|

IRAK SEÇİMLERİ
Irak’ta göstermelik seçimler yapıldı. Sünnilerin genel
olarak boykot ettiği seçimlere, Şiiler ve Kürtler aktif olarak
katıldılar. Denetim ve gözetim işlerini neredeyse bütünüyle Amerikan
askerlerinin üstlendiği seçimler, herkesin bildiği üzere,
‘göstermelik’ti. Ancak bazı şeyleri ‘göstermek’ için yapıldığını da
herkes biliyordu. Bu nedenle, bu seçimler vesilesiyle, genelde dünya
kamuoyuna ve özelde de Iraklılara gösterilmek istenen şeyler üzerinde
durmak gerekmektedir.
Öncelikle Amerika, Irak’ta bulunma amacına ilişkin olarak bu seçimleri
bir vesile olarak görüyordu ve seçimler, ele güne karşı: “Irak halkının
özgür iradesinin tecellisi için Saddam’ı devirdim” diyebileceği bir
fırsattı. Herkes, bunun böyle olmadığını bilmekle birlikte, özellikle
Şiiler ve Kürtler’in aktif olarak bu süreçte yer alacaklarını bilen
Amerika, ‘suç ortakları’ sayesinde, bir biçimde meşruiyet zemini
bulabileceğini düşünüyordu. Nitekim Şiiler ve Kürtler, genel olarak bu
plana uygun hareket ettiler ve Amerikan politikası içinde bir rol
üstlenmeye talip olduklarını gösterdiler.
Burada özellikle Şiiler’in tavrı daha önemliydi. Zira ülkedeki en büyük
etnik grup olan Şiiler’in bir biçimde seçimlere katılması, Amerika’nın
en çok önem verdiği hususların başında geliyordu. İki yıla yakın bir
süredir, Amerika, ‘radikal’ Şiileri saf-dışı etmekle uğraştı ve Mukteda
El-Sadr örneğinde olduğu üzere, bu amacına ulaşmak için her yola
başvurdu. Neticede geniş ve ılımlı Şii kesimler, sürece katılacaklarını
beyan ettiler ve seçimlere katılmak suretiyle Amerikan hakimiyetini
meşrulaştırmış oldular.
Kürtler’in katılımının ise farklı boyutları vardı. Bilindiği gibi
Şiiler, Amerikan müdahalesi sırasında nisbeten ‘nötr’ denilebilecek bir
tavır sergilediler ve Amerika’ya karşı ne çok ciddi bir direniş
gösterdiler, ne de Kürtler gibi işgale aktif destek verme yolunu
seçtiler. Ama Kürtler, müdahale sırasında açıkça Amerikan askerleriyle
birlikte Saddam askerlerine karşı savaştı. Amerika, bunun karşılığı
olarak, Saddam’ın devrilmesinden sonra kurulan geçici yönetimde,
Kürtler’i önemli pozisyonlara yerleştirdi. Kürt gruplar ise, fırsatı
ganimet bilip, Amerika’dan daha fazlasını koparmak hevesiyle önce
bağımsızlık, o olmayınca, federasyon istediler. Ancak Amerika, her iki
talebi de kabul etmedi. Bununla birlikte, müdahale sırasında aktif
destek vermiş olan bir grubu bir biçimde desteklemek gerektiği için,
Kürtler’e seçimleri beklenmelerini tavsiye ettiler. Hesap şuydu: Kerkük
örneğinde görüldüğü gibi, Irak denklemi içinde Kürtler’in pozisyonu
güçlendirilecek, böylece hem bölgedeki dengeler alt-üst edilmemiş
olacak, hem de açıkça Amerikan tarafında yer alan Kürtler taltif edilmiş
olacaktı. Nitekim seçimlerden hemen önce sayıları yüz bini aşan Kürt
mülteci, Kerkük’te seçimlerde oy kullanacak şekilde bölgeye
nakle-dilmişlerdir. Seçim sonuçları henüz belli olmamakla birlikte,
Kerkük’te dengenin Kürtler lehine değişmesi hem istenmektedir, hem de
sonucun bu yönde çıkması için gerekenler yapılacaktır.
Ancak bu durumun, Kerkük meselesiyle bir biçimde ilgili olan Türkiye’yi
de Irak denklemi içine çekme ihtimali de vardır. Fakat burada özellikle
Amerikan yönetimindeki neo-con’ların meseleye bakışaçısının önemli
olduğuna dikkat edilmelidir. Bilinmelidir ki, Amerika, Soğuk Savaş
döneminden sonra tek süper-güç olarak kalınca, stratejik çıkar hesabı
uyarınca, ‘acilci’ ve ‘şahin’ politikalara bilinçli olarak yönel-miştir.
Zira ‘soft politics’, dengelerin değişme ya da bozulma ihtimalinin
olduğu dönemlerde, itizalci grupların ayrılıkçı emellerini besleyebilir.
Bu nedenle, ‘hard politics’ uygulanmalıdır ki, muhtemel aykırı seslerin
sert ve ani bir şekilde bastırılması mümkün olabilsin. Ve bu tür bir
politikayı benimseyenler, daha önceki dönemlerde ‘risk’ unsuru olarak
görülen seçenekleri tercih etmekte daha aceleci ve istekli
davranabilirler. Bu durumu, Amerika’nın Ortadoğu’ya yönelik yeni
hesaplarıyla ve Türkiye’nin tezkere sürecindeki tavrına yönelik Amerikan
tepkisiyle test etmek mümkündür. Bush yönetimindeki ‘şahinler’, daha
önce kurulmuş olan dengeleri gözetmek yerine, bölgeyi ‘kökünden’
değiştirecek BOP projesini gündeme getirmişler ve bunun için yapılması
‘acilen’ gereken şeyleri yapacaklarını da beyan etmişlerdir. 11 Eylül
olaylarından sonra da derhal bu yönde adım atmış ve Afganistan ve Irak
müdahaleleri gerçekleşmiştir. Bu politika değişikliği, Clinton
dönemindeki siyaset tarzından açıkça farklıdır; fakat ‘kazara’ da olmuş
değildir. Clinton döneminde ‘riskli’ olarak görülen bu seçenek, Bush
döneminde aktif politikanın merkezine oturmuştur. Nitekim bu bağlamda,
öteden beri söylenegelen “Türkiye’nin vazgeçilmezliği” veya “stratejik
ortaklık” kavramlarının eski önemini yitirebileceği yönünde yorumlar da
yapılmıştır. Buradan Amerika’nın yeni dönemde Türkiye’yi feda
edebileceği gibi bir sonuç elbette çıkmaz; ama şu netice çıkar: Yeni
Amerikan yönetimi, amaçlar ve hedefler listesinin en üst sırasına eğer
‘yeni’ ve ‘hayati’ bir takım hususları eklemişse, bunlara ulaşmak adına,
daha önceki kimi ‘görece’ taviz verilebilecek amaçlarından vazgeçebilir.
Üstelik, bu yöndeki bir tercihin, ele-güne karşı, bir mesaj verme
özelliği taşıması da ayrıca bir kazançtır. Çünkü böylece herkes, yeni
durumdan asgari zararla kurtulmayı düşünecek; bu da Amerikan taleplerine
karşı bu kesimleri daha kırılgan bir hale sokacaktır.
Bütün bu değerlendirmenin Irak seçimleriyle bağlantısı ise şudur:
Amerika’nın örneğin Kerkük bölgesinde Türkiye’yi rencide edecek şekilde
bir uygulama içine girmesi, şu dönemde Irak meselesiyle daha yoğun
olarak ilgilenmek zorunda olmasındandır. Yoksa Amerika, Kürtler için
Türkiye’yi feda edecek değildir. Bir başka ifade ile, Irak’ta Amerikan
çıkarları yönünde bir dengenin kurulması, Türkiye’nin bazı açılardan
ötelenmesini gerektiriyorsa, şu anda bu Amerika için mümkün bir seçenek
olabilir. Nitekim Türkiye, Kerkük’teki durumu kökünden değiştirecek bir
gelişmeye müdahale edeceğini açıkça deklare etmesine rağmen, Amerika,
yine de Kürtler’in bölgeye yerleşmesine itiraz etmemiştir. Bunun nedeni,
Amerika’nın, Türkiye’nin aktif olarak bölgeye müdahale edemeyeceği
düşüncesinde olmasıdır. Bu durum, elbette Türkiye ile Amerikan
ilişkilerini etkiler. Ama, Amerika için, bu yönde alınacak ‘risk’, Irak
denkle-minin istenmedik biçimde Amerikan aleyhine dönmesinin beraberinde
getireceği riskten daha yüksek değildir. İşte bu yüzden Amerika, açıkça
Kürtleri desteklemekte, Türkiye’ye ise, kimi zaman te’dip edici şekilde
davranmaktadır. Fakat tekrar hatırlatmakta yarar vardır: Amerika, yine
dengelere oynamaktadır ve iki bölgesel aktör arasında asla kesin bir
tercih yapma yolunu seçmemektedir. Bu nedenle, Türkiye-Amerikan
ilişkileri, Kerkük’teki gelişmeler nedeniyle bir dönem gerginleşebilirse
de, kopma noktasına ulaşması zordur. Buna bizzat Amerika izin vermez.
Tekrar Irak seçimlerine dönecek olursak, bu seçimlerin, Irak’ta kalıcı
bir yönetimi beraberinde ge-tirmesini kimse beklememektedir. Bu
seçimler, Irak’ta Amerika’nın tesis etmeye çalıştığı düzene yönelik bir
test özelliği taşımaktadır. Kim Amerikan düzeninin onaylıyor, kim
reddediyor, bu seçimlerde belli olacaktır. Öyle görünüyor ki, Şiilerin
ve Kürtlerin yoğun katılımı, Amerika’nın bu seçimlerden beklentisini
yeterince karşılayacaktır. Sünnilerin boykotunu ise, Amerika, tolere
edilebilir bir tepki olarak görmektedir. Zaten şayet Irak’ta böylesi bir
seçime yönelik katılımın beklenen düzeyin altında olacağına dair
emareler görülmüş olsa idi, seçimler yapılmazdı. Ne zaman ki, ‘iyi-kötü’
bir seçim yapılabileceğine dair işaretler alındı, o zaman seçimlerin
yapılması kararı alındı. Dolayısıyla, 30 Ocak seçimleri, genel
hatlarıyla, Amerika’nın istediği şekilde gerçekleşmiştir denilebilir.
Fakat elbette ki Sünniler, Şiiler ve diğer gruplar, seçimlerin yapılması
yönündeki beklentileri boşa çıkaracak şekilde bir şekilde ittifak
kurabilmiş olsaydı, Amerika’nın hevesi kursağında kalabilirdi. Açıktır
ki, Irak’taki grupların parçalanmışlık ve bölünmüşlük görüntüsü,
Amerika’nın elini güçlendirmekte ve planlarını nisbeten kolay
uygulamasını sağlamaktadır. Irak’taki gruplar, tabir-i caizse, “her
grubun yanındakiyle övündüğü” fırkalaşma halini yaşamak-tadırlar ve bu
halleriyle, Amerikan işgaline karşı ciddi bir direniş göstermeleri de
zordur.
|