Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 319 | Temmuz  2005

                   

 

 


Hâlâ sessiz kalanlara

Gülay Göktürk / 16.06.2005 / D. B. Tercüman

Hayır, ne Atatürk Üniversitesi rektörüne veryansın edeceğim bu yazıda, ne de ona bu cesareti veren devlet erkanına...

Sözüm, her türban konusu açıldığında gözlerini masum masum açıp "Canım istedikleri gibi ibadet etmiyorlar mı? Siyasal simge olmadıkça ne karışan var ki? Benim anneannem de baş örtülüydü" deyip duran ve kafaları bu argümanın bir adım ötesine basmayan militan yasakçılara da değil.

Bu yasağın yanlış olduğunu yıllardır için için bilen ama bir türlü açıkça ifade etmeyen; "laikçi" çevreleriyle, eşleriyle dostlarıyla ters düşmeyi göze alamadıklarından, "İslamcılar"la ittifak halinde görünmekten korktuklarından susmayı sürdürenlere... Sözde çağdaş kadın örgütlerine, demokrat geçinen sivil toplum kuruluşlarına, "ilerici" aydınlara, "başı açık" milyonlara sitem etmek istiyorum bugün. Ve sormak:

Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde ortaya çıkan utanç verici tablo karşısında ne hissettiniz acaba? Bunca yıl, vicdanınızın sesini susturup bu haksızlığın sürüp gitmesine göz yumduğunuz için ezilmediniz mi? Kendinizi suçlu hissetmediniz mi hiç?
Yoksa "Aslında durum bu kadar vahim değil, bir rektörün aşırıya kaçması işte" deyip kendinizi mi avuttunuz?
Oysa bu ilk "aşırıya kaçma" değildi, biliyorsunuz. Çanakkale gazilerinden Mustafa Çolak'ın kızı 71 yaşındaki Medine Bircan ağır hasta bir şekilde Çapa Tıp Fakültesi'ne getirildiğinde ve sağlık karnesindeki başörtülü fotoğrafı yüzünden hastaneden geri çevrildiğinde de "Bir aşırıya kaçma örneği" diyerek avutmaya çalışmıştınız kendinizi. Oğlu çaresizlik içinde, annesinin sağlık karnesindeki fotoğrafı bilgisayar yardımıyla değiştirmeye; altmış yıldır başı örtülü yaşayan kadıncağızın ölürayak başını açarak yeni sağlık karnesi çıkartmaya çalışmıştı ama Medine Bircan başı açık fotoğraflı sağlık karnesi yetiştirilemeden hayata gözlerini yummuştu.

Siz yine hiç ses etmemiştiniz...
2000 yılında, üniversitelerdeki başörtüsü yasağı bir yönetmelikle özel dersanelere sıçratıldığında da susmuştunuz, hatırlayın.

2003 yılında Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı başörtülüleri duruşma salonuna almamış, ardından da "Başörtülüler Adliye'nin kalemine girer de duruşma salonlarına giremez" gibilerden abuk sabuk açıklamalara kalkışmıştı. Siz yine "münferit bir olay" diye geçiştirmeye çalışmıştınız.

Bundan birkaç ay önce özel bir üniversitedeki bir törende, başı örtülü bir gazeteci dışarı çıkarılmış, işini yapmasına müsaade edilmemişti. Basının özgür çalışmasını amaçlayan bir basın meslek kuruluşunun başkanı da pişkin pişkin "Olur böyle vak'alar" demişti...

Ona da "bir görevlinin işgüzârlığı" dediniz, isyan etmediniz. Oysa sorun tek tek işgüzar görevlilerden, maksadını aşan yasakçılardan kaynaklanmıyordu.

Sorun, getirilen kamu alanı/özel alan ayrımının ken-dindeydi. "Kamu alanı/özel alan" şeklinde net bir ayrım yapabilmek de; bu ayrım temelinde tutarlı bir "yasak politikası" inşa edilebilmek de mümkün değildi. Eğer bir yasağın temelinde yanlış bir fikir, yanlış bir varsayım varsa, onun üzerine tutarlı bir yapı kurulamıyordu. Adalet duygusu bir kez öldürüldü mü, örtü nasıl bağlanırsa bağlansın kurtulmak mümkün değildi.

Siz bütün bunları biliyor, en azından seziyordunuz, ama sustunuz. Haksız olanla sessiz bir uzlaşma yaptınız.
Oysa sizin sonucu değiştirme gücünüz vardı. Bu saflaşmayı "yasakçılarla başörtülüler" saflaşması olmaktan çıkarabilir, "yasakçılar ve özgürlükçüler" saflaşması haline getirebilirdiniz, getirmediniz. Aslında hâlâ getirebilirsiniz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...