Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 314 | Şubat 2005

                   


  

Modernizim ve Gelenek Arasında Üçüncü Yol Ed’din’dir

Ali Bulaç

1. Müslümanların gelenek ve modernizm karşısındaki tavrı ne olmalıdır? Bu noktada geliştirilen ‘te’lifçi’ veya ‘reddiyeci’ yaklaşımlar için ne düşünüyorsunuz?

Gerisinde Rönesans ve Reform olan Aydınlanma, sanayi devrimi ve modern kentlerin ortaya çıkmasıyla “modernlik” ile “gelenek” arasında belli bir gerilim
ve çatışma ortaya çıktı. Ancak çatışma sadece bu ikisi arasında değildir, söz konusu çatışmada asıl ve belki de birinci derecede “din” de taraftır. Şu halde
son iki yüzyıllık insanlık tarihinde Batı’dan başlamak üzere bütün dünyaya yayılan çatışmanın din, modernite ve gelenek arasında sürdüğünü söylemek mümkün görünmektedir.

Durum bu merkezde ise, o zaman “gelenek” ile “modernizm” arasında bir telif veya reddiyecilikten çok “din”, “gelenek” ve “modernizm” arasında süren
ilişkilerin tabiatına bakarak kavramsal bir çerçeve oluşturmak gerekir. Bu arada temel kavramların semantik seviyelerde ve yerli yerine oturtulmasında büyük bir zaruret vardır.

Zira, eğer “modernizm”den söz ediyorsak, bu sadece “modernite”nin politik versiyonunu ifade eder. Modernite, Aydınlanmanın temel varsayımlarının toplamı ve dünyanın bu temel varsayımlara göre yeniden ve bir baştan insan eliyle, insan aklıyla kurulmasıdır.

Bu anlamda “modernizm” belli bir politikayı, daha başka bir deyimle devletlere, siyasi iktidarlara veya modern sürece katılmaya karar vermiş merkezdeki çekirdeğin benimsediği, toplumlara yukarıdan empoze ettiği politik tutumları, yani “modernizasyon”u ifade eder ki, bu çerçevedeki “modernizm”in gelenekle hiçbir şekilde telifi mümkün değildir.
Şunu söylemek mümkün: Batı’da “modernizm” ile “gelenek” arasında belli belirsiz bir süreklilikten söz etmek mümkün. Başka bir ifadeyle teorik düzeydeki
radikal mahiyetine ve tahrip edici söylemine rağmen “modernizm”, geleneksel kurumlarla bir tür uzlaşma alanları bularak varlığını sürdürmüş, zaman için-de de geleneğin kendisini derin bir şekilde dönüştür-müştür. Bunun en somut örneği, Batı’daki “din / kilise-devlet ilişkisi”dir. Ancak bizdeki durumu farklıdır.

Bizde devletin politik bir tutumu olarak modernizm, geleneği bütün etkileri ve kurumsal yapısıyla tasfiye etmeyi amaçlar, yani tanımsal yapısı gereği gelenekle çatışmayı öngörür. Genelde Batı-dışı toplumlarda ve özellikle Osmanlı modernleşmesinde iktidar seçkinleri geleneksel yapıyı, geleneksel algıyı
ve geleneksel toplumsal sınıfları veya zümreleri tasfiye etmek suretiyle kendi konumlarını sağ-lamlaştırabilmişlerdir.

Mesela Osmanlı modernleşmesine Saray karar vermiştir. Karar veren seçkinler Kalemiye (bürokrasi) ve Seyfiyeyi (askerler) yanlarına alıp İlmiye
(ulema zümresi)yi tasfiye etmek istediklerinde, ulema geleneğin arkasına sığınmış, sonra kendi zümresel konumunun meşruluğunu, gerekliliğini,
rasyonalitesini temellendirmek üzere Şeriat’a başvurmuş, İslam’ın ve Şeriat’ın modern hayata karşı ve zıt olduğunu söylemeye başlamıştır ki, bu, bizim modernleşme tarihimizde asker ve sivil bürokrasinin İslam’a ve Şeriat’a karşı bir tutum almasının temel sebeplerinden biridir.

Burada sormamız gereken sual şudur: Sahiden son dönem Osmanlı ulemasının öne sürdüğü gibi din, modern hayatın bütün gereklerine ve kesin olarak karşı mı? Eğer karşı ise, köhneyen, iş ve işlemez hale gelen geleneksel kurumların dışında
Müslüman ümmet için, zaaf içindeki devlet için başka seçenek yok muydu? Acaba dinin itiraz ettiği modernleşme ile gelen her şey mi idi, yoksa mo-dernlik üzerinden telkin edilen ve sonradan resmi nitelik kazanan “salt din-dışı/laik-seküler” varlık ve dünya telakkisi ile İslam’a karşı hayat biçimi
miydi?

2. Sizce sağlıklı bir modernizm ve gelenek eleştirisi nasıl yapılmalıdır?

Sağlıklı bir eleştiriye ihtiyacımız var. Böyle bir eleştiri yapamadığımız için “gelenek” ile “modernlik” arasında savruluyoruz. Kimimiz tarihsel hayat
biçimleri üzerinde kapanıyor, bir tür “entegrist” oluyor, kimimiz de radikal bir tasfiyeci. Bu ikisinin de sağlıklı olmadığını deneysel olarak anlamış
bulunuyoruz.

Sağlıklı bir eleştiri için iki şeye ihtiyacımız var: biri, temel bir kavramsal çerçeveye. Yani tabir caizse, meşru, kullanışlı, doğru ve bize yol gösterici mahi-yette olan bir referansa veya Thomas Kuhn’un de-yimiyle kurucu bir paradigmaya ihtiyacımız var. Bu, bence Kur’an ve Sünnet olmalıdır.

İkinci ihtiyacımız olan şey, “gelenek” ile “moder-nizm”in kışkırtıcı tuzaklarına düşmemektir. Her ikisinin haklı, yerinde teklif ve iddiaları olabilir. Ancak her ikisi de kendi başlarına temel referans alınamaz. Mesela itikad ve tefekkür düzeyinde salt geleneği referans aldığımızda, şirk, Budizm, Taoizm vb. çok sayıda inancı da “doğru” kabul etmemiz lazım ki, İslamiyet, Tevhid inancına aykırı olan bütün bu inançları reddetmiş; hatta menşei İlahi, semavi olmakla beraber Yahudilik ve Hıristiyanlığı ciddi bir eleştiriye tabi tutmuştur. Modernizm karşıtlığı bizi “kırk ambar” fikrine götürmemelidir.
Peygamber Efendimiz (s.a.) salt geleneği referans alsaydı, cahiliye toplumunu olduğu gibi kabul eder, sürdürürdü ki, bu durumda onun peygamber
olarak ortaya çıkmasına gerek kalmazdı. Ama eğer geleneği bütünüyle reddetme, araziyi bütünüyle temizleyip üzerine yepyeni ve orijinal bir bina inşa etme teşebbüsüne de girişseydi, o zaman İbrahim aleyhisselamdan bu yana süren sünneti, hanif dininin örf ve teamüllerini de reddetmesi gerekirdi. Pey-gamber Efendimiz öyle yapmadı, bazı şeyleri olduğu gibi kabul etti, bazı şeyleri tümüyle reddetti, bazı şeyleri de ikiye bölüp, Tevhid’e uygun olanlarını
bıraktı, şirke bulaşmış unsurlarını ayıkladı. Demek Peygamber Efendimiz’in elinde kurucu fikir veya referans vardı, o da Tevhid idi. Biz de Peygamber
Efendimiz’in bu yöntemini “modernlik ve gelenek” çerçevesinde temel alabiliriz. Yani gelenek ve mo-dernliği reddetmek veya bu ikisinden istifade etmek için de bu yönteme ihtiyacımız var.

3. Son yıllarda özellikle kimi entelektüel çevrelerde, geleneksel yaklaşıma doğru bir eğilim gözlemleniyor. Bu eğilimi ortaya çıkaran temel saikler sizce nedir? Doğruların gelenekte tam ve eksiksiz bir şekilde mevcut olduğu görüşünden yola çıkan ‘gelenekçi’ tezi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son yıllarda bazı çevrelerde “geleneksel yaklaşım”a
karşı artan ilginin pratik sebebi, modern hayatın içinden geçmekte olduğu derin krizdir. Bütün dünya anlam ve bütünlük duygusunu kaybetti. Küresel düzeyde derin ve yaygın bir anlam kaybı yaşan-maktadır. Üretim, tüketim, haz ve istifçilik temel insani dürtüler arasında yer aldı. İnsan başka şeyleri de önemsemiyor. Yiyor, içiyor, dışkı atıyor ve çiftle-şiyor. Kısaca araç bolluğu içinde amaç yokluğunu yaşıyor insan.

Bilimlerde ve tefekkür hayatında bilimsel yöntem de iş göremez, bazı olayları açıklayamaz hale geldi. Bu, kaçınılmaz olarak insanda yeni arayışlara
sebep olmaktadır. Sayısız tabii afet oluyor, bilim adamları bunların “nasıl vuku bulduğu”nu açıklıyor,
ama “niçin vuku bulduğu” konusunda bize hiçbir şey söylemiyor. Söyleyemez, çünkü ellerindeki düşünce ve bilgi malzemesi bu sorunun cevabı olmaya yetmiyor.

Hiç kuşkusuz geçmişte, Allah bazı kavimlere “azap” verdiği zaman, yine tabiat olayları vuku bulurdu: depremler, kasırgalar, tufan, büyük sel felaketleri vs. Bu tabii olayların vuku bulmasının sebebi, helak olmayı hak etmiş kavimlere birer ceza olmasıydı. Peki bugün de eğer büyük afetler oluyorsa,
neden bunlar bizim yaptıklarımızın bir sonucu olmasın? Neden Allah, bize bir azap veriyor olmasın? Bilim adamları olayların nasıl vuku bulduğunu açıklayarak, sanki olaylara ve tabiata hakim olduğumuz hissini veriyorlar bize. Gerçekte ise hiçbir şey bizim kontrolümüzde değil, sadece kendi yapıp ettiklerimizi, amellerimizi kontrol edebiliriz, amellerimize karşılık (ödül veya ceza) verilmesi bize bırakılmış değildir.

Bilim adamları sadece açıklama ile yetinince insan aklında ve vicdanında büyük bir tatminsizlik başlar ve geriye doğru dönerek gelenekte olup biten
şeyleri anlamaya, araştırmaya başlar. Bu yüzden mesal Feyerabend, “ne olsa gider” demektedir ki, bu, postmodenizmin kendisinin gelenek dahil her şeyin mümkün olduğuna; büyü, astroloji, mitoloji, masal, bid’at-hurafe vb. her bilginin tatmin edici, yatıştırıcı ve açıklayıcı olduğu sürece kabul
edilebileceğine işaret etmektedir.

4. Modernizm ve Gelenek Arasında, bir ‘Üçüncü Yol’ aramak gerekse, bunu nasıl
tanımlarsınız?

“Modernizm” ve “gelenek” arasında üçüncü yol, paradigma seviyesinde din’dir. Burada din’den kastettiğim Ed-Din olan İslamiyet’tir. Çünkü Ed- Din, kendisinden önceki bütün dinleri, semavi öğretileri, vahyleri, peygamber tebliğlerini ve dolayısıyla bunların ete kemiğe bürünmüş formları olan geleneği kabul eder, ihtiva eder, korur ve devam ettirir.

Bir hususu akıldan çıkarmamak gerekir. Dini tebliğ sadece nazari olmaz. İnsanlar bu tebliğin, öngörülen bir hüküm veya vecibenin nasıl yaşanacağını
somut olarak görmek ister. Bu somut modeli önce peygamber gösterir, biz buna siret ve sünnet diyoruz. Demek ki en sahih ve doğru gelenek Sünnet’le devam etmektedir. Arkasından ümmetin tarih içinde bir hükmü nasıl anlayıp nasıl uyguladığı da önemlidir. Bu açıdan ümmetin örfü icmadır. Ve eğer ümmet bir şeyi bir şekilde anlamışsa, yani üzerinde icmaa varmışsa o doğru bir gelenektir, sahih bir örftür. Zaten örf, tabiatı ve tanımı gereği Kur’an’a ve Sünnet’e uygun olandır. Sahih olmayan örf yoktur. Sahih olmayan görenekler, adetler vardır.

İslamiyet (Kur’an ve Sünnet), sahih ve doğru geleneği ihtiva edip devam ettirdiği gibi, yeni olanın da kendi anlam çerçevesinde hayat bulmasına açıktır.
Modernizm, haksız politikalar, devletlerin dayatmalarıdır. Ancak modern hayat, son iki yüz yıllık tarihte büyük bir beşeri tecrübe olarak gelişmekte ve halen hükmünü sürdürmektedir. Müslümanlar, bu beşeri tecrübeden bağımsız veya uzak kalamazlar. Bu tecrübeden çok şey istifade edebilirler.

Gerekli istifadeyi yapabilmeleri için öncelikle güçlü bir alem tasavvuruna, açık seçik bir inanca, yani sağlam bir imana ve kendi bilgi ve düşünce miraslarının bilincine sahip olmaları gerekir. Geç-mişte mesela Abbasiler, bir çok kültür ve felsefe havzasıyla yüzleştiler, onlardan çok şeyler aldılar. Ama o zaman Müslümanlar kendi imanlarından ve düşünce miraslarından emin idiler. Yunan, Mısır, Babil, İran ve Hind gibi kültür ve felsefelere kavramsal düzeyde yaklaştılar, o kültürlerin semboller dünyasına iltifat göstermediler.

Üçüncü bir yola kuşkusuz ihtiyacımız var. İlk iki ve sonuç vermeyen yollar, “reddiyeci” ve “teslimi-yetçi” tutumlardır. Üçüncü yol “aşmacı” olmalı. Yani modern hayatın içinde fikren ve ruhen müteal/aşkın olanla sağlıklı irtibatlar kurarak dün-yayı, objeler alemini dönüştüren bir yaklaşımdır bu. Müteal olanla sağlıklı irtibat epistemolojik, ahlaki ve ameli olmalıdır.
 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...