|

İKTİDAR
Sözcük
olarak: "bir şeyler yapabilme doğal gücü ya da yeteneği;" "etkide, ya da
eylemde bulunma imkanı veren hukuki, siyasi ya da ahlaki güç;" "devlet
yönetimini elinde bulunduranların, bir toplumu yönetenlerin siyasi,
hukuki ve fiili gücü;" "yönetenlerin, yönetme yetkisini elinde
bulunduranların kendileri, hükümet”, "bir toplulukta veya kuruluşta
idareyi elde bulundurma” gibi anlamlara gelmektedir. (Felsefe Sözlüğü,
Paradigma yay.-Ahmet Cevizci)
İktidar kavramı hayatın her alanını kapsayan şemsiye bir kavramdır.
Aile, topluluk, toplum, devlet, iş kısacası insanlar arasındaki her
türlü ilişkinin düzenlenmesi dolaylı veya doğrudan "iktidar" kavramıyla
bağlantılıdır. Diğer bir anlatımla, insanlar arasında iktidarı
ilgilendirmeyen hiçbir düzenleme biçiminden söz edilemez. Zira her
düzenleme aynı zamanda bir "güç" unsuru içermektedir. Kavram olarak:
güçler arasındaki mücadelede üstün gelen gücün diğer güçler üzerinde
belirleyici olması; "toplumu, insanları yönetme gücünü, bir davranışı
yönlendirme kabiliyetini elinde bulundurma" imkanına sahip olma hali
demek olan "İktidar" sözcüğü, daha çok toplum ve devletle bağlantılı
olarak kavramsal anlamını kazanmaktadır. "İktidar" sözcüğü kavramsal
anlamı ile; aile, dernek, sendika, parti gibi sosyal birliklerdeki
yapılanma tarzından ayrılmakta; üstün yaptırma gücü, bütün otoritelerin
üzerinde otorite olma gücü anlamını kazanmaktadır. Devletle
özdeşleşerek, devletin özü olan bir nitelik kazanmaktadır. İktidar,
devleti kuran ve yaşatan güç olarak da tanımlanabilir.
Maurice Duverger, iktidarı şöyle tanımlamaktadır: "Biz başkalarının
"otorite" dediği şeye iktidar di-yoruz. İktidar, kullanıldığı toplumun,
normlarına, inançlarına ve değerlerine uygun şekilde oluşan bir etki (ya
da güç) biçimidir."
Hangi düşünce ve sistem olursa olsun, ister demokrat, ister Marxist,
ister krallık, ister diktatörlük, ister İslam; her iktidarın öncelikli
amacı kendini yaşatmaktır. Her iktidarın yapması gereken ilk şey,
kendisini başka iktidar taleplerine karşı koru-yacak donanımlara sahip
kılmaktır.
Yeryüzünde iktidar olmayı içermeyen hiçbir düşünce ve sistem yoktur.
Yine iktidar olmuş hiçbir sistem yoktur ki yaptığı yasal, siyasal,
sosyal bütün düzenlemelerde, kendi varlığını korumayı öncelikli amaç
edinmiş olmasın. Diğer bir ifade ile hiçbir iktidar, kendi varlığına
yönelen hiç bir "oluşuma" yaşama hakkı tanımaz. Zaten bunun aksi işin
doğasına aykırı olur. Bu bağlamda demokrasinin bir krallıktan veya
diktatörlükten hiçbir farkı yoktur. Varmış gibi gözükmesi onun bir çeşit
"aldatma" sistemi oluşu nedeniyledir. Demokrasi, kendisine yönelen bir
hareketin tehlike arz etmesi durumunda onu yok etmek için gerçek yüzünü
göstermekten; yanı dikta rejimlerde olduğu gibi zor kullanarak
rakiplerini acımasızca ezmekten asla geri kalmaz. Zaten aksini düşünmek
iktidar olmanın özüne, iktidarı yaşatma gerçekliğine de ters düşmek
olur. Aslında demokrasilerin krallıkların yerini almış olması,
teknolojik gelişmelerin başkalaştırdığı üretim biçimi ve bilgilendirdiği
toplumları eski yöntemlerle yönetmenin imkansız hale gelmesinden
dolayıdır. Zira toplumların gelişmesi ile birlikte, iktidarların da yeni
yönetme şekilleri geliştirmeleri zorunlu hale geldi. Ancak gelişmelere
paralel olarak yönetme biçimleri değişse de "müstekbirlerin" iktidarları
hep devam eder.
Demokrasi toplum yapısındaki değişme ve geliş-meye paralel olarak
toplumu hakimiyet altına almanın bir yöntemi olarak ortaya çıktı.
"Baskı" ve "güç"ün yerini uyutma ve aldatma aldı. Bu nedenle eğer bir
gün halk bu uyutma ve aldatmanın farkına varırsa karşısında yeniden
iktidarın "gerçek yüzü olan "kaba kuvveti" bulacağından kuşku
duyulmamalıdır. Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, de-mokrasi de tıpkı
herhangi bir diktatörlük gibi kendi varlığına yönelen, hiçbir şeye
yaşama hakkı tanımamaktadır. Demokrasi de tıpkı bir insan bünyesi
gibidir. Kendi organlarıyla doku uyuşması olmayan hiçbir şeyi kabul
etmez. Doku uyuşmazlığının olduğu yerde o dokuyu ya kendine uyumlu hale
getirir. Ya da getiremiyorsa o dokuyu keser ve atar. İktidar olma
gerçekliği açısından değerlen-dirildiğinde olması gereken de budur. Adı
ne olursa olsun hiçbir sistem açısından bunun istisnası yoktur.
İktidarın "müdahil" olmadığı, müdahale etmediği hiçbir alan yoktur.
Eğitimden kültüre, spordan sanata, ekonomiden siyasete, dinden bilgiye
bütün toplumsal dokuları o işlemektedir. İktidar, hiye-rarşik
düzenlemede toplumun en tepesini işgal e-der. Ve toplumsal düzenleme
yukarıdan aşağıyadır. Görevleri gereği ve iş bölümü bağlamında tabanda
(aşağıda) olup biten her şey iktidarın kontrolündedir. Bu kontrol
hakimiyet olarak da tanımlanabilir. Zaten iktidarlar, toplum üzerinde
sağladıkları hakimiyetin biçimine göre tanımlanmaktadırlar: Faşizm,
komünizm, kapitalizm, demokrasi, İslam v.s. gibi. Toplum üzerinde "hakim
olma" gücünü yitiren bir iktidarın iktidarlığından söz edilemez.
Toplumun yapısını bir fabrikaya benzetirsek: İktidar o fabrikanın
patronu, toplum da çalışanıdır. Bu fabrika çalışanlarının tabi oldukları
kurallar ve sahip oldukları haklar hakkında toplumbilimcilerin,
aydınların öneri ve eleştirileri toplumdan topluma değişse de hiçbir
öneri ve eleştiri "fabrika sahibi olmayı" içermemektedir. Daha çok, iş
bölü-mü, görev, sorumluluklar ve haklar türünden şeyleri içermektedir.
Geçmişte sahibi toplum olan bir fabrika düşleyen komünizm'in yaptığı
çıkış türünden çıkışlar ile fabrikanın sahibinin değişmesiyle sonuçlanan
türden çıkışları modern tarih devrim olarak tanımlamaktadır. İran
Devrimi buna örnek olarak verilebilir. Bu türden "olağanüstü" çıkışların
dışındaki çıkışlarda temel konu sistemin nasıl daha iyi
işletilebileceğiyle ilgilidir. Talebi "işleyişle" sınırlı olan hiçbir
çıkış iktidarı rahatsız etmez. Fabrika sahibinin (iktidarın)
çalışanlarına sağladığı sosyal haklar ve ücret türünden imkanlar aslında
onları düşündüğünden dolayı değil onların gücüne ihtiyacı olmasından ve
onların fabrikanın sahibi olma eğilimlerinin önüne geçmek içindir.
"İktidar başkalarına kendini, kendi inançlarını, doğrularını dayatma
biçimidir." Diğer güçlere üstünlük sağlayan gücün adıdır iktidar.
İktidar olmanın değişmez gerçeklerinden biridir güç üstünlüğü. İktidar
olmanın gerçekleşmesi için bu kesin bir gerekliliktir. Önemli olan bu
gücü elde etmek ve elde tutmaktır; bunun nasıl gerçekleştiği değil. Bu
tanım bize şu sonucu vermektedir: İktidarlar varlıklarını anlamlandıran
değerlerle bir insan ve toplum biçimi oluşturarak, insanı ve toplumu
kendisine güç kaynağı haline getirirler. Modern iktidarların diğer
iktidarlardan en belirgin farkları şudur: diğer iktidarlar genellikle
kendi isteklerini "kaba güç" kullanarak topluma benimsetmeye
çalışırlarken; modern iktidarlar kendi doğrularını halkın doğrularıymış
gibi halka söyletirler. Bu, diğer yöntemlerden daha başarılı ve sonuç
alıcı bir yöntemdir.
Belli bir görüşü ve düşüncesi olmayan, belli bir anlayış ve inanca
dayanmayan hiçbir iktidar türü yoktur. Bu nedenle iktidarların tarafsız
olması ve "öteki" olarak gördüğü başka inanç ve görüşlere kendisiyle
eşit mesafede olması mümkün değildir. Ötekini öncelikle içselleştirmek,
en azından zararsız hale getirmek, bu olmadığı taktirde de varlığına son
vermek her iktidarın değişmez prog-ramıdır. Bu nedenle inanç, düşünce ve
insan hakları türünden özgürlüklerin birer manipülasyon aracı olmaktan
öte bir değeri ve anlamı yoktur. Zira bu türden şeylerin gerçek olmaları
"iktidar" olmanın doğasına aykırıdır.
İktidar halkı kendisine itaat ettiren güçtür. İtaat'ı sağlayıcı onlarca
yol vardır: Zor kullanarak, ikna ederek, manipülasyon yaparak,
aldatarak, çıkar sağlayarak, iç ve dış tehlikeler icat ederek,
oyalayarak halkın kendisine itaatini sağlamaya çalışır. Örneğin
demokrasi, halkı, egemenliğin sahibi olduğuna inandırarak aldatmaktadır.
Sosyal bilimcilerin "seçimlerin sonucu değiştireceğine inanılsaydı asla
yaptırılmazdı" tespitleri bu gerçeği ifade etmekte ve aslında halkın
sadece kendi egemenlerini seçme hakkına sahip oldukları gerçeğini başka
bir şekilde ifade etmiş olmaktadırlar. İktidarların kullandıkları
yöntemlerin toplumların yapılarıyla da yakın bağlantıları vardır. Modern
bir toplum için kullanılan yöntemle geleneksel bir toplum için
kullanılan yöntem aynı değildir.
Her düşüncenin iktidar yapısı farklı olduğu gibi, iktidar tanımı da
farklıdır. Örneğin Marxizm, iktidarı sınıf ve ekonomik ilişkiye,
Liberalizm, halk egemenliği kuramına dayalı ilişkiye indirgerken; İslam
ise vahye dayandırmaktadır. Ancak terim, geneli itibariyle böyle
tanımlanabilse de iktidar tanımlaması geniş bir literatüre sahiptir. Bu
biraz da tanımlamadaki yöntem hatasından kaynaklanmaktadır.
Tanımlamalarda genellikle nelerin iktidarın sınırları dışında kaldığı
ortaya konmamaktadır. Oysa ki "bir sözün anlam taşıması için nelerin
onun sınırlarının dışında kaldığının da belirtilmesi gerekir." Bu
nedenle iktidarın tanımı yapılırken onun meşruiyetini nereden aldığı,
neyi temsil ettiği, gücünü neye dayandırdığı, sınırlarının nerede
başlayıp nerde bittiği; neleri kapsayıp neleri kapsamadığının da
tanımlanması gerekmektedir.
İktidarsız bir toplum veya devlet modelinin olamayacağı tartışmasız bir
gerçektir. İktidar varlığının gerekliliğini kabul eden herkes doğal
olarak o varlığın bir dünya görüşüne/ideolojiye dayanması gerektiğini de
benimsemek zorundadır. "Boşlukta" bir iktidarın düşünülebilesi akla
muhal-dir. En kötü bir iktidarın dahi iktidarsızlıktan daha iyi olduğu
varsayımıyla, "iktidar"sız bir hayat ta-savvur edilemeyeceğine göre;
İslam'ın iktidar talebinin olmadığını, onun herhangi bir devlet modeli
önermediğini iddia etmek; aslında İslam'ın hiçbir düşünce ve görüşe
sahip olmadığını söylemek demektir. Bu düşünce basit bir yanılma olarak
nitelenemez. İslam'ın iktidarının gereksizliğini düşünenler, aynı
zamanda İslam'ın hayata dair bir öngörüsünün olmadığını, onun kendine
özgü bir yaşam tarzı içermediğini, toplumsal hiçbir değer taşımadığını;
dolayısıyla böyle olunca da aslında iktidara bağlı olarak
gerçekleşmesinin dışında hiçbir şekilde gerçekleşemeyecek olan ilahi
hükümlerin gereksizliğine de hükmetmiş olurlar.
Bir Müslüman'ın İslam'ın devlet (iktidar) olma talebinin olmadığını
söyleyebilmesi için Kur'an'ın belli bir otoritenin eliyle
gerçekleştirmek istediği hükümlerinin tümünü gereksiz, hatta anlamsız
bulması gerekir. İslam'ın bir yaşam formu varsa, İslam'ın hayrı, iyiliği
ve adaleti gerçekleştirmek, kötülüğü yok etmek için fiziki güce ve
toplumsal organizasyonlara ihtiyacı varsa, şerri def etmek, zulme karşı
koymak, Hak'kın önündeki engelleri kaldırmak vb. amaçları varsa; o zaman
bu amacını gerçekleştirecek gücü oluşturmaya da ihtiyacı var demektir.
Yani İslam iktidar olmadan, diğer bir tanımla, belirleyici güç olmadan
kendini gerçekleştiremez. Her şeyden önce İslam, Allah'a eş koşmaksızın
kendisine inanılmasını, kuşku duyulmadan kabul edilmesini isteyen;
yalnızca saygı duyulmayla yetinmeyen, aynı zamanda eyleme dönüştürülmeyi
zorunlu gören ve küfrü yok ederek yerine Hak'kı ikame etmeyi
mensuplarına en önemli bir sorumluluk olarak veren bir inancın ismidir.
Ve bunları kendisi için olmazsa olmaz şartlar olarak görmektedir. Bu
formuyla İslam'a inanan bir kimsenin onun iktidar olma talebinin
olmadığını söylemesi büyük bir çelişki olur. Bu konuyla ilgili yüzlerce
ayet bulunmaktadır. Biz bir iki tanesini vermekle yetiniyoruz: "Onlar
ki, kendilerine yeryüzünde güç (iktidar) verirsek, namazı kılacaklar,
zekatı verecekler, iyiliği emredecekler, kötülüğü ise yasaklayacaklar.
Yine de işlerin sonucu Allah'a aittir." ( 22-Hacc /41) "Allah, sizden,
inanan ve iyi işler yapanlara, kesin söz vermiştir, -kendilerinden
öncekileri, yeryüzünde egemen (iktidar) kıldığı gibi- onları da mutlaka
egemen(iktidar) kılacaktır; onlar için, beğendiği dini sağlam biçimde
yerleştirecek ve hiç kuşkusuz, korkularını güvene çevirecektir. Onlar,
bana kulluk ederler, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Kim bundan sonra
inkar ederse işte onlar, artık yoldan çıkanlardır!" (24-Nur /55)
"Bir bilim adamının bağlılığını bir paradigmadan başka bir paradigmaya
kaydırması durumunda, Kuhn, onun bütün dünyaya bakış tarzının
değişeceğini, bir bakıma onun için dünyanın farklılaşacağını öne sürer".
Bilimde bile akıl bağlılığı izlediğine göre, dinde "bağlılığın" önemini
vurgulamak gereksizdir. İslam'a bağlılığın zayıflamasından kaynaklanan
devlete/iktidara dair kimi yorumları, İslam'a bağlılığını sürdürenlerin
ciddiye almaları beklenemez. Kriteri olmayan hiçbir anlayışın, değerin
ve düşüncenin varlığından söz edilemez. Rasyonelliğin, objektifliğin,
bilimselliğin, evrenselliğin, her türden paradigmanın kendine özgü
kriteri vardır. Müslümanlar için de temel kriter vahiydir. Vahiy temel
kriter olduğu gibi "mutlak"lık değeri de taşımaktadır. İşte bu anlayış
Müslü-man'ın paradigmasını oluşturmakta ve Müslüman her şeyi bu
anlayışla algılamakta ve tanımlamaktadır. Başka bir "zihin" dünyasıyla
İslam'ı anlamaya çalışmak, yanlış yerde durarak baktığı cismi doğru
tanımlamaya çalışmak gibidir.
İktidarın kalıcı olması için kendini topluma kabul ettirmesi, yani
toplumun nezdinde meşruluk kazanması şarttır. Ya da kendisini topluma
karşı koruyacak güce sahip olması gerekir. İktidarın değerleriyle halkın
değerleri uyuşuyorsa meşruluk kazanması fazla sorun olmaz. Değerler
arasında uyuşmazlık varsa yapılması gereken şey, iktidarın o değerleri
ya kendi değerlerine uygun hale getirmesi ya da manipüle etmesidir.
Bunun en yaygın yöntemi de halka ait değerlerin içini boşaltarak, kendi
değerleriyle doldurmaktır. Böylece şekil olarak halkın gibi gözüken
değerler öz itibariyle iktidarın değerlerine dönüşmüş olurlar. Bu daha
çok halkı Müslüman olan ülkelerde uygulanan bir yöntemdir. Zira İslam
yapısı gereği dönüştürülmeye müsait değildir. Kur'an'ın korunmuşluğu
buna müsaade etmemektedir. Yapıları gereği dönüştü-rülmeye uygun olan
değerlere sahip toplumlarda iktidarlar o değerleri kendi değerlerine
dönüştürürler. Batı toplumlarında yapıldığı gibi. Kimi iktidarlar da
varlıklarını "zor" kullanarak sürdürürler. Ancak bunların ömürleri fazla
uzun olamaz. Zira halkın kabullerine uymayan bir yapıyla hiçbir
iktidarın uzun süreli yaşaması mümkün değildir. Onun için bir iktidar
ideolojisini halkın kabulleri haline getirerek (halka kabul ettirerek)
"geleneğe" dönüştürdüğü zaman kalıcılığını büyük oranda emniyete almış
olur. Bu nedenle toplum mühendisleri, kültürel projelerle, her türlü
psikolojik ve sosyolojik yöntemlerden yararlanarak yaptıkları
propagandayla kendi doğrularını halka, halkın kendi doğrularıymış gibi
kabul ettirmeye çalışırlar. Kendi norm ve değerlerini topluma
içselleştirerek, kendi isteklerini halka istetirler.
Sermaye, ordu, siyaset ve bürokrasi bir iktidarın gövdesini taşıyan ana
ayakları oluştururlar. İktidarlar bu unsurlardan beslenerek, onların
kolektif gücünden yararlanarak varlıklarını sürdürürler. Ancak burada
çok önemli bir husus vardır o da iktidar bu kolektif gücü ne kadar
besleyebilirse, ona ne kadar güç verebilirse, onlardan ancak o kadar
yararlanabilir. Bu nedenle iktidarlar, güçlerini nerden alıyorlarsa
oraya güç vermeyi öncelikli olarak dikkate almayı bir zorunluluk olarak
görürler. Bu her türlü iktidar için böyledir. Örneğin diktatörler ve
krallar iktidarda kalmayı ancak "güç"le sağlayabildikleri için çok güçlü
bir silahlı güce ihtiyaçları vardır. Bunun için sahip oldukları
olanaklarla çok güçlü bir "silahlı güç" oluştururlar. Öyle ki o güç ilk
zamanları onlara hizmet etse de belli bir süre sonra gerçek iktidar
durumuna yükselir. Yani görünürde farklı görünse de, gerçekte iktidar
artık "silahlı güç"tür. Halkın değerleri ile çatışma içinde olan her
iktidarın, varlığını güvence altına almak için güçlendirdiği silahlı
güç, sonunda kendisine sağlanan bu büyük güç sayesinde "iktidarın"
öncelikli söz sahibi ve belirleyicisi olmaktadır.
İslam'ın diğer iktidarlardan farklı en belirleyici özelliği onun
meşruluğunu aldığı kaynaktır. İslam iktidarının meşruluğunun kaynağı
vahiydir. Vahye uygunluktur. Bir iktidarın İslami sayılabilmesi için,
prensip olarak, kalkış noktası olarak Kur'an'a uygunluğu esas almayı
"amaç" edinmiş olması zorunluluğu vardır. Kendilerini İslam'la
tanımlayan geç-mişin ve bugünün sultanları, kralları, diktatörleri,
hükümdarları ve prensleri vahyi "amaç" olarak değil "araç" olarak
kullandıklarından bu tanımın kapsamından çıkmaktadırlar. Ayırt edilmesi
gereken husus, İslam'ı "araç" edinenlerle "amaç" edinenlerin, yani
İslam'a teslim olanlarla onu kendi çıkarları için kullananların ayırt
edilmelerini sağlayacak bilinç ve bilgiye sahip olunmasıdır. Müslümanlar
bu bilinç ve bilgiye sahip olmadıkça din zalimlerin elinde zulme araç
olmaya devam edecektir. Zulmü yok etmek için gönderilen din, bizzat
zulme dönüşmeye; küfrün iktidarını yok etmek için gönderilen din, onun
yaşamasına payanda yapılmaya devam edilecektir.
Geride bıraktığımız tarih, birçok iktidar çeşidine tanık oldu. Son iki
yüzyılın en büyük iktidarı, kuşkusuz Batı Uygarlığı olarak adlandırılan
uygarlığa aittir. Tarihin tanık olduğu iktidarlar içinde hiçbir iktidar
Batı Uygarlığı iktidarı çapında yaygınlık kazanmadı. Batı Uygarlığı,
kendi dışındaki bütün iktidarların özendikleri, onun karşısında
kendilerini hükmen yenik hissettikleri ve onun gibi olmaya istek
duydukları, hayran oldukları bir iktidar biçimi olarak hiçbir iktidarın
gerçekleştire-mediği bir "kabulü" sağladı.
Ne var ki bu iktidar da yükselişinin sonuna gelmiş ve çöküş sürecine
girmiş bulunmaktadır… Aydın-lanmacı, seküler, rasyonalist, pozitivist
değerlerin iktidarı olan bu iktidar, insanlığı felaketler ve
çaresizliklerle karşı karşıya bırakarak tarih sahnesinden çekilmekle yüz
yüze kalmış bulunmaktadır. Ve bu uygarlık iktidarının insanlığın
hayatından uzaklaştırdığı "din" yeniden iktidardaki yerini almak üzere
adım adım ilerlemeye başlamış bulunmaktadır.
Dünyanın bütün yerüstü ve yeraltı zenginlik kaynaklarını kendi kıtasına
aktarmasına rağmen, insanına arzu ettiği mutluluğu tattıramayan Batı
Uygarlığı, insanlık için sayısız felaketlere neden olmuştur. Bir tek
savaşta (ikinci dünya savaşı) elli milyon insanın öldürülmesi,
yüzyıllardır dünya coğrafyasının her yanında milyonlarca insanın
kat-ledilmesi onun iktidarının eseridir.
Ancak başta Batı olmak üzere dünya yeni umutların peşindedir. Ve yirmi
birinci yüzyıl yeniden batıl da olsa "dinin" iktidar olmasına adaydır.
Batı uygarlığının/modernizmin çaresiz bıraktığı insan batıl da olsa
geçmişte koparıldığı dini değerlerine yeniden dönmeye başlamıştır. Batı
kendi eliyle öldürdüğü(!) Tanrısını yeniden diriltme çabasına girmiş
bulunmaktadır. Bu sürecin batı iktidarının yapısında ciddi bir
değişikliği gerçekleştireceği beklenmemelidir. Çünkü İslam'ın dışında
iktidara ta-lip olan başka bir din yoktur. İslam, henüz iktidar
değişikliği gerçekleştirecek somut bir varlığa sahip görünmese de,
potansiyel olarak iktidar olma gü-cünü içinde taşımaktadır.
İslam, varlığını iktidar olmayla özdeşleştiren tek din olduğu için ve
iktidar olmaya talip olduğu için, onun iktidar olmasının, kendi
iktidarlarının sonu demek olacağını bildikleri için; dünya müstekbirleri
tek tehlike ve düşman olarak onu ilan ederek, bütün güçleri ile onu yok
etmek için çalışıyorlar. Batı uygarlığı, terk ettiği dinine yeniden
dönerken, Müslümanların İslam'a dönüşünü en büyük tehlike olarak
görmekte ve bu dönüşün önüne geçmek için bütün imkanlarını seferber
etmiş bulunmaktadır.
|