Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 314 | Şubat 2005

                   


  

Islahat Çabaları, İslam’ın Yaşayan Gücü Olmuştur.

Hamza Türkmen

1) Muharref geleneğin en tehlikelisi Modernizmdir.

Gelenek ve modernizm kavramları, Sanayii Devrimi’nden sonra Batı’nın oluşum süreci içinde Avrupa’da anlam kazanmış kelimelerdir.

Batılı sosyal bilimciler Modernizm kavramını II. Dünya savaşından sonra Aydınlanma, Sanayileşme, Çağdaşlaşma, Batılılaşma kavramlarının yerine daha tanımlayıcı bir kelime olarak ürettiler. Modern-leşmeyi ifade eden bu kavramlar akılcılığı, ben merkezciliği ve pozitivizmi temel değer haline getirmişlerdi. Bu seküler değerler aynı zamanda tarım toplumunun alışkanlıklarından ve Kilise oto-ritesi ve mistisizminden bir kopuşu ifade ediyordu. Kapitalist yapılanma, sanayileşmenin getirdiği toplumsal alt üst oluşlarla biçimlenen ulus toplumlar tabanında şekillendi ve seküler değerlere yaslandı. Liberalizm ve sosyalizm, kapitalist sanayi toplumlarının birbirleriyle çatışan farklı versiyonları olarak gündeme geldi. Modernleşmenin süreç içinde sanayileşmeyi, rasyonalizasyonu ve bürokratik-leşmeyi ifade ettiğini hep beraber izledik.

Gelenek (tradition), 19. yüzyılda yine batılı düşünürler tarafından gündeme getirilmiş bir kavramdır. Gelenek, Sanayi Devrimi ile birlikte tarım toplumundan sosyo-ekonomik planda ve Aydınlanma hareketi ile Kilise’den sosyo-kültürel planda bir kopuşa tepki olarak eski değerlerin ve sosyal yapının savunusu olarak yeniden üretilmiştir. Modernizm, Kilise dini yerine, insanlık dini olarak pozitivizmi denedi. Ama pozitivizmin gözlem ve deney laboratuarına hapsettiği hakikat arayışı, modernizmin boşluğunu oluşturdu. İnsanın doğasında var olan gayb ile olan ilişki boyutundaki boşluk, modern olanın sınırları içinde geleneğin yeniden üretilmesiyle doldurulmaya çalışıldı. Gelenek, tarımsal alışkanlıkların oluşturduğu sosyal olgudan çok, kutsal olanın arayışı olarak bir değer sistemi şeklinde ele alındı. Ama bu arayışın yöntemi modernizmin imkanlarına ve sınırlarına bağlı olarak gerçekleştirildi. Yükselen modern toplumun boşluğu, uhrevi kurtuluş yönelişiyle takviye edilecekti. Bu nedenle, gelenekçiler (traditionalist) de kendilerini ifade etme ve aidiyet bilinci olarak modernisttir. Örneğin 19. yüzyıldan itibaren Yahudi geleneği, modernizmin en belirleyici ve seküler öğesi olan ulusçuluk temelinde Siyonizmi üreterek kendini modernizmin içine zerketmiştir.

İslam kültüründe gelenek ifadesi ise kültürel ve itikadi mirası ifade eder. Kur’an bütünlüğünde baktığımızda Peygamberlerin hanif geleneği yanında, şirk içindeki atalar dininin veya ifsad olmuş / bozulmuş din anlayışının geleneği ile karşı karşıya geliriz. İslam’da “ed-din”, Allah katından rasul aracılığı ile insanlığa “iletilmiş” ve korunmuş olan hayat rehberidir. “Ed-din”in korunmuş olarak bize intikali bizim sahih mirasımızı oluşturur. Ancak dinin insanlar vasıtasıyla yorumlanmış biçimi ise “üretilmiş” olandır. Asıl sorun, varoluşu anlamlandıran kat’i dinin üretilmiş olan yorumlarını nasıl algılayacağımızla ilgilidir. Üretilmiş olan yorumlar isabetli olabilir, isabetsiz olabilir, isabetli olmakla birlikte yürürlükten düşmüş olabilir. Bu boyutuyla Müslümanlar için “gelenek”, ancak “sahih gelenek” ve “muharref gelenek” terkipleri içinde anlam ifade eder.

Gelenek değerlendirmemizde kutsala saygı duymak eğilimi belirleyici olmamalıdır. Zira insan için kutsala yönelim fıtridir. Önemli olan bu fıtri gereksinimimizi hangi ölçüye göre tatmin edeceğimizdir: Doğrudan Yaratıcımız’dan gelen ölçülere göre mi; yoksa yaradılışları sınırlı ruhbanların sübjektif mistik tecrübelerine göre mi?

Geleneğin değerlendirmesinde “sahih” ve “muharref” olanın ölçüsü önemlidir. Ve bu ölçü dinin kat’i ve korunmuş olan kaynağına göre değerlendirilebilir. Yani Kur’an’ın açık ve kati nasslarına aykırı olarak tesbit edilen muharref gelenek tabii ki reddedilecektir. Çünkü o vahiyle ve fıtratla çelişendir. Gelenekçilerin gaybi olana yönelişlerinde ve pozitivizme tepkilerinde, Rabbaniliğin sahihlik ölçüsünü tahkik etmeden, geleneği kutsala yöneldiği için içselleş-tirmeleri, vahiy dışı bir uzlaşmayı / te’lifçiliği ifade edecektir. Islah ve ifsad kavramları gaybi alanda da varoluşsal planda da temel bir kutuplaşmayı ifade eder. İfsad çoğu zaman kutsalı reddettiği için değil, kutsal olana şirk karıştırdığı ve gayb biliciliğine soyunduğu için kerih görülür. Modernizm içinde üretilen gelenek ise, kendini her ne kadar kutsalla irtibatlı gösterse de, vahyi ölçüden kopukluğu nedeniyle, aynı modernizmin dayandığı değerler gibi ifsad içindedir.

Bugün en büyük muharref gelenek Modernizmdir. Modernizm hayatımızı, miras alınan eski muharref gelenekten çok daha yakıcı ve hakim bir şekilde kuşatan ve direnmemiz gereken modern bir tahrifattır. Üçüncü teknolojik devrimle küreselleşme sürecine giren kapitalizm, dünkü seküler ulus yapılanmalarından, bugün hegenomik küresel bir dünya sistemine yönelmektedir. Modernite bu açılımı içinde, farklı kimlikleri bir alt kimlik olarak tanımlayan, çokculuk anlayışı içinde sabite mefhumunu yıkmaya çalışan postmodern bir yaklaşımla kendini takviye etmeye çalışmaktadır. Postmodern sistem içinde bağımsız bir oluş imkanının yakalanacağı görüşü kadar, modernizmin kuşatması altında modern olanın alternatif olarak yakalanabileceği düşüncesi de uzlaşma yönelişi içinde entegrasyona götürücü büyük bir aldanıştır.
 

2) Modernizm ve Gelenek Batı’da ve İslam Dünyasında Aynı Anlama Gelmiyor:

Modernizm, her şeyden önce bir medeniyet projesidir. Ve modernleşme Batı’nın başarısız bir taklididir. Ticari ve sınai kapitalizmin teknolojik devrim evrelerini takiben oluşturduğu son kompütür devrimiyle desteklenen bilgi-tüketim toplumudur. Bugün teknolojik gelişimi elinde tutan kapitalist karteller ve ülkeler, dünyadaki mevcut bilgiyi artık bir sene içinde yüzde yüz katlar düzeye gelmişlerdir. Kapitalizmin mevcut bilgisini katlayarak geliştirdiği küresel kapitalist sistem ise varlığını, tüketim kültürünü insanların ve toplumların vazgeçemeyeceği bir ritüel haline getirmesine borçludur. Kapitalist toplumun yeni mabetleri mega çarşılar, modern turizm tesisleri, konser alanları, stadyumlar vd.dir. Dini mabetlerin ise batıniliği postmodern çoğulculuğun içine yerleştirdikleri oranda önleri açılmaktadır. İşte Batı’nın yaşam tarzı veya medeniyeti bu tür mabetler ekseninde şekillenmektedir. Bugün kapitalizmin modern üretim ve tüketim süreçlerinin hakim olduğu tüm sistemlere Batı denmektedir. Bu nedenle artık Batı, sadece Avrupa değil, aynı zamanda Kuzey Amerika, Çin, Japonya veya Rusya’yı ifade etmektedir.

Kapitalist yaşam tarzı, muhaliflerini de kendi içine çeken bir tüketim medeniyetini ifade etmektedir. Batı gözünde İslam’ı alternatif öteki haline getiren muhasebe de bu noktada anlam kazanmaktadır. İslam’ın Batı karşısında alternatif olacak sosyal ve fiziki bir gücü bugün için görünmemektedir. İslami hareketler ve oluşumlar, bugünkü egemen küresel kapitalizmin saldırılarına direnmekten öte, alternatif cevap üretecek bir nitelik düzeyi taşımamaktadırlar. Ama İslam, Müslümanların tüm bu zayıflığına rağmen Batı için bir karşı alternatif ötekidir. Bu durum, karşıtını zayıf düşmandan yaratma komplosuyla izah edilemez.

İslam, batılı yaşam tarzını ifade eden tüketim kültürüne karşı değer, ilke ve motivasyon sağlayacak yegane alternatif sistem olarak öne geçmektedir. İslam’ın Batı medeniyetinin değerlerine karşı orta ve uzun vadede taşıdığı alternatif potansiyel, tüm müztezaflar ve adalet arayıcıları için vazgeçilmez değerler taşımaktadır. Müslümanların modernizme getireceği en önemli eleştiri, küresel kapitalizme ve onun yaşam tarzına karşı, sahip oldukları değerlerle vahye tanıklık yapacak ümmeti öbek öbek, bölge bölge küresel çapta nasıl oluşturabileceklerinin örnekliğini yaparak gerçekleştirilebilir. Çözümü pratiğinde içkin olmayan bir eleştiri, modernizm karşısında hayıflanmaktan öte bir anlam taşı-mayacaktır.

Bugün küresel kapitalizm, tüketim kültürünü yaygınlaştıracak olan pazarlarını genişletmenin aracı olarak postmodernizmi kullanmaktadır. Postmodernizm, bozarak yeniden anlamlandırmayı ilke edinen ve farklı değerleri bir arada tutmaya çalışan bir şirk ideolojisi olarak karşımıza çıkıyor. Böylece gelenek ve moderniteyi birbirinin yerine geçirmek yerine, ikisi de aynı anda birbirinin içine geçmiş halde ama modernizmin belirleyiciliği altında değerlendirilmektedir. Kapitalist kültür odaklarının veya Birleşmiş Milletlerin, Müslümanların tarihin-de yer alan Muhiddin Arabi, Hallac-ı Mansur, Mevlana gibi mistik modelleri ısrarlı bir şekilde gündemlerine almalarını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Modern gelenekçiliğin kurucusu olan Luis Massingnon’un takipçileri Guenon, Nasr, Corbin, Schuon, Lings gibi entelektüel ruhbanları da bu çer-çevede ele almak gerekir.

Bizim için İslam dünyasında güç kazanan muharref gelenek Hicri II. Yüzyıldaki “modernizm”in karşılığı idi. Çünkü bu yüzyılda Beytü’l Hikme Okulu vasıtasıyla Greklerin pagan anlayışları İslam Felsefesi olarak adapte edilmiş ve saltanatlaşma süreciyle de vahiyden itikadi ve ameli düzlemde uzaklaşılıp, sahih din anlayışı tahrif edilmeye başlanmıştı.

Başta Allah olmak üzere gayb alanında, peygamber ve Kitap inancında, İslam kültürünü değerlendirmede, halimizle yakından alakalı olan tarih ve toplum değerlendirmesinde ve mücadele yönteminde gelenekten yararlanmalıyız yaklaşımı muğlak ve ölçüsüz bir tavırdır. Dinin temel yapısıyla alakalı olan bu konularda temel kriterimiz Kur’an’ın delaleti açık nassları olmalıdır. Ancak bu konularda Kur’an’ın delaleti açık nasslarına ve bu konudaki Hz. Muhammed’in kesin sünnetine tabi olan açılımları, sahih gelenek olarak gözetip gene nasslar bütünlüğünde değerlendirebiliriz. Ama bu konularda Kitap merkezli bir değerlendirme ölçüsü yerine, kişisel görüşleri taklide yönelen veya ruhbanların hakikati keşf spekülasyonuna bağlanan gelenek ise bir bozulma halini yani muharref olanı ifade etmektir.

Modernizm ve gelenek eleştirisinde yapılacak ilk iş, bu kavramların Batı’da ve İslam dünyasında ne ifade ettiklerinin ortaya konulması olmalıdır.

Modernizm Batı’da Batı’nın oluşumunu ifade ederken, Batı dışı toplumlarda ve Müslümanlar için Batı’nın başarısız bir taklid sürecini ifade etmektedir.

Gelenek kavramı ise Batı’da ve İslam dünyasında farklı bağlamlarda kullanılmaktadır. Ama kapita-lizmin üniversitelerinde kürsü verdiği neo-gelenekçi akademisyenler ise, geleneği Hıristiyan alemi için de, İslam alemi için de, Budizm alemi için de batini boyutta kutsala açılış veya yöneliş temelinde aynılaştırarak İslam dünyasına sunmak istemektedirler. Bu tutum, modernizmin gelenekçilik maskesine bürünmüş başka bir yüzü olarak karşımıza çıkmaktadır.

3) Yükselen Din Postmodern Bir Dizayn Olan Gelenektir:

Son yıllarda toplumların dine yöneldiği ile ilgili istatistikler yayınlanıyor. Bir çok toplumda dindarlaşma oranının %70 veya % 80’lere ulaştığı övünçle yorumlanıyor. Bu dindarlaşan toplumlar içinde ön sıralarda ABD ve Türkiye’nin de ismi geçiyor.
Din duygusu insan fıtratının tabii gereksinimlerindendir. İnsanın güç karşısında tazim duygusu olarak tezahür etmektedir. Ama bu fıtri gereksinimi hangi gücü tazim ettiği ve hangi ölçüye göre karşılandığı önemlidir. Kabe’yi tavaf eden Mekke müşriklerinin de bir din telakkisi vardı. Haçlı seferleri de dini telakkilerle yapılmıştı. Kızıl ve siyah derililere karşı gerçekleştirilen tarihi katliamlar papazların gözetiminde gerçekleştirilmişti. Ve bugün Filistin’de kardeşlerimizi katleden Siyonistler, Yahudi dininin geleneksel öğelerine sarılarak davranıyorlar. ABD saldırganlığını örgütleyen neo-muhafazakarlar ise Evanjelik Kilisesi’ni kullanıyorlar. Ayrıca emperyalist yayılmaya karşı dünya halklarının kardeşliğini savunan materyalist din anlayışı yanında, Haçlı ruhunu diriltmeye çalışan ve İslam coğrafyasını kan gölüne çeviren bir Hıristiyanlık anlayışının gelişmesinin, ne kadar dine yönelişi ifade ettiği düşünülmelidir.
Batı’da dine yöneliş olarak takdim edilen durum, istisnalar dışında maddeci şirk dininden, batini şirk dinine yönelişi ifade etmektedir. Emevi Saltanatı, Saray’da teorisini geliştirttiği kadercilik telakkisini kitleler arasında amaçsız ve oyalayıcı bir tevekkül anlayışını oluşturmak için nasıl yaygınlaştırdıysa; kapitalizm de teknolojinin tek tip kültüründen bunalan kitlelerin batini telakkilere yönelmesine aynı anlayışla bakmaktadır. Hatta “Amerika’nın ılımlı İslam modeli”nde görüldüğü gibi bu batini telakkiler hem kitleleri uyutmak hem de sahih değerlerden uzaklaştırmak amacıyla bir “afyon” olarak kullanılmaktadır. Fethullah Efendi ekolünün Irak Kürdistan’ında ABD’nin fiili işgalinden önce açtığı ve 36 öğretmenini ABD pasaportu ile görevlendirdiği iki kolejin İslam’a mı yoksa ABD İmparatorluğunun işgal hedeflerine mi hizmet ettiği tartışması bile bu konunun anlaşılmasına yardım edebilecek yeterliliktedir.

Küresel kapitalist iktidar, dinin zahiri ve nizam bildiren değerlerini bozacak anlamdaki batini yönelişleri, gelenek veya dine yöneliş olarak takdim edebilmektedir. Ilımlı İslam formu içinde nasıl ki tarikatlar, tasavvufi cemaatler ve panteist anlayışa bulaşmış mutasavvıflar değer verilerek öne çıkartılıyorsa, Yahudiliğin Kabala’sı, Budizmin Teravada Ekolü, Budizmin Manu kanunu, Çin geleneğinde Taoculuk, Hırıstiyanlıkta Yahova Şahitleri vd. batini eğilimler olarak pohpohlanıyor.

Bu çerçeve içersinde teorilerini üreten gelenekçi düşünürlere göre, her din veya batini hareket bir gelenekten ve geleneklerden oluşmaktadır. Bu felsefik boyutuyla din ya da gelenek gaybi alanla irtibat kurmaya çalışan insanların ürettiği sosyal birikimi olarak değerlendirilmektedir. Aslında gelenekçinin kutsal dediği şey, Grek kültüründe Pandora’nın sandığından bilginin çalınması gibi, ruhbanların gayb alanından panteist yöntemlerle gaybi bilgiyi yere indirme iddialarından başka bir şey değildir. Panteizm veya vahdet-i vücud denilen, varlık ve yaratıcı ile bütünleşme iddiasındaki bu yaklaşım, aslında Grek veya daha kadim pagan anlayışlarla aynılaşmaktadır. Felsefik boyutuyla geleneğe yöneliş, aslında pagan öğelerle beslenen modernizmin fıtratı bozan ifsadı ile hem ontolojik hem epistomolojik düzlemde aynı olumsuzluğu taşımaktadır. Küresel kapitalizm bu nedenle neo-gelenekçileri finanse etmektedir. Çünkü postmodern bir dizayn olarak gelenek, modernizmi takviye ederken, modernizm de geleneği ayakta tutmaktadır.

4) Islahat Çabaları İslam’ın Yaşayan Gücü Olmuştur:

Modernizm ve Gelenek yerine daha net anlaşılması için Modernizm ve Gelenekçilik ifadelerini kullanabiliriz.

Modernizm, ekonomik ve sosyal değişimin ürettiği bir hayat anlayışı ve biçimi. Bu anlayışın ve biçimin belirlenmesi ontolojik olarak insan-merkezlidir ve insan yetenekleriyle sınırlıdır. Hayatı yaratan Yara-tıcı’nın hayata müdahalesini kabul etmez.

Hayatın anlamıyla ilgili devredilen vahyi veya beşeri değerler sisteminin tarih içindeki yorumlarını mutlaklaştırmak anlamına gelen gelenekçilik ise kendini, modernizm gibi insan merkezli bir sınırlılığa hapsetmektedir.

Gelenek vahiyden ve fıtri olandan dünkü sapmayı/ifsadı ifade ederken, modernizm ise çağdaş sapmayı ifade etmektedir. Gelenek de modernizm de vahyi ve fıtri olandan yabancılaşmayı, kopmayı, bozulmayı ifade etmektedir. Şirk ve tevhid ekse-nindeki mücadele, iyiliğe ve kötülüğe meyletme özelliği ile yaratılan insan nesline yol gösterici olarak Rabbimiz katından vahyi hakikatler bildirildiğin-den bu yana devam etmektedir. İnsan ya hakkı seç-mekte fıtratıyla uyum içinde yaşamakta, ya da batılı seçmekte vahiyle ve fıtratla çatışma içinde bulunmaktadır. Tevhid ve şirk mücadelesi başladığından beri de insanlar arasında ıslah ve ifsad kutuplaşması söz konusudur. Vahiyden ve fıtrattan uzaklaşmanın adı olan ifsada karşı, yeniden vahiyle bütünleşmek ve fıtratla barışmak için verilen mücadelenin adı da ıslahtır. Gelenekçilik ve modernizm ifsadı, vahyi mücadele ise ıslah çabalarını ifade etmektedir.

Kur’an’ın bize, insanlık tarihinin inişler ve çıkışlarla devam ettiğini göstermektedir. Bu inişler ve çıkışlar İslam tarihi için de söz konusu olmuştur. Medine Modeli ile örneklenen vahiy temelli İslam ümmeti, tarihi süreç içinde değişik iniş ve çıkışlar yaşamıştır. Emevi ve Abbasi Dönemleri’ndeki iktidar planındaki ifsad, Hicri 3. ve 4. asırdan sonra ümmet yaşamında da eğitim, kardeşlik, kültür, itikad, siyaset gibi alanlarda da bozulmalar oluşturmuştur. İslam’ın ilk asırlarında ümmet bazında yönetsel ve kültürel bozulmalara karşı ıslah görevini yerine getirmeye çalışan hareketler ve kıyamlar sürekli gündem oluşturmuştur.

Büyük ıslahatçı önder İbn Tümert’in 1200’lü yıllardaki ıslah çabaları ve bağlı olarak Muvahhidler hareketinin Kuzey Afrika’dan Endülüs’e kadar yayılan Kitap ve Sünnet Merkezli düzen ve eğitim algısı, şûra temelli yönetimi, kız ve erkek çocuklarına uygulanan Kur’an eksenli eğitimin zorunlu tutulması gibi açılımlarla yaşayan İslami nizam ve ümmet yapısı tarihimizdeki en önemli ama son kitlesel örnekti. Muvahhidler Devleti’nin 100-150 senelik sürecinden sonra, İslam dünyasında bir daha Kitap ve Sünnet eksenli bir iktidar ve eğitim örnekliğine rastlanamadı. O zamanki modern sapma ve inhiraflar itikadi ve siyasi boyutta tüm ümmeti kapladı ve tevhidi bilinç bütünlüğünü yitirdi. Dolayısıyla hem itikadi, hem siyasi, hem sosyal alanda Kitap-merkezli bir ümmet olmaktan o tarihlerden itibaren uzaklaşmaya başladık. Yani o zamanın çağdaş inhirafı günümüze kadar gelenekçilik şeması içinde yaşadı. Bu hal tam bir bozulma ve ifsad haliydi. Ümmet yapısı dış düşmanla karşılaşmadan önce kendi iç hastalıklarıyla malül duruma düşmüştü. Son üç asırdan beri de dışarıdan gelen ifsad ile hastalıklarımız depreşti.

İfsad ve dağılma, ister içeriden ister dışarıdan gelsin, her iki halde de cahiliyye söz konusudur. 1300’lü yıllardan sonra Kitap-merkezli bir ümmet ve yönetim mekanizmasından söz etmemiz müşküldür. Ama o tarihlerden bu yana gerek gelenekçi gerek modernist sapmalara karşı, ümmeti yeniden itikad ve amel alanında Kur’an nassları ve Sünnet örnekliğinde diriltmek için ıslah amacıyla ıslahat çabaları ve ıslahat önderlerinin mücadeleleri olmuştur. Islahat çabaları öze dönüşü ve ümmeti vahyi temelde yeniden yapılandırma azmini yeşertmiş ve İslam’ın yaşayan gücü olmuştur. Bu çizginin belirli bir çevrede yaşamaktan ve insan olmanın sınırlılığından kaynaklanan içtihadi hataları dışında, taşıdıkları değerler bizim sahih geleneğimizi ifade etmektedir. 20. yüzyılda yeniden yükselişe geçen İslami diriliş, sadece Batı yayılmacılığı karşısında bir tepkiyi değil, zalimler karşısında direnişle birlikte gerek geleneğin gerek modernizmin muharref değerlerine ve ifsadına karşı bir ıslah, ihya ve öze dönüş gayretini de ifade etmektedir.

Islahat çabalarının bize getirdiği miras, Kur’an’dan yararlanma yöntemleri, sahih sünnet, dinin aslını ifade eden tevhidi değerleri tanıklaştırma cehdi ile birlikte vahyi bilinçlenme sürecidir.
 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...