|

Yetersiz Olan, İslam Değil,
Müslümanların Algıları ve Uygulamalarıdır
Cihan Aktaş
1-Müslümanların
gelenek ve modernizm karşısındaki tavrı ne olmalıdır? Bu noktada
geliştirilen ‘te’lifçi’ veya ‘reddiyeci’ yaklaşımlar için ne
düşünüyorsunuz?
İstesek de istemesek de
kendimizi içinde bulduğumuz için dilini kullandığımız bir hayata
doğuyoruz, bu hayat yokmuş gibi bir söylem geliştirmeye çalıştığımız
takdirde, çölde konuşuyormuşuz gibi olacaktır. Bu nedenle de modernliği
bütünüyle reddetmek gibi bir tutum bana ne gerçekçi ne de yararlı
görünüyor.
Bugün içinde dünü yaşamanın biricik ve kaçınılmaz kurtuluş yolu ve hayat
imkanı olarak sunulduğu bir gelenek görüşünün pesimist olduğunu
düşünü-yorum. Din ontolojik yanıyla her insana yeniden ve yeni bir
içerik ve manayla açılır. İçinde bulunduğu çağda bir müze ya da fosil
içeriği gibi algılanan bir gelenek ise kültürel bir zenginlikten öte bir
anlama sahip değildir. Kendimizi içinde bulduğumuz gelenek, içinden akıp
geldiği dönemlerin zamanına has angaryaların ya da yükünden arındığı
ölçüde, aynı zamanda moderndir. Burada ‘gelenek’ten kastettiğim,
dindarların binlerce yıllık tecrübesinden süzülüp gelen bir tecrübeler
ve teklifler toplamı. İmanlı insan bu toplama bulunduğu zaman ve
mekandan bir şeyler katmakla sorumlu olduğu kadar, bu toplamı yeniden
seçebilecek bir bilinçlenme sürecinden de yükümlü. ‘Şeriat’, din yolunda
yürüyen kişi için belirli bir zaman ve mekana has bir yol klavuzuyken,
‘şira’ bu yolun sürekliliğini sağlayan zamansal ve mekansal, aynı
zamanda da bireysel bir vurgusu olan bir bütünselliktir. (Ümit Aktaş,
Yol (Şira); ’Akıl, Aşk ve İslam’ içinde, Birleşik Dağıtım, 1997.) Bu
sürekliliği sağlayacak akışı gerçekleştirecek bir yenilenme bilincine ve
coşkusuna ve bütün bunlarla birlikte yine de kendiniz olarak kalma
yeteneğine sahip değilseniz, tarihin dışına düşersiniz.
Geleneksel dediğimiz yol ve yöntem, dinin kazandığı yeni biçim ve
içerikleri özümseyerek günümüze kadar uzanmaktadır ve modernliğe de
vakıf olduğu ölçüde hayatın içinde olmaya devam etmektedir. Moderni
kapsayacak şekilde genişleme yeteneğine ve iştiyakına sahip, içinde
konuştuğu çağa etkin bir katılımı bulunan bir gelenek, aynı zamanda
devrimcidir. Bunu şu örnekle açabiliriz: Başörtülü öğrenci ayaklarını
dinsel geleneğin zeminine dayamışken, modernliğin içinden konuşmaya
ödevli biridir. Burada modernliğe hangi noktadan baktığımız da, hangi
zeminden, hangi tecrübelerden doğru eleş-tirilerimizi yürüttüğümüz de
önemli. Temelcilikten mi bakıyoruz modernizme, selefilikten mi,
tasavvufun alanından mı, ya da kendimize özgü bir sentez alanından mı?
İslam’ı bir tarihsel ve kültürel miras olarak mı anlıyoruz yoksa
varoluşsal bir anlama ve yaşama çabasının sonucunda ulaşılsa bile bir
yanıyla hala anlama çabasını sürdürmeyi zorunlu kılan bir gerçeklik
olarak mı… Burada İngiliz asıllı mutasav-vıf Abdülkadir es-Sufi’nin
tecrübesinin ilginç olduğunu düşünüyorum: Modernliğin dışında bir hayat
kurmayı denedi, elekriğin ve buna bağlı tekniklerin bulunmadığı bir
hayat tarzı gerçekleştirmeye çalıştı ama sonunda şehir hayatına ve
elektriğe geri döndü. Gerçi Sufi’nin şehir hayatını terketmesi,
özellikle kendisi için anlamlı gerekçelerle izah edilebilirdi:
Modernizmin yüklediği yorgunluk, teknolojinin oluşturduğu sıkıntı,
sömürgeciliğin yol açtığı suçluluk duygusu ve bunu bir şekilde ödünleme
çabası. Modernizmin sömürgecilik gibi yollarla ve kapita-lizme bağlı
olarak neden olduğu kirlenme elbette sorgulanmaladır ama Sufi ve Guenon
üslubuyla, kendi çıkış noktası itibarıyla tutarlı bir modernizm
reddiyesinin, müslüman toplumlarıın modern dünyada bir vaziyet alışı
için bir açıklama, bir reçete olmak üzere iktibasını çok da anlamlı
bulmuyorum. Ve zaten Batı uygarlığında insanı insan yapan özelliklerin
tükendiği, yok olduğu gibi bir iddiaya karşılık, bu iddiayı benimsemişe
benzeyen aydınların dik-kati her zamankinden daha fazla Batı’ya
yöneliktir; İran ya da Suudi Arabistan gibi ülkelere değil. Gelenekselci
yazar Seyyid Hüseyin Nasr’ın çalışmalarını Amerikan üniversitelerinde
sürdürmesi de bu açıdan önemli bir örnek gibi görünüyor.
2-Sizce sağlıklı bir modernizm ve gelenek eleştirisi nasıl yapılmalıdır?
Sağlıklı bir modernizm ve gelenek eleştirisi için öncelikle
modernizm ve geleneğin yeniden tanımlanması ve bunun hemen ardından,
dinin insanda ve toplumda neyi gerçekleştirmek istediği sorusunun
cevaplandırılması gerekir. Modern denilen hayat dindar bir insanın
varlığını sürdürmesine ne ölçüde elverişlidir, cemaat yeni bir içerik
kazanamaz mı, kağıt mendil kullanmak insanı modernist mi yapar,
demokrasi her anlamıyla şirk midir... Bu alanda yapılmış tartışmaların
en azından bir kısmı bugün bize biraz gülünç gözükebiliyor. 80’li
yıllarda ideal bir dindar toplumu renksiz, tek sesli, bir ordu gibi
muntazam ve bütün bir kitle olarak anlama eğilimi çok yaygındı.
Bilgisayar ve çamaşır makinesi gibi eşyaların kullanımı yanında takım
elbise giymek, apartmanda oturmak hatta yazlığa gitmek gibi tercih ve
davranışlar da saygın islamcı sosyologlarımız tarafından ‘modernist’
bulunarak eleştiriliyorlardı. Aynı zamanda fıkıhçılarımız da kadının
sesi, görüntüsü, musiki dinlemek ve benzeri konularda dini bir hayat
tarzına sahip olmayı önemseyen insanları çok da gerekli olmayan bir
çatışmaya zorlayan kurallar ileri sürüyorlardı. Fotoğraf çektirmek ve
kadınların dergilerde, gazetelerde fotoğraflarının basılması hiç hoş
karşılanmadığı gibi, 90’lı yılların başlarına kadar kadınların
erkeklerle birlikte bir panele katılarak konuşması da hoş karşılanmazdı.
Kimilerine göre İran’da olduğu gibi kadınların mecliste ya da
üniversitelerde kızların erkeklerle aynı derslikte bulunması
modernistlikti, kimilerine göre de doğum kontrolünden yana ve teaddütü
zevcata karşı olmak. İslami hayat tarzı ise sanki mesela Siirt’teki bir
cemaata has ya da Doğulu bir din aliminin feodal örüntülerle biçimlenmiş
dini hayat telakkisinin olduğu gibi metropollere aktarılmasıyla mümkün
olabilirdi. Aradan o kadar da uzun bir zaman geçmeden şimdi bu
tartışmaları kısmen yadırgayarak hatırlıyoruz. Bu tartışmaların
sosyolojik nedenlerini de, fıkıhçıların yaklaşımlardaki ihtiyatlı
tutumun gerekçelerini da anlayabiliriz ama bazen de dini hassasiyet
adına ileri sürülen eleştirilerin dini yaşantıya ilişkin kişisel
telakkilerden ibaret olduğunu teşhis ederek, bir kayıp duygusu
yaşıyoruz.
Nitekim bugün dinimizi en ideal şekliyle yaşamamızı engellediği
düşünülen modernizm adına eleştirilen tekniklerin önemli bir kısmı birer
sınama araçları olarak hayatımızın içinde yer etmekteler. Geleneksellik
ya da gelenek adına ileri sürülen kural ve tabular da çoğu kez geleneği
gerektiği gibi anlamamanın kusurlarıyla maluldür. Bu açıdan bakılacak
olursa yirminci yüzyılda, 80’li yılların İslamcılarının gündemi,
yüzyılın başındaki İslamcıların gündemine göre daha geri ve kısıtlı bir
içerikte görünmektedir. Kadın konusu daha 19. yüzyılın sonlarında, 1899
yılında aynı içerikle Şeyhülislam Mahmut Esat Efendi ve yazar Fatma
Aliye Hanım arasında inceden inceye tartışılmıştı. Ümmetten ulusa,
hilafetten ulus devlete, Arap alfabesinden latin alfabesine, cemaatten
kamusal alana ve bireyselliğe radikal geçişlerle yaşanan şokları dikkate
aldığımızda, bu konudaki gerilemeyi o kadar yadırgamayabiliriz. Ayrıca
geçen yüzyıl, insanlık tarihinde en azından mevcut verilere dayanarak bu
ölçüde asla gerçekleşmemiş olacağını düşündürten değişikliklere sahne
oldu. Bu değişiklikler sadece teknikler alanında değil, toplumsal ilişki
biçimleri alanında da yaşandı. Geleneksel ilişki biçimlerindeki çözülme
ille de İslam’ın önerdiği değerlerin ve ilkelerin işlevini yitirdiği
şeklinde anlaşılmalı mıdır? Ben bunun böyle olmayacağını düşünüyorum,
sadece mümin kullar için daha farklı ve belki daha zorlu bir sınama
alanı açılmıştır. Her zaman imtihan hali içinde olduğumuza göre, daha
farklı ve zorlu imtihan alanlarıyla karşılaşmamız neden temel
sorularımızın ve ödevlerimizin işlev-sizleştiği ve hiç de rolümüz
olmayan bir yenilgiyi üstlenmemiz gerektiği, bu yenilgi nedeniyle de
daha başından yeni yenilgilere ya da cevapsızlığa mahkum olduğumuz
şeklinde anlaşılsın ki...
Her insan içinde doğduğu çevrenin genetik mirasına bağımlı olmanın
yanında, aynı zamanda yeryüzünün ilk insanı gibi olma sorumluluğu ve
yeteneğine sahiptir. Dinsel akıl erdemli ve kamil insanlar yetiştirmek
konusunda geleneksel akılla uyuşumludur. Modernist müslümanlar
demokrasiye ve özgürlüğe, seçme hakkına yönelik onay bağlamında
geleneksel akıldan çok modernizme yakındırlar. Buna karşılık çok
tabiidir ki modernist müslümanlar dinsel-dindışı alanlar şeklinde bir
dualizmi kabul etmemekte dinsel gelenekselcilerle aynı duruşu
paylaşmaktadırlar. Geleneksel akıl her zaman dinsel akıl mıydı, modern
aklın alanıyla dinsel aklın arasındaki karşıtlıklar nelerdir...
Modernliğe ve geleneğe ilişkin, insanı kapalı devre düşünmeye ve
yaşamaya zorlayan kullanışsız tanım ve kabullerden vazgeçi-lerek işe
başlamakta yarar var. Canlı ve yaşayan bir gelenek, içinde bulunulan
zamanı da kuşattığı, çözdüğü ve kapsadığı ölçüde modernlikle bütünleşir.
Modernliği eleştirenler, bu bağlamda çıkarımlarından yararlandıkları
postmodernliğin niye daha tercihe şayan olduğunu ya da ne kadar
modernizmden bağımsız olabildiğini kanıtlayabiliyorlar mı? Ya da
geleneği eleştirenler, eleştirdikleri paradigmayı dışında tuttukları bir
yol ve yöntemi ya da hayat tarzını kurmayı başarabilmişler midir?
Modernizme karşılık bütün doğruları göreceleştiren bir zeminin,
postmodernizmin imkanları övülüyor ve yeğleniyorsa, bu imkanlar nelerdir
ve nasıl kullanılmışlardır? Gündelik hayatın eleştirisini dikkate alan
bir eleştirinin hem ciddiye alınacak hem de yapıcı bir etkisi olacağı
kanısındayım. Müslümanlar aslında Batı uygarlığına ve modern hayat
tarzına doğru eleştirilerde bulundular ama bu eleştirileri kullanışlı
üsluplar ve araçlarla öne sürmekte yeteri kadar başarılı olamadılar. Bu
nedenle de sözgelimi hızlı yaşanan hayata ve tüketime yönelik eleştiri
Batıcı bir kişilikten yükseldiğinde övgüye değerken, müslümanlardan
yükseldiğinde köylü nostaljisi sayıl-mıştır. Varoluşun biraz daha derin
ve ön anlamlarını keşfetmeye dönük hayat tarzı arayışları Batı
dünyasından ya da bu dünyayla ilişkilendirilen kişiliklerden geldiğinde
yüceltilirken, bu yöndeki keşif hatta koruma çabaları müslüman toplumlar
ve kişiliklerle irtibatlı olduğunda neden kötülenmektedir-ler? Bu bir
anlaşılma zorluğu olmaktan öte, Türkiye gibi çağdaş uygarlığı yakalama
sendromu olan bir ülkeye has, çağdaş uygarlık konusunda soru ve
çekinceleri olan müslümanların ilişki biçimlerini, seçim ve kararlarını
da etkilemekte olan bir dil ve algı problemidir.
3-Son yıllarda özellikle kimi entelektüel çevrelerde, geleneksel
yaklaşıma doğru bir eğilim gözlemleniyor. Bu eğilimi ortaya çıkaran
temel saikler sizce nedir? Doğruların gelenekte tam ve eksiksiz bir
şekilde mevcut olduğu görüşünden yola çıkan ‘gelenekçi’ tezi nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Modern akıl dini, ahlaki ve vicdani bir alana sürerek
edilginleştirmek istemiştir; dinsel akıl ise büyü, efsane, pagan
inançlar, seçkincilik, atalara ve ruhlara tapınma, zamanı ve mekanı
bunların kimi yönlerinin kutsal kimilerinin ise profan olduğu şeklinde
bir ayırıma tabi tutma gibi nitelikleriyle geleneksel akıldan
ayrılırken, bütün hayatın dini/tevhidi bir doktrin etrafında bir
bütünsellik içinde algılanması anlayışını savunur. Hayat boşluk
kaldırmıyor; mo-dern aklın din alanındaki olumsuz tutumunun bir sonucu
olarak, dinin yerini türlü ruhçu ve gizemci inançların aldığını
görmekteyiz. Dindarların dini yaşama ve anlatmalarındaki yanlış
temsillerinin de bir sonucu bu belki, hayata ve ölüme, hayatın en
anlamlı bir şekilde nasıl yaşanacağına ilişkin soruların cevaplarını
insanlar gurulardan, astrologlardan, büyücülerden almaya çalışıyorlar.
Ruhsal sağlığın namazla oruçla değil, reiki ve yoga gibi tekniklerle
elde edilmesi gibi bir modadan da sözedilebilir. Muhammed Esed’in
tefsirinde ifade ettiği gibi, benimsediği inanca kayıtsız şartsız bağlı
kalmakta acze düşen insan çoğu zaman, gerçek ya da hayali, bir takım
harici güçlere kendi kaderi üzerinde belirleyici bir ‘etki’ ya da rol
yakıştırmaya ve böylece onlara tanrısal nitelikler isnat etmeye
eğilimlidir. (Kur’an Mesajı, Hacc Suresi, 12. ayet-i kerimenin tefsiri,
sf. 669, İşaret Yayınları.) Gizem ya da metafizik arayışının pagan
özellikler göstermesi rastgele olmaktan uzaktır. Bu oluşumu açıklarken
Aydınlanma’nın Avrupa kültürünü Musevi-Hristiyan teolojiden
bağımsızlaştırmak adına pagan bilim-selliğini kullandığını hatırlamak
gerekir. (Camille Paglia, Cinsel Kimlikler, Epos, sf. 237.) Ardımızda
bıraktığımız yüzyılın son çeyreğinde çok önemli olaylar oldu, bir kere
dini kamusal-özel hayatın bütün alanlarından sürmek isteyen Sovyetler
yıkıldı. Bir Sovyet deneyinden sonra İran Devriminin kapalı bir toplum
oluşturmayı başarması beklenemezdi; kimseye artık 70’lerin soğuk savaşın
etkisinin de yüklendiği jakoben üslubuyla kendi değerlerinizi
yükleyemezdiniz. Sovyetlerin yıkılışında dolaylı olarak rol oynayan
Taleban dini olmaktan önce siyasal bir tepkidir; bu tepkide belirginlik
kazanan ilk özelliklerden biri ise, modernizme ve emperyalizme karşı
birikmiş bir hınçtır. Bir hınç ve tepkiselliğin etrafında şekillenirken
asr-ı saadete has formlara göndermede bulunan Taleban tarzı yaşantının,
Asrı Saadet’te olduğu gibi devrimci, ışıltılı ve mutluluk nitelemesini
hakeden bir hayat üretememesinin sebeplerini elbette ki anlayabiliyoruz.
Dünyanın tabii ve maddi kaynaklarının paylaşımı konusundaki
haksızlıkları ve çelişkileri sorguluyor, bu haksızlık ve çelişkilerde
Batı sömürgeciliğinin rolünü ortaya koymayı başarıyorsanız, iyi ve saf
bir dindar olarak görülmüyor ve ‘fundamentalist’ olarak
adlandırılıyorsunuz. Ciddi sorulara sahip olmanız durumunda
fundamentalist suçlamasıyla bloke edilerek konuşamaz hale
getirilebilirsiniz. Fundamentalist kadınları aşağı görür ve ezer.
Güzelliklerden anlamaz, bilime ve sanata düşmandır, kültürlü olmayı
önemsemez.
Sorgulama ve tepkisellik hali içinde fotoğraflanan müslümanların ya da
islamcıların Taleban olgusu dışında tanınma ve etkinlik alanları
oluşturmaları için yeteri kadar kuram ürettikleri ve kurum-sallaştıkları
bir noktaya ulaşmaları gerekiyor. Açık ki Müslümanlığın sunumu ve
algılanmasında ol-sun, yaşanması ya da yeniden üretilmesi alanların-da
olsun, ahlaki ilkeleri formlara indirgeme kolaycılığı ve
yüzeyselliğinden –ve de hazıra konma eğiliminden- kaynaklanan –etik
olduğu ölçüde- estetik bir problem var. Bu estetik problemin bir nedeni,
Taleban’ın mevcut yıkıcı ve söylem ve tutumuyla zamanı dondurarak
insanları kendi iyisi ve güzelliği içinde yaşamaya mecbur etme hakkına
duyduğu inanç gibi görünüyor. Amerikan emperyalizminin karşısında en
keskin muhalefeti yapı-yormuş izlenimi veren Taleban’ın, bu
emperyalizmin bir üretimi olması da çok olağan. Geleneksel diye
nitelendirilebilecek ve olabildiği kadar modern dünyadan yalıtılmış
toplumlar çağdışı ve irrasyonel sayılan inanç ve örfleriyle birer sömürü
alanı olarak işaretlenirken, her türden kadim ibadet, ayin, ahlak ve
sanat mirasını geçersizleştiren ilerlemeci toplumların büyünün ve
hurafenin alanında bir din arayışına girmeleri de tarihin bir cilvesi
olsa gerek.
Kimlik ve kültür hatta medeniyet anlamında şizofrenik bir bölünmenin en
tabii sonuçlarından biri, estetik açıdan zaafa düşmektir. Bu zaaf sadece
köylülerin ve dindarların zaafı da değildir, kendi kültürel üretimini
gerçekleştiremeden, Batı’dan gelen kuramların tüketilmesiyle yetinen
Batıcıları ve modernleri de içine almaktadır. Türkiye özelinde dini
hayata ilişkin inceliklerin, karşı karşıya kalınan kısıtlamalar ve
baskılar nedeniyle tabii gelişimini sürdürememesi, dindarların estetik
alanında zaafa uğraması gibi bir sonuç vermiştir. İlber Ortaylı bunu
‘Dini köylülere bıraktık’ diye açıklamıştı. Yıllarca aydın din
adamlarının kılavuzluğunda, kamusal alanda varlığı sezinlenmeyecek
evsafta yeni bir din formatı oluşturulmaya çalışıldı. Medeniyet alanında
sürdürülen redd-i mirasa karşılık bir uygarlık nos-yonu da yaratılamadı.
Soğuk savaş yıllarının pozitivist ve materyalist karakterinin etkisiyle
daha da maddeci ve baskıcı bir nitelik kazanan modernleşme politikaları
müslümanların öncelikle ellerinde bulunanı –ne varsa- muhafaza etmeye,
imanlarını korumaya yoğunlaşmaları gibi bir sonuç vermiştir. Görgü
kuralları, zevkler ve beğeniler, değişen kamusal alandaki yeni ilişki
biçimleriyle değişime uğrarken, müslümanlar neleri koruyup nelerden
vazgeçecekleri gibi konularda tereddüte düşmüşlerdir. Bu tereddütün en
belirgin nedenlerinden biri, sözde laik karikatüristlerin çizmeyi pek
sevdikleri mürteci tipidir. Sanki birdenbire maruz kalınan baskı ve
yasaklar karşısında genellikle mağdur ve mazlum-luğu yansıtan bir
söylemi benimseyen müslümanlar, bazen sözkonusu mürteci tipine ilişkin
ayrıntılı tasvirleri üstlenme ve onaylama yanılgısına düş-müşlerdir. Bu
söylemsel kargaşa nedeniyle en az bir yüzyıl boyunca o denli
aşağılanmış, horlanmış, cahil ve köylü olarak nitelendirilmişlerdir ki,
inançlarını hedef alan kaba ve küçültücü değerlendirmelerden kurtulmak
için ANAP hükümetleriyle birlikte kendilerini kentli, kültürlü ve aydın
insanlar olarak gösterecek fotoğraflar vermeye gayret eder olmuşlardır.
AKP’li bakan Abdüllatif Şener’in artık ‘Abdüllatif’ değil ‘Latif’ olarak
çağrılmak istediğini ifade etmesi bir rastlantı olmamalı. (Milliyet, 22
Ocak 2005.) İslamcı kökenden gelen siyasiler ve entellektüellerin –bir
zamanlar Şükrü Karatepe’nin mecbur edilmeye çalışıldığı gibi- bale ve
opera sevdiklerini, klasik Batı musikisinden de iyi anladıklarını
kanıtlamaya çalışmaları da, ‘ben aslında sandığınız gibi biri değilim’
şeklinde bir mesaj vermek için kullanılan başka fırsatların sergilediği
özür dileyici abartılı ifadeler de, estetik bir huzursuzluğun etik
açıdan pek de tatminkar bulunamayacak dışavurumları olarak görünüyor.
Kanal 7 tecrübesi bu açıdan incelenmeye değer. İlk kurulduğu yıllarda
başörtülü bir spikeri izleyicilerinin ‘fesata yol açabilir’ şeklindeki
tepkisi nedeniyle işten atan bu kanal, şimdi bir varoş televizyonu
görünümü sunuyor. İslamcılık, köyden kente yönelik muazzam göçün
oluşturduğu kente yabancı kitleler için bir anlam dünyasını
sunabilmişti. Bununla birlikte varoşlardan islamcılık adıyla yükselen
her talebin islamcı olduğu söylenemezdi. Kanal 7’nin kültürel ağırlıklı
yayını ve haber programlarına ağırlığını koyan özgürlükçü söyleminde
temayüz eden İslamcılığının, zaman içinde ‘genel medyayla bir bütünleşme
sürecinde’, fundamentalist ve köylü olmadığını kanıtlama çabasıyla
birlikte ikinci sınıf şarkıcılar ve sunucularla kadınlar matinesi
dizisini andıran bir uyutma ve sözde hoşça vakit geçirme tekniğiyle
sonuçlanması, ilginçtir.
İslam’ın estetiği insan ilişkilerine indirgeyerek hayata sindirmeye
çalıştığını biliyoruz. Bu hayat tarzında meydana gelen karışma ve
zorluklar, kararsızlık ve tutarsızlıklar, hayatın içinde var olan
sanatın ve incelmişliğin, sanatın yeni biçimlerine ve üsluplarına
yönelik kuşkular nedeniyle yadsınması gibi etkenler, modernizm
karşısında bir alternatif olarak İslam’ın yeniden ve yeniden
tanımlamalara maruz kalarak çarpıtılmasına eklendiğinde, modern dünyada
İslam’ın -ibadetlerinin ya da akidesinin değil- hayat tarzına ilişkin
önerilerinin yetersiz kaldığı şeklindeki savunma bir kez daha karşımıza
çıkmaktadır. Bu yetersizlik ve eksiklerde müslümanların modernistler
tarafından ‘mustazaf’ konumuna düşürülmesi kadar, müslümanların bu
mustazaf konumuna çok da itiraz etmemelerinin de rolü olduğu
söylenebilir. Klişe bir ifade de olsa belirtmek gerekir ki yetersiz ve
eksik olan müslümanların algıları ve uygulamalarıdır, İslam değil.
Ayrıca yetersiz kalan şey aynı zamanda estetik alanında karar verme
konumunda bulunan Batılı gözün bakış açısı ve algı yeteneğidir de.
Toynbee’nin ‘Batı’nın müslüman toplumlarda uy-garlığını değil sadece
üretim biçimini yayabildiği’ şeklindeki tespiti her zamankinden daha çok
geçerliliğini koruyor. Bu nedenledir ki bunca saldırıya maruz kaldığı
halde İslam hala yaşıyor ve sorulara cevap oluyor.
4- Modernizm ve Gelenek Arasında, bir ‘Üçüncü Yol’ aramak gerekse, bunu
nasıl tanımlarsınız?
Üçüncü bir yol ataerkil bir dilin baskıcılığıyla malul ve seçkinci,
bu anlamda Kur’an’ın ‘ataların dininin izinden gitme’ olarak tanımladığı
kültürel ve sosyolojik paradigmanın dışında bir yol olarak zaten vardır,
ancak belki yeni, farklı bir cemaat biçiminde gelişmekte olduğu için
yeterince var gibi gelememektedir. Modernlik ve gelenekselliğin
çarpıştığı zemin, vakit kaybının zemini aynı zamanda. Bugün modernliği
özümseyerek aşma başarısını gösterememiş bir geleneğin
gelenekselliğinden de söz edilemez. (Hakan Arslanbenzer, Ben Yaşlı Bir
Adam Olacağım, Atlılar, sayı 1, Aralık 1999.) Gerçekten de gelenek olan,
bir akış halinde içine ala ala, önüne kata kata ama aynı zamanda
içindekileri süzerek, önündekileri eleyerek ‘gelen’ paradigma ise,
modernlikle yeni açılımlar kazanmaktan kaçamayacağı ölçüde hayatın
içinde, tarih dışına düşmeyecek kadar çağdaştır. Modern bir hayatın
merkezinden bir geleneksellik savunusunun varacağı en mantıklı sonuç
ise, müzecilik ve müzayedecilik olabilir.
Açık ki üçüncü bir yol, günümüz toplumlarının gezegen,
sınırlandırılamayan, bireylerinin baskıya ve dayatmaya ya da oldu
bittiye getirilemeyecek denli değişmiş olduğu yapısını dikkate
almalıdır. Bu özellikler dikkate alınmadığı takdirde önceki toplumlarda
düzeni ve bütünleşmeyi sağlamaya dönük önlemler, günümüz toplumlarında
ancak kaosa ve parçalanmaya yol açabilirler. Ya da önceki toplumlarda
cemaate güç veren birliktelik tarzları, günümüzde gettolaşmanın
problemlerini sergileyebilirler. Bugün Allah’ın dindar kulları bir
cemaatin üyesi olmanın rahatlığına sahip olamazlar, önce o cemaate
hayatiyet kazandırmakla mükelleftirler. ‘Kahraman (ya da özne) nereye
giderse gitsin, ne yaparsa yapsın, kendi özünün huzurundadır; çünkü
görebilen kusursuz göze sahiptir’, diye yazıyor büyük mit çözümleme
ustası Campbell. Laik devletin evrensel planda oluşturduğu bir tür sürü
bilinci karşısında kul, kurtuluşu artık toplumdan beklememelidir, belki
tam tersi doğrudur, yani topluma rehberlik edecek olan sahiden de
sürüden ayrılmış birey ya da bireyler toplamıdır. (Joseph Campbell,
Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Kabalcı, sf. 434.)
Vasat ümmet ya da sırat-ül müstakim ne tam olarak geçmiştekine benzeyen
ya da ondan kopuk, ne de kendisini içinde bulduğumuz statik, baskın
yapının işaretleri ile anlaşılır bir toplum, bir yol olarak mümkündür.
Cemaat eski görünümleriyle varlığını sürdüremeyebilir, mümin kendi birey
derinliğinin içinde kaybolmakta olan biri gibi görünebilir. Ama cemaat
ve kul –yadırgamalara yol aça aça- uygulamada geçerli olan biçimlerden
bir kısmıyla bir şekilde bütünleşirken aynı zamanda Asr-ı Saadet’le,
dolayısıyla Kur’an’la da bir bütünleşme sağlamayı başarabilir; bunun
anlamı aynı kurtuluşun değişmiş gibi gözüken ama özde aynı kalan
simgelerle ortaya çıkmasının mümkün olduğu. Ve zaten içinde bulunduğu
hayatı olduğu gibi almak ve hiç sorgulamadan, eleştirmeden o hayatın
içine katılmak ancak düşünce ve duygu açısından güdük insanların
kabullenebileceği bir tutum olabilir.
|