|

Müslümanların sessizliği
Ayşe Önal / 13.06.2005 / gazetem.net
Dupduru bir yüzü vardı.
Şeffaf bir ürkekliği.. Başkasının acısına kilitli yüreklerde hiçbir
karşılığı olmayan bir hikayesi vardı.
Doğrudan gözlerime bakarken muhteşem bir bilinçle beni yerle bir
ediyordu. Karşısında aciz kalakalmıştım. İçinden geçtiği durumu
tanımlamak için kullandığı her cümle ile yeniden tepetaklak oluyordum.
Derin bir hoşgörüsü vardı. Onu ele vermeyeceğime dair teminat verirken,
hiç gülümsemeden gülümseyen biri gibi bakıyor, teminatlarım anlamını
yitiriyordu.
Üstünde çok acı çekmişlerin zen - bilgelikleri vardı. Öylesine tutsak
hissetmişti ki kendisini bir daha özgürlüğüne hiç kimse dokunamayacaktı.
Prens Guatama gibi çile ve perhizle içinden geçtiği yol onu sonsuz
özgürlüğe götürmüştü.
Kuran kursları tartışmaları başlayınca Ahmet Hakan'a dikkat
çekmeyeceğini sandığı bir mektup göndermiş, mektup ilgi görünce çok
şaşırmıştı.
Mektubu yazdığını bilenler, "Karşı tarafa koz verdin, şu Müslümanların
yaptığına bak, diyecekler." diye onu eleştirmişlerdi.
Eleştiriler onu etkilemedi. Yüreğinden gelen ses 12'sinde başlayıp
aralıklı olarak 17'sinde sona eren Kuran kursu tecrübesini yaşaması çok
muhtemel çocuklar için küçücük de olsa bir görev yapması gerektiğini
söylüyordu.
Küçük bir kasabada doğmuştu. Ailesi o doğduktan sonra dindarlaştığı için
değişmenin getirdiği radikallikle onu yatılı bir Kuran kursuna
kaydetmişti. Kaderini belirleyen seçim aslında o kadar da kolay olmamış,
annesi ile babası arasında müthiş bir tartışmaya yol açmıştı.
Gerisi ondan dinleyelim:
"Babam benim okumamı istiyordu annem ise yatılı Kuran kursuna gitmemi.
Annem ve onun taraftarı akrabalarım önüme cennet ve cehennem ikilemini
koyarak beni seçime mecbur kıldılar. Cennet Kuran kursu, cehennem okuldu.
Gerçi bu bana açıkça böyle söylenmedi ama o sıralarda on yaşımda
olduğumu düşünürseniz çocuk olarak böyle algıladım. Elbette cenneti
seçtim. 12 yaşında yatılı olarak Kuran kursuna gittim. Bu aralıklı
olarak beş yıl sürdü.
Çok küçükken mahalle camisine kendi isteğimle gittiğim için Kuran'ı
öğrenmiştim. Ailemin hayali okumamdı. Okuma yazmayı erken öğrendiğim
için umutluydular. Özel biri olduğumu düşündükleri için önemli biri
olmamı istiyorlardı. İlkokulda çok iyiydim. Gelecek vaat ettiğimi
söylüyorlardı. Ancak ailemin dini bir cemaate katılması sonucu seçilen
gelecek hafızlıktı."
Fatma'nın Kuran kursu hikayesi ise erken bir askerlik formatında.
Sabah üçte uyandırılan ve yatsıdan hemen sonra yatırılan, yaşıtları
ailelerine bin naz yaparken on beş günde bir yemek pişirme nöbeti gelen,
yaşadıkları dairenin temizliğinden sorumlu küçük kızlar için Besleme ile
başlamayan bütün kitapları okumak yasaktır.
"Oyun yasaktır kurslarda. Hepimiz çocuğuz ve çocuklara oyun oynamak
yasaktır. Bizim çocukluk resimlerimiz yoktur. Hepsi yırtılmıştır. Resim
suretin her türlü hali yasak olduğu için yasaktır. Müzik bidat olduğu
için yasaktır.
Birkaç sıra dayağı dışında çok dayak yok zihnimde. Ama yanlış bir şey
olunca birisi sizi karşısına alır ve yanlış olduğunu söyler.
Sadece ahret için çalışmamız gerektiği ve diğer her şeyin malayani
olduğu söylenirdi.
Almanya'dan gelen 13- 14 yaşındaki çocuklar gördüm. Ailelerinin yanına
sadece bayramlarda gidiyorlardı. Onlar açısından durum daha da zor
olduğu için bazı hocalar hafta sonu onlara çikolata veya güzel şeyler
alırlardı. Çikolata yasaktı ama benim çikolatalarımla baş
edemi-yorlardı.Kursta en çok aile ile yenen yemeği özlerdik. Şanslı
olanlar evden yemek getirirlerdi.
Dikiş dikmek yasaktı. Ben çok dikiş dikmek isterdim. Rahlenin altından
eteğime pililer yapardım.
Bulmaca yasaktı. Bir keresinde gizlice haftalık bir gaze-teye bulmaca
hazırladım. Normal şartlarda bütün gün hafızlık yapmam gerekirken gün
boyu bulmaca hazırladım.
Kursa gizlice radyo sokmuştum. Yakalansam döverlerdi, belki de
dövmezlerdi. Bilmiyorum. Yakalanmadığım için ceza da almadım. "
Fatma şimdi iki çocuk annesi. Yeryüzündeki en iyi insanla evli. Dini
eğitim kaygıları olan her aile gibi kendi çocuklarına nasıl bir din
eğitimi vereceğini bilmiyor. Cevabı yok. Yaşadıklarını başka bir çocuğun
yaşamasını istemiyor.
"Din zorbalıkla öğretiliyor," diyor Fatma. "Bunun böyle öğretilmesini
savunan küçük bir grup var ama şiddetle bunu savunanlar çarşaflarını ilk
çıkaranlar oldular. Ben çarşafı kendi kararımla çıkardım. Severek
giydiğim dönemde bile, herkes giymeli diye hiç düşünmedim. Yine kendi
kararımla çıkaracağımı biliyordum.
Bizim resimlerimizi yırtanlar kendi çocuklarının fotoğraflarını bol bol
çektirdiler. Din eğitimi alan çocuklar aynı zamanda dünya eğitimi alsın
isterim. Kendi çocuklarımı asla böyle bir din eğitimine göndermeyeceğim.
Ama bu eğitimi alırken uğradığım zorbalığın müsebbiplerini suçlamıyorum.
Ben onların da bu gidişatın altında yuvarlandıklarını biliyorum.
Beni Kuran kursuna yollayan annem şimdi, 'Çocuklarına ben bakarım sen
oku,' diyor. Ona hiç ne kadar üzüldüğümü belli etmedim. Çünkü bütün yükü
omuzlarına alacaktır.
Bunu kötülük olarak değerlendirmiyorum. Bir zihniyet sorunu olduğunu
biliyorum. Cahiliyet olduğunu düşünü-yorum. Yaptıkları zorbalık bile
olsa bunu kişisel almıyorum. Yaşadıklarım bende bir inanç sorunu
yaratmadı. İnancımdan değil böyle yapanların cahilliklerinden nefret
ettim."
Müslümanlar en çok konuşmaları gereken konuda ses-sizliklerini
koruyorlar. Çünkü özgürlükleri yaraları tedavi etmek için değil,
hataları sürdürmek için istiyorlar. Başkasının acısını hissetmek ilk
erdem. Herkesin dehşeti kendisine ise erdemin değerlerinde nasıl
buluşacağız? Kimileri bu dehşetten iki kere pay alıyorsa... Biz iki kere
kurşunlanıyoruz. Hem dinimizi yaşamak isterken yasaklayanların
kurbanıyız hem de din adına baskı yapanların kurbanıyız. İki kere kurban!
" diyen Fatma'ya nasıl cevap vereceğiz? |