Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 314 | Şubat 2005

                   


  

Yetersiz Olan, İslam Değil, Müslümanların Algıları ve Uygulamalarıdır

Cihan Aktaş

1-Müslümanların gelenek ve modernizm karşısındaki tavrı ne olmalıdır? Bu noktada geliştirilen ‘te’lifçi’ veya ‘reddiyeci’ yaklaşımlar için ne düşünüyorsunuz?

İstesek de istemesek de kendimizi içinde bulduğumuz için dilini kullandığımız bir hayata doğuyoruz, bu hayat yokmuş gibi bir söylem geliştirmeye çalıştığımız takdirde, çölde konuşuyormuşuz gibi olacaktır. Bu nedenle de modernliği bütünüyle reddetmek gibi bir tutum bana ne gerçekçi ne de yararlı görünüyor.

Bugün içinde dünü yaşamanın biricik ve kaçınılmaz kurtuluş yolu ve hayat imkanı olarak sunulduğu bir gelenek görüşünün pesimist olduğunu düşünü-yorum. Din ontolojik yanıyla her insana yeniden ve yeni bir içerik ve manayla açılır. İçinde bulunduğu çağda bir müze ya da fosil içeriği gibi algılanan bir gelenek ise kültürel bir zenginlikten öte bir anlama sahip değildir. Kendimizi içinde bulduğumuz gelenek, içinden akıp geldiği dönemlerin zamanına has angaryaların ya da yükünden arındığı ölçüde, aynı zamanda moderndir. Burada ‘gelenek’ten kastettiğim, dindarların binlerce yıllık tecrübesinden süzülüp gelen bir tecrübeler ve teklifler toplamı. İmanlı insan bu toplama bulunduğu zaman ve mekandan bir şeyler katmakla sorumlu olduğu kadar, bu toplamı yeniden seçebilecek bir bilinçlenme sürecinden de yükümlü. ‘Şeriat’, din yolunda yürüyen kişi için belirli bir zaman ve mekana has bir yol klavuzuyken, ‘şira’ bu yolun sürekliliğini sağlayan zamansal ve mekansal, aynı zamanda da bireysel bir vurgusu olan bir bütünselliktir. (Ümit Aktaş, Yol (Şira); ’Akıl, Aşk ve İslam’ içinde, Birleşik Dağıtım, 1997.) Bu sürekliliği sağlayacak akışı gerçekleştirecek bir yenilenme bilincine ve coşkusuna ve bütün bunlarla birlikte yine de kendiniz olarak kalma yeteneğine sahip değilseniz, tarihin dışına düşersiniz.

Geleneksel dediğimiz yol ve yöntem, dinin kazandığı yeni biçim ve içerikleri özümseyerek günümüze kadar uzanmaktadır ve modernliğe de vakıf olduğu ölçüde hayatın içinde olmaya devam etmektedir. Moderni kapsayacak şekilde genişleme yeteneğine ve iştiyakına sahip, içinde konuştuğu çağa etkin bir katılımı bulunan bir gelenek, aynı zamanda devrimcidir. Bunu şu örnekle açabiliriz: Başörtülü öğrenci ayaklarını dinsel geleneğin zeminine dayamışken, modernliğin içinden konuşmaya ödevli biridir. Burada modernliğe hangi noktadan baktığımız da, hangi zeminden, hangi tecrübelerden doğru eleş-tirilerimizi yürüttüğümüz de önemli. Temelcilikten mi bakıyoruz modernizme, selefilikten mi, tasavvufun alanından mı, ya da kendimize özgü bir sentez alanından mı? İslam’ı bir tarihsel ve kültürel miras olarak mı anlıyoruz yoksa varoluşsal bir anlama ve yaşama çabasının sonucunda ulaşılsa bile bir yanıyla hala anlama çabasını sürdürmeyi zorunlu kılan bir gerçeklik olarak mı… Burada İngiliz asıllı mutasav-vıf Abdülkadir es-Sufi’nin tecrübesinin ilginç olduğunu düşünüyorum: Modernliğin dışında bir hayat kurmayı denedi, elekriğin ve buna bağlı tekniklerin bulunmadığı bir hayat tarzı gerçekleştirmeye çalıştı ama sonunda şehir hayatına ve elektriğe geri döndü. Gerçi Sufi’nin şehir hayatını terketmesi, özellikle kendisi için anlamlı gerekçelerle izah edilebilirdi: Modernizmin yüklediği yorgunluk, teknolojinin oluşturduğu sıkıntı, sömürgeciliğin yol açtığı suçluluk duygusu ve bunu bir şekilde ödünleme çabası. Modernizmin sömürgecilik gibi yollarla ve kapita-lizme bağlı olarak neden olduğu kirlenme elbette sorgulanmaladır ama Sufi ve Guenon üslubuyla, kendi çıkış noktası itibarıyla tutarlı bir modernizm reddiyesinin, müslüman toplumlarıın modern dünyada bir vaziyet alışı için bir açıklama, bir reçete olmak üzere iktibasını çok da anlamlı bulmuyorum. Ve zaten Batı uygarlığında insanı insan yapan özelliklerin tükendiği, yok olduğu gibi bir iddiaya karşılık, bu iddiayı benimsemişe benzeyen aydınların dik-kati her zamankinden daha fazla Batı’ya yöneliktir; İran ya da Suudi Arabistan gibi ülkelere değil. Gelenekselci yazar Seyyid Hüseyin Nasr’ın çalışmalarını Amerikan üniversitelerinde sürdürmesi de bu açıdan önemli bir örnek gibi görünüyor.

2-Sizce sağlıklı bir modernizm ve gelenek eleştirisi nasıl yapılmalıdır?

Sağlıklı bir modernizm ve gelenek eleştirisi için öncelikle modernizm ve geleneğin yeniden tanımlanması ve bunun hemen ardından, dinin insanda ve toplumda neyi gerçekleştirmek istediği sorusunun cevaplandırılması gerekir. Modern denilen hayat dindar bir insanın varlığını sürdürmesine ne ölçüde elverişlidir, cemaat yeni bir içerik kazanamaz mı, kağıt mendil kullanmak insanı modernist mi yapar, demokrasi her anlamıyla şirk midir... Bu alanda yapılmış tartışmaların en azından bir kısmı bugün bize biraz gülünç gözükebiliyor. 80’li yıllarda ideal bir dindar toplumu renksiz, tek sesli, bir ordu gibi muntazam ve bütün bir kitle olarak anlama eğilimi çok yaygındı. Bilgisayar ve çamaşır makinesi gibi eşyaların kullanımı yanında takım elbise giymek, apartmanda oturmak hatta yazlığa gitmek gibi tercih ve davranışlar da saygın islamcı sosyologlarımız tarafından ‘modernist’ bulunarak eleştiriliyorlardı. Aynı zamanda fıkıhçılarımız da kadının sesi, görüntüsü, musiki dinlemek ve benzeri konularda dini bir hayat tarzına sahip olmayı önemseyen insanları çok da gerekli olmayan bir çatışmaya zorlayan kurallar ileri sürüyorlardı. Fotoğraf çektirmek ve kadınların dergilerde, gazetelerde fotoğraflarının basılması hiç hoş karşılanmadığı gibi, 90’lı yılların başlarına kadar kadınların erkeklerle birlikte bir panele katılarak konuşması da hoş karşılanmazdı. Kimilerine göre İran’da olduğu gibi kadınların mecliste ya da üniversitelerde kızların erkeklerle aynı derslikte bulunması modernistlikti, kimilerine göre de doğum kontrolünden yana ve teaddütü zevcata karşı olmak. İslami hayat tarzı ise sanki mesela Siirt’teki bir cemaata has ya da Doğulu bir din aliminin feodal örüntülerle biçimlenmiş dini hayat telakkisinin olduğu gibi metropollere aktarılmasıyla mümkün olabilirdi. Aradan o kadar da uzun bir zaman geçmeden şimdi bu tartışmaları kısmen yadırgayarak hatırlıyoruz. Bu tartışmaların sosyolojik nedenlerini de, fıkıhçıların yaklaşımlardaki ihtiyatlı tutumun gerekçelerini da anlayabiliriz ama bazen de dini hassasiyet adına ileri sürülen eleştirilerin dini yaşantıya ilişkin kişisel telakkilerden ibaret olduğunu teşhis ederek, bir kayıp duygusu yaşıyoruz.
Nitekim bugün dinimizi en ideal şekliyle yaşamamızı engellediği düşünülen modernizm adına eleştirilen tekniklerin önemli bir kısmı birer sınama araçları olarak hayatımızın içinde yer etmekteler. Geleneksellik ya da gelenek adına ileri sürülen kural ve tabular da çoğu kez geleneği gerektiği gibi anlamamanın kusurlarıyla maluldür. Bu açıdan bakılacak olursa yirminci yüzyılda, 80’li yılların İslamcılarının gündemi, yüzyılın başındaki İslamcıların gündemine göre daha geri ve kısıtlı bir içerikte görünmektedir. Kadın konusu daha 19. yüzyılın sonlarında, 1899 yılında aynı içerikle Şeyhülislam Mahmut Esat Efendi ve yazar Fatma Aliye Hanım arasında inceden inceye tartışılmıştı. Ümmetten ulusa, hilafetten ulus devlete, Arap alfabesinden latin alfabesine, cemaatten kamusal alana ve bireyselliğe radikal geçişlerle yaşanan şokları dikkate aldığımızda, bu konudaki gerilemeyi o kadar yadırgamayabiliriz. Ayrıca geçen yüzyıl, insanlık tarihinde en azından mevcut verilere dayanarak bu ölçüde asla gerçekleşmemiş olacağını düşündürten değişikliklere sahne oldu. Bu değişiklikler sadece teknikler alanında değil, toplumsal ilişki biçimleri alanında da yaşandı. Geleneksel ilişki biçimlerindeki çözülme ille de İslam’ın önerdiği değerlerin ve ilkelerin işlevini yitirdiği şeklinde anlaşılmalı mıdır? Ben bunun böyle olmayacağını düşünüyorum, sadece mümin kullar için daha farklı ve belki daha zorlu bir sınama alanı açılmıştır. Her zaman imtihan hali içinde olduğumuza göre, daha farklı ve zorlu imtihan alanlarıyla karşılaşmamız neden temel sorularımızın ve ödevlerimizin işlev-sizleştiği ve hiç de rolümüz olmayan bir yenilgiyi üstlenmemiz gerektiği, bu yenilgi nedeniyle de daha başından yeni yenilgilere ya da cevapsızlığa mahkum olduğumuz şeklinde anlaşılsın ki...

Her insan içinde doğduğu çevrenin genetik mirasına bağımlı olmanın yanında, aynı zamanda yeryüzünün ilk insanı gibi olma sorumluluğu ve yeteneğine sahiptir. Dinsel akıl erdemli ve kamil insanlar yetiştirmek konusunda geleneksel akılla uyuşumludur. Modernist müslümanlar demokrasiye ve özgürlüğe, seçme hakkına yönelik onay bağlamında geleneksel akıldan çok modernizme yakındırlar. Buna karşılık çok tabiidir ki modernist müslümanlar dinsel-dindışı alanlar şeklinde bir dualizmi kabul etmemekte dinsel gelenekselcilerle aynı duruşu paylaşmaktadırlar. Geleneksel akıl her zaman dinsel akıl mıydı, modern aklın alanıyla dinsel aklın arasındaki karşıtlıklar nelerdir... Modernliğe ve geleneğe ilişkin, insanı kapalı devre düşünmeye ve yaşamaya zorlayan kullanışsız tanım ve kabullerden vazgeçi-lerek işe başlamakta yarar var. Canlı ve yaşayan bir gelenek, içinde bulunulan zamanı da kuşattığı, çözdüğü ve kapsadığı ölçüde modernlikle bütünleşir. Modernliği eleştirenler, bu bağlamda çıkarımlarından yararlandıkları postmodernliğin niye daha tercihe şayan olduğunu ya da ne kadar modernizmden bağımsız olabildiğini kanıtlayabiliyorlar mı? Ya da geleneği eleştirenler, eleştirdikleri paradigmayı dışında tuttukları bir yol ve yöntemi ya da hayat tarzını kurmayı başarabilmişler midir? Modernizme karşılık bütün doğruları göreceleştiren bir zeminin, postmodernizmin imkanları övülüyor ve yeğleniyorsa, bu imkanlar nelerdir ve nasıl kullanılmışlardır? Gündelik hayatın eleştirisini dikkate alan bir eleştirinin hem ciddiye alınacak hem de yapıcı bir etkisi olacağı kanısındayım. Müslümanlar aslında Batı uygarlığına ve modern hayat tarzına doğru eleştirilerde bulundular ama bu eleştirileri kullanışlı üsluplar ve araçlarla öne sürmekte yeteri kadar başarılı olamadılar. Bu nedenle de sözgelimi hızlı yaşanan hayata ve tüketime yönelik eleştiri Batıcı bir kişilikten yükseldiğinde övgüye değerken, müslümanlardan yükseldiğinde köylü nostaljisi sayıl-mıştır. Varoluşun biraz daha derin ve ön anlamlarını keşfetmeye dönük hayat tarzı arayışları Batı dünyasından ya da bu dünyayla ilişkilendirilen kişiliklerden geldiğinde yüceltilirken, bu yöndeki keşif hatta koruma çabaları müslüman toplumlar ve kişiliklerle irtibatlı olduğunda neden kötülenmektedir-ler? Bu bir anlaşılma zorluğu olmaktan öte, Türkiye gibi çağdaş uygarlığı yakalama sendromu olan bir ülkeye has, çağdaş uygarlık konusunda soru ve çekinceleri olan müslümanların ilişki biçimlerini, seçim ve kararlarını da etkilemekte olan bir dil ve algı problemidir.

3-Son yıllarda özellikle kimi entelektüel çevrelerde, geleneksel yaklaşıma doğru bir eğilim gözlemleniyor. Bu eğilimi ortaya çıkaran temel saikler sizce nedir? Doğruların gelenekte tam ve eksiksiz bir şekilde mevcut olduğu görüşünden yola çıkan ‘gelenekçi’ tezi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Modern akıl dini, ahlaki ve vicdani bir alana sürerek edilginleştirmek istemiştir; dinsel akıl ise büyü, efsane, pagan inançlar, seçkincilik, atalara ve ruhlara tapınma, zamanı ve mekanı bunların kimi yönlerinin kutsal kimilerinin ise profan olduğu şeklinde bir ayırıma tabi tutma gibi nitelikleriyle geleneksel akıldan ayrılırken, bütün hayatın dini/tevhidi bir doktrin etrafında bir bütünsellik içinde algılanması anlayışını savunur. Hayat boşluk kaldırmıyor; mo-dern aklın din alanındaki olumsuz tutumunun bir sonucu olarak, dinin yerini türlü ruhçu ve gizemci inançların aldığını görmekteyiz. Dindarların dini yaşama ve anlatmalarındaki yanlış temsillerinin de bir sonucu bu belki, hayata ve ölüme, hayatın en anlamlı bir şekilde nasıl yaşanacağına ilişkin soruların cevaplarını insanlar gurulardan, astrologlardan, büyücülerden almaya çalışıyorlar. Ruhsal sağlığın namazla oruçla değil, reiki ve yoga gibi tekniklerle elde edilmesi gibi bir modadan da sözedilebilir. Muhammed Esed’in tefsirinde ifade ettiği gibi, benimsediği inanca kayıtsız şartsız bağlı kalmakta acze düşen insan çoğu zaman, gerçek ya da hayali, bir takım harici güçlere kendi kaderi üzerinde belirleyici bir ‘etki’ ya da rol yakıştırmaya ve böylece onlara tanrısal nitelikler isnat etmeye eğilimlidir. (Kur’an Mesajı, Hacc Suresi, 12. ayet-i kerimenin tefsiri, sf. 669, İşaret Yayınları.) Gizem ya da metafizik arayışının pagan özellikler göstermesi rastgele olmaktan uzaktır. Bu oluşumu açıklarken Aydınlanma’nın Avrupa kültürünü Musevi-Hristiyan teolojiden bağımsızlaştırmak adına pagan bilim-selliğini kullandığını hatırlamak gerekir. (Camille Paglia, Cinsel Kimlikler, Epos, sf. 237.) Ardımızda bıraktığımız yüzyılın son çeyreğinde çok önemli olaylar oldu, bir kere dini kamusal-özel hayatın bütün alanlarından sürmek isteyen Sovyetler yıkıldı. Bir Sovyet deneyinden sonra İran Devriminin kapalı bir toplum oluşturmayı başarması beklenemezdi; kimseye artık 70’lerin soğuk savaşın etkisinin de yüklendiği jakoben üslubuyla kendi değerlerinizi yükleyemezdiniz. Sovyetlerin yıkılışında dolaylı olarak rol oynayan Taleban dini olmaktan önce siyasal bir tepkidir; bu tepkide belirginlik kazanan ilk özelliklerden biri ise, modernizme ve emperyalizme karşı birikmiş bir hınçtır. Bir hınç ve tepkiselliğin etrafında şekillenirken asr-ı saadete has formlara göndermede bulunan Taleban tarzı yaşantının, Asrı Saadet’te olduğu gibi devrimci, ışıltılı ve mutluluk nitelemesini hakeden bir hayat üretememesinin sebeplerini elbette ki anlayabiliyoruz. Dünyanın tabii ve maddi kaynaklarının paylaşımı konusundaki haksızlıkları ve çelişkileri sorguluyor, bu haksızlık ve çelişkilerde Batı sömürgeciliğinin rolünü ortaya koymayı başarıyorsanız, iyi ve saf bir dindar olarak görülmüyor ve ‘fundamentalist’ olarak adlandırılıyorsunuz. Ciddi sorulara sahip olmanız durumunda fundamentalist suçlamasıyla bloke edilerek konuşamaz hale getirilebilirsiniz. Fundamentalist kadınları aşağı görür ve ezer. Güzelliklerden anlamaz, bilime ve sanata düşmandır, kültürlü olmayı önemsemez.

Sorgulama ve tepkisellik hali içinde fotoğraflanan müslümanların ya da islamcıların Taleban olgusu dışında tanınma ve etkinlik alanları oluşturmaları için yeteri kadar kuram ürettikleri ve kurum-sallaştıkları bir noktaya ulaşmaları gerekiyor. Açık ki Müslümanlığın sunumu ve algılanmasında ol-sun, yaşanması ya da yeniden üretilmesi alanların-da olsun, ahlaki ilkeleri formlara indirgeme kolaycılığı ve yüzeyselliğinden –ve de hazıra konma eğiliminden- kaynaklanan –etik olduğu ölçüde- estetik bir problem var. Bu estetik problemin bir nedeni, Taleban’ın mevcut yıkıcı ve söylem ve tutumuyla zamanı dondurarak insanları kendi iyisi ve güzelliği içinde yaşamaya mecbur etme hakkına duyduğu inanç gibi görünüyor. Amerikan emperyalizminin karşısında en keskin muhalefeti yapı-yormuş izlenimi veren Taleban’ın, bu emperyalizmin bir üretimi olması da çok olağan. Geleneksel diye nitelendirilebilecek ve olabildiği kadar modern dünyadan yalıtılmış toplumlar çağdışı ve irrasyonel sayılan inanç ve örfleriyle birer sömürü alanı olarak işaretlenirken, her türden kadim ibadet, ayin, ahlak ve sanat mirasını geçersizleştiren ilerlemeci toplumların büyünün ve hurafenin alanında bir din arayışına girmeleri de tarihin bir cilvesi olsa gerek.

Kimlik ve kültür hatta medeniyet anlamında şizofrenik bir bölünmenin en tabii sonuçlarından biri, estetik açıdan zaafa düşmektir. Bu zaaf sadece köylülerin ve dindarların zaafı da değildir, kendi kültürel üretimini gerçekleştiremeden, Batı’dan gelen kuramların tüketilmesiyle yetinen Batıcıları ve modernleri de içine almaktadır. Türkiye özelinde dini hayata ilişkin inceliklerin, karşı karşıya kalınan kısıtlamalar ve baskılar nedeniyle tabii gelişimini sürdürememesi, dindarların estetik alanında zaafa uğraması gibi bir sonuç vermiştir. İlber Ortaylı bunu ‘Dini köylülere bıraktık’ diye açıklamıştı. Yıllarca aydın din adamlarının kılavuzluğunda, kamusal alanda varlığı sezinlenmeyecek evsafta yeni bir din formatı oluşturulmaya çalışıldı. Medeniyet alanında sürdürülen redd-i mirasa karşılık bir uygarlık nos-yonu da yaratılamadı. Soğuk savaş yıllarının pozitivist ve materyalist karakterinin etkisiyle daha da maddeci ve baskıcı bir nitelik kazanan modernleşme politikaları müslümanların öncelikle ellerinde bulunanı –ne varsa- muhafaza etmeye, imanlarını korumaya yoğunlaşmaları gibi bir sonuç vermiştir. Görgü kuralları, zevkler ve beğeniler, değişen kamusal alandaki yeni ilişki biçimleriyle değişime uğrarken, müslümanlar neleri koruyup nelerden vazgeçecekleri gibi konularda tereddüte düşmüşlerdir. Bu tereddütün en belirgin nedenlerinden biri, sözde laik karikatüristlerin çizmeyi pek sevdikleri mürteci tipidir. Sanki birdenbire maruz kalınan baskı ve yasaklar karşısında genellikle mağdur ve mazlum-luğu yansıtan bir söylemi benimseyen müslümanlar, bazen sözkonusu mürteci tipine ilişkin ayrıntılı tasvirleri üstlenme ve onaylama yanılgısına düş-müşlerdir. Bu söylemsel kargaşa nedeniyle en az bir yüzyıl boyunca o denli aşağılanmış, horlanmış, cahil ve köylü olarak nitelendirilmişlerdir ki, inançlarını hedef alan kaba ve küçültücü değerlendirmelerden kurtulmak için ANAP hükümetleriyle birlikte kendilerini kentli, kültürlü ve aydın insanlar olarak gösterecek fotoğraflar vermeye gayret eder olmuşlardır. AKP’li bakan Abdüllatif Şener’in artık ‘Abdüllatif’ değil ‘Latif’ olarak çağrılmak istediğini ifade etmesi bir rastlantı olmamalı. (Milliyet, 22 Ocak 2005.) İslamcı kökenden gelen siyasiler ve entellektüellerin –bir zamanlar Şükrü Karatepe’nin mecbur edilmeye çalışıldığı gibi- bale ve opera sevdiklerini, klasik Batı musikisinden de iyi anladıklarını kanıtlamaya çalışmaları da, ‘ben aslında sandığınız gibi biri değilim’ şeklinde bir mesaj vermek için kullanılan başka fırsatların sergilediği özür dileyici abartılı ifadeler de, estetik bir huzursuzluğun etik açıdan pek de tatminkar bulunamayacak dışavurumları olarak görünüyor.

Kanal 7 tecrübesi bu açıdan incelenmeye değer. İlk kurulduğu yıllarda başörtülü bir spikeri izleyicilerinin ‘fesata yol açabilir’ şeklindeki tepkisi nedeniyle işten atan bu kanal, şimdi bir varoş televizyonu görünümü sunuyor. İslamcılık, köyden kente yönelik muazzam göçün oluşturduğu kente yabancı kitleler için bir anlam dünyasını sunabilmişti. Bununla birlikte varoşlardan islamcılık adıyla yükselen her talebin islamcı olduğu söylenemezdi. Kanal 7’nin kültürel ağırlıklı yayını ve haber programlarına ağırlığını koyan özgürlükçü söyleminde temayüz eden İslamcılığının, zaman içinde ‘genel medyayla bir bütünleşme sürecinde’, fundamentalist ve köylü olmadığını kanıtlama çabasıyla birlikte ikinci sınıf şarkıcılar ve sunucularla kadınlar matinesi dizisini andıran bir uyutma ve sözde hoşça vakit geçirme tekniğiyle sonuçlanması, ilginçtir.

İslam’ın estetiği insan ilişkilerine indirgeyerek hayata sindirmeye çalıştığını biliyoruz. Bu hayat tarzında meydana gelen karışma ve zorluklar, kararsızlık ve tutarsızlıklar, hayatın içinde var olan sanatın ve incelmişliğin, sanatın yeni biçimlerine ve üsluplarına yönelik kuşkular nedeniyle yadsınması gibi etkenler, modernizm karşısında bir alternatif olarak İslam’ın yeniden ve yeniden tanımlamalara maruz kalarak çarpıtılmasına eklendiğinde, modern dünyada İslam’ın -ibadetlerinin ya da akidesinin değil- hayat tarzına ilişkin önerilerinin yetersiz kaldığı şeklindeki savunma bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Bu yetersizlik ve eksiklerde müslümanların modernistler tarafından ‘mustazaf’ konumuna düşürülmesi kadar, müslümanların bu mustazaf konumuna çok da itiraz etmemelerinin de rolü olduğu söylenebilir. Klişe bir ifade de olsa belirtmek gerekir ki yetersiz ve eksik olan müslümanların algıları ve uygulamalarıdır, İslam değil. Ayrıca yetersiz kalan şey aynı zamanda estetik alanında karar verme konumunda bulunan Batılı gözün bakış açısı ve algı yeteneğidir de. Toynbee’nin ‘Batı’nın müslüman toplumlarda uy-garlığını değil sadece üretim biçimini yayabildiği’ şeklindeki tespiti her zamankinden daha çok geçerliliğini koruyor. Bu nedenledir ki bunca saldırıya maruz kaldığı halde İslam hala yaşıyor ve sorulara cevap oluyor.

4- Modernizm ve Gelenek Arasında, bir ‘Üçüncü Yol’ aramak gerekse, bunu nasıl tanımlarsınız?

Üçüncü bir yol ataerkil bir dilin baskıcılığıyla malul ve seçkinci, bu anlamda Kur’an’ın ‘ataların dininin izinden gitme’ olarak tanımladığı kültürel ve sosyolojik paradigmanın dışında bir yol olarak zaten vardır, ancak belki yeni, farklı bir cemaat biçiminde gelişmekte olduğu için yeterince var gibi gelememektedir. Modernlik ve gelenekselliğin çarpıştığı zemin, vakit kaybının zemini aynı zamanda. Bugün modernliği özümseyerek aşma başarısını gösterememiş bir geleneğin gelenekselliğinden de söz edilemez. (Hakan Arslanbenzer, Ben Yaşlı Bir Adam Olacağım, Atlılar, sayı 1, Aralık 1999.) Gerçekten de gelenek olan, bir akış halinde içine ala ala, önüne kata kata ama aynı zamanda içindekileri süzerek, önündekileri eleyerek ‘gelen’ paradigma ise, modernlikle yeni açılımlar kazanmaktan kaçamayacağı ölçüde hayatın içinde, tarih dışına düşmeyecek kadar çağdaştır. Modern bir hayatın merkezinden bir geleneksellik savunusunun varacağı en mantıklı sonuç ise, müzecilik ve müzayedecilik olabilir.

Açık ki üçüncü bir yol, günümüz toplumlarının gezegen, sınırlandırılamayan, bireylerinin baskıya ve dayatmaya ya da oldu bittiye getirilemeyecek denli değişmiş olduğu yapısını dikkate almalıdır. Bu özellikler dikkate alınmadığı takdirde önceki toplumlarda düzeni ve bütünleşmeyi sağlamaya dönük önlemler, günümüz toplumlarında ancak kaosa ve parçalanmaya yol açabilirler. Ya da önceki toplumlarda cemaate güç veren birliktelik tarzları, günümüzde gettolaşmanın problemlerini sergileyebilirler. Bugün Allah’ın dindar kulları bir cemaatin üyesi olmanın rahatlığına sahip olamazlar, önce o cemaate hayatiyet kazandırmakla mükelleftirler. ‘Kahraman (ya da özne) nereye giderse gitsin, ne yaparsa yapsın, kendi özünün huzurundadır; çünkü görebilen kusursuz göze sahiptir’, diye yazıyor büyük mit çözümleme ustası Campbell. Laik devletin evrensel planda oluşturduğu bir tür sürü bilinci karşısında kul, kurtuluşu artık toplumdan beklememelidir, belki tam tersi doğrudur, yani topluma rehberlik edecek olan sahiden de sürüden ayrılmış birey ya da bireyler toplamıdır. (Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Kabalcı, sf. 434.)

Vasat ümmet ya da sırat-ül müstakim ne tam olarak geçmiştekine benzeyen ya da ondan kopuk, ne de kendisini içinde bulduğumuz statik, baskın yapının işaretleri ile anlaşılır bir toplum, bir yol olarak mümkündür. Cemaat eski görünümleriyle varlığını sürdüremeyebilir, mümin kendi birey derinliğinin içinde kaybolmakta olan biri gibi görünebilir. Ama cemaat ve kul –yadırgamalara yol aça aça- uygulamada geçerli olan biçimlerden bir kısmıyla bir şekilde bütünleşirken aynı zamanda Asr-ı Saadet’le, dolayısıyla Kur’an’la da bir bütünleşme sağlamayı başarabilir; bunun anlamı aynı kurtuluşun değişmiş gibi gözüken ama özde aynı kalan simgelerle ortaya çıkmasının mümkün olduğu. Ve zaten içinde bulunduğu hayatı olduğu gibi almak ve hiç sorgulamadan, eleştirmeden o hayatın içine katılmak ancak düşünce ve duygu açısından güdük insanların kabullenebileceği bir tutum olabilir.
 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...