|

Modernizim ve Gelenek Arasında
Üçüncü Yol Ed’din’dir
Ali Bulaç
1. Müslümanların
gelenek ve modernizm karşısındaki tavrı ne olmalıdır? Bu noktada
geliştirilen ‘te’lifçi’ veya ‘reddiyeci’ yaklaşımlar için ne
düşünüyorsunuz?
Gerisinde Rönesans ve Reform olan Aydınlanma, sanayi devrimi ve
modern kentlerin ortaya çıkmasıyla “modernlik” ile “gelenek” arasında
belli bir gerilim
ve çatışma ortaya çıktı. Ancak çatışma sadece bu ikisi arasında
değildir, söz konusu çatışmada asıl ve belki de birinci derecede “din”
de taraftır. Şu halde
son iki yüzyıllık insanlık tarihinde Batı’dan başlamak üzere bütün
dünyaya yayılan çatışmanın din, modernite ve gelenek arasında sürdüğünü
söylemek mümkün görünmektedir.
Durum bu merkezde ise, o zaman “gelenek” ile “modernizm” arasında bir
telif veya reddiyecilikten çok “din”, “gelenek” ve “modernizm” arasında
süren
ilişkilerin tabiatına bakarak kavramsal bir çerçeve oluşturmak gerekir.
Bu arada temel kavramların semantik seviyelerde ve yerli yerine
oturtulmasında büyük bir zaruret vardır.
Zira, eğer “modernizm”den söz ediyorsak, bu sadece “modernite”nin
politik versiyonunu ifade eder. Modernite, Aydınlanmanın temel
varsayımlarının toplamı ve dünyanın bu temel varsayımlara göre yeniden
ve bir baştan insan eliyle, insan aklıyla kurulmasıdır.
Bu anlamda “modernizm” belli bir politikayı, daha başka bir deyimle
devletlere, siyasi iktidarlara veya modern sürece katılmaya karar vermiş
merkezdeki çekirdeğin benimsediği, toplumlara yukarıdan empoze ettiği
politik tutumları, yani “modernizasyon”u ifade eder ki, bu çerçevedeki
“modernizm”in gelenekle hiçbir şekilde telifi mümkün değildir.
Şunu söylemek mümkün: Batı’da “modernizm” ile “gelenek” arasında belli
belirsiz bir süreklilikten söz etmek mümkün. Başka bir ifadeyle teorik
düzeydeki
radikal mahiyetine ve tahrip edici söylemine rağmen “modernizm”,
geleneksel kurumlarla bir tür uzlaşma alanları bularak varlığını
sürdürmüş, zaman için-de de geleneğin kendisini derin bir şekilde
dönüştür-müştür. Bunun en somut örneği, Batı’daki “din / kilise-devlet
ilişkisi”dir. Ancak bizdeki durumu farklıdır.
Bizde devletin politik bir tutumu olarak modernizm, geleneği bütün
etkileri ve kurumsal yapısıyla tasfiye etmeyi amaçlar, yani tanımsal
yapısı gereği gelenekle çatışmayı öngörür. Genelde Batı-dışı toplumlarda
ve özellikle Osmanlı modernleşmesinde iktidar seçkinleri geleneksel
yapıyı, geleneksel algıyı
ve geleneksel toplumsal sınıfları veya zümreleri tasfiye etmek suretiyle
kendi konumlarını sağ-lamlaştırabilmişlerdir.
Mesela Osmanlı modernleşmesine Saray karar vermiştir. Karar veren
seçkinler Kalemiye (bürokrasi) ve Seyfiyeyi (askerler) yanlarına alıp
İlmiye
(ulema zümresi)yi tasfiye etmek istediklerinde, ulema geleneğin arkasına
sığınmış, sonra kendi zümresel konumunun meşruluğunu, gerekliliğini,
rasyonalitesini temellendirmek üzere Şeriat’a başvurmuş, İslam’ın ve
Şeriat’ın modern hayata karşı ve zıt olduğunu söylemeye başlamıştır ki,
bu, bizim modernleşme tarihimizde asker ve sivil bürokrasinin İslam’a ve
Şeriat’a karşı bir tutum almasının temel sebeplerinden biridir.
Burada sormamız gereken sual şudur: Sahiden son dönem Osmanlı ulemasının
öne sürdüğü gibi din, modern hayatın bütün gereklerine ve kesin olarak
karşı mı? Eğer karşı ise, köhneyen, iş ve işlemez hale gelen geleneksel
kurumların dışında
Müslüman ümmet için, zaaf içindeki devlet için başka seçenek yok muydu?
Acaba dinin itiraz ettiği modernleşme ile gelen her şey mi idi, yoksa
mo-dernlik üzerinden telkin edilen ve sonradan resmi nitelik kazanan
“salt din-dışı/laik-seküler” varlık ve dünya telakkisi ile İslam’a karşı
hayat biçimi
miydi?
2. Sizce sağlıklı bir modernizm ve gelenek eleştirisi nasıl
yapılmalıdır?
Sağlıklı bir eleştiriye ihtiyacımız var. Böyle bir eleştiri
yapamadığımız için “gelenek” ile “modernlik” arasında savruluyoruz.
Kimimiz tarihsel hayat
biçimleri üzerinde kapanıyor, bir tür “entegrist” oluyor, kimimiz de
radikal bir tasfiyeci. Bu ikisinin de sağlıklı olmadığını deneysel
olarak anlamış
bulunuyoruz.
Sağlıklı bir eleştiri için iki şeye ihtiyacımız var: biri, temel bir
kavramsal çerçeveye. Yani tabir caizse, meşru, kullanışlı, doğru ve bize
yol gösterici mahi-yette olan bir referansa veya Thomas Kuhn’un
de-yimiyle kurucu bir paradigmaya ihtiyacımız var. Bu, bence Kur’an ve
Sünnet olmalıdır.
İkinci ihtiyacımız olan şey, “gelenek” ile “moder-nizm”in kışkırtıcı
tuzaklarına düşmemektir. Her ikisinin haklı, yerinde teklif ve iddiaları
olabilir. Ancak her ikisi de kendi başlarına temel referans alınamaz.
Mesela itikad ve tefekkür düzeyinde salt geleneği referans aldığımızda,
şirk, Budizm, Taoizm vb. çok sayıda inancı da “doğru” kabul etmemiz
lazım ki, İslamiyet, Tevhid inancına aykırı olan bütün bu inançları
reddetmiş; hatta menşei İlahi, semavi olmakla beraber Yahudilik ve
Hıristiyanlığı ciddi bir eleştiriye tabi tutmuştur. Modernizm karşıtlığı
bizi “kırk ambar” fikrine götürmemelidir.
Peygamber Efendimiz (s.a.) salt geleneği referans alsaydı, cahiliye
toplumunu olduğu gibi kabul eder, sürdürürdü ki, bu durumda onun
peygamber
olarak ortaya çıkmasına gerek kalmazdı. Ama eğer geleneği bütünüyle
reddetme, araziyi bütünüyle temizleyip üzerine yepyeni ve orijinal bir
bina inşa etme teşebbüsüne de girişseydi, o zaman İbrahim
aleyhisselamdan bu yana süren sünneti, hanif dininin örf ve teamüllerini
de reddetmesi gerekirdi. Pey-gamber Efendimiz öyle yapmadı, bazı şeyleri
olduğu gibi kabul etti, bazı şeyleri tümüyle reddetti, bazı şeyleri de
ikiye bölüp, Tevhid’e uygun olanlarını
bıraktı, şirke bulaşmış unsurlarını ayıkladı. Demek Peygamber
Efendimiz’in elinde kurucu fikir veya referans vardı, o da Tevhid idi.
Biz de Peygamber
Efendimiz’in bu yöntemini “modernlik ve gelenek” çerçevesinde temel
alabiliriz. Yani gelenek ve mo-dernliği reddetmek veya bu ikisinden
istifade etmek için de bu yönteme ihtiyacımız var.
3. Son yıllarda özellikle kimi entelektüel çevrelerde, geleneksel
yaklaşıma doğru bir eğilim gözlemleniyor. Bu eğilimi ortaya çıkaran
temel saikler sizce nedir? Doğruların gelenekte tam ve eksiksiz bir
şekilde mevcut olduğu görüşünden yola çıkan ‘gelenekçi’ tezi nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Son yıllarda bazı çevrelerde “geleneksel yaklaşım”a
karşı artan ilginin pratik sebebi, modern hayatın içinden geçmekte
olduğu derin krizdir. Bütün dünya anlam ve bütünlük duygusunu kaybetti.
Küresel düzeyde derin ve yaygın bir anlam kaybı yaşan-maktadır. Üretim,
tüketim, haz ve istifçilik temel insani dürtüler arasında yer aldı.
İnsan başka şeyleri de önemsemiyor. Yiyor, içiyor, dışkı atıyor ve
çiftle-şiyor. Kısaca araç bolluğu içinde amaç yokluğunu yaşıyor insan.
Bilimlerde ve tefekkür hayatında bilimsel yöntem de iş göremez, bazı
olayları açıklayamaz hale geldi. Bu, kaçınılmaz olarak insanda yeni
arayışlara
sebep olmaktadır. Sayısız tabii afet oluyor, bilim adamları bunların
“nasıl vuku bulduğu”nu açıklıyor,
ama “niçin vuku bulduğu” konusunda bize hiçbir şey söylemiyor.
Söyleyemez, çünkü ellerindeki düşünce ve bilgi malzemesi bu sorunun
cevabı olmaya yetmiyor.
Hiç kuşkusuz geçmişte, Allah bazı kavimlere “azap” verdiği zaman, yine
tabiat olayları vuku bulurdu: depremler, kasırgalar, tufan, büyük sel
felaketleri vs. Bu tabii olayların vuku bulmasının sebebi, helak olmayı
hak etmiş kavimlere birer ceza olmasıydı. Peki bugün de eğer büyük
afetler oluyorsa,
neden bunlar bizim yaptıklarımızın bir sonucu olmasın? Neden Allah, bize
bir azap veriyor olmasın? Bilim adamları olayların nasıl vuku bulduğunu
açıklayarak, sanki olaylara ve tabiata hakim olduğumuz hissini
veriyorlar bize. Gerçekte ise hiçbir şey bizim kontrolümüzde değil,
sadece kendi yapıp ettiklerimizi, amellerimizi kontrol edebiliriz,
amellerimize karşılık (ödül veya ceza) verilmesi bize bırakılmış
değildir.
Bilim adamları sadece açıklama ile yetinince insan aklında ve vicdanında
büyük bir tatminsizlik başlar ve geriye doğru dönerek gelenekte olup
biten
şeyleri anlamaya, araştırmaya başlar. Bu yüzden mesal Feyerabend, “ne
olsa gider” demektedir ki, bu, postmodenizmin kendisinin gelenek dahil
her şeyin mümkün olduğuna; büyü, astroloji, mitoloji, masal,
bid’at-hurafe vb. her bilginin tatmin edici, yatıştırıcı ve açıklayıcı
olduğu sürece kabul
edilebileceğine işaret etmektedir.
4. Modernizm ve Gelenek Arasında, bir ‘Üçüncü Yol’ aramak gerekse, bunu
nasıl
tanımlarsınız?
“Modernizm” ve “gelenek” arasında üçüncü yol, paradigma seviyesinde
din’dir. Burada din’den kastettiğim Ed-Din olan İslamiyet’tir. Çünkü Ed-
Din, kendisinden önceki bütün dinleri, semavi öğretileri, vahyleri,
peygamber tebliğlerini ve dolayısıyla bunların ete kemiğe bürünmüş
formları olan geleneği kabul eder, ihtiva eder, korur ve devam ettirir.
Bir hususu akıldan çıkarmamak gerekir. Dini tebliğ sadece nazari olmaz.
İnsanlar bu tebliğin, öngörülen bir hüküm veya vecibenin nasıl
yaşanacağını
somut olarak görmek ister. Bu somut modeli önce peygamber gösterir, biz
buna siret ve sünnet diyoruz. Demek ki en sahih ve doğru gelenek
Sünnet’le devam etmektedir. Arkasından ümmetin tarih içinde bir hükmü
nasıl anlayıp nasıl uyguladığı da önemlidir. Bu açıdan ümmetin örfü
icmadır. Ve eğer ümmet bir şeyi bir şekilde anlamışsa, yani üzerinde
icmaa varmışsa o doğru bir gelenektir, sahih bir örftür. Zaten örf,
tabiatı ve tanımı gereği Kur’an’a ve Sünnet’e uygun olandır. Sahih
olmayan örf yoktur. Sahih olmayan görenekler, adetler vardır.
İslamiyet (Kur’an ve Sünnet), sahih ve doğru geleneği ihtiva edip devam
ettirdiği gibi, yeni olanın da kendi anlam çerçevesinde hayat bulmasına
açıktır.
Modernizm, haksız politikalar, devletlerin dayatmalarıdır. Ancak modern
hayat, son iki yüz yıllık tarihte büyük bir beşeri tecrübe olarak
gelişmekte ve halen hükmünü sürdürmektedir. Müslümanlar, bu beşeri
tecrübeden bağımsız veya uzak kalamazlar. Bu tecrübeden çok şey istifade
edebilirler.
Gerekli istifadeyi yapabilmeleri için öncelikle güçlü bir alem
tasavvuruna, açık seçik bir inanca, yani sağlam bir imana ve kendi bilgi
ve düşünce miraslarının bilincine sahip olmaları gerekir. Geç-mişte
mesela Abbasiler, bir çok kültür ve felsefe havzasıyla yüzleştiler,
onlardan çok şeyler aldılar. Ama o zaman Müslümanlar kendi imanlarından
ve düşünce miraslarından emin idiler. Yunan, Mısır, Babil, İran ve Hind
gibi kültür ve felsefelere kavramsal düzeyde yaklaştılar, o kültürlerin
semboller dünyasına iltifat göstermediler.
Üçüncü bir yola kuşkusuz ihtiyacımız var. İlk iki ve sonuç vermeyen
yollar, “reddiyeci” ve “teslimi-yetçi” tutumlardır. Üçüncü yol “aşmacı”
olmalı. Yani modern hayatın içinde fikren ve ruhen müteal/aşkın olanla
sağlıklı irtibatlar kurarak dün-yayı, objeler alemini dönüştüren bir
yaklaşımdır bu. Müteal olanla sağlıklı irtibat epistemolojik, ahlaki ve
ameli olmalıdır.
|