|

Islahat Çabaları, İslam’ın
Yaşayan Gücü Olmuştur.
Hamza Türkmen
1) Muharref
geleneğin en tehlikelisi Modernizmdir.
Gelenek ve modernizm
kavramları, Sanayii Devrimi’nden sonra Batı’nın oluşum süreci içinde
Avrupa’da anlam kazanmış kelimelerdir.
Batılı sosyal bilimciler Modernizm kavramını II. Dünya savaşından sonra
Aydınlanma, Sanayileşme, Çağdaşlaşma, Batılılaşma kavramlarının yerine
daha tanımlayıcı bir kelime olarak ürettiler. Modern-leşmeyi ifade eden
bu kavramlar akılcılığı, ben merkezciliği ve pozitivizmi temel değer
haline getirmişlerdi. Bu seküler değerler aynı zamanda tarım toplumunun
alışkanlıklarından ve Kilise oto-ritesi ve mistisizminden bir kopuşu
ifade ediyordu. Kapitalist yapılanma, sanayileşmenin getirdiği toplumsal
alt üst oluşlarla biçimlenen ulus toplumlar tabanında şekillendi ve
seküler değerlere yaslandı. Liberalizm ve sosyalizm, kapitalist sanayi
toplumlarının birbirleriyle çatışan farklı versiyonları olarak gündeme
geldi. Modernleşmenin süreç içinde sanayileşmeyi, rasyonalizasyonu ve
bürokratik-leşmeyi ifade ettiğini hep beraber izledik.
Gelenek (tradition), 19. yüzyılda yine batılı düşünürler tarafından
gündeme getirilmiş bir kavramdır. Gelenek, Sanayi Devrimi ile birlikte
tarım toplumundan sosyo-ekonomik planda ve Aydınlanma hareketi ile
Kilise’den sosyo-kültürel planda bir kopuşa tepki olarak eski değerlerin
ve sosyal yapının savunusu olarak yeniden üretilmiştir. Modernizm,
Kilise dini yerine, insanlık dini olarak pozitivizmi denedi. Ama
pozitivizmin gözlem ve deney laboratuarına hapsettiği hakikat arayışı,
modernizmin boşluğunu oluşturdu. İnsanın doğasında var olan gayb ile
olan ilişki boyutundaki boşluk, modern olanın sınırları içinde geleneğin
yeniden üretilmesiyle doldurulmaya çalışıldı. Gelenek, tarımsal
alışkanlıkların oluşturduğu sosyal olgudan çok, kutsal olanın arayışı
olarak bir değer sistemi şeklinde ele alındı. Ama bu arayışın yöntemi
modernizmin imkanlarına ve sınırlarına bağlı olarak gerçekleştirildi.
Yükselen modern toplumun boşluğu, uhrevi kurtuluş yönelişiyle takviye
edilecekti. Bu nedenle, gelenekçiler (traditionalist) de kendilerini
ifade etme ve aidiyet bilinci olarak modernisttir. Örneğin 19. yüzyıldan
itibaren Yahudi geleneği, modernizmin en belirleyici ve seküler öğesi
olan ulusçuluk temelinde Siyonizmi üreterek kendini modernizmin içine
zerketmiştir.
İslam kültüründe gelenek ifadesi ise kültürel ve itikadi mirası ifade
eder. Kur’an bütünlüğünde baktığımızda Peygamberlerin hanif geleneği
yanında, şirk içindeki atalar dininin veya ifsad olmuş / bozulmuş din
anlayışının geleneği ile karşı karşıya geliriz. İslam’da “ed-din”, Allah
katından rasul aracılığı ile insanlığa “iletilmiş” ve korunmuş olan
hayat rehberidir. “Ed-din”in korunmuş olarak bize intikali bizim sahih
mirasımızı oluşturur. Ancak dinin insanlar vasıtasıyla yorumlanmış
biçimi ise “üretilmiş” olandır. Asıl sorun, varoluşu anlamlandıran kat’i
dinin üretilmiş olan yorumlarını nasıl algılayacağımızla ilgilidir.
Üretilmiş olan yorumlar isabetli olabilir, isabetsiz olabilir, isabetli
olmakla birlikte yürürlükten düşmüş olabilir. Bu boyutuyla Müslümanlar
için “gelenek”, ancak “sahih gelenek” ve “muharref gelenek” terkipleri
içinde anlam ifade eder.
Gelenek değerlendirmemizde kutsala saygı duymak eğilimi belirleyici
olmamalıdır. Zira insan için kutsala yönelim fıtridir. Önemli olan bu
fıtri gereksinimimizi hangi ölçüye göre tatmin edeceğimizdir: Doğrudan
Yaratıcımız’dan gelen ölçülere göre mi; yoksa yaradılışları sınırlı
ruhbanların sübjektif mistik tecrübelerine göre mi?
Geleneğin değerlendirmesinde “sahih” ve “muharref” olanın ölçüsü
önemlidir. Ve bu ölçü dinin kat’i ve korunmuş olan kaynağına göre
değerlendirilebilir. Yani Kur’an’ın açık ve kati nasslarına aykırı
olarak tesbit edilen muharref gelenek tabii ki reddedilecektir. Çünkü o
vahiyle ve fıtratla çelişendir. Gelenekçilerin gaybi olana
yönelişlerinde ve pozitivizme tepkilerinde, Rabbaniliğin sahihlik
ölçüsünü tahkik etmeden, geleneği kutsala yöneldiği için
içselleş-tirmeleri, vahiy dışı bir uzlaşmayı / te’lifçiliği ifade
edecektir. Islah ve ifsad kavramları gaybi alanda da varoluşsal planda
da temel bir kutuplaşmayı ifade eder. İfsad çoğu zaman kutsalı
reddettiği için değil, kutsal olana şirk karıştırdığı ve gayb
biliciliğine soyunduğu için kerih görülür. Modernizm içinde üretilen
gelenek ise, kendini her ne kadar kutsalla irtibatlı gösterse de, vahyi
ölçüden kopukluğu nedeniyle, aynı modernizmin dayandığı değerler gibi
ifsad içindedir.
Bugün en büyük muharref gelenek Modernizmdir. Modernizm hayatımızı,
miras alınan eski muharref gelenekten çok daha yakıcı ve hakim bir
şekilde kuşatan ve direnmemiz gereken modern bir tahrifattır. Üçüncü
teknolojik devrimle küreselleşme sürecine giren kapitalizm, dünkü
seküler ulus yapılanmalarından, bugün hegenomik küresel bir dünya
sistemine yönelmektedir. Modernite bu açılımı içinde, farklı kimlikleri
bir alt kimlik olarak tanımlayan, çokculuk anlayışı içinde sabite
mefhumunu yıkmaya çalışan postmodern bir yaklaşımla kendini takviye
etmeye çalışmaktadır. Postmodern sistem içinde bağımsız bir oluş
imkanının yakalanacağı görüşü kadar, modernizmin kuşatması altında
modern olanın alternatif olarak yakalanabileceği düşüncesi de uzlaşma
yönelişi içinde entegrasyona götürücü büyük bir aldanıştır.
2) Modernizm ve
Gelenek Batı’da ve İslam Dünyasında Aynı Anlama Gelmiyor:
Modernizm, her şeyden önce bir medeniyet projesidir. Ve modernleşme
Batı’nın başarısız bir taklididir. Ticari ve sınai kapitalizmin
teknolojik devrim evrelerini takiben oluşturduğu son kompütür devrimiyle
desteklenen bilgi-tüketim toplumudur. Bugün teknolojik gelişimi elinde
tutan kapitalist karteller ve ülkeler, dünyadaki mevcut bilgiyi artık
bir sene içinde yüzde yüz katlar düzeye gelmişlerdir. Kapitalizmin
mevcut bilgisini katlayarak geliştirdiği küresel kapitalist sistem ise
varlığını, tüketim kültürünü insanların ve toplumların vazgeçemeyeceği
bir ritüel haline getirmesine borçludur. Kapitalist toplumun yeni
mabetleri mega çarşılar, modern turizm tesisleri, konser alanları,
stadyumlar vd.dir. Dini mabetlerin ise batıniliği postmodern
çoğulculuğun içine yerleştirdikleri oranda önleri açılmaktadır. İşte
Batı’nın yaşam tarzı veya medeniyeti bu tür mabetler ekseninde
şekillenmektedir. Bugün kapitalizmin modern üretim ve tüketim
süreçlerinin hakim olduğu tüm sistemlere Batı denmektedir. Bu nedenle
artık Batı, sadece Avrupa değil, aynı zamanda Kuzey Amerika, Çin,
Japonya veya Rusya’yı ifade etmektedir.
Kapitalist yaşam tarzı, muhaliflerini de kendi içine çeken bir tüketim
medeniyetini ifade etmektedir. Batı gözünde İslam’ı alternatif öteki
haline getiren muhasebe de bu noktada anlam kazanmaktadır. İslam’ın Batı
karşısında alternatif olacak sosyal ve fiziki bir gücü bugün için
görünmemektedir. İslami hareketler ve oluşumlar, bugünkü egemen küresel
kapitalizmin saldırılarına direnmekten öte, alternatif cevap üretecek
bir nitelik düzeyi taşımamaktadırlar. Ama İslam, Müslümanların tüm bu
zayıflığına rağmen Batı için bir karşı alternatif ötekidir. Bu durum,
karşıtını zayıf düşmandan yaratma komplosuyla izah edilemez.
İslam, batılı yaşam tarzını ifade eden tüketim kültürüne karşı değer,
ilke ve motivasyon sağlayacak yegane alternatif sistem olarak öne
geçmektedir. İslam’ın Batı medeniyetinin değerlerine karşı orta ve uzun
vadede taşıdığı alternatif potansiyel, tüm müztezaflar ve adalet
arayıcıları için vazgeçilmez değerler taşımaktadır. Müslümanların
modernizme getireceği en önemli eleştiri, küresel kapitalizme ve onun
yaşam tarzına karşı, sahip oldukları değerlerle vahye tanıklık yapacak
ümmeti öbek öbek, bölge bölge küresel çapta nasıl oluşturabileceklerinin
örnekliğini yaparak gerçekleştirilebilir. Çözümü pratiğinde içkin
olmayan bir eleştiri, modernizm karşısında hayıflanmaktan öte bir anlam
taşı-mayacaktır.
Bugün küresel kapitalizm, tüketim kültürünü yaygınlaştıracak olan
pazarlarını genişletmenin aracı olarak postmodernizmi kullanmaktadır.
Postmodernizm, bozarak yeniden anlamlandırmayı ilke edinen ve farklı
değerleri bir arada tutmaya çalışan bir şirk ideolojisi olarak karşımıza
çıkıyor. Böylece gelenek ve moderniteyi birbirinin yerine geçirmek
yerine, ikisi de aynı anda birbirinin içine geçmiş halde ama modernizmin
belirleyiciliği altında değerlendirilmektedir. Kapitalist kültür
odaklarının veya Birleşmiş Milletlerin, Müslümanların tarihin-de yer
alan Muhiddin Arabi, Hallac-ı Mansur, Mevlana gibi mistik modelleri
ısrarlı bir şekilde gündemlerine almalarını bu çerçevede değerlendirmek
gerekir. Modern gelenekçiliğin kurucusu olan Luis Massingnon’un
takipçileri Guenon, Nasr, Corbin, Schuon, Lings gibi entelektüel
ruhbanları da bu çer-çevede ele almak gerekir.
Bizim için İslam dünyasında güç kazanan muharref gelenek Hicri II.
Yüzyıldaki “modernizm”in karşılığı idi. Çünkü bu yüzyılda Beytü’l Hikme
Okulu vasıtasıyla Greklerin pagan anlayışları İslam Felsefesi olarak
adapte edilmiş ve saltanatlaşma süreciyle de vahiyden itikadi ve ameli
düzlemde uzaklaşılıp, sahih din anlayışı tahrif edilmeye başlanmıştı.
Başta Allah olmak üzere gayb alanında, peygamber ve Kitap inancında,
İslam kültürünü değerlendirmede, halimizle yakından alakalı olan tarih
ve toplum değerlendirmesinde ve mücadele yönteminde gelenekten
yararlanmalıyız yaklaşımı muğlak ve ölçüsüz bir tavırdır. Dinin temel
yapısıyla alakalı olan bu konularda temel kriterimiz Kur’an’ın delaleti
açık nassları olmalıdır. Ancak bu konularda Kur’an’ın delaleti açık
nasslarına ve bu konudaki Hz. Muhammed’in kesin sünnetine tabi olan
açılımları, sahih gelenek olarak gözetip gene nasslar bütünlüğünde
değerlendirebiliriz. Ama bu konularda Kitap merkezli bir değerlendirme
ölçüsü yerine, kişisel görüşleri taklide yönelen veya ruhbanların
hakikati keşf spekülasyonuna bağlanan gelenek ise bir bozulma halini
yani muharref olanı ifade etmektir.
Modernizm ve gelenek eleştirisinde yapılacak ilk iş, bu kavramların
Batı’da ve İslam dünyasında ne ifade ettiklerinin ortaya konulması
olmalıdır.
Modernizm Batı’da Batı’nın oluşumunu ifade ederken, Batı dışı
toplumlarda ve Müslümanlar için Batı’nın başarısız bir taklid sürecini
ifade etmektedir.
Gelenek kavramı ise Batı’da ve İslam dünyasında farklı bağlamlarda
kullanılmaktadır. Ama kapita-lizmin üniversitelerinde kürsü verdiği
neo-gelenekçi akademisyenler ise, geleneği Hıristiyan alemi için de,
İslam alemi için de, Budizm alemi için de batini boyutta kutsala açılış
veya yöneliş temelinde aynılaştırarak İslam dünyasına sunmak
istemektedirler. Bu tutum, modernizmin gelenekçilik maskesine bürünmüş
başka bir yüzü olarak karşımıza çıkmaktadır.
3) Yükselen Din Postmodern Bir Dizayn Olan Gelenektir:
Son yıllarda toplumların dine yöneldiği ile ilgili istatistikler
yayınlanıyor. Bir çok toplumda dindarlaşma oranının %70 veya % 80’lere
ulaştığı övünçle yorumlanıyor. Bu dindarlaşan toplumlar içinde ön
sıralarda ABD ve Türkiye’nin de ismi geçiyor.
Din duygusu insan fıtratının tabii gereksinimlerindendir. İnsanın güç
karşısında tazim duygusu olarak tezahür etmektedir. Ama bu fıtri
gereksinimi hangi gücü tazim ettiği ve hangi ölçüye göre karşılandığı
önemlidir. Kabe’yi tavaf eden Mekke müşriklerinin de bir din telakkisi
vardı. Haçlı seferleri de dini telakkilerle yapılmıştı. Kızıl ve siyah
derililere karşı gerçekleştirilen tarihi katliamlar papazların
gözetiminde gerçekleştirilmişti. Ve bugün Filistin’de kardeşlerimizi
katleden Siyonistler, Yahudi dininin geleneksel öğelerine sarılarak
davranıyorlar. ABD saldırganlığını örgütleyen neo-muhafazakarlar ise
Evanjelik Kilisesi’ni kullanıyorlar. Ayrıca emperyalist yayılmaya karşı
dünya halklarının kardeşliğini savunan materyalist din anlayışı yanında,
Haçlı ruhunu diriltmeye çalışan ve İslam coğrafyasını kan gölüne çeviren
bir Hıristiyanlık anlayışının gelişmesinin, ne kadar dine yönelişi ifade
ettiği düşünülmelidir.
Batı’da dine yöneliş olarak takdim edilen durum, istisnalar dışında
maddeci şirk dininden, batini şirk dinine yönelişi ifade etmektedir.
Emevi Saltanatı, Saray’da teorisini geliştirttiği kadercilik telakkisini
kitleler arasında amaçsız ve oyalayıcı bir tevekkül anlayışını
oluşturmak için nasıl yaygınlaştırdıysa; kapitalizm de teknolojinin tek
tip kültüründen bunalan kitlelerin batini telakkilere yönelmesine aynı
anlayışla bakmaktadır. Hatta “Amerika’nın ılımlı İslam modeli”nde
görüldüğü gibi bu batini telakkiler hem kitleleri uyutmak hem de sahih
değerlerden uzaklaştırmak amacıyla bir “afyon” olarak kullanılmaktadır.
Fethullah Efendi ekolünün Irak Kürdistan’ında ABD’nin fiili işgalinden
önce açtığı ve 36 öğretmenini ABD pasaportu ile görevlendirdiği iki
kolejin İslam’a mı yoksa ABD İmparatorluğunun işgal hedeflerine mi
hizmet ettiği tartışması bile bu konunun anlaşılmasına yardım edebilecek
yeterliliktedir.
Küresel kapitalist iktidar, dinin zahiri ve nizam bildiren değerlerini
bozacak anlamdaki batini yönelişleri, gelenek veya dine yöneliş olarak
takdim edebilmektedir. Ilımlı İslam formu içinde nasıl ki tarikatlar,
tasavvufi cemaatler ve panteist anlayışa bulaşmış mutasavvıflar değer
verilerek öne çıkartılıyorsa, Yahudiliğin Kabala’sı, Budizmin Teravada
Ekolü, Budizmin Manu kanunu, Çin geleneğinde Taoculuk, Hırıstiyanlıkta
Yahova Şahitleri vd. batini eğilimler olarak pohpohlanıyor.
Bu çerçeve içersinde teorilerini üreten gelenekçi düşünürlere göre, her
din veya batini hareket bir gelenekten ve geleneklerden oluşmaktadır. Bu
felsefik boyutuyla din ya da gelenek gaybi alanla irtibat kurmaya
çalışan insanların ürettiği sosyal birikimi olarak
değerlendirilmektedir. Aslında gelenekçinin kutsal dediği şey, Grek
kültüründe Pandora’nın sandığından bilginin çalınması gibi, ruhbanların
gayb alanından panteist yöntemlerle gaybi bilgiyi yere indirme
iddialarından başka bir şey değildir. Panteizm veya vahdet-i vücud
denilen, varlık ve yaratıcı ile bütünleşme iddiasındaki bu yaklaşım,
aslında Grek veya daha kadim pagan anlayışlarla aynılaşmaktadır.
Felsefik boyutuyla geleneğe yöneliş, aslında pagan öğelerle beslenen
modernizmin fıtratı bozan ifsadı ile hem ontolojik hem epistomolojik
düzlemde aynı olumsuzluğu taşımaktadır. Küresel kapitalizm bu nedenle
neo-gelenekçileri finanse etmektedir. Çünkü postmodern bir dizayn olarak
gelenek, modernizmi takviye ederken, modernizm de geleneği ayakta
tutmaktadır.
4) Islahat Çabaları İslam’ın Yaşayan Gücü Olmuştur:
Modernizm ve Gelenek yerine daha net anlaşılması için Modernizm ve
Gelenekçilik ifadelerini kullanabiliriz.
Modernizm, ekonomik ve sosyal değişimin ürettiği bir hayat anlayışı ve
biçimi. Bu anlayışın ve biçimin belirlenmesi ontolojik olarak
insan-merkezlidir ve insan yetenekleriyle sınırlıdır. Hayatı yaratan
Yara-tıcı’nın hayata müdahalesini kabul etmez.
Hayatın anlamıyla ilgili devredilen vahyi veya beşeri değerler
sisteminin tarih içindeki yorumlarını mutlaklaştırmak anlamına gelen
gelenekçilik ise kendini, modernizm gibi insan merkezli bir sınırlılığa
hapsetmektedir.
Gelenek vahiyden ve fıtri olandan dünkü sapmayı/ifsadı ifade ederken,
modernizm ise çağdaş sapmayı ifade etmektedir. Gelenek de modernizm de
vahyi ve fıtri olandan yabancılaşmayı, kopmayı, bozulmayı ifade
etmektedir. Şirk ve tevhid ekse-nindeki mücadele, iyiliğe ve kötülüğe
meyletme özelliği ile yaratılan insan nesline yol gösterici olarak
Rabbimiz katından vahyi hakikatler bildirildiğin-den bu yana devam
etmektedir. İnsan ya hakkı seç-mekte fıtratıyla uyum içinde yaşamakta,
ya da batılı seçmekte vahiyle ve fıtratla çatışma içinde bulunmaktadır.
Tevhid ve şirk mücadelesi başladığından beri de insanlar arasında ıslah
ve ifsad kutuplaşması söz konusudur. Vahiyden ve fıtrattan uzaklaşmanın
adı olan ifsada karşı, yeniden vahiyle bütünleşmek ve fıtratla barışmak
için verilen mücadelenin adı da ıslahtır. Gelenekçilik ve modernizm
ifsadı, vahyi mücadele ise ıslah çabalarını ifade etmektedir.
Kur’an’ın bize, insanlık tarihinin inişler ve çıkışlarla devam ettiğini
göstermektedir. Bu inişler ve çıkışlar İslam tarihi için de söz konusu
olmuştur. Medine Modeli ile örneklenen vahiy temelli İslam ümmeti,
tarihi süreç içinde değişik iniş ve çıkışlar yaşamıştır. Emevi ve Abbasi
Dönemleri’ndeki iktidar planındaki ifsad, Hicri 3. ve 4. asırdan sonra
ümmet yaşamında da eğitim, kardeşlik, kültür, itikad, siyaset gibi
alanlarda da bozulmalar oluşturmuştur. İslam’ın ilk asırlarında ümmet
bazında yönetsel ve kültürel bozulmalara karşı ıslah görevini yerine
getirmeye çalışan hareketler ve kıyamlar sürekli gündem oluşturmuştur.
Büyük ıslahatçı önder İbn Tümert’in 1200’lü yıllardaki ıslah çabaları ve
bağlı olarak Muvahhidler hareketinin Kuzey Afrika’dan Endülüs’e kadar
yayılan Kitap ve Sünnet Merkezli düzen ve eğitim algısı, şûra temelli
yönetimi, kız ve erkek çocuklarına uygulanan Kur’an eksenli eğitimin
zorunlu tutulması gibi açılımlarla yaşayan İslami nizam ve ümmet yapısı
tarihimizdeki en önemli ama son kitlesel örnekti. Muvahhidler
Devleti’nin 100-150 senelik sürecinden sonra, İslam dünyasında bir daha
Kitap ve Sünnet eksenli bir iktidar ve eğitim örnekliğine rastlanamadı.
O zamanki modern sapma ve inhiraflar itikadi ve siyasi boyutta tüm
ümmeti kapladı ve tevhidi bilinç bütünlüğünü yitirdi. Dolayısıyla hem
itikadi, hem siyasi, hem sosyal alanda Kitap-merkezli bir ümmet olmaktan
o tarihlerden itibaren uzaklaşmaya başladık. Yani o zamanın çağdaş
inhirafı günümüze kadar gelenekçilik şeması içinde yaşadı. Bu hal tam
bir bozulma ve ifsad haliydi. Ümmet yapısı dış düşmanla karşılaşmadan
önce kendi iç hastalıklarıyla malül duruma düşmüştü. Son üç asırdan beri
de dışarıdan gelen ifsad ile hastalıklarımız depreşti.
İfsad ve dağılma, ister içeriden ister dışarıdan gelsin, her iki halde
de cahiliyye söz konusudur. 1300’lü yıllardan sonra Kitap-merkezli bir
ümmet ve yönetim mekanizmasından söz etmemiz müşküldür. Ama o
tarihlerden bu yana gerek gelenekçi gerek modernist sapmalara karşı,
ümmeti yeniden itikad ve amel alanında Kur’an nassları ve Sünnet
örnekliğinde diriltmek için ıslah amacıyla ıslahat çabaları ve ıslahat
önderlerinin mücadeleleri olmuştur. Islahat çabaları öze dönüşü ve
ümmeti vahyi temelde yeniden yapılandırma azmini yeşertmiş ve İslam’ın
yaşayan gücü olmuştur. Bu çizginin belirli bir çevrede yaşamaktan ve
insan olmanın sınırlılığından kaynaklanan içtihadi hataları dışında,
taşıdıkları değerler bizim sahih geleneğimizi ifade etmektedir. 20.
yüzyılda yeniden yükselişe geçen İslami diriliş, sadece Batı
yayılmacılığı karşısında bir tepkiyi değil, zalimler karşısında
direnişle birlikte gerek geleneğin gerek modernizmin muharref
değerlerine ve ifsadına karşı bir ıslah, ihya ve öze dönüş gayretini de
ifade etmektedir.
Islahat çabalarının bize getirdiği miras, Kur’an’dan yararlanma
yöntemleri, sahih sünnet, dinin aslını ifade eden tevhidi değerleri
tanıklaştırma cehdi ile birlikte vahyi bilinçlenme sürecidir.
|