|

Din, Modernizmin ve Geleneğin
Fevkindedir
Mehmed Durmuş
1. Müslümanların gelenek ve
modernizm karşısında tavrının ne olması gerektiğine dair fikir beyan
etmezden önce sanırım, geleneğin ve modernizmin ne olduğunu kısaca
açıklamak yerinde olur.
Elbette burada bu iki kavramın etimolojisini, kavramsal dokusunu, tarihi
seyrini inceleyecek değilim. Fakat genel hatlarıyla belirtmek gerekirse
modernizm, Din’e yani İslam’a, yani “gökten geldiğine inanılan” bütün
kutsal değerlere meydan okumanın adıdır. Modernizm Din’in yaman bir
hasmıdır, ama tek hasmı değildir. Modernizm, yeryüzünde ilahlık/tanrılık
taslayan, yeryüzünü kendi heva ve hevesleri doğrultusunda sevk ve idare
etmeye yeltenen, tabiata ve hatta -ulaşabilse- bütün evrene ve pek tabi
insana hükmetmeyi esaslı bir görev bilen aydınlanma sonrası insanının bu
uğurdaki etkinlikleridir. Modernizm, Allah’ın koyduğu temel yasalar,
haram ve helal; günah ve sevap, Salih amel-fasid amel; iman, İslam yani
Allah’ın rububi-yetine teslim olma, takvâ, hayırda yarışmak, inak, ıslah
gibi kavramları bilmez; bunları iradî olarak, bilinçli bir biçimde bile
isteye reddeder. Hatta modernizm bu kavramların yerine kendi seküler /
profan kavramlarını ikame eder. Modernizm, ahireti yok sayan bir dünya
görüşüne sahiptir. Dolayısıyla bu doğrultuda bir toplum oluşması için
bütün araçları kullanmayı mübah sayar. Modernizm, nesnellikten yanadır,
reel-politiği esas alır.
Hasılı modernizm, Tanrı’yı öldürme iddiasında
olan bir dünya görüşünün genel adıdır. Tanrı öldü/rüldü/kten sonra, siz
hangi haramdan-helalden, hangi namazdan, hangi günah ve sevaptan
bahsedeceksiniz?! Duymadınız mı: Tanrı öldü! Yaşasın yeryüzünün yeni
tanrısı insan!
Gelenek ise, temel çıkış noktası, dayandığı ana felsefe, hedefi v.b.
açısından modernizmden oldukça farklıdır. Bir karşılaştırma olarak,
modernizm Din’i tamamen yok saymaksa, gelenek onu kuşatıp kendine
benzetmesi, Din’i dönüştürmesidir.Gelene-
ğin modernizmden farklı olması, onun, modernizm yerine tercih
edilebilecek bir şey olduğu anlamına gelmemelidir. Gelenek, belirli
tarihi hadiseleri dönüm noktası alarak, o noktadan itibaren içinde
bulunduğumuz âna gelinceye kadarki bütün bi-rikimleri kutsamanın, onları
o söz konusu ‘hadi-se’nin yani aslın yerine ikame etmenin adıdır. Bu
anlamda birçok gelenekten bahsedilebilir. Bizi burada alakadar eden ise,
İslam’a nisbet edilen gelenektir. İslam’la ilintilendirilen gelenek,
Muhammed (as)ın Din’i tebliğinin son noktası olan 632 yılından itibaren
günümüze gelinceye kadarki, İslam’ın bütün dînî, siyasî, akîdevî,
felsefî, folklorik v.b. yorumlarını kutsallaştırmakta, bunların bir
bütün olarak ele alınmasını şiddetle savunmakta ve en küçük bir
eleştiriyi bile kabul etmemektedir.
Kur’an, atalarını üzerinde buldukları yola uymayı meziyet bilen
insanları eleştirirken kanımca, müthiş bir ‘gelenekçilik’ eleştirisi
yapmaktadır. Kur’an’ın önerisi, “Allah’ın indirdiklerine tabi olmak”tır.
Atalar, Allah’ın indirdiklerine uyarlarsa, ortak bir kelimede, bir hak
miras üzerinde, buluşulması gereken noktada buluşulmuş olunur ki bu
işte, sırat-ı müstakîmdir. Yoksa sırf ataların üzerinde yürümüş olması,
bir yolu hak yapmaya yetmemektedir.
Öte yandan Kur’an, İbrahim’in yoluna da atıfta bulunur. Fakat dikkat
edilirse bu, gelenekçilik değildir. İnsanlık tarihi boyunca sürekli
inzal buyurulmuş olan vahiy silsilesinin temin ettiği tevhidî bütünlüğe
dikkat çekmektir.
Hasılı gelenek, Din’in önüne geçmiş, Din’in birtakım asıllarını yer yer
geçersiz kılmış, üstünü örtmüştür. Gelenek, beşerî yorumları vahyin
önüne geçirmektedir. Buna göre Dini bilmek, ulemayı bilmek demektir!
Başta rivayetler ağı olmak üzere, içtihadın, tefsirin, hadisin, bitmek
tükenmek bil-meyen kelamî tartışmaların, tasavvufun girift Batınî
yorumlarının yanlış olması mümkün değildir! Bunları yanlış bulan benim
dar ufkumdur! Bu yorumlarda bir nâhoşluk varsa, bu onların aslında
değil, benim kendi anlayışımdadır. Anlamayan benim!
Şimdi soruya yeniden dönecek olursak, aslında cevap yukarıdaki
açıklamalar içinde verilmiş oldu. Fakat yine de bu alanda söylenmesi
gerekenler bulunmaktadır.
Müslümanlar, İslam’a talip olmalıdırlar. Din’in aslına, Kur’an’a ve
Peygamber’in bize doğru olarak intikal ettirilen sünnetine talip
olmalıdırlar. Allah’a meydana okuma olarak özetlenebilecek modernizm,
Besmele ile, Fatiha suresi ile, Kafirûn suresi ile, hatta daha da
kısası, Kelime-i tevhidle çok kolay kapı dışarı edilebilecek bir
durumdur. Gelenekçi-
liğe gelince, biz yüzde yüz İslam’ın kendisine talip olmakla yükümlüyüz.
“İslam aromalı yeni bir din” demek olan gelenek, teslim olunacak bir
amentü değildir. İslam, modernizmi de gelenekçiliği de tamamen reddeder.
Fakat bu, İslam’ın hiçbir geleneğe hayat hakkı tanımadığı anlamına
gelmez. İslam’ın kendisiyle çatışmayan gelenekler vardır ve olmalıdır
da. Fakat bir bütün halinde, geleneği kutsayan ve Dinî asılların önüne
geçiren gelenekçilik (traditionalizm) kabul edilemez. Bu, telifçi
yaklaşım olarak görülmemelidir. İslam’ın tevhid esasıyla çatışma arzeden
hiçbir okuma biçimiyle uyuşulamaz, uzlaşılamaz.
2. Modernizmi de geleneği de eleştirirken kesinlikle ve tamamen
Kur’an’a dayanmalıdır. Bu anlamda, “Muhammed (a.s) olsaydı, elindeki
Kur’an’la bu meseleye nasıl bakardı” düsturu temel bir ölçü olabilir.
Her şeyden önce önsel (a priorik) olarak şunu kabul etmeliyiz ki, Allah
bize, hayatımız süre-since, her türlü buhranda ihtiyaç duyacağımız yol
gösterici açıklamaları (temel ilkeler halinde) ihtiva eden mükemmel bir
Kitap inzal etmiştir. Bu ilkeler bizi “ağyara muhtaç etmeyecek”
açıklıktadır. Rasûlullah (as.)ın sünneti de bunun açılımı olarak oldukça
zengindir. Dolayısıyla ister modernizm olsun, ister gelenekçilik, her
türlü sapkınlığı, her türlü meydan okumayı, her türlü hurafeyi ve
İslam’ı dondurucu, her türlü bâtılı bu engin şerefli kaynakla rahatlıkla
tefrik edebiliriz.
Şu var ki, işin özüne yönelik yapılması gereken bazı önemli ödevlerimiz
vardır. İlkin, mesela modernizmi iyi bilmemiz gerekir. Modernizmi
bilmeden onun sağlıklı eleştirisini yapamayız. İkinci olarak da,
tarafında/safında bulunduğumuz İslam’ı iyi bilmemiz gerekir. İslam’ı
bilmeden de asla modernizmi ya da gelenekçiliği eleştiremeyiz. Tam
tersine, İslam’la modernizmi ve hele de İslam’la geleneği aynı sanma
garabetine düşeriz. Günümüzde birçok entelektüelin, bir türlü doğruyu
isabet ettiremeyişi, genelde bu iki eksiklikten kaynaklanmaktadır. Ya
İslam bilinmiyor, ya da modernizm veya gelenek.
Bu anlamda Müslümanlar olarak iyi bir noktada olduğumuzu söylemek ne
yazık ki mümkün değil. Müslümanlar bilmedikleri, anlamadıkları
modernizmin kelime ve kavramlarıyla konuşuyorlar. Mo-dernizmin ‘32
farzı’ demek olan birtakım kavramlar Müslüman yazınında bolca
tüketiliyor. Üstelik bunların, İslam’da zaten var olduğu gibi,
kompleksli bir savunma yapılıyor. Bu bile, modernizmin yete-rince
kavranmadığının en açık kanıtıdır.
Bundan daha vahimi ise, geleneksel alanda yaşanmaktadır. Ne yazık ki
büyük bir çoğunluk mesela hadîsi eleştirmekle Peygamber’i eleştirmeyi
birbirinden tefrik edemiyor. Hatta bir ‘alim’i eleştirmeyi de Peygamber
ve din eleştirisi gibi algılıyor.
Modernizmi ve geleneği eleştirmek biraz da imanî bir meseledir. Her
türlü bilgi donanımına rağmen, dünyevî hazların cazibesine kapılan
insanlar, dengeleri gözetmekte, en masumu olarak, susmayı tercih
etmektedirler. Aksi taktirde, zor elde ettiğini ileri sürdüğü
nîmetlerin(!) kolayca elinden kaçacağını bilmektedir. İzzeti dünyevî
hazlarda arayan bu insanlardan ne sağlıklı bir modernizm eleştirisi
beklenir, ne de gelenekçilik eleştirisi.
Öte yandan, toplumun levminden endişe etmeden geleneği eleştirmek de çok
kolay rastlanır bir erdem değildir. Halka hizmetin Hakk’a hizmet kabul
edildiği bir halk dalkavukluğu (popülizm) vasatında, halka hizmetin çoğu
kere şirk için koşuşturma olduğunu söyleyebilmek bir ‘cesur yürek’
gerektirmektedir.
3. “Doğruların gelenekte tam ve eksiksiz bir şekilde mevcut
olduğu görüşünden yola çıkan ‘gelenekçi’ tezi” şirkin döl yatağı olarak
değerlendiriyorum. Bu mekan, şirkin merkez üssü gibi iş görmektedir.
Şirk zaten, Allah’la beraber, ataları, bizden önce geçmiş
‘büyüklerimiz’i, din ulularını, efendileri de şaşmaz yanılmaz hükümler
ihdas etmeye yetkili kimseler olarak kabul etmektir. Bu durumda
geleneksel din yorumu tabulaşmakta, kutsallık gömleği giydirilmektedir.
“Entelektüel çevreler” dediğiniz kimi insanlar, rotasını kaybetmiş gemi
misali, gerçekten nereye gideceklerini şaşırmış vaziyettedirler. Duhâ
suresi böyle bir şaşırmışlığa işaret eder. Bu insanların şimdilerde
gelenekselci takılmalarına şaşırmıyorum, çünkü yaşayanlar, yeryüzünde
İslam sosyalizminden İslam kapitalizmine, İslamî usulde teşhircilikten,
İslamî laiklik yorumuna kadar bir yığın densizliğe şahit oldular. Bu
şaşırmışlığın arınıp durulacağına dair bir umut görülmemektedir. Çünkü
gelenekselci eğilim, radikal bir biçiminde Kur’an’a dönüş yapmadıkça bu
yanlışı fark edemeyecektir. Geleneğe
yeniden dönüş, aslında bir kaçıştır; gerçeklerden kaçış. Gerçeklerle
yüzleşmekten korkma hali. Kitleler, toplum halinde atlatılan büyük
badireler, siyasi baskı ortamları döneminde biraz daha eskiye sığınma
ihtiyacı duyuyorlar; daha duygusallaşıyorlar ve kurtarıcı beklentileri
bu dönemlerde tetikleniyor. Son yıllardaki geleneğe dönüşte, 28 Şubat
süreci gibi baskı dönemlerinin rolü elbette vardır. Fakat bunlar aslında
komik gerekçelerdir. Zira tevhid-şirk mücadelesi tarihi göz önüne
alındığında, anılan dönemin kayda değer olmadığı anlaşılır.
Bence yeniden geleneğe dönüş yönündeki ivmenin önemli nedenleri
arasında, gelenekçiliğin özünde saklı bulunan bazı özellikler
bulunmaktadır. Bunlardan birisi, uzlaşma kültürüdür. Gelenekçilik
uzlaşmacıdır. Bâtıl olanı tamamen reddetmek ve Nebevî bir kıyam
hareketi, elbette ağır bedeller gerektirmektedir. Uzlaşmak ise bu
bedellere ihtiyaç duyurmamaktadır. (Selamet der-kenarest...).
Gelenekselci uzlaşmanın belki de en bariz örneğini, tabir yerinde ise,
gelenekçiliğin ilmihalini yazan adam Seyyid Hüseyin Nasr teşkil eder.
Nasr, İran İslam Devrimi’nden sonra Amerika’ya sığınmış, İran Devrimi’ni
olumsuzlamıştır. Ali Şeriati’nin Safevî Şiası – Ali Şiası ayrımına
sertçe karşı çıkarak, Safevî Şiasının gerçek Şiilik olduğunu ileri
sürmüştür.
Aynı gelenekçileri Türk ülkesinde de bolca bulmak mümkündür. Amerika’yı
Kâbe gibi sığınak kabul eden, gerçek İslam’ı sağcı, Amerikancı, laik,
Kemalist ve bazı seleflerinin rüyalarla, masallarla, cifir ve ebced
hesabıyla süslediği hurafeleri dinin tecdidi, kendilerini de asrın
müceddidi olarak lanse eden gelenekçiler bugünlerde hem de ne kadar
taltif görmektedirler.
Müslüman bir geleneğe sahip çıkan kesimler ne yazık ki siyaset
bilmemekte ve fakat bununla da övünmektedirler. Öyle ki adam, siyasetten
ve şeytandan Allah’a sığınmaktadır. Burada korkunç bir cehalet olduğu
açıktır. Ama öte yandan, aynı çevreler, kendilerine ufak tefek yemler
atan siyasi partilere destek olmaktan, onlara oy vermekten, onların
vatan, millet, bayrak, Kur’an hakkı için desteklenmesi yönünde “işaret
buyurmaktan” geri durmamaktadırlar. Bu çelişkinin yorumu şudur: Ben,
insan yönetimi denen siyasete talip olamayacak kadar aciz bir varlığım;
ama beni ve diğer insanları yönetenler bana birtakım şeytanî tuzaklarla
yaklaşma, beni kullanma lütfunda bulunurlarsa, onlara alet olur, onlarla
uzlaşabilirim!
Geleneğe dönüşün özündeki etkenlerden biri de, hurafe-perestliktir.
Hurafeler, Din’in ilkelerini o kadar kuşatmış ki, bunları ayıklayıp
arasından, tertemiz Din’i görebilmek için adeta kilometreyi sıfırlayıp,
yola Kur’an’la sıfırdan koyulmak gerekmektedir.
Modern bilimin ve teknolojinin, bunların kuşattığı modern hayatın her
geçen gün daha da çekilmez olduğu bir gerçektir. Modernizmden bunalan
insanlar, geleneğe sığınmaktadırlar. Çünkü o arada, Din’in aslına
gitmesi gerektiğini ihtar edenlere itibar etmiyor. Zira, tıpkı
kavimlerinin Peygamberler’e, “Allah bula bula seni mi buldu Peygamber
olarak?” demelerindeki müstekbir tepki misali, bu çağrının sahiplerini
küçümsüyor.
E bu arada, bazı entelektüel çevreler de bile bile geleneği öne
çıkarıyorsa buna da şaşmamak gerekir. Çünkü bazı insanlar, halkı
etkileyen nüfuzlarının elden gitmesini istemezler. Yani nüfuz casusları,
her alanda olabilir demek ki...
Kısacası gelenekçi tezi uzlaşmacı, işbirlikçi, “ne şiş yansın ne
kebap”çı, faydacı (pragmatist/utilitarist), takiyyeci, adam kullanmayı
seven, içki içmese bile içiyor gibi görünmekten çekinmeyen, hatta
gerekirse içen bir zihniyet olarak görüyorum. Hastalıklı bir durumdur
bu. Tevhidî mücadelede zorlu bir hasımdır.
4. “Modernizm ve Gelenek arasında bir üçüncü yol aramak
gerekirse” tanımlaması, işbu ‘üçüncü yol’un önceki ikisinin alternatifi
gibi anlaşılmaya müsaittir. Ben bu sorunun öyle bir kanaati
içermediğinden eminim. Fakat zahirde böyle bir görüntü var. Evet,
öncelikle belirteyim ki, üçüncü yol, alternatif değildir. Çünkü
önereceğimiz, başka seçeneğimizin olmadığına inandığım üçüncü yol
alternatifsiz bir yoldur. Bu yolu ‘aramak’ bile gerekemiyor, bu zaten
var; ezelden beri, daha doğrusu insanlığın başlangıcından beri var. Bu
yol, tevhiddir, yani Allah’ın Peygamber aracılığıyla bildirdiği, son
mübelliği Muhammed (a.s) olan yoldur. Ki bunun hem genel hem de özel adı
İslam’dır.
İslam yegane Hak din’dir. Bütün batıl dinler İslam’ın alternatifi olmak
iddiasındadırlar. Gelenekçilik ise İslam’ın yozlaştırılması, manipüle
edilmesi, rayından çıkartılması, kişilere endekslenmesidir. Dolayısıyla
bir sistem olarak insanları doğruya/Hakk’a ulaştırıcı değildir. Şirk
deyince akla gelenekçilik gelmelidir. Dolayısıyla modernizm kadar
gelenekçilik de İslam’ın hasmıdır.
‘Üçüncü yol’ değil de, ‘birinci yol’ olarak tanımlayacağımız, “üzerinde
Peygamberlerin ve onların Salih ümmetinin yürüdüğü Sırat-ı müstakimdir.
Sırat-ı müstakim, insanların değil, Allah’ın yücel-tildiği, beşeri
reylerin değil, Allah’ın sözlerinin mutlaklaştırıldığı gerçek yoldur.
Günümüzde modernizmle gelenekçiliğin ilginç koalisyonları
gözlenmektedir. Gelenekçilerle mo- dernistler ibretamiz bir şekilde aynı
mekânlarda buluşmakta, birinin bir köşede namaz kılması, ötekinin diğer
köşede kafa çekmesine mani olmamakta; biraz sonra ise birlikte
hazırladıkları ortak bir metne imzayı basabilmektedirler. Hazırladıkları
ortak metinde, laikliğin İslam’a aykırı olmadığı, Kur’an’ın din devleti
önermediği, Kur’an’ın tarihsel bir kitap olduğu v.b. yazmaktadır. Çünkü
büyük efendi (Big Brother), din adamının gelenekçi, aynı zamanda
modernist ve uzlaşmacı, çağdaş ve selefi kutsayan olanını seviyordur...
Yani din, moderniste öykünen, ama aksesuar olarak ve söylem itibariyle
gelenekselci takılan, kafası karışık gelenekçiler tarafından protesto
edilmektedir! Böylece yeni bir ‘İslam Protestanlığı’ doğurtulmak
istenmektedir.
Ama bilinmelidir ki, İslam kıyamete kadar, bütün şirk geleneklerini ve
bütün modernist veya postmodernist meydan okumaları ifnâ edecek
yeterli-liktedir. Yeter ki bu yeterliliği doğru okuyan ve sahiplenen
‘hayırlı bir ümmet’ bulunsun.
|