|

Belalı
coğrafya!
Hasan Cemal / 28.06.2005 / Milliyet
İran'la ilgili olarak yıllardır sorulan bir
soru vardı: Bu ülke kendi iç dinamikleri ile bir rejim değişikliği
yaşayabilir mi? Demokrasiyle İslamın evlenmesine giden yol İran'da
herhangi bir zorlama olmadan açılabilir mi?
Bu sorular yine sorulacak mı, artık bilinmez.
Bu konu, İran'da Ayetullah Hatemi'nin 1997'de cumhurbaşkanı seçilmesiyle
birlikte çok güncelleşmişti. Çünkü reform hareketi yükselişe geçmiş,
teokratik rejimin zamanla yumuşayacağı yolundaki beklentiler güçlenmişti.
Ama beklenen olmadı.
Cumhurbaşkanı Hatemi, vermiş olduğu reform sözlerini tutamadı. Üst üste
iki kez yüzde 70 oyla cumhurbaşkanı seçilmesine rağmen, Hatemi'nin
iktidarsızlığı büyük düş kırıklığı yarattı. Özellikle kadınlarla gençler
arasında...
Ayrıca, başta işsizlik olmak üzere ekonomik sorunlar Hatemi'nin iktidar
tabanını daha beter zayıflattı.
Bir yerde Cumhurbaşkanı Hatemi'nin dini otorite karşısında eli kolu
bağlıydı. Muhafazakârların hâkim oldukları ruhani mekanizma, Hatemi'nin
muktedir olmasını engelliyordu. Çünkü her konuda son sözü, dini lider
Ayetullah Hamaney söylüyordu.
İpler, Hatemi'de değildi.
Dini otorite-siyasi otorite çelişkisinden örnekler Türk-İran
ilişkilerinde de yaşanmıştı. Tahran'da, PKK desteği konusunda verilen ve
tutulmayan sözler, bu çelişkinin ürünlerinden sayılıyordu.
Ya da son olarak Turkcell ve Tahran Havalimanı ile ilgili
anlaşmazlıklarda, Hatemi yönetimi almış olduğu kararları,
muhafazakârların direnişi yüzünden uygulayamamıştı.
Son üç yılda Hatemi'nin ya da reformcuların bütün kaleleri
muhafazakârlar tarafından birer birer zapt edildi. 2003'te belediyeleri
ele geçirdiler. 2004'te parlamento seçimlerini kazandı muhafazakârlar.
Son olarak da cumhurbaşkanlığını.
Aşırılıklarıyla bilinen Tahran Belediye Başkanı Mahmud Ahmedinecad'ın
İran cumhurbaşkanı seçilmesiyle reform hareketi çok büyük darbe almış
oldu. Rejimin kendi iç dinamikleriyle değişebileceği yolundaki umutlar
azaldı.
Seçim sandığından, Hatemi'nin yerine ondan daha ılımlı birinin
çıkabileceğini öngören görüşler de doğrulanmadı.
Şöyle beklentiler de vardı:
Ahmedinecad değil de, örneğin Rafsancani cumhurbaşkanı seçilseydi,
İran'da bir Çin modeli yolunu açabilirdi; dini ve siyasi dizginleri
elinde tutarken ekonomiyi li-beralleştirebilir, giderek Amerika'yla
ilişkileri normalleştirebilirdi.
Artık bu da geride kaldı.
Şimdi, Washington'daki şahinler arasında başka beklentilerin uç verdiği
dikkati çekiyor.
Deniyor ki:
Cumhurbaşkanı Ahmedinecad'ın molla despotizmi ülkede öylesine toplumsal
bir rahatsızlığa yol açacak ki, bu isyan sonunda İslâmi rejimi devirecek...
Yorumlardan biri de bu.
İran'da hiç kuşkusuz değişim isteği de sönmeyecek, reform hareketi de
noktalanmayacak. Ama bu ikilinin rejimi devirebilecek kadar güçlenmesini
beklemek bugün için belki fazla iyimserlik...
İran'daki cumhurbaşkanlığı seçiminin ülkemizin de bulunduğu bölgeyi
tedirgin etti, bu nokta kesin. Coğrafyamızın vücut kimyasını bozup
bozmayacağı konusunda konuşmak içinse henüz vakit erken.
Bu bakımdan daha sağlıklı değerlendirmeler yapabilmek öncelikle iki
konuya bağlı:
Irak ve nükleer silah.
Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, Irak'ta Şiiler ile mesafesini nasıl
ayarlayacak? Nükleer enerji ve silah konusunda uzlaşmacı bir çizgi
izleyecek, Avrupa Birliği'yle diyaloğu sürdürecek mi?
Yoksa her iki alanda da radikal bir çizgiye kayabilir mi?
Bu soruların yanıtları Türkiye'yi de birinci dereceden, hem bölgeyle,
hem ABD ve AB ile ilişkilerimiz açısından ilgilendiriyor.
Belki Tahran'da dini ve siyasi otorite arasında ortadan kalkacağı
söylenen çelişkiler, politikalarda daha gerçekçi yönelişler kapıyı
aralar.
Dileriz, Tahran radikalleşmez!
Evet, hiç de tekin olmayan bir coğrafyamız var. Bıçak sırtındaki
dengelerin her an değiştiği belalı bir bölgede yaşıyoruz.
Böyle bir yerde dış politika gerçekten ince bir zanaat. Her şeyin ince
elenip sık dokunması, alternatif maliyetlerin kuyumcu titizliğiyle
çıkarılması gerekiyor.
Allah kolaylık versin. |