|
Bir Dergi Bir Alıntı
İslami Liberalizm, BOP ve Tarih Bilinci*
Mustafa ÖZEL
İDEOLOJİLER, göz kamaştıran neon ışıkları. O kadar
aydınlatıyorlar ki, hiçbir şeyi göremiyorsunuz. Bilimle büyünün, dinle
felsefenin acayip karışımı. İdeoloji hem bir 'kafaya alma' sanatı, hem
bir mücadele silahı. Neye, nasıl, ne ölçüde yaradığını farketmeyenlerin
elinde patlayan bomba. Masum görüntülü şeytan.
Liberalizm, ideolojilerin şahı. Kapitalizm bir toplum sistemi olarak
varlığını devam ettirdikçe, bütün ideolojiler ona bakıp hizaya girdi.
Hobbes ile Locke'ın modernlere armağanı. Bir de Spinoza'nın. Hobbes,
bireyin kâşifi; Locke, mülkiyetin. Spinoza, libere bireyin politik
ilahi-yatçısı. Yahudilikten kovuldu, fakat Yahudiliği modern/liberal
devletin norm ve ilkelerine uydurdu. Yeni bir arz-ı mev'ud sundu onlara:
Din özgürlüğü, ticaret özgürlüğü, özgür olma özgürlüğü.
Liberalizm, kapitalizmin meşruiyet beratı. Son iki yüzyılın iki büyük
düşünce ırmağı (ve iki büyük siyaset programı), sosyalizm ile
nasyonalizm, li-beralizme karşı başarısız protestolar. Liberalizmin
özgürlüğü, uygulamada, kapitalist girişimcinin kolaylıkla mülk
edinmesine yarıyor; toplumun büyük çoğunluğunun ise "zincirlerinden
başka kaybedecek hiçbir şeyleri" kalmıyordu. Sosyalizm, bu mülkiyetçi
kutuplaşmaya başkaldırıydı. Ulusçular, ana problemin sınıflar arasında
değil, uluslar arasındaki çıkar çatışmasında yattığını söylediler.
Serbest ticaret, eşit gelişme düzeyinde olmayan ülkelerden birini
zenginleştiriyor, diğerini (görece) yoksullaştırıyordu.
Liberalizm ile diğer iki ideoloji arasındaki mücadele 20. yüzyıl
Avrupası'nı kana buladı. Liberaller mücadeleden galip çıktı ve yüzyılın
sonunda, diğer ideolojiler sahneden çekilince, tarihin sonunu ilan
ettiler. Tarih güneşi, Batı'da batmıştı. Ya 'Doğu'da?
İslamî Liberalizm Alır mıydınız?
Soğuk Savaş'ın son yılında, Amerikalı bir akademisyen (Leonard Binder)
pat diye bir kitap yayımladı: Islamic Liberalism (Chicago Univer-sity
Press, 1988). Henüz Tarihin Sonu ilan edilmemiş ve Medeniyetler
Çatışması başlamamıştı! Yirminci yüzyıl sosyal biliminin gözbebeği olan
kalkınma teorilerinin Müslümanlarca nasıl ele alındığını tartışan yazar,
İslam ülkelerinde siyasî liberalizmin başarı şansını araştırıyor ve
istikamet telkin edici bazı öneriler sunuyordu. Temel tezi son derece
çarpıcıydı: "İslam dünyasında güçlü bir İslamî liberalizm olmadan,
burjuva devletleri ortaya çıksa bile, siyasî liberalizm başarılı
olamaz."
Neydi İslamî liberalizm? Bin-der'm cevabı gayet netti: "Kutsal Kitaba
dayalı geleneksel İslamî yönetim anlayışını temin eden, fakat aynı
zamanda li-beral siyasî uygulamaları İslam geleneğinin kabule şayan
sahih bir yorumuna dayandıracak yorumcu bir çerçeve sunabilen anlayış."
Siyaset bilimcimiz, Fuku-yama ve Huntington gibi tezgâhtarların aksine,
asıl niyetini gizlemiyordu. Bugünün görevi, diyordu, "dinin, rakip bir
toplumsal kuvvet tarafından kullanılmasına imkân verilmeden, burjuva
ideolojisinin bir parçası haline getirilmesidir. İslam, liberal
kapitalizmin yörüngesine sokulmalıdır."
Binder, İslamî hareketleri gayet iyi incelemişti. Yükselen İslamî
hareketlerin, keskin bir siyasî eylemcilik retoriğine rağmen, ideolojik
yönden hâlâ bomboş olduğunu söylüyor ve sözünü şöyle bağlıyordu: İslamî
hareket, liberal tasarı için hem bir tehlike, hem bir vaattir. Orta
Doğu'da burjuva devletinin ortaya çıkışını besleyebilir de,
engelleyebilir de. Hatta, İslamî hareket devleti ele geçirebilir,
kitleler üzerindeki nüfuzunu daha da kuvvetlendirebilir ve burjuvazinin
hegemonik gücü ele geçirme çabalarını kesin biçimde bloke edebilir.
Yahut, bölgede liberal demokrasilerin gelişmesine yararlı olabilir."
Müslümanları liberal demokrasiyi gerçekleştirme kapasitesine sahip bulan
İslamî Liberalizm yazarı, onlara önce on maddelik bir amentü sunuyordu:
1. Liberal hükümet kesintisiz bir rasyonel (akılcı) söylem sürecinin
eseridir.
2. Rasyonel söylem aynı kültürü, hatta aynı bilinci paylaşmayan insanlar
arasında bile mümkündür.
3. Rasyonel söylem karşılıklı anlayışa ve kültürel uyuşmaya (konsensüse)
yol açabilir, ayrıca tek tek meseleler üzerinde uyuşma sağlayabilir.
4. Uyuşma, istikrarlı siyasî düzenlemelere imkân verir ve tutarlı siyasî
stratejilerin seçilmesinin rasyonel temelidir.
5. Rasyonel stratejik seçim, kolektif eylem sayesinde insanların içinde
bulundukları şartları ilerletmenin temelidir.
6. Bu anlamda, siyasî liberalizm bölünme kabul etmez. Ya evrensel
biçimde hüküm sürecek, yahut mantık dışı eylemle savunulmak zorunda
kalınacaktır.
7. Orta Doğu veya başka yerlerde liberalizmin reddi bir manevî (ahlâkî)
kayıtsızlık meselesi değildir.
8. Siyasî liberalizm, ancak toplumsal ve entelektüel ön şartlarının
mevcut olduğu yer ve zamanda mevcut olabilir.
9. Bu ön şartlar Müslüman Orta Doğu'nun bazı kısımlarında mevcuttur
zaten.
10. Bilinci İslamî kültürle biçimlenmiş insanlarla rasyonel bir söylem
içine girmek suretiyle, o bölgede ve liberalizmin yerli malı olmadığı
başka yerlerde, siyasî liberalizmin gerçekleşme ihtimallerini arttırmak
mümkündür.
Örgütçü Mitlerin Marifetleri
Yukarıdaki siyasî-ahlakî-fikrî nizâmnâme aklen kanıtlanabilir veya
çürütülebilir nitelikte değildir. Belirli bir metafiziğe, belirli bir
tarih yorumuna dayanmaktadır. Modern tarih yazımı bilinçle kurgulanmış
örgütçü kavramlara dayanıyor. Bu kavramların mahiyetine nüfuz
edilmedikçe dikkatlerin gerçekliğin hangi veçheleri üzerinde (ve niçin)
odaklaştırıldığı anlaşılamaz. Tarihçi William McNeill'in kelimeleriyle:
"Örgütçü kavramlar tarihçilere, tarihlerinden neleri dışlayacaklarını
bilme imkânı verir. Böyle bir ilke olmadan, anlaşılabilirlik ortadan
kalkar. Seçme yapmak, anlaşılabilirliği sağlar ve seçmeciliğin tutarlı
olması için örgütçü kavramlara ihtiyaç vardır. Her şey, geçmiş hakkında
sorulan sorulara bağlıdır; ta-rih belgeleri soru sormazlar. Sadece
tarihçiler yapabilir bunu." Wallers-tein, McNeill'den bir adım ileri
gidip, kavram yerine mit kelimesini kullanı-yor. Ona göre tarihçiler
eserlerini, onları biçimlendiren, onlara nüfuz eden veya onları
temellendiren örgütçü mitler etrafında inşa ederler. Bu mitler,
sınanabilir önermeler değildir. Modern tarih yazımı teolojiyi bir yana
atmadı; sadece eskilerinin yerine yeni mitler ikame etti.
Avrupa'da tarih yazımı St Augustine'in İlahî Şehir'i yazmasından sonraki
bin yıl boyunca Hıristiyan destanları tarzmdaydı. Bu destanlara göre,
insanlığın büyük bölümü putperest ve sapkındı; imana gelmeleri
bekleniyordu. Zaten mit kelimesi de "Hıristiyanî doğrulara ters düşen"
demekti. Siyasî yönetimler, bu büyük amaca hizmet ettikleri ölçüde meşru
idiler. Spinoza, bu teolojiko-politik sorunu, siyaset lehine çözüme
kavuşturdu. Sekülerleşme sadece dinî inancın mahremleşmesi, kişiye özel
kılınması değil; siyasetin periferisine yerleştirilmesiydi. Liberalizm,
dinin paranteze alınması ölçüsünde ete kemiğe büründü.
Kapitalizm küreselleştikçe İslamî, Konfüçyen veya Budist liberalizm
arayışları hızlanacaktı. Amaç, Batı dünyasında olup bitenin Batı-dışı
dünyada tekrarlanmasıydı. Liberalizm, baskı altındaki bireyin kendi
özgürlük alanını genişletmesi olarak sunulmakla beraber; gerçekte hem
ulusal hem küresel sistem içinde sürüp gitmekte olan kapitalist aktarım
(sömürü) sürecini katlanılır kılma projesidir. İktisadî liberalizm,
gerçekte piyasa düşmanı bir tekel düzeni olan kapitalizmi "serbest
piyasa sistemi" olarak sunarken; siyasî liberalizm, bu tekelciliğin
garantörü olan devlet yapılarının ve devletlerarası işbirliğinin
meşruluğunu sağlıyor.
Serbest piyasa ile siyasî liberalizm arasında kurulan bağın hiçbir
tarihsel temeli yoktur. Serbest piyasa, kapitalizm-öncesi bir çağda
vücut buldu. Piyasanın, siyasî hürriyetleri teminat altına aldığı, çünkü
onlarsız var olamayacağı iddiası da doğru değildir. Başta Hitler
Almanya'sı olmak üzere, "20. yüzyılın kapitalist diktatörlüklerinin
açıkça gösterdiği gibi, mübadele hürriyeti siyasî hürriyetlerin en ağır
biçimde bastırılmasıyla tam bir uyum içinde olabilir. Piyasanın ihtiyaç
duyduğu şey sadece mülkiyet ve sözleşme güvenliğini teminat altına alan
tek biçim bir hukuk sistemidir. Piyasa, liberal bir siyasî rejimde
olduğu kadar, diktatörlük rejimi altında da etkin biçimde işleyebilir."
David Beet-ham bu sözleri 12 yıl önce yazıyordu
(European Journal of Political Research, 23, 1993.) Çin'in son çeyrek
yüzyıldaki kızıl kaptalizmi de onu doğruluyor.
Rasyonelin Değil, Makulün peşindeyiz Rasyo-naliteyi mevcut kapitalist
yapılanmayı, tekelci piyasa yapılarını ve onların garantörü konumundaki
ulusal/küresel politik yapıları haklılaştırma ile özdeşleştiren
libe-ral/neoliberal teorisyenler, Batı dünyasında miadını doldurmuş
örgütçü mitleri Batı-dışı dünyaya ihraç ediyorlar. İslamî liberalizm de,
bu yönelişin doğal bir parçasıdır. Binder ve "yurttaşlarının" hedefi
açıktır: İslamiyet'i, rakip bir toplumsal kuvvete kaptırmadan, burjuva
ideolojisinin bir parçası haline getirmek. Onu, liberal kapitalizmin
yörüngesine sokmak.
Biçimsel rasyonalite, makuliyet ile aynı şey değildir. Makuliyet,
sayısız "iyi" yönetim biçiminin mümkün olduğunu ve en sürdürülebilir
siyasî yönetimlerin, empoze yönetimler değil, TARİH-COĞRAFYA-KÜLTÜR ile
uyum içinde geliştirilen yönetimler olduğunu belirtir. Müslümanlar,
çağdaş Avrupa'nın siyasî birikiminden yararlansalar bile, en iyi nasıl
yönetilebileceklerine dair kararı kendileri vermek; "erdemli şehrin
reisinin" şartlarını belirleyip, sonra da kendileri seçmek
durumundadırlar. Buna hakları da, fikrî ve fizikî güçleri de vardır.
Binder, BOP'un 15 yıl önceden habercisi gibidir. BOP (Büyük Orta Doğu
Projesi), yukarıdaki 6. maddenin ruhuna uygun bir girişim: "(Batı'nm
dayattığı tarzda) siyasî liberalizm bölünme kabul etmez. Ya evrensel
biçimde hüküm sürecek, yahut mantık dışı eylemle savunulmak zorunda
kalınacaktır." Gerçekten de, muhafazakâr etiketli Amerikan siyasî eliti,
evrensel kabul görmekten uzak bir yaklaşımı "mantık dışı eylemle" kabul
ettirmeye çalışıyor.
Bu süreçte, Müslümanların elini kolunu bağlayacak en önemli faktör,
Batılıların askerî veya ekonomik güçleri değil, siyasî propaganda
güçleridir. Bir yandan, birçok örgütçü mit sözlü-ğümüzün vazgeçilmez
kelimeleri haline gelecek; diğer yandan, Müslüman toplulukların her
girişimini Büyük Orta Doğu Projesi'nin bir parçası saymaya yöneleceğiz.
Bu tutumların ikisi de felakettir. Biri sağlıklı düşünme yeteneğimizi,
diğeri hareket yeteneğimizi iptal eder.
Liberalizm, demokrasi, sivil toplum gibi örgütçü mitleri tarihî
bağlamları içine yerleştirmeden kullandığımızda, ister istemez
idealleştirmek zorunda kalırız. Hayek çapındaki bir liberal, (çağdaş)
demokrasiyi liberalizmin en büyük engeli sayarken; Wallerstein çapındaki
bir toplumcu, liberalizmi demokrasinin en büyük düşmanı sayabili-yor.
Biz hem demokrasiyi putlaştırıyoruz, hem liberalizmi. Gerçekte ikisini
de tartışmadan kabulleniyor; Batı'nm bize biçtiği "deli gömleklerini"
itirazsız giyiyoruz. Cemaatlerimiz bile birer STK (sivil toplum
kuruluşu) olup çıktı.
Siyaset, esası itibariyle seküler yani dünyevî bir faaliyettir. Kişi ve
grup çıkarlarıyla yakından ir-tibatlıdır. Ancak, siyaseti bir takım
temel ilke ve değerler çerçevesinde yürütmediğiniz zaman,
uzun ömürlü yapılar oluşturamaz, insanları huzur içinde yönetemezsiniz.
İdeolojiler birer müsek-kin; geçici rahatlık sağlıyor, etkileri geçince
rahatsızlık büyüyor. Batı dünyası, önce dini (Kilise'yi) temel siyasî
kurum haline getirdi; sonra dini siyasî hayattan bütünüyle dışladı.
İfrat ve tefrit. îslam dünyasında ise din hep rehber oldu, siyasete yön
verdi; ama hiçbir zaman Kiliseleşmedi. İnsanca bir yönetim için bu
tarihî tecrübeyi önemsemeli; Batı'nm deli gömleklerini üzerimizden
çıkarıp, kendi yolumuzu kendi kelimelerimizle bulmalıyız.
* Anlayış Haziran 2005 |