|

Hâlâ
sessiz kalanlara
Gülay Göktürk / 16.06.2005 / D. B.
Tercüman
Hayır, ne Atatürk
Üniversitesi rektörüne veryansın edeceğim bu yazıda, ne de ona bu
cesareti veren devlet erkanına...
Sözüm, her türban konusu açıldığında gözlerini masum masum açıp "Canım
istedikleri gibi ibadet etmiyorlar mı? Siyasal simge olmadıkça ne
karışan var ki? Benim anneannem de baş örtülüydü" deyip duran ve
kafaları bu argümanın bir adım ötesine basmayan militan yasakçılara da
değil.
Bu yasağın yanlış olduğunu yıllardır için için bilen ama bir türlü
açıkça ifade etmeyen; "laikçi" çevreleriyle, eşleriyle dostlarıyla ters
düşmeyi göze alamadıklarından, "İslamcılar"la ittifak halinde
görünmekten korktuklarından susmayı sürdürenlere... Sözde çağdaş kadın
örgütlerine, demokrat geçinen sivil toplum kuruluşlarına, "ilerici"
aydınlara, "başı açık" milyonlara sitem etmek istiyorum bugün. Ve sormak:
Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde ortaya çıkan utanç verici tablo
karşısında ne hissettiniz acaba? Bunca yıl, vicdanınızın sesini susturup
bu haksızlığın sürüp gitmesine göz yumduğunuz için ezilmediniz mi?
Kendinizi suçlu hissetmediniz mi hiç?
Yoksa "Aslında durum bu kadar vahim değil, bir rektörün aşırıya kaçması
işte" deyip kendinizi mi avuttunuz?
Oysa bu ilk "aşırıya kaçma" değildi, biliyorsunuz. Çanakkale
gazilerinden Mustafa Çolak'ın kızı 71 yaşındaki Medine Bircan ağır hasta
bir şekilde Çapa Tıp Fakültesi'ne getirildiğinde ve sağlık karnesindeki
başörtülü fotoğrafı yüzünden hastaneden geri çevrildiğinde de "Bir
aşırıya kaçma örneği" diyerek avutmaya çalışmıştınız kendinizi. Oğlu
çaresizlik içinde, annesinin sağlık karnesindeki fotoğrafı bilgisayar
yardımıyla değiştirmeye; altmış yıldır başı örtülü yaşayan kadıncağızın
ölürayak başını açarak yeni sağlık karnesi çıkartmaya çalışmıştı ama
Medine Bircan başı açık fotoğraflı sağlık karnesi yetiştirilemeden
hayata gözlerini yummuştu.
Siz yine hiç ses etmemiştiniz...
2000 yılında, üniversitelerdeki başörtüsü yasağı bir yönetmelikle özel
dersanelere sıçratıldığında da susmuştunuz, hatırlayın.
2003 yılında Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı başörtülüleri duruşma
salonuna almamış, ardından da "Başörtülüler Adliye'nin kalemine girer de
duruşma salonlarına giremez" gibilerden abuk sabuk açıklamalara
kalkışmıştı. Siz yine "münferit bir olay" diye geçiştirmeye
çalışmıştınız.
Bundan birkaç ay önce özel bir üniversitedeki bir törende, başı örtülü
bir gazeteci dışarı çıkarılmış, işini yapmasına müsaade edilmemişti.
Basının özgür çalışmasını amaçlayan bir basın meslek kuruluşunun başkanı
da pişkin pişkin "Olur böyle vak'alar" demişti...
Ona da "bir görevlinin işgüzârlığı" dediniz, isyan etmediniz. Oysa sorun
tek tek işgüzar görevlilerden, maksadını aşan yasakçılardan
kaynaklanmıyordu.
Sorun, getirilen kamu alanı/özel alan ayrımının ken-dindeydi. "Kamu
alanı/özel alan" şeklinde net bir ayrım yapabilmek de; bu ayrım
temelinde tutarlı bir "yasak politikası" inşa edilebilmek de mümkün
değildi. Eğer bir yasağın temelinde yanlış bir fikir, yanlış bir
varsayım varsa, onun üzerine tutarlı bir yapı kurulamıyordu. Adalet
duygusu bir kez öldürüldü mü, örtü nasıl bağlanırsa bağlansın kurtulmak
mümkün değildi.
Siz bütün bunları biliyor, en azından seziyordunuz, ama sustunuz. Haksız
olanla sessiz bir uzlaşma yaptınız.
Oysa sizin sonucu değiştirme gücünüz vardı. Bu saflaşmayı "yasakçılarla
başörtülüler" saflaşması olmaktan çıkarabilir, "yasakçılar ve
özgürlükçüler" saflaşması haline getirebilirdiniz, getirmediniz. Aslında
hâlâ getirebilirsiniz.
|