|

Rehin
düşmüş iktidar
Etyen Mahçupyan / 12.06.2005 / Zaman
Henüz bundan altı ay
önce AKP iktidarının ülkeyi birkaç seçim dönemi daha yönetebileceği
düşünülmekteydi. Ancak o günlerde yapılan bir mülakatta, sadece
karşımdaki yabancı gazeteciye değil benim bile kulağıma garip gelen bir
muhakeme ile, önümüzdeki altı ay içinde AKP’nin değişmeye zorlanacağını
belirtmiştim.
Söylediklerimin bana bile garip gelmesi, herhalde henüz seslendirmemiş
olduğum bir mantığın birden bir soru üzerine ortaya çıkıvermesi
nedeniyle idi... Bu mantığın arka planında ise tabii ki Türkiye’deki
İttihatçı devlet geleneğinin sürekliliği ve bu geleneğin bürokrasi ve
medya vasıtasıyla siyaseti rehin alma stratejisinin neredeyse kadim bir
yönetim özelliği taşıması yatmaktaydı. Dolayısıyla söz konusu gelenek,
AB yolunda giderek özgürleşmeye çalışan bu toplumun önüne bilinen,
tekrarlanan ve tarihsel bir spiral gibi yeniden yaşanan klasik kimlik
meselesini çıkardığında AKP’nin nasıl davranacağı hayati öneme sahip
görünmekteydi. O noktada iktidar partisi ya kendisi değişerek ve
İttihatçı ‘derin devlet’ zihniyetini de aşarak, toplumsal temsil
yeteneğini yeni bir meşruiyet çizgisine taşıyacak; ya da geçmişle
gelecek, siyaset üretmekle siyasette kalmak ve son ker-tede
demokratlıkla ataerkillik arasında paralize olacaktı. Seçilmiş iktidarın
kendi kendisini pasifize etmesini ifade edecek olan bu durumun
yaratacağı siyasi boşluk ise doğal olarak zinde güçlerce doldurulacaktı...
Böylece Türkiye’nin çoğunluk partisinin devlete rehin düştüğü; üstelik
bu rehin olma durumunun dar parti siyasetinin parçası haline geldiği bir
durum doğacaktı. Bunun AKP’yi besleyen ve resmi ideoloji karşısında
meşrulaştıran toplumsal koalisyonları parçalama ihtimali ise çok
yüksekti; ve dolayısıyla altı ay sonrasında Türkiye’nin yeni bir siyasi
dönemecin eşiğine gelmesi kimseyi şaşırtmamalıydı... Altı ay geçti ve
bugün o noktadayız... Son aylar Türkiye’nin değişmesi, gelişmesi ve
özgürleşmesinin önündeki yegane engel olan kimlik tıkanmasını önce
Kıbrıs, ardından Kürt ve Ermeni meseleleri ile gündeme taşıdı. Sorun
tabii ki Türk kimliğinin kültürel kodlarıyla ilişkili değil... Ama bu
kimliğin belirli bir tarih üretimine sıkı sıkıya bağlı olması ve bu
tarih üretiminin devlet eliyle yapılması iki sonuç doğurmuş durumda:
Birincisi Türk kimliğine dair her şey üst düzeyde bir devlet politikası
konusu olarak algılanıyor; ve böylece bürokratik unsurların siyasete
tahakküm kurmalarının meşruiyetini sağlıyor. İkincisi toplum kendi
kimliğinin ona devlet tarafından verildiğine dair latent bir psikolojik
kabule sahip olduğu ölçüde; devleti tehdit eden her şeyin kendi
kimliğini de tehdit ettiğini düşünüyor. Böylece Türkiye’nin muhafazakâr
kesimlerini gerektiğinde devletin çekim alanı içine sokarak pasifize
etmenin ve bu homojenizas-yon üzerinden toplumsal talepleri gayri meşru
kılmanın yolu açılıyor...
Bu açıdan Ermeni meselesi hayati bir işlev gördü ve muhtemelen görmeye
de devam edecek. Siyasi düz-lemde iktidarla muhalefetin bir ‘milli’
politikada birleşip birlikte davranması; herhalde artık iyice
anlaşılmıştır ki, gerçekte AKP’nin ‘kucağa düşmesinin’ zeminiydi.
Böylece AKP muhalefetin ve İttihatçı kadroların siyasetini sanki kendi
tercihiymiş gibi üstlenip taşımak zorunda kaldı. Öte yandan toplumsal
düzlemde, kendi tarihimize ilişkin olarak sırf paylaşılmış olduğu için
ayırdına varılamayan yaygın cehalet, muhafazakâr aydınları kimliksel
savunu uğruna giderek devletin uzantısı haline getirdi... Bugün hem
AKP’nin hem de İslamî kesimin siyasi meşruiyeti yeniden sorgu altında:
Demokrasiyi taşıyamayanlar devlete rehin düşerken, toplum hâlâ kendisini
demokratlaştıracak taşıyıcıyı bekliyor.
|