Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 319 | Temmuz  2005

                   

 

 


Tesettürün Katolik mucidi

Mine G. Kırıkkanat / 15.06.2005 / Radikal

'Her tesettürün ardında, kadınlara duyulan üç bin yıllık kin vardır.'
Muhammed KASİMİ

Tarihin nasıl yazılacağını kestirmek kolay değildir, ancak ülke ve toplumların kaderinde dönemeç oluşturacak ta-rihler, önceden bellidir bazen. 16 Mayıs 2007, işte böyle bir tarih Türkiye için. Bu tarihte Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in görev süresi biterken, belki de ilk ve son 'laik' Türk devleti de tarihe karışacak. Gerek laikler, gerekse laiklik karşıtları olarak hepimiz biliyoruz ki, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçilirse Türkiye yine devlet, yine cumhuriyet kalacak, ama 'laik' olmayacaktır. Laikliği, devletin en üst makamında sembolik anlamda bitirecek olgu, salt Emine Erdoğan'ın tesettürü değildir.
Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı seçildiği takdirde, türbanlı eşiyle birlikte Türkiye'nin uluslararası temsiliyeti, 'dinen vacip olanla' sınırlanacaktır. Tesettürlü cumhurbaşkanı eşiyle topluma 'kadına görüntü yasağı' telkin edilmesinin yanı sıra, cumhurbaşkanı ve tüm ailesinin kişiye özel bir kararla değil, 'haram'dır diye içki içmemesi, görsel sanata yönelik 'hicap' tutumu, elbette ki dünya çapında 'Sünni Müslüman Türkiye' mesajını da içinde taşıyacak, böyle bir mesajın ülkeye resimden müziğe, baleden operaya önce çekinceli, ardından kısıtlayıcı, sonunda da düpedüz 'yasaklı' yansımaları olacaktır.
İşte bu yüzdendir ki, genelinde yumurta kapıya gelmeden düşünmeye alışık olmayan Türkiye'de, cumhurbaşkanlığı seçimleri ilk kez iki yıl öncesinden tartışılmaya başlandı ve erken seçim lafı atıldı ortaya. Çünkü Türk halkının en az yarısını oluşturan Aleviler, laikler, dindar olmayan Müslümanlar ya da (benim gibi) tüm dinleri yadsıyanlar, yüzde 35 oy alınca bu ülkeyi 'yüzde 99 Müslüman' ilan edenlerin, cumhurun başına oturunca bu ilana dayanarak neler yapacaklarını düşünüyorlar kara kara.

Eğer ülkemizde eşit ve özgür yaşamak istiyorsak... Eğer Türkiye'yi insan, dolayısıyla kadın ve erkeğin eşit haklarına saygılı bir demokrasi ülkesi olarak düşlüyorsak, gerçekten iyi düşünmeli, düşünmekle yetinmeyip düşündürmeliyiz !

Çünkü yasaklı kafalardır yasakçı. Ve özgürlüğümüzün kısıtlanmasını istemiyorsak, yasakçı kafaların kendilerine koydukları ve ne tarihini, ne anlamını aslında bilmedikleri yasaklar üzerinde düşünmelerini sağlamalıyız. Kadın tesettürünün, kadın baş ve bedenini gizlemekten öte, cinsiyet ayrımcılığının, fırsat eşitsizliğinin sembolü, resmen 'insan hakları' ihlali olduğunu, birlikte öğrenmekten birlikte eğlenmeye, birlikte dua etmekten namaz kılmaya, aslında kadınla erkeğin özgürce ve birlikte yaşamasını engellediğini anlatmalıyız onlara. Onlara anlatmalıyız ki tesettürden haremlik selamlığa, kadının yüzüne gözüne bakmamaktan elini sıkmamaya, kadını aşağılamaktan ibarettir. Kadın ne ayıptır, ne de haram.

Ayıp, haksız ve çirkin olan, kadını aşağılamaktır.
Aşağılamanın olduğu yerde kayırmak da vardır.
Oysa ne aşağılamak, ne de kayırmaktır 'eşitlik'. Demek ki tesettürle başlıyor eşitsizlik ve erkeği değil, kadını örten ahlak ayrımcılığı, elbette ki örttüğünü aşağılıyor.
Aşağılanmayı kabul etmenin ve boyun eğmenin birinci koşulu ise, tabii ki cehaletten geçiyor.

Acaba 'Kuran emrediyor,' diye tesettüre giren kadınlar, şimdilerde 'moda' diye taktıkları türban altı alın bandanasının Kanadalı Katolik rahibeler tarafından icat edildiğinin, zaten kadına tesettürün de İslamiyet'ten çoook önce ve yine Katolik Kilisesi'nin kurucusu Aziz Paul tarafından 'emredildiğini' bilseler ne yaparlar?
Kuşkusuz ne bilmek isterler, ne de öğrenmek. Çünkü cehalet, hem aşağılanmayı kabullenmek için gerekli, hem de boyun eğmek. Ama ben yine de yazacağım ve paylaşacağım bildiklerimi.

Aziz Paul'un yediği herzeler, yakında bu sütunda.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...