|

ASLINDA NE DÜŞÜNMÜŞTÜK
Hüseyin ALAN
Curcuna içinde akıp giderken ahaliyi
de peşinde sürükleyen bir yaşam, herkesi anaforuna almış sürüklüyor, ama
kişiler de bir biçimde kendi hayatını kendi yönlendiriyor. Kendi
hayatını yaşayanlar, nadiren önceden tasarladığına uygun bir pozisyonda
bulunuyor olsalar da genelde hayatın kendine sunduğu şartlarda bir
pozisyonu-duruşu kabul etmek zorunda kalıyorlar. İki halde de; günlük
hayatın hay-huyları ve değişik ayrıntıları içerisinde boğulmuş ve
totalde çepeçevre işgal edilmiş olduğunun çoğunlukla farkında bile
olmadan. Pozisyonu ve oynadığı rolü seviyor olsa da olmasa da, bir
koşuşturmanın peşinde ha babam de babam ilerliyor. Bu hengâmede bazen
kendi ve ailesi adına bazense ilave başka saikler ile motive edilerek
terapi yapıyor ve kendini rahatlatıyor. Modern kent hayatı, fıtratı
bozarak kendisine uygun insanı öylesine üretti ki; insan kalmayı
hatırlayanlar bile dinginleşecek bir değişim özlemi ile farklı bir
gelecek umudu ile arayışını sürdürüyor. Sade, yalın ama sapkın bir dini
anlayış, değişik görünüme bürünmüş gizemli bir tarikat
öğretileri-toplantıları bile onlara huzur veriyor. Değişik-farklı her
şeye gönlünü kaptırmaya hazır vaziyette. Tam olarak ne aradığını da
bilmediğinden, önüne çıkan farklı bir tarzı, yaşadığı melanetten
kurtulma adına sükûnet sayarak benimsiyor. Yığınlar sürü psikolojisi ile
sanal bir âlemde ve hayali hedefler peşinde koşturuluyor. Bundan böyle
artık her şeyi sistem belirliyor ve sofistike yöntemlerle de kişilik
üretiyor. Sonuçta o, her konuda önüne sürülen arzın yönlendirdiğine
hevesli, şartlanmış bir tüketici konumundadır. Nasıl düşüneceğinden ne
yiyip içeceğine, nasıl giyineceğinden kazanç ve harcama kalıplarına ve
hatta mutluluk formüllerine kadar, hemen her şeyde önüne sunulana rağbet
ediyor… Bu işi önceden tasarlayıp yapan profesyoneller; tabiatı ile önce
insan denen varlığın zihin kodlarında oynayarak ve onu başka bir 'türe'
dönüştürerek işe başlıyor. Artık onlar açısından gerisi kolaydır. İnsanı
bir kez değiştirdin mi; onunla istediğin gibi oynar, düşünüş ve
duyuş-larını değiştirir ve nihayet ona istediğin her şeyi de
yaptırabilirsin. Bu insan da, aynen geçmişte ol-duğu gibi; yeni zihin
kodları ile kitabı tahrif edecek, hükümleri başka bir bağlamda ama keyfi
yorumlayacak ve kendine uydurduğu dinin dindarı bile olacaktır. Sanki
kitap ona uyulması için inmiş bir mesaj değil de, kitabın ona uyması
gerekiyormuş gibi… Onların da yaptıkları bundan başkası değil zaten...
Buna rağmen insanlar arasında öyleleri de var ki; kendilerine dayatılan
bu dar kalıpları kırmış, ha-yatın anlamını kitabi ölçekte sahih ama
diğerlerinden bir başka kavramış olarak varlar. O sahici insanlar;
mevcut zihinsel ve davranışsal kuşatmaya rağmen iyi şeyler düşlediği bir
yaşama biçiminin peşinde, ama kulluk bilincini de yitirmeden soylu bir
şahitliğin tatlı sıkıntılarına muzdaripler. Hurda yığınlarının arasında
kalmış parlayan birer pırlanta gibiler. Kitabi ilkelerin ışığında başka
bir ilişki biçimi geliştiriyor, diğerlerinin havsalasının alamayacağı
değerlerle hareket ediyorlar. Bu gibilerin kendine has, özel bir gelecek
düşleri tabii ki yok ama kendilerine sunulan sanal âlemin cazip büyüsüne
de kapılmıyorlar. Onlar; her şeyden daha önemli tuttuğu değerlerin
yerleşmesi için ve bu değerler skalasında anlamlı kılmak istediği bir
ha-yat için çabalamaktalar. Aslında diğerlerine de hi-tabeden vahy,
onlarda başka bir anlamı ve gerçeği ifade ediyor. Onlarda tahrifat yok
teslimiyet var, peşine değil vadeliye-görünmeyene razılar. İlkeleri var
kitaptan alıntı; değişmiyorlar değişen zamana göre. Sahte görüntülerin
arasında güven veren tek umutlar. Ta Âdemden bu yana Allah'ın,
meleklerinin ve müminlerin salât ve selam ettiği kullar işte bunlardır…
Bu bir tercihtir elbette. Dileyen dilediği gibi bir referanstan ve ona
dayalı bir yorumdan hareketle yaşamayı seçiyor.
Nihayet bütün bu hengâmede-koşuşturmada boğulup kalıyor insanlar. İnsan
olarak kendimizi bileli beri çıktığımız bu yolda, düşlediklerimizin bir
kısmına kavuşmuş olsak bile işin başında, bazen yola niçin çıktığımızı
ve şu an nerede olduğumuzu-durduğumuzu ve bu gidişin bizi nereye doğru
sürüklediğini atlıyor, gözden kaçırabiliyoruz. Genellikle de böyle
oluyor bu.
Yola çıkmak deyince; her kişi kendi hayatı ile ilgili bir takım amaçlar
hedefleyerek hayata atılıyor. Bu atılma aslında; başlangıcı ve sonu
itibarı ile bizi kuşatan bir iradenin takdiri ile varolan bir gerçektir.
Cennetten atılma, ana rahmine atılma, oradan dünyaya atılma ile devam
ediyor. Derken kucaklara atılma ve nihayet reşit olup hayata atılma ile
sürüyor. Nihayet yaşayıp durduğumuz dünyadan da ölüme atılarak son
bulacak olan bir serüven bu. Bütün bu süreçte kişinin asla dahli, seçimi
yok. Bitmeyecek kadar uzunca gözüktüğü halde, aslında kısacık bir sürede
bitiveren ve önceden tayin edilmiş bir ömrün tamamlanmasından ibaret bir
iş bu. Onun içindir ki; dünya çok ciddiye alınacak, tûl-u emel
beslenecek kadar vefalı bir âlem değildir. Dalgaya alınacak kadar da
basit bir yurt olmadığı gibi. Takdir edilmiş, lütfedilmiş ve dahasını
kazanmak için şanslı kılınmış bir garip yolcunun yolculuğu işte. Dünya
hayatı buradan ötelere, ahiret yurduna hazırlık mekânı olarak
görüldüğünde ise; bu kısacık ömürde her şeyin anlamı değişiveriyor
birden. Amaç ve anlamlar başka bir merkeze kilitleniyor, değer yargıları
bir başka tarza geçit veriyor. Her düşünüş ve davranış Allah'a göre
sabitleniyor. Hep O dikkate alınıyor, hep O'nun rızası gözetiliyor.
İşte; her şeyin önü ve sonu, önemi ya da önemsizliği bundan ibarettir.
Çünkü, sonuçta yeniden diriliş ve hesap var. Sonrası, hak edilen ebedi
yurdun sakinleri olarak durma vakti. Yaratılışını Allah'ın iradesi,
başından geçenleri de takdiri olarak görenlerde; varlık gerekçesi,
yaratılış gayesi vahiy ile irtibatlanacak, hayatın anlamı da bu
değerlerle göre yoğrulacaktır. Bu hayat, sınanma mekânından başka bir
yer değildir. Sınanma bilincini yitirmeyenlerdeki itibar ve tapınma da
böylece gerçeğine uygun olarak yerine getirilmiş olacaktır... Onlarla
işimiz var bizim, kardeşleriz biz onlarla. Sanal âlemde sahte değerlerin
peşinde koşturanlar ve elma şe-kerine kanıp dinini oyuncak edinenlerle
de hesabımız olduğu gibi.
Hayatın gündelik ayrıntılarında kaybolmamak ve diğerlerine benzememek
için zaman zaman durup kendimize bazı soruları sormalıyız. Yapıp
ettikle-rimizin tümüne; ben bütün bunları niçin yapıyorum, bu yapıp
ettiklerimden sonuç olarak ben ne bekliyorum diye, bakmak ve kendimizi
elden geçirmek için. Yaptıklarıma, durduğum yere bakarak; oysa
başlangıçta ben ne düşünüyordum diyebilmek için. Günlük kargaşa içinde
yürü-yorken, farkında olmadan ama, aslında değişerek gerçek amacımı
yitirdim mi?.. Cevapları açık yüreklilikle kendimize verebilmeli,
dostlarımızın hayırhah eleştirilerini de kaale almalıyız. Biliyoruz ki;
genelde yola çıkarken hedeflediğimiz yerimizi giderek kaybettiğimiz bir
vakıadır. Şu an nerede olduğumuza bakarak, başlangıçta güdülen
ama-cımızı yitirdiğimiz de aşikârdır… Nihayetinde bir Müslüman,
kendisine sunulan yabancı bir hayatta, mala davara zarar vermeyen bir
özgürlük türküsü ile, sadece kendisi kalmaya çabalayıp o menzilde de
oyalanmaya başlayınca, amaçlarını yitirmiş, kuru kalabalıklar arasında
kaybolmaya razı gelmiş sayılır. Kendi talepleri peşinde koşan değil,
kendine sunulan ile avunan birileri gibi…
Oysa biliyoruz ki, işin başlangıcında, yola çıkarken sorduğu sorulara
verdiği cevapları onu böylesi bir duruşa götürmeyecekti. Söz gelimi;
eğitim alır-ken, iş kurarken, evlenirken ve sosyal çevre edi-nirken dini
değerlere bağlı kalacağını, değerlerini yaşayıp yayacağı azmi ile eninde
sonunda İslam Ümmetinin bir parçası olacağını kararlaştırmıştı. Onca
çabaları, ayrıntı hesapları, sorup soruşturmaları ve harcanan yılları
hep iyi ve daha güzel kulluk için yapmıştı. Elbette ki, bu çaba ve
gi-rişimlerinden elde edeceklerini de, hayırhah beklentilerle yoğurmak
için… Hayata atılırken tasarladıklarından birisi olan eğitim olayına,
ondan beklentilerine bir bakalım: Sondan baktığımızda görüldü ki iyi bir
eğitim; iyi bir iş bulma imkânına ve ondan da sadece çok kazanç edinmeye
dönüştü. Elde ettiği kazanç ile giderek sistem içinde bir statü
arayışına yöneldi. Yani onlar tarafından adam yerine konulmak için
verilen bir acziyet mücadelesine dönüştü. Giderek sıradanlaştı ve
kendisini azgın/kapitalist bir tüketici kalıbında buldu… Gerçekte
düşlenen ise iyi bir eğitim ile asıl amacına koşturacak bir araçtı.
Zaten sonuç olarak bu tarz beklentilerine de dolayısı ile cevap verecek
bir donanım süreci idi. Sonucunda da istedikleri kendine sunulacaktı.
Ama Müslü-man, aslında ve tamamen bu sonucu amaçlayarak yola
çıkmamıştı... O halde neydi asıl amacı? Zi-hinsel beceriler elde etmek,
olup bitenleri doğru kavramak, anlamlı bir dünya kurmak ve Salih kulluğa
ulaşarak Allah'ın dinine yardım etmek. Ayrıca merak, doğru görüşlülük,
sabırla hareket, cesaret, beceri, girişim, başarısızlıklar karşısında
yılgınlığa düşmemek gibi niteliklerle de sonuna kadar donanmaktı.
Hepsinin tamamlanmasında ise; kitabi doğrulara her şartta ama her şartta
bağlı kalarak yılmadan yürümekti… Buydu yola çıkarken güttüğü asıl amaç;
bütün bunlar içindi iyi bir eğitim ve sonucunda bekledikleri. Hatta
sistemin öğretmek istemediklerini de öğrenmeye merak salarak. Peki,
eğitim yolu ile bu sonuçları elde eden kişi, bu becerilerini nerede
kullandı? Hayat içinde, hayata atıldığında giderek nerede konuşlandı?
Doğrulara sadakatini sürdürdü mü? Birlik olduğu kardeşleri ile hangi
geçerli sebeplerden ötürü ayrı düştü?.. Görüldü ki; baştan
niyetlendiklerine, tasarladıklarına uygun duruşta ve övünülecek yerde
değil…
Daha küçücükken cin gibi sorularla ebeveynini sıkıştıran, meraklı
bakışlarla etrafı tanımaya çalışan çocuk, cahili kapitalist eğitim
sisteminden geçtikten sonra, dönüveriyor bir kuzuya. Fıtraten terte-miz,
meraklı ve doğruyu bulup seçmeye meyyal kılınan insan, sistem içinde
sorgulamaksızın var kalmaya çalışınca, Allah yerine sisteme kul-köle
olmaktan kurtulamıyor. Eh, zaten sistem kendi düzeninin bekasını temin
için ve kendine uygun-yarayışlı insanlar üretmek adına bir sürü eğitim
tezgâhları işletiyor. O'nun eğitimden, eğitilmiş insandan temel
beklentisi böylece belli olmaktadır: sistemin devamını sağlamak ve emin
ellerde işletmeciliğini sürdürmek... Bu tezgâhlardan hasbel-kader defolu
çıkan ürünleri; eğitim-dışı ama sistem-içi diğer tezgâhlarla çepe çevre
kuşatarak dönüştürmeye uğraşır. Bütün bunlara rağmen dışarıda kalarak,
hala kendini korumaya çalışanlara son bir numarası daha var sistemin:
onları 'öcü' olarak lanse etmek ve 'damga' vurarak olası etkilerini
hafifletilmeye çalışmak. Onlarda numara çok; A planı, olmadı B planı
devreye giriyor. Bu arada zavallı yığınların önüne kendinin onayladığı
'marka' anlayışları kurumlaştırıp yaygınlaştırarak meşruiyet sağlıyor.
Zamanla eskiyen 'marka' ları da yenisinin yanında promosyon olarak
dağıtıyor... Bu tezgâhları çok önceden gören bizim 'eğitimli-ler' bu
'marka' anlayış ve kurumlarla mücadele edeceğine, oralarda istikbal
peşinde koşturuyor. Hem Allah'ın bütün bu numaraları bildirmesine,
önceden uyarmasına ve hiç birisinin de sadık bir kula tesir etmeyeceğini
buyurmasına rağmen. Ne yazıktır ki, hem de Allah'ın açıkça vaad ve
tehdit etmesine karşılık… Tüm bu işlemler, olup-bitenler geçmiş
kavimlerce de defalarca denenmiş ve taraflar açısından iki türlü
akıbetle sonuçlanmış bilinen yollar ve tercihlerdir. Yani bilinmeyen,
yeni numaralar değil bunlar. Hz. Âdem'den bu yana tanıdığımız,
örneklerini çokça bildiğimiz klasik tescilli ve sabıkalı numaralardır.
Seçimini o yönde yapanlar düşünmeliler. Bizi ilgilendiren kısmı ise;
bütün bunlara rağmen bizlerde de nasıl başladı ve nasıl bitiyor, bu
açıdan görmeye değmez mi?.. Evet, evet sen bunun için eğitim almadın...
Bütün bunlar ta baştan biliniyor olduğu için tezgâhtan standart ürün
gibi çıkmak yerine asaletli bir çıkış ve ona bağlı kalınarak onurlu bir
duruş sözü verilerek başlandı. Fıtratın bozulmasına izin verilmeyecek,
merak ve sorgulama yeteneği asla kaybedilmeyecekti. Onca yıl bunun için
gayret edildi. Beraberlikler bu amaçlar için oluşturuldu, kardeşlikler
bunun için kuruldu... Bizim sözümüz, şimdi değişime uğradığı halde
rahatsız olup, başından bu duruma düşmemek için çaba-ladığını
hatırlayanlaradır. Halinden razı ise sorun yok ama hala Müslüman
geçiniyorsa bir şeyler de söylemeli. Hem de şimdi. Onca eğitime,
sıkıntılara, koşuşturmalara bunun için mi zaman harca-dın? Yıllardır
koşturmaların sadece evet sadece bunlar için mi idi? Bütün amaç ve
hedeflerin onlar arasında bir yer edinmek, ne olursa olsun bir şeylere
sahip olmak ve diğerlerinin değerlerini savunacak pozisyona mı düşmekti?
Onlar gibi yaşayıp aralarına katılacak ve onlara mı benzeyecektin? Hepsi
bunun için miydi?.. Tabii ki değildi, olamazdı da. Çünkü o farklı idi;
yola çıkarken de, hayata atılırken de, varacağı yer olarak da farklı
amaçlar edinmişti. Cin gibi başlayıp kuzu gibi olmayacak, fıtratına
uygun yaşamayı gerçekleştirecekti… Bu sorgulamaları hep yapmalı, günlük
ayrıntılarda boğulmamalıyız. Bunun için Müslümanların arasında
edindiğimiz donanımları, kendi kişisel statümüz için kullanmamalı, ifsad
edici sistemin elemanı olarak kendimizi istihdam etmemeliyiz…
Eğitim süreci ve ondan beklentilerimiz ile ilgili anlattıklarımızı;
evlilik, ticaret, sosyal çevre seçimi ve mücadele diriliğini tespit
etmede aynen ve ge-nişleterek kavrayabiliriz. Çok farkı yok bu alanların
birbirinden… Seçici davranırken, aldığımız kültür kodları ile yön
bulmalı ve baştan ne amaçlamış isek o amacımızı hep hatırlamalıyız.
Geldiğimiz konum ne olursa olsun bazen durup bakmalı, sorgulamalı ve
kendimizi test etmeliyiz. Bizi biz kılan değerler ne ise onları hep
akılda tutmalı, yok eden değerlere ise prim vermekten kaçınmalıyız. Bu
işlemi yaparken asla yalnız olmadığımızı, elçilerin ve Salihlerin
örnekliği ile çağdaşlarımızı da akılda tutarak hatırlamalıyız…
Bu bağlamda sıradan bir işletmecilik bilgisi ile amacına uygun olarak
kurulan bir organizasyonun doğru işleyip işlemediğini, süreç içinde
yapılacak sorgulama kriterleri ile konum düzeltme işlemlerini, kendi
konumuza adapte ederek farklı bir bakış açısını görelim;
1- Var oluş/yaratılışı, nasıl açıklıyorsun?
2- Cevabına göre bir amaç edindin(iz) mi?
3- Amacına uygun bir hedef belirledin(iz) mi?
4- Hedefini(zi) belirlerken kapasiten(iz)e uygun olup olmadığına dikkat
ettin(iz) mi?
5- Amacın(ız)a uygun, sizi hedeflerin(iz)e götüren doğru bir stratejik
planlama yaptın(ız) mı?
6- Bütün bunları, vakıayı dikkate alarak sahici bir zemine
oturtabildin(iz) mi?
Bunlar evet ise;
A- Her şey yolunda gidiyor mu? Yürüyüşün ve durduğun yer amacın(ız)a
uygun mu?
B- Aksaklık var mı, varsa nerede olduğunu kontrol ettin(iz) mi?
C- Evet halinde, daha iyiyi düşünüyor musun(uz)?..
Bu felsefi sorulara cevap vermeye çalışırken sadece teorik tartışmalarla
yıllar harcanmayacak, ister kişi isterse topluluk bazında olsun
kurumlaşmanın önemine ve işleyişine dikkat edilecektir. İhtiyaçlara ve
çalışma alanlarına uygun daha ayrıntı taktiksel eklemeler ya da
değiştirmeler tabii ki yapılabilir. Çalışma alanı, sayısal çoğunluk,
konjonktürel durum ve önem sırasına göre detaylandırmak, ihtiyaç
duyanların kendi çabaları ile geliştirilebilir şeylerdir. Özetle de olsa
yukarıdaki sıralamadan alınacak ders; planlı bir çalışmanın
gerekliliğini, istikrarın, gelişmenin ve sonuca gitmenin ise her aşamada
sorgulamadan geçirilmesi gerektiğini anlatmaktadır. Ne adına olursa
olsun, temel düşünüşten kopmadan, ona uygun amaçlar ve hedefler
oluşturup strateji belirlemede planlamanın önemi açıktır. İster aile,
ister işletme isterse fikri bir çalışma olsun, yapılanmalarda işler
böyle takip edildiğinde sağlıklı yürüyüşü ölçmek her zaman mümkündür.
Her organizasyonun kendine has özellikleri dikkate alınmakla birlikte
genel kurallar bazında, işleri rahat görülmesi için bu durumlar
birbirlerine benzeşmektedir. Bu anlatımda seküler düşünüşün kazandırdığı
mekanik bir kurgulanışı, ahlaktan ve incelikten kopuk ruhsuz bir
anlayışı ve kategorik şekillenişin tuzağını göz ardı edemeyiz.
Dayanışmanın, çalışmanın ve başarının değerlendirilmesini gaybi
ölçülerden kopararak, matematiksel kriterlerle değerlendirmek gibi bir
sakatlığını ihmal de etmeden. Şüphesiz hayatın her alanını planlayarak
götürmek mümkün değildir ama topluluk işleri de onsuz olmuyor. Allah'ın
iradesi her zaman bizim amaçlarımızdan ve çalışmalarımızdan farklı
gerçekleşebilir. Bizler olsa olsa bize bildirilen ölçülerden sapmadan ve
hep onu gözeterek ama yapacağımız şeyleri de önceden tasarlayarak
yürütmekle mükellefiz. Buna karşılık olarak tamamı ile
plansız-programsız, hiçbir hesap kitap yapmadan, olayların gidişine göre
ve güya doğal seyre bağlı kalarak iradesiz varlıklar gibi pasif kalmak
da kulluğa hiç yaraşmaz. Olaylara müdahale bilinci ve iradesi
göstermeden, önceden bir takım hazırlıkları ihmal etmek olsa olsa 'şark
kurnazlığı' ile açıklanır. Böylesi bir hal de zaten bir Müslümanın tarzı
olamaz.
İnsan denen varlık, yapacağı şeyleri önceden tasarlayan bir irade sahibi
olması ile diğer yaratıklardan ayrılır. En büyük özelliği budur. İnsan,
akıl sahibi kılınmakla ve irade gücü kendisine verilmekle de kendi
tasarruflarından sorumlu tutulmuştur. Müslümanlığı seçtiğinde ise;
halifelik gibi bir onurlu sorumluluğu da ayrıca üstlenmiştir.
Müslümanlar olarak yapıp edeceğimiz tüm şeyleri belirli planlar
çerçevesinde, amacımıza uygun doğru hedefler seçerek birlikte yürütmekle
mükellef tutulmuşuz. Vahyin rehberliğinde, geç-mişin tecrübelerinden
istifade ederek ve tabi ki dışımızdaki vakıayı dikkate alarak çağdaş
dü-şünceler üretmek bizim sorumluluk alanımızdadır. Yapacaklarımızı
önceden tasarlayacak kadar bilinçli, işlerimizi istişare edecek kadar da
olgun dayanışma içinde olmak bize yakışır. Kararlı bir biçimde yürürken
becerilerimizi ve kapasitemizi hesaba katar, yol yüründükçe ve pozisyon
değiştikçe önceden aldığımız kimi kararlarımızı uygun bir şekilde gözden
geçirmeyi de ihmal etmeyiz. Yeni durumlara uygun taktikler üretirken
başarısızlıklar asla bizim cesaretimizi kırmaz. Bu işlerimizi yürütürken
ayaklarımızın sabit kalacağını, yüreklerimizde olumsuz değişim
rüzgârlarının esmeyeceğini bilir ve dışımızdaki gelişmelerin bizi
atmosfer çekimi ile kuşatamayacağına inanırız.… Buna karşılık kendi
hesabımızı doğru tutamaz, planlamalarımızı sağlıklı işletemezsek, bu
takdirde başkalarının hesabında ve planlarında yer aldığımızı ve sonuçta
onlara çalıştığımızı çoğunlukla fark bile edemeyiz. O nedenle sık sık
sorgulama yapmalı, istişareyi hafife almamalıyız. Aksi bir zillet
halidir ki Müslüman'ca bir iş değildir. Rızkı veren, kaderi yaratan,
eceli tayin eden ve her çağın topluluklarını sınamadan geçiren
Allah'ımız bize özel bir durum yaratmaz. Bizlerde diğer ümmetler gibi
imtihanımızı yaşı-yoruz. Öyle ise ne gam; Allah var ve gerisi boş. Neden
çekinecek, neden ürkeceğiz ki. Öyle ise bizler hesabı Allah'a göre
tutturmalıyız, kâfirler istemeseler de. Ne pahasına, ne adına olursa
olsun. Öyleyse bilinçli, sorumluluğunu üstlenmiş, kapasitesini ortaya
koyarak koşturan ve müdahil pozisyonu kaybetmeyen yiğitlere kolay
gelsin. |