|

Tesettürün Katolik mucidi
Mine G. Kırıkkanat / 15.06.2005 / Radikal
'Her tesettürün ardında,
kadınlara duyulan üç bin yıllık kin vardır.'
Muhammed KASİMİ
Tarihin nasıl yazılacağını kestirmek kolay değildir, ancak ülke ve
toplumların kaderinde dönemeç oluşturacak ta-rihler, önceden bellidir
bazen. 16 Mayıs 2007, işte böyle bir tarih Türkiye için. Bu tarihte
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in görev süresi biterken, belki de ilk
ve son 'laik' Türk devleti de tarihe karışacak. Gerek laikler, gerekse
laiklik karşıtları olarak hepimiz biliyoruz ki, Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan cumhurbaşkanı seçilirse Türkiye yine devlet, yine cumhuriyet
kalacak, ama 'laik' olmayacaktır. Laikliği, devletin en üst makamında
sembolik anlamda bitirecek olgu, salt Emine Erdoğan'ın tesettürü
değildir.
Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçildiği takdirde, türbanlı eşiyle
birlikte Türkiye'nin uluslararası temsiliyeti, 'dinen vacip olanla'
sınırlanacaktır. Tesettürlü cumhurbaşkanı eşiyle topluma 'kadına görüntü
yasağı' telkin edilmesinin yanı sıra, cumhurbaşkanı ve tüm ailesinin
kişiye özel bir kararla değil, 'haram'dır diye içki içmemesi, görsel
sanata yönelik 'hicap' tutumu, elbette ki dünya çapında 'Sünni Müslüman
Türkiye' mesajını da içinde taşıyacak, böyle bir mesajın ülkeye resimden
müziğe, baleden operaya önce çekinceli, ardından kısıtlayıcı, sonunda da
düpedüz 'yasaklı' yansımaları olacaktır.
İşte bu yüzdendir ki, genelinde yumurta kapıya gelmeden düşünmeye alışık
olmayan Türkiye'de, cumhurbaşkanlığı seçimleri ilk kez iki yıl
öncesinden tartışılmaya başlandı ve erken seçim lafı atıldı ortaya.
Çünkü Türk halkının en az yarısını oluşturan Aleviler, laikler, dindar
olmayan Müslümanlar ya da (benim gibi) tüm dinleri yadsıyanlar, yüzde 35
oy alınca bu ülkeyi 'yüzde 99 Müslüman' ilan edenlerin, cumhurun başına
oturunca bu ilana dayanarak neler yapacaklarını düşünüyorlar kara kara.
Eğer ülkemizde eşit ve özgür yaşamak istiyorsak... Eğer Türkiye'yi insan,
dolayısıyla kadın ve erkeğin eşit haklarına saygılı bir demokrasi ülkesi
olarak düşlüyorsak, gerçekten iyi düşünmeli, düşünmekle yetinmeyip
düşündürmeliyiz !
Çünkü yasaklı kafalardır yasakçı. Ve özgürlüğümüzün kısıtlanmasını
istemiyorsak, yasakçı kafaların kendilerine koydukları ve ne tarihini,
ne anlamını aslında bilmedikleri yasaklar üzerinde düşünmelerini
sağlamalıyız. Kadın tesettürünün, kadın baş ve bedenini gizlemekten öte,
cinsiyet ayrımcılığının, fırsat eşitsizliğinin sembolü, resmen 'insan
hakları' ihlali olduğunu, birlikte öğrenmekten birlikte eğlenmeye,
birlikte dua etmekten namaz kılmaya, aslında kadınla erkeğin özgürce ve
birlikte yaşamasını engellediğini anlatmalıyız onlara. Onlara
anlatmalıyız ki tesettürden haremlik selamlığa, kadının yüzüne gözüne
bakmamaktan elini sıkmamaya, kadını aşağılamaktan ibarettir. Kadın ne
ayıptır, ne de haram.
Ayıp, haksız ve çirkin olan, kadını aşağılamaktır.
Aşağılamanın olduğu yerde kayırmak da vardır.
Oysa ne aşağılamak, ne de kayırmaktır 'eşitlik'. Demek ki tesettürle
başlıyor eşitsizlik ve erkeği değil, kadını örten ahlak ayrımcılığı,
elbette ki örttüğünü aşağılıyor.
Aşağılanmayı kabul etmenin ve boyun eğmenin birinci koşulu ise, tabii ki
cehaletten geçiyor.
Acaba 'Kuran emrediyor,' diye tesettüre giren kadınlar, şimdilerde 'moda'
diye taktıkları türban altı alın bandanasının Kanadalı Katolik rahibeler
tarafından icat edildiğinin, zaten kadına tesettürün de İslamiyet'ten
çoook önce ve yine Katolik Kilisesi'nin kurucusu Aziz Paul tarafından 'emredildiğini'
bilseler ne yaparlar?
Kuşkusuz ne bilmek isterler, ne de öğrenmek. Çünkü cehalet, hem
aşağılanmayı kabullenmek için gerekli, hem de boyun eğmek. Ama ben yine
de yazacağım ve paylaşacağım bildiklerimi.
Aziz Paul'un yediği herzeler, yakında bu sütunda. |