Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 319 | Temmuz  2005

                   

 

 


ASLINDA NE DÜŞÜNMÜŞTÜK

Hüseyin ALAN

Curcuna içinde akıp giderken ahaliyi de peşinde sürükleyen bir yaşam, herkesi anaforuna almış sürüklüyor, ama kişiler de bir biçimde kendi hayatını kendi yönlendiriyor. Kendi hayatını yaşayanlar, nadiren önceden tasarladığına uygun bir pozisyonda bulunuyor olsalar da genelde hayatın kendine sunduğu şartlarda bir pozisyonu-duruşu kabul etmek zorunda kalıyorlar. İki halde de; günlük hayatın hay-huyları ve değişik ayrıntıları içerisinde boğulmuş ve totalde çepeçevre işgal edilmiş olduğunun çoğunlukla farkında bile olmadan. Pozisyonu ve oynadığı rolü seviyor olsa da olmasa da, bir koşuşturmanın peşinde ha babam de babam ilerliyor. Bu hengâmede bazen kendi ve ailesi adına bazense ilave başka saikler ile motive edilerek terapi yapıyor ve kendini rahatlatıyor. Modern kent hayatı, fıtratı bozarak kendisine uygun insanı öylesine üretti ki; insan kalmayı hatırlayanlar bile dinginleşecek bir değişim özlemi ile farklı bir gelecek umudu ile arayışını sürdürüyor. Sade, yalın ama sapkın bir dini anlayış, değişik görünüme bürünmüş gizemli bir tarikat öğretileri-toplantıları bile onlara huzur veriyor. Değişik-farklı her şeye gönlünü kaptırmaya hazır vaziyette. Tam olarak ne aradığını da bilmediğinden, önüne çıkan farklı bir tarzı, yaşadığı melanetten kurtulma adına sükûnet sayarak benimsiyor. Yığınlar sürü psikolojisi ile sanal bir âlemde ve hayali hedefler peşinde koşturuluyor. Bundan böyle artık her şeyi sistem belirliyor ve sofistike yöntemlerle de kişilik üretiyor. Sonuçta o, her konuda önüne sürülen arzın yönlendirdiğine hevesli, şartlanmış bir tüketici konumundadır. Nasıl düşüneceğinden ne yiyip içeceğine, nasıl giyineceğinden kazanç ve harcama kalıplarına ve hatta mutluluk formüllerine kadar, hemen her şeyde önüne sunulana rağbet ediyor… Bu işi önceden tasarlayıp yapan profesyoneller; tabiatı ile önce insan denen varlığın zihin kodlarında oynayarak ve onu başka bir 'türe' dönüştürerek işe başlıyor. Artık onlar açısından gerisi kolaydır. İnsanı bir kez değiştirdin mi; onunla istediğin gibi oynar, düşünüş ve duyuş-larını değiştirir ve nihayet ona istediğin her şeyi de yaptırabilirsin. Bu insan da, aynen geçmişte ol-duğu gibi; yeni zihin kodları ile kitabı tahrif edecek, hükümleri başka bir bağlamda ama keyfi yorumlayacak ve kendine uydurduğu dinin dindarı bile olacaktır. Sanki kitap ona uyulması için inmiş bir mesaj değil de, kitabın ona uyması gerekiyormuş gibi… Onların da yaptıkları bundan başkası değil zaten...

Buna rağmen insanlar arasında öyleleri de var ki; kendilerine dayatılan bu dar kalıpları kırmış, ha-yatın anlamını kitabi ölçekte sahih ama diğerlerinden bir başka kavramış olarak varlar. O sahici insanlar; mevcut zihinsel ve davranışsal kuşatmaya rağmen iyi şeyler düşlediği bir yaşama biçiminin peşinde, ama kulluk bilincini de yitirmeden soylu bir şahitliğin tatlı sıkıntılarına muzdaripler. Hurda yığınlarının arasında kalmış parlayan birer pırlanta gibiler. Kitabi ilkelerin ışığında başka bir ilişki biçimi geliştiriyor, diğerlerinin havsalasının alamayacağı değerlerle hareket ediyorlar. Bu gibilerin kendine has, özel bir gelecek düşleri tabii ki yok ama kendilerine sunulan sanal âlemin cazip büyüsüne de kapılmıyorlar. Onlar; her şeyden daha önemli tuttuğu değerlerin yerleşmesi için ve bu değerler skalasında anlamlı kılmak istediği bir ha-yat için çabalamaktalar. Aslında diğerlerine de hi-tabeden vahy, onlarda başka bir anlamı ve gerçeği ifade ediyor. Onlarda tahrifat yok teslimiyet var, peşine değil vadeliye-görünmeyene razılar. İlkeleri var kitaptan alıntı; değişmiyorlar değişen zamana göre. Sahte görüntülerin arasında güven veren tek umutlar. Ta Âdemden bu yana Allah'ın, meleklerinin ve müminlerin salât ve selam ettiği kullar işte bunlardır… Bu bir tercihtir elbette. Dileyen dilediği gibi bir referanstan ve ona dayalı bir yorumdan hareketle yaşamayı seçiyor.

Nihayet bütün bu hengâmede-koşuşturmada boğulup kalıyor insanlar. İnsan olarak kendimizi bileli beri çıktığımız bu yolda, düşlediklerimizin bir kısmına kavuşmuş olsak bile işin başında, bazen yola niçin çıktığımızı ve şu an nerede olduğumuzu-durduğumuzu ve bu gidişin bizi nereye doğru sürüklediğini atlıyor, gözden kaçırabiliyoruz. Genellikle de böyle oluyor bu.

Yola çıkmak deyince; her kişi kendi hayatı ile ilgili bir takım amaçlar hedefleyerek hayata atılıyor. Bu atılma aslında; başlangıcı ve sonu itibarı ile bizi kuşatan bir iradenin takdiri ile varolan bir gerçektir. Cennetten atılma, ana rahmine atılma, oradan dünyaya atılma ile devam ediyor. Derken kucaklara atılma ve nihayet reşit olup hayata atılma ile sürüyor. Nihayet yaşayıp durduğumuz dünyadan da ölüme atılarak son bulacak olan bir serüven bu. Bütün bu süreçte kişinin asla dahli, seçimi yok. Bitmeyecek kadar uzunca gözüktüğü halde, aslında kısacık bir sürede bitiveren ve önceden tayin edilmiş bir ömrün tamamlanmasından ibaret bir iş bu. Onun içindir ki; dünya çok ciddiye alınacak, tûl-u emel beslenecek kadar vefalı bir âlem değildir. Dalgaya alınacak kadar da basit bir yurt olmadığı gibi. Takdir edilmiş, lütfedilmiş ve dahasını kazanmak için şanslı kılınmış bir garip yolcunun yolculuğu işte. Dünya hayatı buradan ötelere, ahiret yurduna hazırlık mekânı olarak görüldüğünde ise; bu kısacık ömürde her şeyin anlamı değişiveriyor birden. Amaç ve anlamlar başka bir merkeze kilitleniyor, değer yargıları bir başka tarza geçit veriyor. Her düşünüş ve davranış Allah'a göre sabitleniyor. Hep O dikkate alınıyor, hep O'nun rızası gözetiliyor. İşte; her şeyin önü ve sonu, önemi ya da önemsizliği bundan ibarettir. Çünkü, sonuçta yeniden diriliş ve hesap var. Sonrası, hak edilen ebedi yurdun sakinleri olarak durma vakti. Yaratılışını Allah'ın iradesi, başından geçenleri de takdiri olarak görenlerde; varlık gerekçesi, yaratılış gayesi vahiy ile irtibatlanacak, hayatın anlamı da bu değerlerle göre yoğrulacaktır. Bu hayat, sınanma mekânından başka bir yer değildir. Sınanma bilincini yitirmeyenlerdeki itibar ve tapınma da böylece gerçeğine uygun olarak yerine getirilmiş olacaktır... Onlarla işimiz var bizim, kardeşleriz biz onlarla. Sanal âlemde sahte değerlerin peşinde koşturanlar ve elma şe-kerine kanıp dinini oyuncak edinenlerle de hesabımız olduğu gibi.

Hayatın gündelik ayrıntılarında kaybolmamak ve diğerlerine benzememek için zaman zaman durup kendimize bazı soruları sormalıyız. Yapıp ettikle-rimizin tümüne; ben bütün bunları niçin yapıyorum, bu yapıp ettiklerimden sonuç olarak ben ne bekliyorum diye, bakmak ve kendimizi elden geçirmek için. Yaptıklarıma, durduğum yere bakarak; oysa başlangıçta ben ne düşünüyordum diyebilmek için. Günlük kargaşa içinde yürü-yorken, farkında olmadan ama, aslında değişerek gerçek amacımı yitirdim mi?.. Cevapları açık yüreklilikle kendimize verebilmeli, dostlarımızın hayırhah eleştirilerini de kaale almalıyız. Biliyoruz ki; genelde yola çıkarken hedeflediğimiz yerimizi giderek kaybettiğimiz bir vakıadır. Şu an nerede olduğumuza bakarak, başlangıçta güdülen ama-cımızı yitirdiğimiz de aşikârdır… Nihayetinde bir Müslüman, kendisine sunulan yabancı bir hayatta, mala davara zarar vermeyen bir özgürlük türküsü ile, sadece kendisi kalmaya çabalayıp o menzilde de oyalanmaya başlayınca, amaçlarını yitirmiş, kuru kalabalıklar arasında kaybolmaya razı gelmiş sayılır. Kendi talepleri peşinde koşan değil, kendine sunulan ile avunan birileri gibi…

Oysa biliyoruz ki, işin başlangıcında, yola çıkarken sorduğu sorulara verdiği cevapları onu böylesi bir duruşa götürmeyecekti. Söz gelimi; eğitim alır-ken, iş kurarken, evlenirken ve sosyal çevre edi-nirken dini değerlere bağlı kalacağını, değerlerini yaşayıp yayacağı azmi ile eninde sonunda İslam Ümmetinin bir parçası olacağını kararlaştırmıştı. Onca çabaları, ayrıntı hesapları, sorup soruşturmaları ve harcanan yılları hep iyi ve daha güzel kulluk için yapmıştı. Elbette ki, bu çaba ve gi-rişimlerinden elde edeceklerini de, hayırhah beklentilerle yoğurmak için… Hayata atılırken tasarladıklarından birisi olan eğitim olayına, ondan beklentilerine bir bakalım: Sondan baktığımızda görüldü ki iyi bir eğitim; iyi bir iş bulma imkânına ve ondan da sadece çok kazanç edinmeye dönüştü. Elde ettiği kazanç ile giderek sistem içinde bir statü arayışına yöneldi. Yani onlar tarafından adam yerine konulmak için verilen bir acziyet mücadelesine dönüştü. Giderek sıradanlaştı ve kendisini azgın/kapitalist bir tüketici kalıbında buldu… Gerçekte düşlenen ise iyi bir eğitim ile asıl amacına koşturacak bir araçtı. Zaten sonuç olarak bu tarz beklentilerine de dolayısı ile cevap verecek bir donanım süreci idi. Sonucunda da istedikleri kendine sunulacaktı. Ama Müslü-man, aslında ve tamamen bu sonucu amaçlayarak yola çıkmamıştı... O halde neydi asıl amacı? Zi-hinsel beceriler elde etmek, olup bitenleri doğru kavramak, anlamlı bir dünya kurmak ve Salih kulluğa ulaşarak Allah'ın dinine yardım etmek. Ayrıca merak, doğru görüşlülük, sabırla hareket, cesaret, beceri, girişim, başarısızlıklar karşısında yılgınlığa düşmemek gibi niteliklerle de sonuna kadar donanmaktı. Hepsinin tamamlanmasında ise; kitabi doğrulara her şartta ama her şartta bağlı kalarak yılmadan yürümekti… Buydu yola çıkarken güttüğü asıl amaç; bütün bunlar içindi iyi bir eğitim ve sonucunda bekledikleri. Hatta sistemin öğretmek istemediklerini de öğrenmeye merak salarak. Peki, eğitim yolu ile bu sonuçları elde eden kişi, bu becerilerini nerede kullandı? Hayat içinde, hayata atıldığında giderek nerede konuşlandı? Doğrulara sadakatini sürdürdü mü? Birlik olduğu kardeşleri ile hangi geçerli sebeplerden ötürü ayrı düştü?.. Görüldü ki; baştan niyetlendiklerine, tasarladıklarına uygun duruşta ve övünülecek yerde değil…

Daha küçücükken cin gibi sorularla ebeveynini sıkıştıran, meraklı bakışlarla etrafı tanımaya çalışan çocuk, cahili kapitalist eğitim sisteminden geçtikten sonra, dönüveriyor bir kuzuya. Fıtraten terte-miz, meraklı ve doğruyu bulup seçmeye meyyal kılınan insan, sistem içinde sorgulamaksızın var kalmaya çalışınca, Allah yerine sisteme kul-köle olmaktan kurtulamıyor. Eh, zaten sistem kendi düzeninin bekasını temin için ve kendine uygun-yarayışlı insanlar üretmek adına bir sürü eğitim tezgâhları işletiyor. O'nun eğitimden, eğitilmiş insandan temel beklentisi böylece belli olmaktadır: sistemin devamını sağlamak ve emin ellerde işletmeciliğini sürdürmek... Bu tezgâhlardan hasbel-kader defolu çıkan ürünleri; eğitim-dışı ama sistem-içi diğer tezgâhlarla çepe çevre kuşatarak dönüştürmeye uğraşır. Bütün bunlara rağmen dışarıda kalarak, hala kendini korumaya çalışanlara son bir numarası daha var sistemin: onları 'öcü' olarak lanse etmek ve 'damga' vurarak olası etkilerini hafifletilmeye çalışmak. Onlarda numara çok; A planı, olmadı B planı devreye giriyor. Bu arada zavallı yığınların önüne kendinin onayladığı 'marka' anlayışları kurumlaştırıp yaygınlaştırarak meşruiyet sağlıyor. Zamanla eskiyen 'marka' ları da yenisinin yanında promosyon olarak dağıtıyor... Bu tezgâhları çok önceden gören bizim 'eğitimli-ler' bu 'marka' anlayış ve kurumlarla mücadele edeceğine, oralarda istikbal peşinde koşturuyor. Hem Allah'ın bütün bu numaraları bildirmesine, önceden uyarmasına ve hiç birisinin de sadık bir kula tesir etmeyeceğini buyurmasına rağmen. Ne yazıktır ki, hem de Allah'ın açıkça vaad ve tehdit etmesine karşılık… Tüm bu işlemler, olup-bitenler geçmiş kavimlerce de defalarca denenmiş ve taraflar açısından iki türlü akıbetle sonuçlanmış bilinen yollar ve tercihlerdir. Yani bilinmeyen, yeni numaralar değil bunlar. Hz. Âdem'den bu yana tanıdığımız, örneklerini çokça bildiğimiz klasik tescilli ve sabıkalı numaralardır. Seçimini o yönde yapanlar düşünmeliler. Bizi ilgilendiren kısmı ise; bütün bunlara rağmen bizlerde de nasıl başladı ve nasıl bitiyor, bu açıdan görmeye değmez mi?.. Evet, evet sen bunun için eğitim almadın...

Bütün bunlar ta baştan biliniyor olduğu için tezgâhtan standart ürün gibi çıkmak yerine asaletli bir çıkış ve ona bağlı kalınarak onurlu bir duruş sözü verilerek başlandı. Fıtratın bozulmasına izin verilmeyecek, merak ve sorgulama yeteneği asla kaybedilmeyecekti. Onca yıl bunun için gayret edildi. Beraberlikler bu amaçlar için oluşturuldu, kardeşlikler bunun için kuruldu... Bizim sözümüz, şimdi değişime uğradığı halde rahatsız olup, başından bu duruma düşmemek için çaba-ladığını hatırlayanlaradır. Halinden razı ise sorun yok ama hala Müslüman geçiniyorsa bir şeyler de söylemeli. Hem de şimdi. Onca eğitime, sıkıntılara, koşuşturmalara bunun için mi zaman harca-dın? Yıllardır koşturmaların sadece evet sadece bunlar için mi idi? Bütün amaç ve hedeflerin onlar arasında bir yer edinmek, ne olursa olsun bir şeylere sahip olmak ve diğerlerinin değerlerini savunacak pozisyona mı düşmekti? Onlar gibi yaşayıp aralarına katılacak ve onlara mı benzeyecektin? Hepsi bunun için miydi?.. Tabii ki değildi, olamazdı da. Çünkü o farklı idi; yola çıkarken de, hayata atılırken de, varacağı yer olarak da farklı amaçlar edinmişti. Cin gibi başlayıp kuzu gibi olmayacak, fıtratına uygun yaşamayı gerçekleştirecekti… Bu sorgulamaları hep yapmalı, günlük ayrıntılarda boğulmamalıyız. Bunun için Müslümanların arasında edindiğimiz donanımları, kendi kişisel statümüz için kullanmamalı, ifsad edici sistemin elemanı olarak kendimizi istihdam etmemeliyiz…
Eğitim süreci ve ondan beklentilerimiz ile ilgili anlattıklarımızı; evlilik, ticaret, sosyal çevre seçimi ve mücadele diriliğini tespit etmede aynen ve ge-nişleterek kavrayabiliriz. Çok farkı yok bu alanların birbirinden… Seçici davranırken, aldığımız kültür kodları ile yön bulmalı ve baştan ne amaçlamış isek o amacımızı hep hatırlamalıyız. Geldiğimiz konum ne olursa olsun bazen durup bakmalı, sorgulamalı ve kendimizi test etmeliyiz. Bizi biz kılan değerler ne ise onları hep akılda tutmalı, yok eden değerlere ise prim vermekten kaçınmalıyız. Bu işlemi yaparken asla yalnız olmadığımızı, elçilerin ve Salihlerin örnekliği ile çağdaşlarımızı da akılda tutarak hatırlamalıyız…

Bu bağlamda sıradan bir işletmecilik bilgisi ile amacına uygun olarak kurulan bir organizasyonun doğru işleyip işlemediğini, süreç içinde yapılacak sorgulama kriterleri ile konum düzeltme işlemlerini, kendi konumuza adapte ederek farklı bir bakış açısını görelim;
1- Var oluş/yaratılışı, nasıl açıklıyorsun?
2- Cevabına göre bir amaç edindin(iz) mi?
3- Amacına uygun bir hedef belirledin(iz) mi?
4- Hedefini(zi) belirlerken kapasiten(iz)e uygun olup olmadığına dikkat ettin(iz) mi?
5- Amacın(ız)a uygun, sizi hedeflerin(iz)e götüren doğru bir stratejik planlama yaptın(ız) mı?
6- Bütün bunları, vakıayı dikkate alarak sahici bir zemine oturtabildin(iz) mi?

Bunlar evet ise;
A- Her şey yolunda gidiyor mu? Yürüyüşün ve durduğun yer amacın(ız)a uygun mu?
B- Aksaklık var mı, varsa nerede olduğunu kontrol ettin(iz) mi?
C- Evet halinde, daha iyiyi düşünüyor musun(uz)?..

Bu felsefi sorulara cevap vermeye çalışırken sadece teorik tartışmalarla yıllar harcanmayacak, ister kişi isterse topluluk bazında olsun kurumlaşmanın önemine ve işleyişine dikkat edilecektir. İhtiyaçlara ve çalışma alanlarına uygun daha ayrıntı taktiksel eklemeler ya da değiştirmeler tabii ki yapılabilir. Çalışma alanı, sayısal çoğunluk, konjonktürel durum ve önem sırasına göre detaylandırmak, ihtiyaç duyanların kendi çabaları ile geliştirilebilir şeylerdir. Özetle de olsa yukarıdaki sıralamadan alınacak ders; planlı bir çalışmanın gerekliliğini, istikrarın, gelişmenin ve sonuca gitmenin ise her aşamada sorgulamadan geçirilmesi gerektiğini anlatmaktadır. Ne adına olursa olsun, temel düşünüşten kopmadan, ona uygun amaçlar ve hedefler oluşturup strateji belirlemede planlamanın önemi açıktır. İster aile, ister işletme isterse fikri bir çalışma olsun, yapılanmalarda işler böyle takip edildiğinde sağlıklı yürüyüşü ölçmek her zaman mümkündür. Her organizasyonun kendine has özellikleri dikkate alınmakla birlikte genel kurallar bazında, işleri rahat görülmesi için bu durumlar birbirlerine benzeşmektedir. Bu anlatımda seküler düşünüşün kazandırdığı mekanik bir kurgulanışı, ahlaktan ve incelikten kopuk ruhsuz bir anlayışı ve kategorik şekillenişin tuzağını göz ardı edemeyiz. Dayanışmanın, çalışmanın ve başarının değerlendirilmesini gaybi ölçülerden kopararak, matematiksel kriterlerle değerlendirmek gibi bir sakatlığını ihmal de etmeden. Şüphesiz hayatın her alanını planlayarak götürmek mümkün değildir ama topluluk işleri de onsuz olmuyor. Allah'ın iradesi her zaman bizim amaçlarımızdan ve çalışmalarımızdan farklı gerçekleşebilir. Bizler olsa olsa bize bildirilen ölçülerden sapmadan ve hep onu gözeterek ama yapacağımız şeyleri de önceden tasarlayarak yürütmekle mükellefiz. Buna karşılık olarak tamamı ile plansız-programsız, hiçbir hesap kitap yapmadan, olayların gidişine göre ve güya doğal seyre bağlı kalarak iradesiz varlıklar gibi pasif kalmak da kulluğa hiç yaraşmaz. Olaylara müdahale bilinci ve iradesi göstermeden, önceden bir takım hazırlıkları ihmal etmek olsa olsa 'şark kurnazlığı' ile açıklanır. Böylesi bir hal de zaten bir Müslümanın tarzı olamaz.

İnsan denen varlık, yapacağı şeyleri önceden tasarlayan bir irade sahibi olması ile diğer yaratıklardan ayrılır. En büyük özelliği budur. İnsan, akıl sahibi kılınmakla ve irade gücü kendisine verilmekle de kendi tasarruflarından sorumlu tutulmuştur. Müslümanlığı seçtiğinde ise; halifelik gibi bir onurlu sorumluluğu da ayrıca üstlenmiştir. Müslümanlar olarak yapıp edeceğimiz tüm şeyleri belirli planlar çerçevesinde, amacımıza uygun doğru hedefler seçerek birlikte yürütmekle mükellef tutulmuşuz. Vahyin rehberliğinde, geç-mişin tecrübelerinden istifade ederek ve tabi ki dışımızdaki vakıayı dikkate alarak çağdaş dü-şünceler üretmek bizim sorumluluk alanımızdadır. Yapacaklarımızı önceden tasarlayacak kadar bilinçli, işlerimizi istişare edecek kadar da olgun dayanışma içinde olmak bize yakışır. Kararlı bir biçimde yürürken becerilerimizi ve kapasitemizi hesaba katar, yol yüründükçe ve pozisyon değiştikçe önceden aldığımız kimi kararlarımızı uygun bir şekilde gözden geçirmeyi de ihmal etmeyiz. Yeni durumlara uygun taktikler üretirken başarısızlıklar asla bizim cesaretimizi kırmaz. Bu işlerimizi yürütürken ayaklarımızın sabit kalacağını, yüreklerimizde olumsuz değişim rüzgârlarının esmeyeceğini bilir ve dışımızdaki gelişmelerin bizi atmosfer çekimi ile kuşatamayacağına inanırız.… Buna karşılık kendi hesabımızı doğru tutamaz, planlamalarımızı sağlıklı işletemezsek, bu takdirde başkalarının hesabında ve planlarında yer aldığımızı ve sonuçta onlara çalıştığımızı çoğunlukla fark bile edemeyiz. O nedenle sık sık sorgulama yapmalı, istişareyi hafife almamalıyız. Aksi bir zillet halidir ki Müslüman'ca bir iş değildir. Rızkı veren, kaderi yaratan, eceli tayin eden ve her çağın topluluklarını sınamadan geçiren Allah'ımız bize özel bir durum yaratmaz. Bizlerde diğer ümmetler gibi imtihanımızı yaşı-yoruz. Öyle ise ne gam; Allah var ve gerisi boş. Neden çekinecek, neden ürkeceğiz ki. Öyle ise bizler hesabı Allah'a göre tutturmalıyız, kâfirler istemeseler de. Ne pahasına, ne adına olursa olsun. Öyleyse bilinçli, sorumluluğunu üstlenmiş, kapasitesini ortaya koyarak koşturan ve müdahil pozisyonu kaybetmeyen yiğitlere kolay gelsin.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...