|

Bakan
askeri harcamayı Bilmez
Neşe Düzel / 20.06.2005 / Radikal
Asker 'İhtiyacım bu'
diyor. Bakan olarak tek başıma 'İstediğin niye bu kadar fazla' diyemem
ki. Bilmiyorum ki. Bilmediğim bir şeyi nasıl söylerim
Devir teslimde eski bakan, 'Biz F-16'yı imzaladık: Siz basına açıklayın'
dedi. Sonra 'paşalar, falan' diye çok dedikodu oldu. Bence karanlık bir
şey
Demirel'in süresi niye uzatılmadı? Köşk'te ikinci yedi yılda da yapacağı
atamalarla kendisinin hâkim olduğu kurumlar oluşturacağı düşünüldü
Neden? Zeki Yavuztürk
Türkiye'nin takıntıları var. Bu takıntılarından biri de cumhurbaşkanlığı
seçimi. Daha seçime iki yıl kala Çankaya'ya kim çıkacak gerginliği
yaşanıyor. Bu ülkede her seferinde Çankaya seçimleri yaklaştığında
siyaset gerginleşiyor, üslup hırçınlaşıyor ve insanların içini ürperten
uğursuz işaretler beliriyor. Toplum, bu gerginliğin şiddetinden
gelecekle ilgili kaygılara kapılıyor. Şimdi de cumhurbaşkanlığı
seçimlerine iki yıl olmasına rağmen tansiyon yükselmeye, üsluplar
garipleşmeye başladı. Anamuhalefet, Başbakan'ı vatanı satmakla, Damat
Ferit olmakla suçlamaya kadar vardırdı. Eşinin başı kapalı olan birinin
Çankaya'ya çıkmasına 'sistemin izin vermeyeceği' söylentileri çoğaldı.
Meclis'te çoğunluğu olan bir partinin başkanının seçilmesini sistemin
nasıl önleyeceği sorusu ise toplumu yeniden geçmiş kaygılarına sürükledi.
Biz bu tartışmaları, Meclis'in seçtiği ilk sivil cumhurbaşkanı olan
Turgut Özal'ın dört yıl savunma bakanlığını yapmış, cumhurbaşkanı
seçimindeki dengeyi yakından izlemiş ve ordu-siyaset ilişkisini iyi
bilen Zeki Yavuztürk'e sorduk.
Türkiye nedense 'cumhurbaşkanlığı seçimi' sözünü her duyduğunda bir tür
sinir krizine tutuluyor. Ortalık gerginleşiyor. Daha cumhurbaşkanlığı
seçimine iki yıl olmasına rağmen gerginlik şimdiden başladı. Turgut Özal
cumhurbaşkanı seçildiğinde siz onun en yakınlarından biriydiniz. O
zamanları hatırlıyor musunuz?
Hatırlıyorum. O zaman da cumhurbaşkanlığı tartışmaları bir, bir buçuk
sene öncesinden başlamıştı. Herkes gibi Turgut bey de 'Hele o gün gelsin,
düşünürüz. Adaylığı henüz düşünmedim' diye konuyu geçiştiriyordu. Aday
olacağını son günlere kadar söylemedi.
Özal, dindar bir insan olarak tanınıyordu. Hatta Devlet Planlama'da
çalışırken kardeşiyle birlikte ona 'takunyalı biraderler' dedikleri de
söylenir. Bu dindar kimliği bir tedirginlik yaratmadı mı?
Bazı çevreleri rahatsız etmiş olabilir ama Turgut beyin dindarlığı
bugünkülerle kıyaslanmayacak kadar bireysel bir dindarlıktı. Semra
hanımın varlığı bu tedirginliği azalttı zaten. Semra Hanım en başından
sonuna dek rejim açısından ANAP'a büyük rahatlık getirdi. Aslında Turgut
beyin cumhurbaşkanlığıyla ilgili tedirginlik dindarlığıyla değil de,
onun şortla bir birliği ziyaret etmesiyle ilgiliydi. 'Onun dindarlığına,
cuma namazlarına gitmesine alışamadım' diyen çıkmadı da, 'merasime
şortla katılmasına alışamadım' diyen çıktı.
Cumhurbaşkanlığı neden bu kadar önemli Tür-kiye'de?
Çankaya'nın yetkileri ve bu yetkilerin kullanılması meselesidir bu.
Bizim sistemde cumhurbaşkanı çok yetkilidir ama yaptığı
işlerdenAnayasa'ya göre sorumsuzdur. Bir noktada padişah demek bu.
Temsil gücü en yüksek bir makamdır cumhurbaşkanlığı. İstediğinde
kabineye başkanlık yapabilir. Kararnamelerin çıkarılmasında görüşünü
kabul ettirebilir. Oysa kararname dediğiniz yürütmenin ta kendisidir.
Silahlı Kuvvetler'in komutanından Anayasa Mahkemesi'ne, Danıştay'dan
Yargıtay'a devletin önemli makamlarına atamaları yapar. Demirel'in
cumhurbaşkanlığının uzatılmasına niye karşı çıkılmıştı?
Niye?
Süleyman bey yedi yıllık cumhurbaşkanlığında devirleri biten üyeliklere
atamalar yapmıştı. İkinci yedi yıllık devrede yapacağı yeni atamalarla
devletteki organların tek hâkimi olur, tamamen kendisinin hâkim olduğu
bir Anayasa Mahkemesi, YÖK oluşturur diye endişe duyuldu. Bugün de
Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığına, Köşk'e türbanı sokacak düşüncesinden
ziyade üst kademelere yapacağı atamalarla devletin kurumları arasındaki
ahengi sağlayamayacağı endişesi var. Bizdeki sistemde, cumhurbaşkanına
tanınan yetkiler, onu tamamen sistemin içine sokuyor, yönetimde aktif
duruma getiriyor. Türkiye'de seçilenlerin hükmetmesi bu yolla
kısıtlanıyor. Mesela demokrasilerde en önemli konu vergilerin toplanması
ve harcanmasıdır. Bizde vergilerin harcanmasında yürütmenin etkili
olmadığı alanlar var. Mesela üniversitelerin tahsisatları. Bütçeyi YÖK
yapar, parlamento Milli Eğitim Bakanlığı'nın bütçesi içinde geçirir.
Çünkü esas olan bütçeyi yapandır. Bütçeyi yapanın neleri bütçeye koyduğu
konusunda sizin parlamento olarak bir tasarrufunuz yoksa, yaptığınız iş
bir noter işleminden öteye gidemez.
Siz savunma bakanıydınız. Orada da durum aynı değil miydi?
Türkiye'deki sistemde, Meclis'te ve bakanlıklarda acemilik sorunu var.
Bakanlıklar devamlı acemilerin elinde kalıyor. Oysa bir bakanın
bakanlığını idare edebilmesi için yerinde uzun kalması gerekir.
Kalamadıkları için bizde bürokrasi etkindir zaten. Bürokratlar bu
sistemden hoşlanır. Bakana, 'Benim yetiştirdiğim bakan' der ve ona
birkaç ay sonra nasıl olsa gidecek diye bakar.
Halkın vergilerinin nasıl harcandığını seçilmişler bilmiyor mu?
Zor bilirler. Ama görevinde uzun kalan bürokrasi bilir. Savunma bakanı
olarak imza yetkiniz vardır ama hangi paranın hangi maksatla nereye
gittiğini bilemezsiniz. Bu harcama niye bu kadar diye sorduğunuzda
gerekçeyi getirirler. Sizin o gerekçeyi anlayabilmeniz için askerlerle
beraber çalışacak sivil uzman kadronuzun olması gerekir. Oysa Savunma
Bakanlığı'nda bakanın kendi atadığı böyle bir kadrosu yok. Uzmanların
hepsi asker. Şimdi güvenlikten sorumlu olan kuruluş 'Benim ihtiyacım
budur' diyor. Ben bakan olarak tek başıma 'Senin istediğin niye bu kadar
fazla' diyemem ki. Bilmiyorum ki. Bilmediğim bir şeyi nasıl söylerim.
Meclis'te Savunma Bakanlığı bütçesi tartışılırken bakan olarak kalkıp
bilmediğiniz bir şeyi nasıl savunuyorsunuz peki?
Rakamları savunuyoruz. Artık güveniyorsunuz. Sonra bu, bir noktada
güvenlik meselesidir, fazla detaylı bilmek belki de gerekmez. Ben dört
yıl Silahlı Kuvvetler'le çok iyi bir ahenk içinde görev yaptım. Ama
gelişmiş ülkelerde, askerler askerlik sanatıyla, eratın, subayın
yetiştirilmesiyle, silah sistemlerinin, ileri teknolojilerin
kullanılmasıyla ilgilidir. Harcamalar, silahların seçimi, üretilmesi,
satın alınması ise sivillerin işidir. Aralarında asker uzmanlar da
vardır ama buna askerlik konusunda uzmanlaşmış siviller karar verir.
Bizde ise bu kişilerin tümü askerdir. Savunma bakanı tek başınadır. Özel
kalemi de, şoförü de askerdir. Bakan yalnız başına bir sivildir. Zaten
bizde savunma iki başlıdır. Başlardan biri olan Genelkurmay başkanı çok
öndedir, bakan geridedir. Her ne kadar iki-sinin binası yan yana olsa
da, aradaki koridor açık tutulsa da, savunma konuları Genelkurmay
Başkanlığı'nın içine monte edilmiştir. Bizde savunma politikası
Genelkurmay ve Dışişleri'nde oluşur.
Siz uzun zaman savunma bakanlığı yaptınız. Ordunun cumhurbaşkanlığı
seçimlerine nasıl baktığını herhalde yakından gözlemlemişsinizdir.
Orduyla bir tür işbirliği yapmadan ya da ordunun olurunu almadan
cumhurbaşkanı olmak mümkün mü burada?
Ordunun karşı çıktığı kesin bilinirse mümkün değil. Bu tutum biraz
medyadan bilinebilir ama ordu çıkıp ben filanı istemiyorum demez. Derse,
bu bir mektuptur, muhtıradır. Bugün için artık ordu bunlardan kurtuldu.
Ordunun bu konuya önem vermesi, cumhurbaşkanının atama yet-kisinden
kaynaklanıyor. Devletin organlarının uzun vadede rejim bakımından
etkisiz hale getirilebileceği hassasiyetini sadece ordu değil herkes
taşıyor. Çankaya'nın yetkileri kısıtlanmış olsaydı, kimse seçimi
üzerinde bu kadar durmazdı.
Bir sivilin Çankaya'ya çıkması orduyu tedirgin ediyor mu?
Cumhuriyetimizin ana unsurlarının zaafa düşmesi, ordumuzu tedirgin eder.
Bütün mesele cumhuriyetimizin temel unsurlarını zaafa uğramamaktır. Bu
da yeminde var zaten. Bunu yapmayacağım diye yemin eden birine, 'Vay,
senin hanımının başında türban var' diye engel olunacağını sanmıyorum.
Erdoğan isterse cumhurbaşkanı olabilir. Başbakan olabilen bir kişinin
cumhurbaşkanı olmaması için bir neden yok.
Özal'ın eşinin türbanı olsaydı cumhurbaşkanı olabilir miydi?
Olabilirdi. Turgut bey kararlı bir zattı. Böyle bir olay gerginlik
yaratabilirdi, belki rejim sıkıntılarla karşılaşabilirdi ama Turgut bey
gerginlik yaratır diye kararından vazgeçmezdi.
Özal'ın askerle ilişkisi nasıldı?
İyiydi. Ordunun ulaştığı tüm imkânlar, modernizasyon projeleri,
F-16'lar, tanklar, denizaltılar, firkateynler Özal'ın desteğiyle
gerçekleşti. Özal, halka söylediğinin aynısını Silahlı Kuvvetleri de
söylüyordu, 'Ben sizden biriyim. Size yardım etmek için varım' diyordu.
Askerler, projelerine dört elle sarılmış birini gördüler karşılarında.
F-16 projesinin size ait olduğunu söylediniz. Bildiğim kadarıyla Özal,
seçildikten ancak bir ay sonra hükümeti askerlerden teslim alabildi.
Gecikmenin nedeni neydi?
O sırada, 6 Kasım'da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilan edildi. Biz ise
13 Aralık'ta hükümeti teslim aldık. O gün devir teslime gittiğimde eski
bakan Bayülken bana, 'Biz F-16'ların anlaşmasını imzaladık, siz bunu
basına açıklarsınız' dedi. Turgut bey konsey döneminde başbakan
yardımcısıydı ve F-16'lara pek iyi bakmıyordu. ' Türkiye F-16 yapmak
yerine, satın alsa' daha iyi diyordu. Belki de Özal'ın karşı çıkacağı
düşünülerek bizden üç gün önce anlaşma imzalanmıştır. Biz bunu devletin
devamlılığı açısından projemiz olarak üstlendik. Meclis'te F-16'larla
ilgili bazı şeylerin olduğunu söyleyerek Halkçı Parti'den sorular
sordular. İthamların doğruluk derecesini bilmiyorum ama sonra 'paşalar,
şu oldu, bu oldu falan' diye bu konuda çok dedikodu oldu. Bence karanlık
bir şeydir. Herhangi bir şey bilmiyorum yani. Ben projeyi savunmak
zorunda kaldım ve karargâhın getirdiği bilgilere göre savundum. 160 F 16
uçağının müşterek yapımını öngören 9 milyar dolarlık projeydi bu.
Özal, 12 Eylül cuntasından bir generali, kara kuvvetleri komutanlığından
Genelkurmay başkanlığına terfi etmeye hazırlandığı sırada, telefonuna
çıkmadığı için emekli etmişti. Bunu nasıl yaptı?
Silahlı Kuvvetler'de herhangi bir tayin ve terfi, ancak cumhurbaşkanının
onayıyla olur. Cumhurbaşkanıyla anlaşmadıysanız terfiyi yapamazsınız.
Evren paşanın da bu terfiye olumsuz baktığı söylenir. Necdet Üruğ emekli
olurken kendisinden sonra genelkurmay başkanlığına Kara Kuvvetleri
Komutanı Necdet Öztorun'u öneriyor, davetiyeler gönderiliyor ve devir
teslim merasimi hazırlanıyor. Kabul etmeliyiz ki en kıdemli, en uygun
kişi Öztorun'du. Konu kabinede görüşülüyor. Özal, 'Nasıl olur? Bir
başbakanın haberi olmadan bu tayin nasıl yapılır. Biz buna karşıyız'
diyor. Ben yurtdışındaydım, geldiğimde bana, 'Cumhurbaşkanıyla da
görüştüm. Öztorun emekli olacak. Onun yerine Genelkurmay İkinci Başkanı
kara kuvvetleri komutanlığına atanacak ve öğleden sonra da Genelkurmay
başkanı olacak' dedi. Konsey zamanında Özal'la Öztorun'nun ekonomik
konularda ters düştükleri, daha sonra da seçimlerde Öztorun'un Sunalp
paşanın partisini desteklediği söylenir. Ben aynı gün Evren paşayla
konuştum, 'Sen Öztorun paşayla konuş, emekli olsun' dedi. Sonra Öztorun
paşaya gittim, 'Emekli Sandığı'nın kuralları neyse ben ona razıyım.
Komutanlığı Torumtay Paşa'ya devrederim' dedi. Hemen merasim
hazırladılar. O merasime Özal'la beraber gittik. Öztorun paşa çok
alkışlandı. Torumtay paşa onun kadar alkışlanmadı.
Peki Özal bir şey söylemedi mi?
Özal bana arabada, 'Görüyor musun pek hoş olmadı. Alkışlardan belli
oluyor ki, ordu bu işten pek memnun değil' dedi. Bu işler böyle
hanımefendi. Yapacaksınız ve sonra ne olur diye bakmayacaksınız. Bir şey
olursa da olan şeye bakacaksınız. Rahatsızlık yaratır mı, yaratmaz mı
diye düşünemezsiniz. Mesela şimdi cumhurbaşkanı olmak isteyen başbakan,
acaba herkes razı mı, razı değilse ne yapayım' demez, 'Karar verdim,
Meclis seçerse gidiyorum' der. Demokrasinin en büyük nimeti budur. Bu
makamlar, bu yollar açıktır. Usulleri de Anayasa ve kanunlarda
yazılmıştır.
Ordunun Özal'a tepkisi ne oldu?
Bir şey olmadı. Silahlı Kuvvetler'de terfilerin 8-10 yıl sonrasına kadar
belirlendiği söylenirdi. O takvim bozulduktan sonra sistemde olmayanlar
sıraya girdiler. Herkes hakkına razı oldu. Çünkü her bürokratik organda
emekli olan vardır ve onun yerine gelen vardır. Yeni gelenin de çevresi
vardır. Aynı sivil sektörde olduğu gibi...
Bizde hiçbir sivil politikacının gösteremediği cesareti Özal nasıl
göstermişti?
Özal cesur bir zat. Bir kere konusuna hâkimdi ve karşısındakini
tanıyordu. Ben şunu yaparsam, kim bana ne yapar, biliyordu. Ayrıca iyi
niyetliydi ve meseleleri bili-yordu. Diğerleri bilmediklerinden, o
makamlar için yetişmediklerinden cesaret edemiyorlar. Özal bu işleri,
Silahlı Kuvvetler'le beraber çalışmayı seviyordu. Projelerle ilgilenerek,
içlerine girerek kendisini kabul ettireceğini biliyordu. Şimdikiler
ilgilenmiyorlar. Özal, TSK'nın tüm projelerini öğrendi. Savunma Sanayi
Fonu'nu biz kurduk. Askeri vakıfları biz birleştirdik. Şimdi gene bir
sürü kuruldu, hepsinin bir vakfı var. Çok yanlış bu.
Niye bir sürü vakıf kuruluyor?
Vakıf kurmak imkân yaratıyor, para toplanıyor. O kaynaklarla bazı işler
yapılıyor, birtakım insanlar istihdam ediliyor. Fakat bu çok zaman
sıkıntı yaratıyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü denetliyor ama etkin değil.
En büyük vakıf Diyanet Vakfı'dır. Diyanet Vakfı, Diyanet İşleri
Başkanı'nın lojmanını yaptı, saray gibi. Ama kimse üzerinde durmaz böyle
işlerin, öyle gider.
Savunma bakanının lojmanı nasıldır peki?
Onu ben yaptırdım. Bakan olduğumda müsteşar Hüsnü Çelenkler paşa bana 'Bizim
bir lojman var. Size orayı hazırlayalım' dedi. Kaç metrekare diye sordum.
'130 met-rekare kadar' dedi. Ben Ankara'da 180 metrekarelik kendi
dairemde oturuyordum. 'Benim yerim var paşam. Komutanlar nerede otuyor'
dedim. Onlar Köşk'ün bahçesinin içinde otuyorlar.' 'Konsey üyeleri
nerede otu-ruyor' diye sordum. Onlara da bahçenin karşısında villalar
yapılmış. 'Bakanınıza da bir yer yapsaydınız dedim. 'Vallahi şimdiye
kadar böyle' dedi. Lojman meselesini Turgut beye söyledim. O herkesin
nerede oturduğunu biliyor. Bana, 'En iyisini yaptır. Daha güzel bir şey
yaptır' dedi. Konsey üyelerinin tam arkasında yamaçta 300- 400
metrekarelik bir yer yaptırdık.
En büyük lojman şimdi savunma bakanlığınınki mi?
Herhalde.
Olaysız bir şekilde Türkiye yeni bir cumhurbaşkanını seçebilecek mi
sizce bugün?
Seçilmesi lazım. Ama hadiseler nasıl gelişir bilemeyiz.
|