|

AB'de
"derin kriz"; Türkiye "derin
dondurucu"da...
Cengiz Çandar / 19.06.2005 / Tercüman
Perşembe sabahı
Beyrut'taki Phoenecia otelinde bir Lübnanlı arkadaşımla hem sohbet
ediyor, hem kahvaltı ediyordum. Önümdeki camdan tam karşımda St. Georges
oteli patlamış bir dudak gibi üst katları aşağıya sarkmış, kararmış yan
cephesiyle duruyordu. Refik Hariri, bu otelin önünde 123 gün önce havaya
uçurulmuştu. Bizim otel ile Refik Hariri'nin öldürüldüğü noktada 100
metre bile yoktu. St.Georges'un önündeki yol trafiğe kapatılmıştı.
Uluslararası Araştırma Komisyonu çalışmalarına başlamıştı ve ilk
bulgusunu açıkladı: Refik Hariri, daha önceden sanıldığı gibi, asfaltın
altına yerleştirilen güçlü bir patlayıcıyla değil, bomba yüklü park
etmiş bir kamyon, uzaktan kumandayla havaya uçurulduğu için öldürüldü...
Bu uluslararası komisyonun çalışmaları sonuca erişince, "parmak
izleri"nin Şam'a ulaşması ve bizzat Başşar Esad'ın parmaklarına varması
muhtemel.
Türkiye, için yakın gelecekte sinyallerini veren bir sıkıntı kaynağı...
"Bizimkiler", izledikleri Ortadoğu politikasının "uyuşturucu" etkisiyle
bu muhtemel gelişmenin farkında hiç görünmüyorlar. Öylesine temel bir "algılama
sorunu" söz konusu ki, Tayyip Erdoğan'ın Lübnan ziyaretinin "anlamı ve
sonuçları" bile Lübnan'da farklı; Türkiye'de farklı algılandı. Daha
doğrusu, Türkiye'de algılanmadı.
Önceki gün, Soli Özel aradı. Lübnan ziyaretinde ne olup bittiğini,
Başbakan'la neler konuştuğumuzu öğrenmek istiyordu. Kendisini tatmin
eden cevaplar veremedim. Zaten, dünkü gazetelerde, "Kur'an kursu,
başörtüsü vs." gibi konularda Başbakan ile Beyrut yolunda yapılan uzun
sohbetlerin haberleri yer aldı.
Nitekim, aynı gece, Lübnan'dan telefonla aradılar; Türk basınında
ziyarete ilişkin ne haberler ve yorumların yer aldığını soruyorlardı.
Lübnan ziyareti çoktan mazide kalmıştı. Haber yorum filan yoktu. T ayyip
Erdoğan ile iç politika sohbetlerimiz gazete sayfalarını kaplamıştı. Ama,
dünden itibaren, "iç politika"nın son bir haftayı kaplayan gündemi bile
geride kalacak nitelikte. Zira, AB, öyle bir "kriz"e girdi ki, bu "kriz"den
Türkiye'nin etkilenmemesi mümkün değil. Hükümetin, bu "kriz"e nasıl
yaklaşacağını ve nasıl bir "kriz yönetimi" izleyeceğini ise, hükümete
bakarak anlayamıyoruz.
AB, Fransa ve Hollanda'daki A vrupa anayasasına "hayır" ile sonuçlanan
referandumlar sonrasında, ciddi bir "kurumsal" ve "siyasi kriz" içine
girmişti zaten. 16-17 Haziran Brüksel Zirvesi'nde kendi bütçesini bile
çıkaramayarak, buna bir de "mali kriz" ekledi. Dönem başkanı, Lüksemburg
Başbakanı Jean-Claude Juncker ise, "AB, krizde değil; derin krizde"
diyor. AB, bugüne dek nice krizi aşmayı bildi ama bu seferki "kriz"in
nitelikleri çok farklı ve öyle kısa sürede aşılacağa benzemiyor.
Üstelik, bu "kriz" doğrudan Türkiye'yi ilzam ediyor. Dünkü Financial
Times, değerlendirme yazısına "Avrupa Birliği genişlemesi kuşkulu.
Brüksel'deki birçok lider, Avrupa'nın gelecekteki sınırlarını genişletme
konusunda yeniden düşünmek istedikleri, mevcut anayasal kriz nedeniyle
açıkça ilan ettiler. Bu, özellikle Türkiye'nin üyelik umutları açısından
kötü bir haber" diye başlamıştı.
17 Aralık kararı, Jacques Chirac'ın lehte pozisyonu olmadan mümkün
olamazdı. Oysa, şimdi, Chirac, bundan çark etti. Financial Times, "Birçok
Brüksel yetkilisi hâlâ Türkiye ile müzakerelerin zamanında başlayacağını
umut ediyorlar ama müzakerelerin üyelikle sona erece-ğine ilişkin güven,
son altı ay içinde söndü. Türkiye'nin çi-lesi, Hırvatistan'ı da
etkileyebilecek"tespitinde bulunuyor.
Yani, iş, Tayyip Erdoğan'ın dediği gibi "Ben, bir: Barro-so'ya; iki:
Olli Rehn'e; ve dönem başkanına bakarım. Değerlendirmeyi onlar
yapıyorlar" ile "ferahlayacağımız" boyutları aşmaya başlıyor. 3 Ekim
tarihinin bile "tehlikeye girmesi" AB'nin şu anki hal-i pürmelaline
bakınca, pekala, mümkün.
İstediğimiz kadar hararetle iç politika konuşalım, Türkiye'nin "iç
politik dengeleri" çok yakın bir gelecekten itibaren "dış politika
ipoteği" altına girecek. Bunu bilelim.
"Onurlu dış politika" adı verilen "yanlış tercihler zinciri" ile
Türkiye'nin "demokratikleşmesi" ve "ekonomik refahı"nın nasıl güvence
altına alınacağını da hep birlikte izleyecek ve göreceğiz.
Ne de olsa, Batı basınının ortak değerlendirmesiyle, Türkiye, AB'nin "derin
dondurucu"suna giriyor...
|