Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 314 | Şubat  2005

                   

 

 


IRAK SEÇİMLERİ

Irak’ta göstermelik seçimler yapıldı. Sünnilerin genel olarak boykot ettiği seçimlere, Şiiler ve Kürtler aktif olarak katıldılar. Denetim ve gözetim işlerini neredeyse bütünüyle Amerikan askerlerinin üstlendiği seçimler, herkesin bildiği üzere, ‘göstermelik’ti. Ancak bazı şeyleri ‘göstermek’ için yapıldığını da herkes biliyordu. Bu nedenle, bu seçimler vesilesiyle, genelde dünya kamuoyuna ve özelde de Iraklılara gösterilmek istenen şeyler üzerinde durmak gerekmektedir.

Öncelikle Amerika, Irak’ta bulunma amacına ilişkin olarak bu seçimleri bir vesile olarak görüyordu ve seçimler, ele güne karşı: “Irak halkının özgür iradesinin tecellisi için Saddam’ı devirdim” diyebileceği bir fırsattı. Herkes, bunun böyle olmadığını bilmekle birlikte, özellikle Şiiler ve Kürtler’in aktif olarak bu süreçte yer alacaklarını bilen Amerika, ‘suç ortakları’ sayesinde, bir biçimde meşruiyet zemini bulabileceğini düşünüyordu. Nitekim Şiiler ve Kürtler, genel olarak bu plana uygun hareket ettiler ve Amerikan politikası içinde bir rol üstlenmeye talip olduklarını gösterdiler.

Burada özellikle Şiiler’in tavrı daha önemliydi. Zira ülkedeki en büyük etnik grup olan Şiiler’in bir biçimde seçimlere katılması, Amerika’nın en çok önem verdiği hususların başında geliyordu. İki yıla yakın bir süredir, Amerika, ‘radikal’ Şiileri saf-dışı etmekle uğraştı ve Mukteda El-Sadr örneğinde olduğu üzere, bu amacına ulaşmak için her yola başvurdu. Neticede geniş ve ılımlı Şii kesimler, sürece katılacaklarını beyan ettiler ve seçimlere katılmak suretiyle Amerikan hakimiyetini meşrulaştırmış oldular.

Kürtler’in katılımının ise farklı boyutları vardı. Bilindiği gibi Şiiler, Amerikan müdahalesi sırasında nisbeten ‘nötr’ denilebilecek bir tavır sergilediler ve Amerika’ya karşı ne çok ciddi bir direniş gösterdiler, ne de Kürtler gibi işgale aktif destek verme yolunu seçtiler. Ama Kürtler, müdahale sırasında açıkça Amerikan askerleriyle birlikte Saddam askerlerine karşı savaştı. Amerika, bunun karşılığı olarak, Saddam’ın devrilmesinden sonra kurulan geçici yönetimde, Kürtler’i önemli pozisyonlara yerleştirdi. Kürt gruplar ise, fırsatı ganimet bilip, Amerika’dan daha fazlasını koparmak hevesiyle önce bağımsızlık, o olmayınca, federasyon istediler. Ancak Amerika, her iki talebi de kabul etmedi. Bununla birlikte, müdahale sırasında aktif destek vermiş olan bir grubu bir biçimde desteklemek gerektiği için, Kürtler’e seçimleri beklenmelerini tavsiye ettiler. Hesap şuydu: Kerkük örneğinde görüldüğü gibi, Irak denklemi içinde Kürtler’in pozisyonu güçlendirilecek, böylece hem bölgedeki dengeler alt-üst edilmemiş olacak, hem de açıkça Amerikan tarafında yer alan Kürtler taltif edilmiş olacaktı. Nitekim seçimlerden hemen önce sayıları yüz bini aşan Kürt mülteci, Kerkük’te seçimlerde oy kullanacak şekilde bölgeye nakle-dilmişlerdir. Seçim sonuçları henüz belli olmamakla birlikte, Kerkük’te dengenin Kürtler lehine değişmesi hem istenmektedir, hem de sonucun bu yönde çıkması için gerekenler yapılacaktır.

Ancak bu durumun, Kerkük meselesiyle bir biçimde ilgili olan Türkiye’yi de Irak denklemi içine çekme ihtimali de vardır. Fakat burada özellikle Amerikan yönetimindeki neo-con’ların meseleye bakışaçısının önemli olduğuna dikkat edilmelidir. Bilinmelidir ki, Amerika, Soğuk Savaş döneminden sonra tek süper-güç olarak kalınca, stratejik çıkar hesabı uyarınca, ‘acilci’ ve ‘şahin’ politikalara bilinçli olarak yönel-miştir. Zira ‘soft politics’, dengelerin değişme ya da bozulma ihtimalinin olduğu dönemlerde, itizalci grupların ayrılıkçı emellerini besleyebilir. Bu nedenle, ‘hard politics’ uygulanmalıdır ki, muhtemel aykırı seslerin sert ve ani bir şekilde bastırılması mümkün olabilsin. Ve bu tür bir politikayı benimseyenler, daha önceki dönemlerde ‘risk’ unsuru olarak görülen seçenekleri tercih etmekte daha aceleci ve istekli davranabilirler. Bu durumu, Amerika’nın Ortadoğu’ya yönelik yeni hesaplarıyla ve Türkiye’nin tezkere sürecindeki tavrına yönelik Amerikan tepkisiyle test etmek mümkündür. Bush yönetimindeki ‘şahinler’, daha önce kurulmuş olan dengeleri gözetmek yerine, bölgeyi ‘kökünden’ değiştirecek BOP projesini gündeme getirmişler ve bunun için yapılması ‘acilen’ gereken şeyleri yapacaklarını da beyan etmişlerdir. 11 Eylül olaylarından sonra da derhal bu yönde adım atmış ve Afganistan ve Irak müdahaleleri gerçekleşmiştir. Bu politika değişikliği, Clinton dönemindeki siyaset tarzından açıkça farklıdır; fakat ‘kazara’ da olmuş değildir. Clinton döneminde ‘riskli’ olarak görülen bu seçenek, Bush döneminde aktif politikanın merkezine oturmuştur. Nitekim bu bağlamda, öteden beri söylenegelen “Türkiye’nin vazgeçilmezliği” veya “stratejik ortaklık” kavramlarının eski önemini yitirebileceği yönünde yorumlar da yapılmıştır. Buradan Amerika’nın yeni dönemde Türkiye’yi feda edebileceği gibi bir sonuç elbette çıkmaz; ama şu netice çıkar: Yeni Amerikan yönetimi, amaçlar ve hedefler listesinin en üst sırasına eğer ‘yeni’ ve ‘hayati’ bir takım hususları eklemişse, bunlara ulaşmak adına, daha önceki kimi ‘görece’ taviz verilebilecek amaçlarından vazgeçebilir. Üstelik, bu yöndeki bir tercihin, ele-güne karşı, bir mesaj verme özelliği taşıması da ayrıca bir kazançtır. Çünkü böylece herkes, yeni durumdan asgari zararla kurtulmayı düşünecek; bu da Amerikan taleplerine karşı bu kesimleri daha kırılgan bir hale sokacaktır.

Bütün bu değerlendirmenin Irak seçimleriyle bağlantısı ise şudur: Amerika’nın örneğin Kerkük bölgesinde Türkiye’yi rencide edecek şekilde bir uygulama içine girmesi, şu dönemde Irak meselesiyle daha yoğun olarak ilgilenmek zorunda olmasındandır. Yoksa Amerika, Kürtler için Türkiye’yi feda edecek değildir. Bir başka ifade ile, Irak’ta Amerikan çıkarları yönünde bir dengenin kurulması, Türkiye’nin bazı açılardan ötelenmesini gerektiriyorsa, şu anda bu Amerika için mümkün bir seçenek olabilir. Nitekim Türkiye, Kerkük’teki durumu kökünden değiştirecek bir gelişmeye müdahale edeceğini açıkça deklare etmesine rağmen, Amerika, yine de Kürtler’in bölgeye yerleşmesine itiraz etmemiştir. Bunun nedeni, Amerika’nın, Türkiye’nin aktif olarak bölgeye müdahale edemeyeceği düşüncesinde olmasıdır. Bu durum, elbette Türkiye ile Amerikan ilişkilerini etkiler. Ama, Amerika için, bu yönde alınacak ‘risk’, Irak denkle-minin istenmedik biçimde Amerikan aleyhine dönmesinin beraberinde getireceği riskten daha yüksek değildir. İşte bu yüzden Amerika, açıkça Kürtleri desteklemekte, Türkiye’ye ise, kimi zaman te’dip edici şekilde davranmaktadır. Fakat tekrar hatırlatmakta yarar vardır: Amerika, yine dengelere oynamaktadır ve iki bölgesel aktör arasında asla kesin bir tercih yapma yolunu seçmemektedir. Bu nedenle, Türkiye-Amerikan ilişkileri, Kerkük’teki gelişmeler nedeniyle bir dönem gerginleşebilirse de, kopma noktasına ulaşması zordur. Buna bizzat Amerika izin vermez.

Tekrar Irak seçimlerine dönecek olursak, bu seçimlerin, Irak’ta kalıcı bir yönetimi beraberinde ge-tirmesini kimse beklememektedir. Bu seçimler, Irak’ta Amerika’nın tesis etmeye çalıştığı düzene yönelik bir test özelliği taşımaktadır. Kim Amerikan düzeninin onaylıyor, kim reddediyor, bu seçimlerde belli olacaktır. Öyle görünüyor ki, Şiilerin ve Kürtlerin yoğun katılımı, Amerika’nın bu seçimlerden beklentisini yeterince karşılayacaktır. Sünnilerin boykotunu ise, Amerika, tolere edilebilir bir tepki olarak görmektedir. Zaten şayet Irak’ta böylesi bir seçime yönelik katılımın beklenen düzeyin altında olacağına dair emareler görülmüş olsa idi, seçimler yapılmazdı. Ne zaman ki, ‘iyi-kötü’ bir seçim yapılabileceğine dair işaretler alındı, o zaman seçimlerin yapılması kararı alındı. Dolayısıyla, 30 Ocak seçimleri, genel hatlarıyla, Amerika’nın istediği şekilde gerçekleşmiştir denilebilir.

Fakat elbette ki Sünniler, Şiiler ve diğer gruplar, seçimlerin yapılması yönündeki beklentileri boşa çıkaracak şekilde bir şekilde ittifak kurabilmiş olsaydı, Amerika’nın hevesi kursağında kalabilirdi. Açıktır ki, Irak’taki grupların parçalanmışlık ve bölünmüşlük görüntüsü, Amerika’nın elini güçlendirmekte ve planlarını nisbeten kolay uygulamasını sağlamaktadır. Irak’taki gruplar, tabir-i caizse, “her grubun yanındakiyle övündüğü” fırkalaşma halini yaşamak-tadırlar ve bu halleriyle, Amerikan işgaline karşı ciddi bir direniş göstermeleri de zordur.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...