|

Bizim
Ermeniler
Ahmet Çavuşoğlu / 03-05-2005 / Güneş
Eski
İstanbullu olup da Rum, Ermeni, Yahudi ve Levantenler ile içli dışlı bir
hayat yaşamamış olmanın imkanı yoktur. Bu saydığım gruplara mensup
insanlar İstanbul'un süsü, lezzeti, sefası idiler.
Hep bir arada büyüdük, okuduk, oynadık, yaşadık. Hiçbir zaman da 'O
Müslüman, bu Ermeni, şu Rum' bizim derdimiz olmamıştı.
Bu gruplar içinde Ermeniler'in bende ayrı hatıraları vardır. Çünkü
Müslüman Türk toplumu ile en çok kaynaşmış olanlar Ermeniler'di.
Musiki, mutfak, resim, mimari, tiyatro sahalarında çok öne çıkmış
Ermeniler vardı.
Ermeniler olmasa belki de Türk Sanat Müziği bu kadar muhteşem olamazdı.
Ayrıca uskumru dolması, topik, lahana dolması, papaz yahnisi, fava,
fasulye plakisi gibi lezzetleri de tadamazdık. Kınalı ve Burgaz'da o
muhteşem sofralarda yiyemezdik.
Benim mektepteki hocalarımın bir bölümü de Ermeni idi. Vahram
Çerçeyan'dan matematik, Arman Manukyan'dan muhasebe, Ohanes Kondayan'dan
geometri öğrendim. Geri kaldığım dersler için de Bebek'teki şişman madam
Şaki Şirinyan bana yardım ederdi.
Hele sınıf arkadaşlarım Ardaş Özsoğomonyan ile Herman Benkliyan'ı nası
unutabilirim? Hele eski Tercü-man'dan Kirkor Camcıyan'ı?
Ermeniler olmasaydı, Ara Güler'in fotoğrafları da olma-yacaktı,
Osmanlı'nın bir sürü Paşa ve Vezirleri de.
Bugün namusu kurtardık!
Söz Ermenilerden açılmışken, sizlere bir de Agop Martayan adlı şahsı
tanıtmak istiyorum. İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini
Gedikpaşa'da , misyonerlerin açtığı bir Amerikan okulunda yaptı.
İngilizce, Rumca, İspanyolca öğrendi. Robert Kolej'i bitirdi (1915).
Latince, Yunanca, Almanca, Rusça, Bulgarca üzerinde çalıştı.
Birinci Dünya Savaşı'na katıldı. Kafkas cephesinde gösterdiği başarıdan
dolayı kendisine madalya verildi. Robert Kolej'de İngilizce
öğretmenliğine başladı (1919). Sofya'da Svabodan Üniversitesi'nde Eski
Doğu Dilleri ve Osmanlıca okuttu. Avrupa'da ve İstanbul'da çıkan
Ermenice gazetelerde yazdı. Yazının doğuşu (1928), Albion Bahçesi (1929)
adlı kitaplarını yayımladı.
Atatürk tarafından, Birinci Türk Dil Kurultayı'na çağrıldı (1932). İlk
kurultayda 'Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar';
ikincisinde 'Türk-paleoetimolojisi' konulu bildirilerini sundu.
Türk Dil Kurumu başuzmanlığına atandı (1934).
Atatürk'ün isteğiyle Dilaçar soyadını aldı (1935).
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde dilbilim tarihi
ve genel dilbilim okuttu (1936-1951). Türk Ansiklopedisi'nde
başdanışmanlık ve başredaktörlük yaptı (1942-1960). Eski Türk dilleri ve
lehçeleriyle ilgili araştırma ve incelemeleri ölümüne kadar devam etti.
Dilin özleştirilmesine ve çağdaş kavramları karşılayacak bir bilim ve
kültür dilinin yaratılmasına çalıştı. Bu konuda birçok eser yayınladı.
Görüldüğü gibi enteresan bir hayat hikayesi.
Biliyorsunuz Dil Kurultayı'nın vazifesi, Osmanlıca'dan Arapça, Farsça
kelimeleri ayıklayarak, Öz Türkçe'yi meydana getirmek. Ama Türkçe'ye
girmiş o kadar çok yabancı kelime var ki, onları atınca da ortada kelime
kalmıyor. Onun için, bu işte çalışanlar, her gün oturup 'Bunun yerine ne
diyelim, şunun yerine ne uyduralım' diye düşünüp duruyorlar. Agop Bey
bir gün Dil Kurultayı çalışmalarından çıktığında bir arkadaşına
rastlamış. Adam sormuş 'Eee ne var ne yok Agopcuğum, bugün neler
yaptınız bakalım?'
Agop Bey cevap vermiş 'Hiç sorma, bugün zorla namusu kurtardık.'
Meğer o gün namus kelimesi Arapça mı Türkçe mi tartışmaları yapılmış ve
sonunda namusun lisanımızda kalmasına karar verilmiş.
Ama namus maalesef kurtulmadı, eveleme, geveleme döndü dolaştı, bin
senelik namus Fransızca'nın (honneur) tesirinde onur oldu bitti... |