerekiyor, o da sünnettir. Müslümanlar, ulus-devletin tanımladığı modernizmin en müphem ve içi boş kavramı olarak "kültür" kavramını kanımca kullanamazlar; bu İslam’la kendi tanımı gereği asla uyuşmaz. Onun adına "İslam kültürü" diyerek islamileştirmeye çalışsak da, bu İslam’ın entellektüel envanterinde kendine meşru bir yer bulamaz.

Sünnet, dolayısıyla hayatın içindeki bir unsur olarak görülerek, o bizzat hayatın kendisidir. Bu nedenle sünnet derken "kuru" bir sünnet anlayışı muhayyilemde yer almıyor. Benim için sünnet, biraz sonra kısaca değinmeye çalışacağım gibi önce "gelenek" olması ile; her şeyden önce anlama faaliyetini de kapsayan, teorinin amel haline gelmesinde bizi yanlışlardan koruyarak, teori-pratik tutarlılığını sağlayan kaynak olması ile; modern "hayat tarzı" karşısında müslümanlar için kurucu hayat pratiği olması ile; ve son olarak cemaat olmak için fazlasıyla önem taşıyan örf/adetlerin hem kaynağı hem de deforme olduklarında restore edilmelerinin meşru imkanı olmasıyla müthiş önem taşıyor. Tabii ki sünnette göre yaşamanın neticesinde inşa olmuş "insan modeli" ve kazanılacak sevabı burada hatırlatmama gerek yok. Bu nedenle ve tabii ki aziz Kur'an’ı unutmadan; bizim geleneğimiz müslümanların modern/postmodern dünya karşısında yollarını şaşırmadan sürdürecekleri çabanın tek imkanıdır. Bu haliyle, yani kaynağında sünnet olan gelenek "tercüme" edilemez; toplum ve tarih-üstü bir boyut taşır; verili olması ve peygamber tarafından getirilmiş olması sebebiyle özgürleştirici bir imkan olarak ortaya çıkar. Bu yüzden biz müslümanlar bu geleneğin içinde fıkhederiz; hakikati bu geleneğin içinde kavramaya çalışırız; doğumlarda bu geleneğe göre sevinir, ölümlerde bu geleneğe göre yas tutarız. Ve tabii ki - şimdilerde marazi bir durum olarak beyaz gelinlik islamileştirilmiş olsa da - düğünlerimizi yine bu geleneğe göre yapmak için çaba sarfederiz. Bunlar yanında Hadis'in,Tefsir'in, Fıkh'ın o kendine has tutarlılığıyla yüzyıllara meydan okuyan "usûl" geleneğini, modern bilginin bir ideoloji olduğunu saklamaya çalışan düalist karakterli "yöntem"iyle burada karşılaştırma yapmaya gerek görmüyorum.
İslam cihetinden gelenek iki meşru kaynağa sahiptir. Biri peygamberimizin (s.a.v.) sünnetidir.Diğeri de bu peygamberin daha önce gönderilmiş olan peygamberlerin "izleri" üzerinden gönderilmiş olmasıdır. Burada dikkat çeken husus, Hz Adem(a.s.) 'den beri gelen bir zincirin, yeni gelen peygamberin sünneti ile toplumsal hayat içinde devam eden/ettirilen sürekliliğidir.Geleneğin tarih ve zamanı aşması insanın yaşamını sadece kendi düşünce ve amaçları doğrultusunda gerçekleştirmediğine işaret eder. Sünnet olarak gelenek, müminin kendi şahsi ve kendisi gibi inananların gündelik ve tarihsel tecrübelerini yorumladıkları ölçü ve çerçeveyi oluşturmasıyla insanı, son zamanların entellektüel serbest pazarında kendisi için alıcı bulmaya çalışan kör bir "tarihselliğin" nesnesi olmaktan kurtararak, öznesi yapar.

Cevap2: Buradaki temel sorun nereden kalkılarak bu eleştirilerin yapılacağıdır. Çünkü bizim eleş-tirimizi olduğu kadar ondan hasıl olacak neticeyi belirleyecek olan, eleştiri için seçtiğimiz kalkış noktasıdır. Burada gelenek eleştirisi yapılırken modernist etkiden ne kadar bağımsız olduğumuz eleştiri-nin sağlığı açısından önemlidir. Yoksa gelenek eleştirilemez diye bir kaide olamaz; elbetteki zaman içinde deforme olmuş/edilmiş gelenek eleştiriye tabi tutulmak durumundadır. Bugün buna ihtiyacımız olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki günümüzün gelenek eleştirisi bize bir inşa sunmuyor, sadece Kur'an ve sünnete referansta bulunuyor. Ama eleştiri inşacı değil; sadece farkına varmadan sosyal gerçeklik dünyamızda bir "tabula rasa" yaratmak istiyor; bu ise modernizm lehine bir işlev görüyor. Dolayısıyla burada müminin kimliğini korumasının önemli kaynağı olan hayat pratiğini nasıl koruyacağını ciddi bir sorun haline getiriyor. Çünkü hayat boşluk kabul etmiyor, gelenek eleştirisiyle boşalan yere modernizm ve/veya modernist değerler fazla zorluk çekmeden gelip yerleşiyor. Modern kentsel hayatın ve onun kültürünün bu özelliğini unutmamamız gerekiyor. Kanımca söz konusu eleştirilerin olabilmesi için her şeyden önce ister düşüncede ister hayat tarzımızdaki bize ait geleneği, sünnetle yeniden restore etmemiz gerekiyor. Deforme olan yerlerin, çürümüşlüğün peygamberin yaptığı gibi yeniden tamir edilmesi gerekiyor; yıkmadan, hayatın dışına atmadan. Eğer biz modernist, hatta giderek bombardımanı altına girmekte olduğumuz postmodernist düşünce ve hayat tarzına karşı muhalefet etmek, onun tehditlerinden kendimizi ve neslimizi korumak istiyorsak, bu hayat evreninin içinde kalarak ona karşı mücadele etmek zorundayız. Bu, geleneğin reddiyle değil, ancak restorasyonu, yeniden inşasıyla mümkündür. Bu inşadan sonra ancak sağlıklı bir modernite eleştirisi yapabiliriz. Daha doğrusu inşa ile eleştiri eş zamanda cereyan eden süreçler olmak durumundadır. Bu çabanın sağlıklı olabilmesi için meşruiyetini modernite karşıtlığından değil, bizzat kendi teorik özünden alması zorunludur. Bunun için de modernizm eleştirimizin sağlam bir temele oturup oturmadığını sıkça test etmek zorundayız. Modernizmi artık iyice "zihinselleştirmiş" olan müslümanların, zihnen arınmadan sağlıklı bir eleştiri yapabileceklerini mümkün görmüyorum.
Burada gelenek, modernizmin istediği gibi vahyin değişebilen bir olgu olmadığını hatırlatan ve bu çeşit eğilimlere karşı çıkan özelliğiyle önem taşır. Bu haliyle de gelenek sadece "muhafaza" etmek gibi bir misyon taşımaz; burada gelenek esas olarak anlama ve açıklamanın imkanını teşkil eder. Çünkü vahiyle bize ne bildirilmişse o peygamberin gösterdiği tarzdaki özgünlüğü içinde muhafaza edilmek zorundadır. Ancak bundan sonra mesajın sahici anlaşılma biçimi sonraki nesillere aktarılabilir. Gelen her neslin, mesajın anlaşılma biçiminin doğru ve özgün olduğunu bilmesi önemlidir. Anlaşılma biçimiyle alakalı tereddüt, ciddi bir kırılma ve dolayısıyla ontolojileri farklı hakikat anlayışı ve zihniyet biçimleri kurmaya yönelik kapılar açar.

Cevap 3: Doğruların gelenekte tam ve eksiksiz şekilde mevcut olduğuna inanan ve bunu savunan bir "gelenekçi" anlayışa kendimi hiç de yakın bulmadığımı belirtmeliyim. Sözgelimi İslam’ın salta-nata dönüştürülmüş olması kabul edilebilir bir şey midir? Bana sorarsanız bunu yanlış ve kabul edilemez bir şey olduğunu söyleyen yine bizzat geleneğin kendisidir. Tarihsel tecrübeyle geleneği birbirine karıştırmamak gerekiyor kanımca. Tarihi yüceltmek bizi tarih tapıcılığına götürür, bu da bizim için çok kötü bir çıkmaz olacaktır.

Cevap 4: Modernizm bugün, diğer dinlerin müntesipleri gibi bizi de kendisiyle inandığımız dine ait düşünme/yaşama geleneğinin arasında tercihte bulunmaya zorluyor. Hatta açıkça kendisini tercih etmemizi istiyor. Peki, onun bizi esenliğe çıkartacak "doğruyu" temsil ettiğini söyleyebilir miyiz? Tabii ki burada ona rağmen tercihte bulunmak zor bir çabayı gerektiriyor. Akan sulara karşı yüzmek gibi bir şey bu. Bu da bizim imtihanımız. Fakat buna rağmen kanımca önemli olan kendimize ait bir "hayat alanı" seçmemiz, inşa etmemizdir. Bunun ancak sünnet/gelenekle mümkün olabileceğine inanıyorum. Modernite "dışı" bir alan, ancak mo-dernizm "içinde" farklı sosyal ilişkiler/hayat tarzının amel haline dönüşmesiyle var kılınabilir. Bu hem farklılığı, hem de bu farklılıktan dolayı "modernizm dışı"lığı imkan dahiline sokarak inşa edecektir. Yoksa mesele, modernizm dışı bir alanda modernizm-dışı bir hayatı amel haline dönüştürmek değildir. Herkeste biliyor ki böyle bir imkana sahip değiliz; hayat dediğimiz hadiseyi "tabula rasa" haline getirmek mümkün değil.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...