Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 319 | Temmuz  2005

                   

 

 


M. Bozacı / Zonguldak


 

Soru-1: Para katkılı (katılım ücretli) sonucunda da ödüllü çeşitli yarışmalar hakkındaki görüşünüz nedir?

Cevap: İnsanı yaratan onu çeşitli özellikler ile de donatmıştır. Sahiplenme ve sahip olma duygusu da bu özelliklerden birisidir. İnsan bu isteğini tatmin etmek için doğumundan ölümüne kadar çalışır, didinir, oraya buraya koşturur; ta ki, her şeye ve her şeyin en güzeline sahip oluncaya kadar.

İnsanla ilgili her konuya bir ölçü koyan Allah(c.c.) bu konuya da bir takım kıstaslar koyarak yolunu belirlemiştir. Bu cümleden olarak meşruiyet içeri-sinde bedelini ödemeden bir şeye sahiplenmenin yanlışlığı belirtilmiştir. Bu yanlış, çalıp çarpma, toplumu manipüle ederek aldatma, ikna etme ve ticari yoldan hile yaparak da olabilir. Bedeli alınan mala denk olarak ödenmemişse, görünüşte rıza olsa bile yapılan işlem yanlıştır. Konuyla alakalı Rabbimizin şu emri bize ışık tutmaktadır:

"Ey iman edenler! Birbirinizin mallarını haksız yollarla -karşılıklı rızaya dayanan ticaretle de olsa- yemeyin. Ve birbirinizi mahvetmeyin. Zira Allah sizin için bir rahmet kaynağıdır.

Bunu düşmanca ve zulüm için yapana gelince, biz onu zamanı gelince ateşin azabına mahkum edeceğiz. Zira bu Allah için kolay bir şeydir." (4/29-30)

Burada ifadeye çalıştığımız "karşılıklı rızaya dayanan ticaretle de olsa" ifadesi eğer ticareti paravan olarak kullanıp adamı aldatmış isen, görünüşteki bu ticaret, işi meşrulaştırmamaktadır. Çünkü hakkın olmayan bir şeye ulaşmak için ticareti paravan olarak kullandın. Adamı razı ederek malını aldın veya malını sattın. Eğer iş görünen gibi değilse ticaret de olsa yapılan iş batıldır ve elde edilen kazanç meşru değildir. Ayetin bize vermek istediği mesaj budur.

İnsanlığın, sahiplenme yollarından birisi de şans oyunları olarak tanımlayabileceğimiz yollardır. İsmi ve çeşidi ne kadar çoğaltılsa da özellikleri aynıdır.

Sorunuzda dile getirdiğiniz 'katkı paylı yarışmalar'ın da mantığı aynıdır. Belirlenen oranda bir katkı payı ile katılımı sağladıktan sonra, tüm katılanların kattıklarını çekiliş veya kur'a ile belirlenen şahıslara tahsis etmektir. Neyin karşılığında aldınız bunu? sorusuna "Efendim şans bana güldü; şansıma çıktı" diyerek işi şansa bağlamak, meşrulaştırmak için bir sebep değildir.

Ona katkıda bulunan kimseler: "biz razı olduk" deseler de alan için sonuç değişmez. Yol batıl bir yoldur. Ve bu yolla elde edilen bir şeyi Allah helal saymamaktadır. Kumarın mantığı da aynıdır. Herkes kazanmak için zarı atar fakat biri kaza-nırken diğerleri kaybeder. Kaybedenler, kaybettiği şeyi kazanana kendi iradeleriyle verirler. Ama ne onlara o malı o yolla vermek ne de alan için o malı o yolla almak helaldir.

Bu anlayışların tümünün kökü, 4/29-30, 2/219 ve 5/90-91. ayetlerle kesilmiştir. Müslüman bu yollara asla tevessül etmemelidir diyoruz.

Yeni isimler altında piyasaya sürülen oyunların doğasında biri kazanırken diğerlerinin kaybetme özelliği olduğundan kumarın illetiyle örtüşmektedir. Kumar hakkındaki Allah'ın hükmü açıktır (5/90-91). Aralarındaki illet benzerliği nedeniyle aslın hükmü, asla benzeyene de uygulanır.

Toplumun zaaflarından istifade ederek insanlığı "Ya bana çıkarsa" hayalleriyle ifsat etmek "Şeytan işi murdar şeylerdir" (5-90) "bunlardan uzak durunuz ki kurtuluşa eresiniz." buyuran Rabbimizin hükmünü hatırlatmak, zikre tabi olanlar için yeterli olacaktır diyoruz.

Soru-2: Bazı Kur'an sure ve ayetlerinin başındaki "Kul" (de ki) ifadesini çıkartarak (ilk muhatap tarafından söylenmiş ifadeyi, kendi tarafımızdan söylemiş olmak için "söyle" hitabına biz de: "söylüyorum" diye cevap vermiş oluyoruz) bu şeklin namazlarda okunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Namazda yapılan kıraatin Kur'an olma şartını Allah 73/20. ayetinde : "…Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun", "…ondan kolayınıza geleni okuyun." şeklinde belirlemektedir. Kıraat, namazın namaz olması için gereken rükünlerden biridir. Namazda okunan Kur'an'ın anlamını değiştirecek bir değişiklik namazı bozduğundan yeni baştan kılmamızı gerektirecek bir hatadır. Böyle bir değişikliği özellikle namazın içinde yapmak doğru değildir.

Ancak namaz dışında Kur'an okurken orijinalini bozmadan okuduktan sonra Rahmet ayetinden sonra: "Ya Rabbi ! Rahmetini senden umarız bize bunu nasip et"; azap ayetinden sonra da "Ya Rabbi bizleri bu azap ehlinden kılma, senin merhametine sığınırız; bizleri ateşin azabından koru," Mümin ve muttakilerin vasıfları geçen ayetlerden sonra da,"Ya Rabbi bizleri muttakilerin sıfatlarıyla sıfatlandır ve bizi onların arasına kat" gibi dua ve niyazda bulunmak müslümanın göstermesi gereken bir duyarlılıktır. Okuduğunuz her ayetin mesajına uygun tepki vermek okumanın ve iman etmenin gereğidir.

Fakat Kur'an'ın metni üzerinde yapılacak bir değişiklik asla mazur görülemez, masum kabul edilemez. Vahyi alan Allah elçisi bile böyle bir değişikliğe gitmeden aynen nakletmiş ve kaydetmiştir. Geçen bunca zaman içerisinde asla bir ilave ve eksiltme yapılmamıştır. Bu nedenle Kur'an Kur'an olarak kalabilmiştir. Her gelen nesil ona bu tür müdahalelerde bulunsa idi, Kur'an da Tevrat'ın ve İncil'in akıbetine uğramaktan kurtulamazdı .

Bu nedenle böyle bir değişiklik yapmaya hakkımız yoktur. Sözün sahibi olan Allahtır. Elçilerinden ve inananlardan sözü aynen koruyarak tebliğ etmelerini, insanlara Kur'an ile öğüt vermelerini istemiştir. Her hangi bir değişiklik yapmak onu bozmaktır. Böyle bir işe tevessül etmenin mesuliyetini yüklenmek inanan bir kimse için akıl karı değildir.

Soru-3: Kur'an'ın metin-anlam ilişkisi açısından (secde) ayetlerindeki uygulama nasıl olmalıdır? Anlamından/Türkçe karşılığından okunduğunda durum nedir?

Cevap: Secde ayetleri diye bilinen ayetler, Kur'an'da on dört yerde geçmektedir. Bu ayetlerde verilmek istenen mesajı doğru anlamak için ilgili ayetlerde ne anlatılmak istendiğini okuyup üze-rinde düşünmemiz gerekir ki sağlıklı bir kanaate sahip olalım. Bu ayetlerden bir kısmının meallerini birlikte okuyalım.

"…Melekler yalnız ona secde ederler." (7/206)

"Göklerde ve yerde bulunanlar ve onların gölgeleri sabah akşam ister istemez Allah'a secde ederler." (13/15)

"Allah'ın yarattıklarının gölgelerinin Allah'a boyun eğerek secde ettiklerini görmüyorlar mı? Göklerde ve yerde bulunanlar ve melekler büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler." (16/48-49)

"Deki Kur'an'a ister inanın ister inanmayın. Gerçekten daha önceki alimlere okunduğu zaman derhal yüzleri üzerinde secdeye kapanırlar. Onlar seçkin kıldığımız kimselerdir." (17/107-109)
"Rahman olan Allah'ın ayetleri onlara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı." (19/58)
"Ey müminler rüku edin, secdeye varın, Rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ki kurtuluşa eresiniz." (22/77)

"Onlara Rahman'a secde edin dendiği zaman: ‘Rahman da nedir? Senin emrettiğine mi secde edeceğiz’ derler. Bu onların nefretlerini daha da arttırır." (25/60)

Diğer ayetlerin sure ve ayet numaraları da şöyle-dir: 27/25, 32/15, 38/24, 41/37, 53/62, 84/21, 96/19.

Bu ayetleri Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde okuyup anlamaya çalışalım. Bizlere bu ayetlerin verdiği mesaj ile diğer ayetlerin verdiği mesajda bir farklılık yoktur. Bunu anlamak için şöyle düşünelim:

Müminlerin infak etmesinden bahseden ayetler geçince hemen elimizi cebimize atarak infak edi-yorsak, cihaddan bahseden ayetler geçince hemen cihada koşuyorsak, "helal ve temiz şeylerden yeyiniz" ifadesi geçince hemen yemeye koşuyorsak (ila ahir) "onlar secde ederler" ifadesini duyunca veya okuyunca da hemen secdeye varalım. Bu böyle olmadığı gibi ayetlerin kullanıldığı bağlamdaki ifade ettiği mesaj da bu değildir.

Genel manada tüm varlıkların isteyerek ve isteme-yerek Allah'a gerek kendileri gerek gölgeleri her zaman secde eden yani boyun eğen, onun yarattığı kanunlara ve kanuniyete tabi olan bir konumda olduklarını hatırlatıyorken, insanlar olarak da, inanan ve inanmayan insanların genel anlayış ve yaşayışlarını ortaya koyuyor.

İnananlar için imanlarının gereği olarak her hal ve işlerinde Allah'ın ilkelerini üstün tanıyarak, onun emirlerine boyun eğen, üstün tutan bir anlayışta olduklarını dile getiriyor. Geçmiş ümmetlere mensup olup vahiyden ve vahyin göndereni olan Allah'tan haberdar olmaları ve gerçeği bilmeleri nedeniyle, Allah'ın ayetleri onlara okununca gözleri yaşla dolarak vahye teslim olduklarını ve imanlarını yinelediklerini ifade ediyor.
Ayrıca secde ayetlerinin vurgusu sadece secde ifadesi geçen ayetler okunduğunda secde etmeyi değil; "Allah'ın ayetleri" kendilerine okunduğunda secde etmenin gerekliliğini anlatmaktadır. Secde ile ilgili ayetleri yeniden dikkatlice okuyun. Bu mesajı göreceksiniz. Buradaki mesajı, secde ayetleriyle sınırlamanın doğru olmadığı; 17/107 ve 19/58 de belirtildiği gibi Allah'ın her ayeti okunduğunda secdeye varmamızın gerekliliği anlaşılmaktadır. Bunun anlamı ise şudur: "kabul etmek, boyun eğmek, iman etmek ve hükmüne teslim olmak. İnanan insan Allah'ın her ayetini kabul etmiş, boyun eğmiş ve iman etmiştir. Bu ayetler sadece Kur’an'la sınırlı da değildir. Tüm kainat ve içindeki var olan her şey Allah'ın bir ayetidir. Bunlar üzerine konulan kanunlar Allah'ın ayetleridir. Eşyaya ve-rilen ayrı ayrı özellikler Allah'ın ayetleridir. Müslü-man bunlara da secde eder. Allah'tan olduğuna inanır demektir.

Geleneksel kültürün ürünü olan bu tip bir anlayışın, yani secde ifadesi geçen ayetleri okuyan veya dinleyenin secde etmesi anlayışı, Kur'an'ın verdiği mesaja uygun bir anlayış ve davranış değildir. Üzerinde düşünerek düzeltilmesinin doğ-ru olacağına inanıyoruz.

Sorunuzun ikinci kısmında ifade ettiğiniz "mealinden okuyanın da secde etmesi gerekir mi?" kısmına ise söylenecek söz bellidir. Metin veya meal okumak onu anlayıp gereğini yapmak için değilse, okumak için okumanın bir anlamı yoktur. Yukarıda izaha çalıştığımız gibi "müminler secde ederler" ifadesini duyar duymaz hemen secde etmek anlamında olmadığını izaha çalıştık. Bu müminin genel anlayış ve davranışını anlatan bir ayettir. Mümin her zaman ve zeminde, sabah akşam secde etmekle emrolunan kimsedir. Allah'ın her ayetine ister afakta ister enfüste olsun, ister kevni, ister tenzili olsun, boyun eğip teslim olur. Teslim olmamak Müslüman için mümkün değildir.
Bu konuda meal ve metin ayrımı yapmadan doğru okumak, Kur'an'ı anlamak için okumaktır. Kur'an anlaşıldığı zaman ise, bu tür sorunların Kur'an tarafından çözüldüğünü göreceksiniz.

Soru-4: Borsa (Her çeşit kağıt/meşru işlerle uğraşsa da) ve krediler, riba/faiz, tefecilik ilişkisini değerlendirir misiniz?

Cevap: Burada iki şeyi birbirinden ayrı değerlendirmenin daha doğru olacağını düşünüyoruz.

Borsa olayı özünde kar zarar ortaklığı gibi bir ze-mine oturtulsa da işleyiş tarzı itibariyle günlük ve anlık değer kaybı ve kazanması ve sürekli sun'i müdahalelerle değişkenlik göstermesi bu sahanın kaypak bir zemin olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu insanların hiçbir hassasiyet göstermeden zamanın çarkında dönen kimseler olduğu da malumdur. Sizin sorunuz "Müslüman için bu konu nedir?" ise ki öyle: bir Müslüman helal haram konusunda duyarlılığı olmayan insanlarla böyle bir ortaklığa çağrılsa bile gelmez, gelmemesi gerekir. Çünkü gerçekten inanıyor ise, ekmek yiyeceği işinin meşru bir anlayışla, meşru bir zemine oturmasını isteme hassasiyetini gösterecektir. İşte bu hassasiyeti, borsa kanalıyla ortak olduğu kuruluşlarda da araması gerekecektir. Bu noktadan baktığınız da ortak bulmakta zorlanacaktır. Borsanın, uluslararası devlerin kapıştığı, küçüklerin sömürülüp ezildiği bir alem olduğu, geçen kaç yıllık tecrübeyle sabittir. Borsanın ne olduğu anlatılırken şöyle bir örnek ve-rilir: “Borsa, son istasyonu uçurum olan bir tren yolculuğu gibidir. Sondan bir önce inen kurutulur. İnmeyenin sonu uçurumu boylamaktır." Dileyen bu trene binsin.

Krediler konusu borsadan ayrı bir konudur. Kredinin kimler tarafından, nasıl ve ne maksatla verildiği önemlidir. Kapitalist dünya görüşünün en önemli kazanç yollarından biri faizdir. Krediyi veren bankalar, üretici firma ile konsensüs sağlayarak düşük faizli krediler açmaktadır. Ekonominin durağanlığı sebebiyle kredi kullanımı düşünce bu yola tevessül edildi. Parayı kasada durdurmaktansa, az da olsa faize vermeyi karlı görü-yorlar. Ödenmediği taktirde müşterinin başına ne-ler geldiğini, başına bu tür felaket gelenlerden öğrenebilirsiniz. Düşük faizin bile insanı nasıl düşürdüğü malumdur. İşin bu boyutu bir yana oranın düşük olması onu hiçbir zaman meşrulaştırmaz. Enflasyon üzeri yarım veya bir puan da olsa, yukarı da olsa faiz faizdir. Faiz tanımlanırken "karşılıksız alınan bedel"olarak belirtilmektedir. Verilen kredi belirtilen vade de fazlasıyla tahsil edilmektedir. Siz bunun adına ne derseniz deyin niteliği değişmez. Bu kapitalist insanlar için cazip olabilir. Kârlı da olabilir. Ama Müslüman için bir şeye sahip olmanın yolu meşruiyetten geçmektedir. Bunun hesap edilmesi gerekir. Hesap etmeyen için söylenecek bir şey yoktur. Kartların bu kadar açık oynandığı bir zamanda hala insanlar haram ve helalin ne olduğunu göremiyorlarsa bu işte bir "bit yeniği" vardır. Resmî olanına faizcilik, gayri resmî olanına da tefecilik dendiği herkesçe malumdur. Birinin diğerinden farkı sadece oranlarıdır. Zihniyet aynı ve bu zihniyete konulan hüküm de aynıdır.

Devreye paravan mal koyarak alışverişe benzet-meye çalışmak "cumartesi yasağını delmeye çalışan ümmetin haline benzemekten başka bir şey değildir. Allah kimin alışveriş yani meşru ticaret, kimin de tefecilik yaptığını bilmektedir. Hesabı görücü de Allah olduğuna göre neyi kimden saklamaya çalışıyoruz düşünelim…

Faiz yiyenler, (mahşerde) kendilerini şeytan çarpmış gibi kalkacaklar. Bu onların faiz de alış veriş/ticaret gibidir demelerinden dolayıdır. Oysa Allah faizi haram alışverişi helal kılmıştır. Kendisine Rabbinden öğüt erişip, faizcilikten vazgeçen kimseye gelince, bundan önce aldığı onundur. Onun işi Allah'a kalmıştır. Faize tekrar dönenler ise cehennemliklerdir ve onlar orada ebedidirler.(2/275)

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...